Abdülkâdir Geylânî(ks) ve Bedîüzzamân(ra)

Abdülkâdir Geylânî(ks) ve Bedîüzzamân(ra)

Bazı isimler vardır asırlara damgasını vurur. Belki de kıyamete kadar ismi ve unvanı devam eder. İşte Gavs-ı Azam Abdülkâdir Geylânî(ks) Hazretleri de böyle bir Zattır. Gavsiyet ve Kutbiyet ile birlikte Ferdiyet makâmına da mazhardır. Bu noktaya işareten Bedîüzzamân Hazretleri de “Cem-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet[1]/İle üç sütun üzerinde durur. Râyet-i ulviyet-i Şeyh-i hakkanî[2]dir hitab-ı Abdülkadir. İlham-ı Hüdâ, kitab-ı Abdülkadir. Bâzü’l-eşheb[3] ferd-i ferîd-i deveran[4]. Gavs-ı Âzam Cenâb-ı Abdülkadir.”[5]diye gavsiyet, kutbuyet ve ferdiyetine işaret etmiştir. Ayrıca “Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Azam’da kutbiyet ve gavsiyetle beraber “ferdiyet” dahi bulunduğundan, ahirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risâle-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır.”[6] diyerek Gavs-ı Azam Abdülkâdir Geylânî(ks) Hazretleri’nin makamı ile, Nur talebelerinin bağlanmış oldukları Risâle-i Nur’un makamına işaret edilmiştir. Abdülkâdir Geylânî(ks) ve Bedîüzzamân(ra) yazısına devam et

Risâle-i Nur’un Meslek ve Meşrebi

Risâle-i Nur’un meslek ve meşrebi

Risâle-i Nur’un mesleği tektir ve o meslek Cadde-i Kübra-i Kur’âniye olan Sahâbe mesleğidir. Bu meslek Sahâbe Efendilerimizin maddî ve mânevî her şeyden ferâgat mesleğidir. Bediüzzaman Hazretleri de talebeleri için “Artık bu yolda, hizmet-i îmâniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve mânevî her şeyden ferâgat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır.”[1] demiştir. Bu sırdan dolayıdır ki Risâle-i Nur mesleği asr-ı saadetten bu asra sahâbe mesleği olarak intikal etmiştir. Elbette Sahâbe mesleği olan Risâle-i Nur mesleğinin Sahâbe-i Güzin Efendilerimizden intikâl eden önemli hususiyetleri ve güzellikleri vardır. Bu meslek Sahâbe Efendilerimizin ihlâs, sadakat, tesanüd, sebat, feragat, şefkât, merhamet, istiğna, iktisad, tevazuu, mahviyet, ilim…gibi özelliklerini taşımaktadır. Özellikle ilâ-i kelimatullah için maddî ve mânevî her şeyden feragat ederek hizmet-i imaniye ve Kur’âniyede çalışmak bu mesleğin en mümeyyiz hususiyetidir. Risâle-i Nur’un Meslek ve Meşrebi yazısına devam et

Zübeyir Sisteminde

Zübeyir Sisteminde

“Hakikî fedakâr Zübeyir, en lüzumlu ve hizmete şiddet-i ihtiyacım zamanında buraya imdadıma geldi. Yoksa Isparta’dan o sistemde birisini isteyecektim.”[1]

Evet, Asrın Sahibi Sahibüzzaman, Nur’un ‘Sır Kâtibi’ ve “Kumandanı” olan, özellikle “Kâinata Değişmem” dediği ve “Taşkafa” olarak tavsif ettiği, “binine bedel”, “fenâ fi’l-Said” olarak gördüğü hakiki fedakâr talebesi Zübeyir Gündüzalp’i hizmet-i imâniye ve Kur’âniyeye isterken “en lüzumlu ve hizmete şiddet-i ihtiyacı zamanında” yanına almıştır. O’nun Risâle-i Nur’a çalışma sistemini ise “o sistemde birisini isteyecektim” diye ifade etmiştir. Bu çalışma sistemi “Zübeyir Sisteminde” bir çalışma sistemi olsa gerek. Bu çalışma sistemine “Zübeyrî sadakat” diyebiliriz. Zübeyir Sisteminde yazısına devam et

Tesânüd-ü hakikinin sırrı

Tesânüd-ü hakikinin sırrı

Bilindiği üzere Risâle-i Nur’da temsilî hikâyecikler çokça istimâl edilir. Muellif-i muhterem Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri Risâle-i Nur’da akla vâzıh, kalbe nurânî olacak temsil yolunu ihtiyâr etmiştir. “Bütün bu risâlelerde bütün derin hakâik, temsîlât vasıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor.”[1] denilmiştir. “Demek, Sözlerdeki ekser temsiller birer burhan-ı yakinî, birer hüccet-i katıa hükmündedir.”[2] Ayrıca temsil, i’câz-ı Kur’ân’ın en parlak bir âyinesi olduğundan, biz dahi temsillerle bazı meselelere bakabiliriz. Çünkü önemli olan temsilden hakîkate geçebilmek ve intikâl edebilmektir. Şimdi bizler de içtimâî hayatımıza ve hizmetlerimize bir cihette tefekkür penceresi açacak olan bir temsilî hikâyeciği paylaşalım inşâallah. Tesânüd-ü hakikinin sırrı yazısına devam et

Kesretten Vahdete Dönmek!

Kesretten Vahdete Dönmek!

Kesret, çokluk demektir. Esâsında ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkiplerle âşikâre çıkmasından başka bir şey değildir! Ancak bu ilâhi isimlerin tecellilerine mânâ-i harfi ile değil de, mânâ-i ismi ile bakılır ve meşgul olunursa kesret âlemi insanı aldatır ve dağıtabilir. Bu cihetle kesret; boğucu, meşgul edici, dağıtıcı, kendinde feda edici ve bütünlüğü bozucu bir keşmekeşlik hâlini yaşamaya sebep olur. Mânâ-i ismî boyutunda kesret, fikr-i â’mâli dağıtır. İnsanın tekâmülünü ve insicamını engeller. Gaye-i hayâlin önceliğini gölgeler.  Zihnî karmaşayı tetikler. Eşyada tecelli eden esma mührünü arayan tevhidî bakışı zâafa uğratır.  Kesret okyanusunda debelenen bir insan, her atılan kulaçla daha derin sulara doğru yol alır.  İnsan, kesret âlemindeki meşguliyetleri ve sorumlulukları ile, derinleşen nazarlarla uzun bir yüzme kulvarında takâtini zorlayan, gücünü bitiren ve sonunda yorulup dönüşü olmayan “deniz ortasında kalma ve boğulma” hâlini yaşar. Kesretten Vahdete Dönmek! yazısına devam et

Altıncı Söz Bağlamında Siyâset

Altıncı Söz Bağlamında Siyâset

Altıncı Söz, Küçük Sözler Risalesi ve Sözler kitabının Altıncı Söz’üdür. “Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara Cennet vermek suretiyle satın almıştır.”[1] âyetinin meâlinde ve nefis ve malını Cenab-ı Hakka satmak hakkındaki âyetlerin gayet mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, nefis ve malını Cenab-ı Hakka satanların beş derece kâr içinde kâr ve satmayanların beş derece hasâret içinde hasâret kazandıklarını, gayet muknî bir temsil ile tefsîr ediyor. Hakîkate karşı mühim bir kapı açıyor. İnsanın kendisine verilen maddî ve mânevî cihazatlarını ve emânetlerini Allah için nasıl kullanılabileceğine dâir mühim bir hakîkati temsilî hikâyecik ile anlatıyor. İnsanın nefis ve malını Cenâb-ı Hakka satmak ve O’na abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu muknî bir tarzda îzah ediyor. Bir nevi insanın “kendi nefsi ile cihad-ı ekberde bulunmak, yani Şerîat-ı garraya ittiba ve sünen-i Ahmediyeyi ihyaya azm-i kat’î ile teşebbüs etmek”[2] için nasıl davranması ve amel etmesi gerektiğini anlatıyor. Altıncı Söz Bağlamında Siyâset yazısına devam et

Mevlâna Celâleddin-i Rumî ve Bedîüzzamân

Mevlâna Celâleddin-i Rumî ve Bedîüzzamân(ra)
 
Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri der ki; Bil ki, ben hayatta sağ kaldıkça Mevlâna Celaleddin-i Rûmî (ks) Hazretleri’nin dediği gibi derim: ”Ben, hayatta kaldıkça, Kur’ân’ın bendesiyim. Ben Muhammed-i Muhtar’ın (asm) yolunun toprağıyım.” Evet, çünkü ben Kur’ân-ı Hakîm’i bütün feyz ve nurların menbaı görüyorum. Ve benim eserlerimde hakaikın güzelliklerinden her ne ki varsa, ancak Kur’ân’ın feyzinden muktebestirler. İşte bunun içindir ki, bütün eserlerimin i’câz-ı Kur’ân’ın mezayâsından bir nebze zikretmesinden hâlî kalmasına kalbim razı olmuyor.”[1] ifadesiyle Kur’ân’a hizmette üstâdı olarak addettiği Mevlâna Celaleddin-i Rûmî (ks) Hazretleri’nin metodu ile hizmet etmeyi ihtiyar ettiğini anlıyoruz. Belki de bu sırdan dolayı olmalı ki “Son Şahitlerden merhum Ahmet Gümüş ağabey de hâtıralarında Bediüzaman Hazretleri’nin “Hz. Mevlânâ benim zamanımda gelseydi, Risâle-i Nur’u yazardı. Ben de Hz. Mevlânâ zamanında gelseydim, Mesnevi’yi yazardım, o zaman hizmet Mesnevi tarzındaydı, şimdi Risâle-i Nur tarzındadır”[2] dediğini ifade eder. Bedîüzzamân Hazretleri de Mesnevî-i Şerif ve Risâle-i Nur arasındaki münâsebeti şöyle ifade eder: “Kardeşlerim, kalbime ihtâr edildi ki: Nasıl ki, Mesnevî-i Şerif şems-i Kur’ân’dan tezâhür eden yedi hakîkatinden bir hakîkatin âyinesi olmuş, kudsî bir şerâfet almış, Mevlevîlerden başka daha çok ehl-i kalbin lâyemut bir mürşidi olmuş; öyle de, Risâle-i Nur, Şems-i Kur’âniyenin ziyasındaki elvan-ı seb’ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nuru birden âyinesinde temessül ettirdiğinden, inşâallah, yedi cihetle şerif ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakîkate bâkî bir rehber ve bir mürşit olacak.”[3] Buradan anlaşılan odur ki, Risâle-i Nur, Şems-i Kur’âniyenin ziyasındaki elvan-ı seb’ayı(yedi rengi) ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nuru birden âyinesinde temessül ettirmiştir. Böylece asr-ı ahirzamanda i’câz-ı Kur’ân’ın mezayâsından mülhem olan Risâle-i Nur, Kur’ân’ı mânevî mucîzesine tam mazhar olmuştur diyebiliriz. Mevlâna Celâleddin-i Rumî ve Bedîüzzamân yazısına devam et

İmâm-ı Rabbânî ve Bedîüzzamân

İmâm-ı Rabbânî ve Bedîüzzamân

İmâm-ı Rabbânî, Hindistanlı büyük bir âlim olup, Hicrî ikinci bin yılının başında gelen Müceddid-i Elf-i Sani ünvânına sahip bir müceddidtir. İnanç ve fikir açısından büyük karmaşaların yaşandığı bir dönemde Hicrî 971’de (1563) Hindistan’ın Serhend kasabasında doğmuştur. Asıl adı Ahmet olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin soyu Hz. Ömer’e (ra) dayandığından Fârukî, memleketinden dolayı Sirhindî lâkaplarıyla bilinmektedir. İmâm-ı Rabbânî döneminde zararlı düşünce ve fikirlere karşı mücadele tarîkat yoluyla verildiğinden onun mücadele metodu da tarîkat yoluyla olmuştur. Hayatı boyunca tekke ve medrese ehlini birleştirmek için büyük gayret sarf etmiştir. Tarîkatları ve özellikle de Nakşî tarîkatını, îmân hakîkatlerinin anlaşılmasına vasıta yapmak suretiyle gerçek kimliğine büründürmüştür. Eski zamanda büyük zatlar tarafından rivâyet edilen, “Mütekelliminden ve ilm-i kelâm ulemasından birisi gelecek, bütün îmân ve İslâm hakîkatlerini aklı ikna edecek bir tarzda ayan-beyan ispat edecek” sırrını kendisiyle gerçekleşmesini istediğini ifade etmiştir. Risâle-i Nur’un Şuâlar kitabının Yedinci Şuâ’sında bu noktaya şöyle işaret edilmiştir.” Sonra, o seyyah-ı âlem asırlarda gezerken, Müceddid-i elf-i Sâni İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî’nin medresesine rast geldi, girdi, onu dinledi. O İmâm, ders verirken diyordu: “Bütün tarîkatlerin en mühim neticesi hakâik-ı îmâniyenin inkişafıdır ve bir tek mesele-i îmâniyenin vuzuh ile inkişâfı, bin keramâta ve ezvaka müreccahtır.” Hem diyordu: “Eski zamanda, büyük zatlar demişler ki, ‘Mütekellimînden ve ilm-i kelâm ulemasından birisi gelecek, bütün hakaik-ı imaniye ve İslâmiyeyi delâil-i akliye ile kemal-i vuzuhla ispat edecek.’ Ben istiyorum ki, ben o olsam, belki o adamım.”[1] Ancak Bedîüzzaman derki; “Zaman ispat etti ki, o adam, adam değil, Risâle-i Nur’dur. Belki, ehl-i keşif, Risâle-i Nur’u ehemmiyetsiz olan tercümanı ve nâşiri suretinde keşiflerinde müşâhede etmişler, “bir adam” demişler.”[2] İmâm-ı Rabbânî ve Bedîüzzamân yazısına devam et

Cemaleddin Efganî ve Bedîüzzamân

Cemaleddin Efganî ve Bedîüzzamân

Bedîüzzamân Hazretleri İttihad-ı İslâm fikrinde müttefik olduğu kişilerle ilgili şu ifadelerde bulunur:  “Sultan Selim’e biât etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Kürdleri îkaz etti. Onlar da ona biât ettiler. Şimdiki Kürdler, o zamandaki Kürdlerdir… Bu mes’elede seleflerim Cemaleddin-i Efganî, Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Suavî, Hoca Tahsin Efendilerle, Kemal Bey ve Sultan Selim’dir.[1]

Dikkat edilirse Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, saydığı isimler için “bu mes’elede seleflerim” tespitini aktarır. Yani İttihad-ı İslâm konusunda saydığı isimlerle müttefiktir. Bu onlarla her konuda müttefik olduğunu göstermez.

Bedîüzzamân Hazretleri, Muhâkemat’ta “Büyük adam herşeyde büyük olmak lazım gelmez. Herkes kendi san’atında büyüktür.”[2] der. İsmi geçen zatların her biri diğer insanlar gibi bazı kusûrlara sahip olabilirler. Ama bu, onların İttihad-ı İslâm gibi önemli bir konuda isabetli fikirler taşımalarına engel değildir. Üstâd, “fenâ ve fânî bir adamın güzel ve bâkî şöyle bir sözü var.”[3] diyerek Tevfik Fikret’ten de iktibas yapmıştır. Üstâd Hazretleri yukarıda ismini saydığımız bazı şahıslar için “İttihad-ı İslâm noktasında seleflerim” diyor ve onları bu cihetle yâd ediyor. Bu durum onların varsa olumsuz, isabetsiz düşünce ve fikirlerini kabul ettiği anlamına gelmez. Cemaleddin Efganî ve Bedîüzzamân yazısına devam et

Siyâsetteki Muktesid Meslek

Siyâsetteki muktesid meslek

Risâle-i Nur Külliyatı’nda müsbet siyâset için “siyâsetteki muktesid meslek”[1] tabiri kullanılır. Muktesid, iktisatlı olmaktır. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmemek, lüzumsuz masrafta bulunmamaktır. Öyleyse iktisat, aşırılıklardan, ifrat ve tefritten halas olup hadd-i vasatta gitmektir. Bu bir nevi israfa düşmemek, zarar vermemek ve zulme girmemek olarak da anlaşılabilir. Demek ki Risâle-i Nur’da bahsedilen “siyâsetteki muktesid meslek”, aşılılıklardan âzâde, Kur’ân ve sünnetten iktibas edilen ve ümmetin içtimâî ve siyâsî prensiplerinin belirlendiği reçetedir.

Bedîüzzamân Hazretleri “İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşat eden bir zata[2] rast geldim. Siyâsetteki muktesid mesleği bana gösterdi.”[3] der. Böylece siyâsette de ifrat ve tefritten âzâde orta yolu gösteren muktesid yani israfsız, iktisatlı bir yol olan müsbet siyâsetin var olduğu görülür. “Siyâsetteki muktesid meslek”, ifrat ve tefriti reddederek, “muktesid meslek” tabiriyle ortaya koyulan “vasat” yol olan “sırat-ı müstakim”in ihtiyar edildiği bir tarzdır. Bu yol Bedîüzzamân Hazretleri tarafından Kur’ân ve sünnetten bu ahirzaman asrında içtimâî ve siyâsî bir vazîfe olarak deruhte edilmiştir. Böylece Kur’ânî ve sünnete uygun siyâset metodu da ortaya çıkarılmıştır. “Siyâset âleminde”[4] de vazîfeli olan Bedîüzzamân Hazretleri bu vazîfeyi Eski Saîd döneminde ve 1949’dan sonraki hayatı olan Üçüncü Saîd döneminde tekmil ederek deruhte etmiştir. Böylece siyâseti dine alet, dost ve vesile yapma şeklinde sürdürülen bu destek Ahrar ve Demokratların iktidâr yerinde muhafaza edilmesi ve onlara her zaman, zemin ve şartta nokta-i istinad olunması ile devam etmiştir. Siyâsetteki Muktesid Meslek yazısına devam et

Fesad-ı Ümmet Zamanı

Fesad-ı ümmet zamanı

Âhirzaman, ihbar-ı gaybîlerle haber verilen ümmetin korktuğu ve fitnesinden Allah’a sığındığı bir asırdır. Ehl-i îmân istiâze duâsı ile “bin üç yüz sene zarfında, emr-i peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azab-ı kabirden sonra “…ahirzamanın fitnesinden [bizi koru Allah’ım][1]”vird-i ümmet olmuş.”[2] Bu hadîs-i şeriften de anlaşılmaktadır ki en büyük fesad-ı ümmet devrinde yaşamaktayız.

Peygamber Efendimiz(asm) “Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, ferman etmiş: Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra ısırıcı saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet azgınlık meydan alacak.”[3] deyip, “Hazret-i Hasan’ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş.”[4] Böylece Hazret-i Muhammed (asm) hilafet saltanatından sonra ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmıştır. Üstad Bedîüzzamân Hazretleri’ne mahkemelerde bu mes’ele sual edildiğinde şöyle cevap vermiştir: “Hulefâ-i Râşidînden sonra bir fesat olacak. İşte bu hadîs üç mu’cize-i gaybiyeyi gösterdiğini bir eski risâlemde yazmıştım. Kararname benim bir suçum olarak, “Saîd bir risâlede demiş: Hilâfetten sonra ceberut ve fesat olacak.” Ey sathî heyet! Bir işaret-i gaybiyede, bu zamanımızda maddî ve mânevî en büyük bir fesad-ı beşerîyi ve zemini zîr-ü zeber eden bir hâdiseyi haber veren bir hadîsin i’câzını beyan etmeyi suç sayan, maddeten ve mânen suçludur!”[5] Fesad-ı Ümmet Zamanı yazısına devam et

Risâle-i Nur’da Menfî Siyâset

Menfî siyâsetten istifade zannı

Menfî siyâset ta’biri Bediüüzzaman Hazretleri’ne ait bir tespittir. O,“Din dâhilde menfî tarzda istimal edilmez.  Otuz sene halife olan bir zat, menfî siyâset namına istifade edildi zannıyla, şeriata gelen tecavüzü gördünüz.”[1] diyerek menfî siyâsetin şerîata verdiği zararı ifade etmiştir.  Buradan anladığımız şudur: Menfî siyâsetin tatbikatı, dinin dâhilde menfî tarzda istimal edilmesidir. Otuz sene halife olan Zat ise, merhum Şevketli Sultan ve Veli Padişah olan II. Abdülhamid Han’dır.

Bediüzzaman Hazretleri Abdülhamid Han’ın şerîat nâmına istimâl ettiği zayıf istibdad idaresini menfî siyâset olarak addeder. Burada Bediüzzaman Hazretleri’nin mazlum padişah, şevketli sultan ve veli zat olarak tavsif ettiği merhum Sultan Abdülhamid Han ile ilgili değerlendirmelerine kısaca temas edelim. Risâle-i Nur’da Menfî Siyâset yazısına devam et

Siyâset-i âliye-i İslâmiye

Siyâset-i âliye-i İslâmiye

Bediüzzaman Hazretleri “Benim hakîkî vazîfem, neşr-i esrâr-ı Kur’âniyedir.”[1] der ve “Bu memleketle, hamiyet-i İslâmiye noktasından alâkadarım.”[2] tespitini aktarır. Bu vazîfedârlık ise “Evet, bu zamanda hem imân ve din, hem hayat-ı içtimâî ve şerîat, hem hukuk-u âmme ve siyâset-i İslâmiye için gayet ehemmiyetli bir müceddid ister.”[3]  şeklindedir. “Diğer yandan Şam’da allâmelere, siyâset-i İslâmiye noktasında en keskin ve isabetli görüş ve teşhislerle Müslümanların terakki ve kemalâtının esaslarını tespit edip üç yüz elli milyon Müslümanın saadetinin fecr-i sadıkını haber veriyordu. ”[4]

O halde âlem-i İslâm’ın müstakil bir siyâset-i İslâmiyeyi ta’kib etmesi için, yaşadıkları bu ahirzaman asrında içtimâî ve siyâsî hastalıklarının ilâcını bir tıp fakültesi hükmünde, hayat-ı içtimâîyemize eczahane-i Kur’âniye’den alınan dersleri tiryak misal istimal etmeleri gerekmektedir. Risâle-i Nur’da tespit edilen hastalıklara çare olacak olan tedâvî yollarına bigâne kalınmamalıdır. Siyâset-i âliye-i İslâmiye yazısına devam et

Hakperest Olmak

Hakperest Olmak

Hakperest; Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven kişidir. Hakka iman eden ve hak üzere amil olandır. Hakperest kişi, doğruluk ve haktan taviz vermez, doğruluktan ayrılmaz, hak ve hakîkati ciddî mânâda sever. Hakperest olan, hak ve bâtılı birbirinden tefrik eder. Fıtraten hakka taraftardır ve hakka hizmet etmekten zevk ve şevk alır.

Ey Hakka hizmet dâvâ edip hakperest olamayan nefs-i pürheves! İstediklerinizi dayatsanız bile hak daima galip gelir! Çünkü “el-hakku ya’lû” haktır.”[1] Demek, hakîkat tahavvül etmez; hakîkat haktır. “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.”[2] “Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir.”[3] Öyleyse biz de Bediüzzaman Hazretleri gibi her hâl ve zeminde “Hakkın hatırını kırmayacağız, hakîkati söyleyeceğiz.” Ayrıca “Ben taşımı sabıka atıyorum. Bazılarının hatırı kırılsa da mazur tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın. Zira, milletin hatırı, onların hatırından daha âlî, daha galîdir.”[4] Hem de “Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir.”[5] Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftardır. Bu hakîkate binâen hak ve hakîkat cazibedar ve güzeldir. Ehl-i hak, hak ve hakîkate fıtraten müştak ve müşevviktir. Ehl-i hak, tarihlerin şahadetiyle en mükerrem beşer içindeki en müşerref vaziyettedir. Hakperest Olmak yazısına devam et

“Beşer zulmeder, kader adalet eder” sırrı

“Beşer zulmeder, kader adalet eder” sırrı

Risale-i Nur’da da yerini alan ve ispat edilen “Beşer zulmeder, kader adalet eder.” sözü çok manidârdır. Çünkü “Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i İlâhînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder.”[1] Evet “Beşer, zâhirî esbaba bakar; bazan yanlış eder, zulmeder. Fakat kader, başka noktalara bakar, adalet eder.”[2] Burada hususan beşerin zahiri esbaba bakarak zulmettiği nokta nazar-ı dikkatten kaçırılmamalıdır.

Pekâlâ, beşerin zulmü içersinde kader nasıl adalet eder? Bunu nasıl anlayabiliriz?

El-cevap: “Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdâhalesi olduğundan, insan zahirî sebebe bakıp bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader; o musibetin gizli sebebine baktığı için adalet eder.”[3] Bu noktayı Bediüzzaman Hazretleri Kader Risalesi’nde şöyle bir temsille akla yaklaştırmıştır. “Meselâ, hâkim seni sirkatle(hırsızlıkla) mahkûm edip, hapsetti. Hâlbuki, sen sârık(hırsız) değilsin; fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat, kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş; hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir.”[4] Demek ki kader zahiri değil, gizli kusurlar veya gayretullaha dokunan fiiller için musibet verebilir. Bu hâl kader cihetiyle ayn-ı hakikat ve mahz-ı adalettir. Ancak beşer kaderdeki hakiki kusura binâen değil, zahiri başka sebeplere binaen hükmettiği için bazen zulmeder. Bunun içindir ki “Beşer zulmeder, kader adalet eder.”sözü darb-ı mesel olmuş bir ifadedir. “Beşer zulmeder, kader adalet eder” sırrı yazısına devam et

Şahs-ı mânevîyi anlamak

Şahs-ı mânevîyi anlamak

“Evet müteaddid eşya bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cem’iyet, imtizac edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi ruh-u mânevîsi”[1] olacaktır.  O şahs-ı mânevînin ruh-u mânevîsini de şuralar temsil eder. Hem o şahs-ı mânevî, çok ruhların imtizacından ve tesanüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalblerin birbirine in’ikâsından ve ihlâs ve samimiyetlerinden[2] teşekkül eder. Böyle bir şahs-ı mânevî veliyy-i kâmil hükmünde ve çok kerâmâta mazhardır. Zaten asrımızın zarûretleri ve mukteza-i hâli de şahs-ı mânevîyi mecbûri kılmaktadır. Şahs-ı mânevî, mütesanid bir cemâatin ruh-u mânevîsini temsil eder. Bir cemâatin tesanüdü bozulursa o cemâatin hem tadı kaçar, hem de ruh-u mânevîsi zarar görür. Şahs-ı mânevîye tabi olmak demek, o şahs-ı mânevîyi temsil eden şuraya inkıyad etmekle mümkündür. Kendi şahsi ve fevri düşüncelerimizi şahs-ı mânevîyi temsil eden şuradan üstün görmek, o şurayı aldatılmak ve kandırılmak gibi ithamlarla haksız çıkarmak, veballi ve mes’uliyetli bir fiildir. Şahs-ı mânevîyi anlamak yazısına devam et

Asır, şahıs ve ferd asrı değildir!

Asır, şahıs ve ferd asrı değildir!

Bu zaman ve zeminde şunu net olarak ifade edebiliriz ki, asrımız şahıs ve ferd asrı değildir. Fertler bu asırda şahs-ı mâneviler karşısında her daim mağlup vaziyette kalır. Bedîüzzamân Said Nursî’nin ifadesiyle “Bu zaman, cemâat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika olsalar, cemâatın şahs-ı mânevîsinden gelen dehasına karşı mağlub düşebilir.”[1] Asrımız eski asırlara ve zamanlara benzemiyor. “Gavs-ı Âzam Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve harika zâtlar”[2] kendi asırlarında şahsiyetleri ile verese-i nübüvvet vazifesini bihakkın ifa ederek “Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri mesabesindedirler.”[3] hakikatini kıymettar irşâdatlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişlerdir. “O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan, hikmet-i Rabbaniye onlar gibi feridleri ve kudsî dâhileri ümmetin imdadına göndermiş. Şimdi ise, aynı vazifeye, fakat müşkilâtlı ve dehşetli şerait içinde, bir şahs-ı mânevî hükmünde bulunan Risâletü’n-Nur’u ve sırr-ı tesanüdle bir ferd-i ferid mânâsında olan şakirtlerini bu cemâat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş.”[4] Asır, şahıs ve ferd asrı değildir! yazısına devam et

Gayr-ı Memnunlar

Gayr-ı memnunlar

Gayr-ı memnun; memnun olmayan, kızgın, hoşnutsuz, küskün, kırgın mânâsında bir sözdür. Zaman zaman Risale-i Nur hizmetlerinde de gayr-ı memnun bir mizaca sahip olan ve böyle ta’rif edilen şahıslar bilinir.

Gayr-ı memnun mizaca sahip kişiler zordur. Kırılgan ve küskün bir hâl ve tavır gösterirler. Yapılan hizmetlere iktifa etmeyip, hakka razı olmayarak ehak için ihtilaf çıkarırlar. Halbuki hakta ittifak ehakta ihtilafı netice verir. Bediüzzaman Hazretleri de “Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.”[1] diye önemli bir hakikati ders verir.

Gayr-ı memnunlar sınırı ve sonu belli olmayan ve muayyen ölçüye uymayan noktalara ehak için hamlederler. Kusurları önceleyen ve noksanlara hasr-ı nazar eden bir yaklaşımla hareket ederler. Gayr-ı Memnunlar yazısına devam et

Nâ-Ehiller

Nâ-ehiller

Üstad Bediüzzaman Hazretleri ehil olmayan ve liyakatsiz nâ-ehillerin hizmete girmelerinin zararını şöyle ifade eder: ”Nâ-ehillerin girmesi yüzünden bir derece suistimal ettiklerinden, rekabetkârâne ihtilâfa düşüp, hem kendine, hem cemâat-i İslâmiyeye ehemmiyetli zarar verir”[1]ler.

Nâ-ehil; işinde ve hizmetlerde ehil olmayan, liyakatsiz olan kimsedir. Bunlar bulundukları ortama uymayan, verilen işi beceremeyen ve hakkını veremeyen bir vaziyettedirler. Ayrıca bu mizaçta olanlar meslekî ve meşrebî yeterliliği olmayan konumda olan kişilerdir. Halbuki “Hamiyet ayrı, iş ayrıdır.”[2] Hatta “iş ve sanat başka olduğu için, fasık bir adam güzel çobanlık edebilir; ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir.”[3] Ancak nâ-ehil olanlar bu vaziyette değildirler. Zira, onlardan birisi, Allah etmesin, bin sene yaşayacak olsa, âdeta mümkün hâlin ve vaziyetin hangi suretini görse hayal ile yine razı olmayacak, şu hayalin neticesi olan tahrip meyli ile o hâli ve vaziyeti bozmaya çalışacaktır. Nâ-Ehiller yazısına devam et

RİSÂLE-İ NUR’DAN SİYÂSETE BAKIŞ

İhlâs ve siyâset

“Otuz beş senedir ki, siyâseti bırakmıştım ve Nurculara da “Bırakınız!” diyordum. Sebebi, siyâset ihlâsı kırar.”[1]

Görüldüğü üzere “siyâset ihlâsı kırar” hükmü Üstad Bediüzzaman Hazretleri’ne aittir. Elbette ki ihlâsı kıran siyâset menfî tarzda istimal edilen ve hizmet esaslarına riayet etmeden rıza-i ilâhi odaklı değil, netice ve menfaat odaklı bir siyâsettir. Hem “Menfaat üzerine dönen siyâset canavardır.”[2] Bundan dolayıdır ki tarafgirâne ve taassubâne yapılan siyâset ihlâsı kırar. Ayrıca “Lisân-ı siyâsette lâfız mânânın zıddıdır.”[3]Bu cihetle de yaşanan ahirzaman asrında “Propaganda-i siyâset, yalana fazla revaç verdi.”[4]Hem de “Sıdkın(doğruluğun) hayat-ı içtimaiye-i siyâsîyede ölmesi.”[5] asrın en önemli hastalıklarından birisiydi. Onun içindir ki “Sıdktan yalana pek kolay gidiliyor. Hatta, siyâset propagandası vasıtasıyla, yalancılık doğruluğa tercih ediliyor.”[6] Böylece gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyâset-i rûy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti görünmüş oluyor. Çünkü şu zamanın insanlarının zihni felsefede boğulmuş, aklı siyâsete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri de “Siyâset-i medenî, ekserin rahatına feda eder ekalli(azınlığı). Belki ekall-i zalim(zalim azınlık), kendine kurban eder ekserîn-i avamı(halkın çoğunluğunu).”[7] Diyerek bu siyâset-i medeniyenin zalimâne düsturuna işaret etmiştir. İşte böyle menfî bir siyâset ihlâsı kırar. RİSÂLE-İ NUR’DAN SİYÂSETE BAKIŞ yazısına devam et