Siyâset-i Âliye-i İslâmiye

catsSiyâset-i âliye-i İslâmiye

Bediüzzaman Hazretleri “Benim hakîkî vazîfem, neşr-i esrâr-ı Kur’âniyedir.”[1] der ve “Bu memleketle, hamiyet-i İslâmiye noktasından alâkadarım.”[2] tespitini aktarır. Bu vazîfedârlık ise “Evet, bu zamanda hem imân ve din, hem hayat-ı içtimâî ve şerîat, hem hukuk-u âmme ve siyâset-i İslâmiye için gayet ehemmiyetli bir müceddid ister.”[3]  şeklindedir. “Diğer yandan Şam’da allâmelere, siyâset-i İslâmiye noktasında en keskin ve isabetli görüş ve teşhislerle Müslümanların terakki ve kemalâtının esaslarını tespit edip üç yüz elli milyon Müslümanın saadetinin fecr-i sadıkını haber veriyordu. ”[4]

O halde âlem-i İslâm’ın müstakil bir siyâset-i İslâmiyeyi ta’kib etmesi için, yaşadıkları bu ahirzaman asrında içtimâî ve siyâsî hastalıklarının ilâcını bir tıp fakültesi hükmünde, hayat-ı içtimâîyemize eczahane-i Kur’âniye’den alınan dersleri tiryak misal istimal etmeleri gerekmektedir. Risâle-i Nur’da tespit edilen hastalıklara çare olacak olan tedâvî yollarına bigâne kalınmamalıdır. Siyâset-i Âliye-i İslâmiye yazısına devam et

Hakperest Olmak!

catsHakperest Olmak

Hakperest; Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven kişidir. Hakka iman eden ve hak üzere amil olandır. Hakperest kişi, doğruluk ve haktan taviz vermez, doğruluktan ayrılmaz, hak ve hakîkati ciddî mânâda sever. Hakperest olan, hak ve bâtılı birbirinden tefrik eder. Fıtraten hakka taraftardır ve hakka hizmet etmekten zevk ve şevk alır.

Ey Hakka hizmet dâvâ edip hakperest olamayan nefs-i pürheves! İstediklerinizi dayatsanız bile hak daima galip gelir! Çünkü “el-hakku ya’lû” haktır.”[1] Demek, hakîkat tahavvül etmez; hakîkat haktır. “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.”[2] “Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir.”[3] Öyleyse biz de Bediüzzaman Hazretleri gibi her hâl ve zeminde “Hakkın hatırını kırmayacağız, hakîkati söyleyeceğiz.” Ayrıca “Ben taşımı sabıka atıyorum. Bazılarının hatırı kırılsa da mazur tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın. Zira, milletin hatırı, onların hatırından daha âlî, daha galîdir.”[4] Hem de “Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir.”[5] Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftardır. Bu hakîkate binâen hak ve hakîkat cazibedar ve güzeldir. Ehl-i hak, hak ve hakîkate fıtraten müştak ve müşevviktir. Ehl-i hak, tarihlerin şahadetiyle en mükerrem beşer içindeki en müşerref vaziyettedir. Hakperest Olmak! yazısına devam et

“Beşer zulmeder, kader adalet eder” sırrı

86063077_e2212e1012“Beşer zulmeder, kader adalet eder” sırrı

Risale-i Nur’da da yerini alan ve ispat edilen “Beşer zulmeder, kader adalet eder.” sözü çok manidârdır. Çünkü “Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i İlâhînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder.”[1] Evet “Beşer, zâhirî esbaba bakar; bazan yanlış eder, zulmeder. Fakat kader, başka noktalara bakar, adalet eder.”[2] Burada hususan beşerin zahiri esbaba bakarak zulmettiği nokta nazar-ı dikkatten kaçırılmamalıdır.

Pekâlâ, beşerin zulmü içersinde kader nasıl adalet eder? Bunu nasıl anlayabiliriz? “Beşer zulmeder, kader adalet eder” sırrı yazısına devam et

Şahs-ı Mânevîyi Anlamak

catsŞahs-ı mânevîyi anlamak

“Evet müteaddid eşya bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cem’iyet, imtizac edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi ruh-u mânevîsi”[1] olacaktır.  O şahs-ı mânevînin ruh-u mânevîsini de şuralar temsil eder. Hem o şahs-ı mânevî, çok ruhların imtizacından ve tesanüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalblerin birbirine in’ikâsından ve ihlâs ve samimiyetlerinden[2] teşekkül eder. Böyle bir şahs-ı mânevî veliyy-i kâmil hükmünde ve çok kerâmâta mazhardır. Zaten asrımızın zarûretleri ve mukteza-i hâli de şahs-ı mânevîyi mecbûri kılmaktadır. Şahs-ı mânevî, mütesanid bir cemâatin ruh-u mânevîsini temsil eder. Bir cemâatin tesanüdü bozulursa o cemâatin hem tadı kaçar, hem de ruh-u mânevîsi zarar görür. Şahs-ı mânevîye tabi olmak demek, o şahs-ı mânevîyi temsil eden şuraya inkıyad etmekle mümkündür. Kendi şahsi ve fevri düşüncelerimizi şahs-ı mânevîyi temsil eden şuradan üstün görmek, o şurayı aldatılmak ve kandırılmak gibi ithamlarla haksız çıkarmak, veballi ve mes’uliyetli bir fiildir. Şahs-ı Mânevîyi Anlamak yazısına devam et

Asır, şahıs ve ferd asrı değildir!

catsAsır, şahıs ve ferd asrı değildir!

Bu zaman ve zeminde şunu net olarak ifade edebiliriz ki, asrımız şahıs ve ferd asrı değildir. Fertler bu asırda şahs-ı mâneviler karşısında her daim mağlup vaziyette kalır. Bedîüzzamân Said Nursî’nin ifadesiyle “Bu zaman, cemâat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika olsalar, cemâatın şahs-ı mânevîsinden gelen dehasına karşı mağlub düşebilir.”[1] Asrımız eski asırlara ve zamanlara benzemiyor. “Gavs-ı Âzam Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve harika zâtlar”[2] kendi asırlarında şahsiyetleri ile verese-i nübüvvet vazifesini bihakkın ifa ederek “Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri mesabesindedirler.”[3] hakikatini kıymettar irşâdatlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişlerdir. “O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan, hikmet-i Rabbaniye onlar gibi feridleri ve kudsî dâhileri ümmetin imdadına göndermiş. Şimdi ise, aynı vazifeye, fakat müşkilâtlı ve dehşetli şerait içinde, bir şahs-ı mânevî hükmünde bulunan Risâletü’n-Nur’u ve sırr-ı tesanüdle bir ferd-i ferid mânâsında olan şakirtlerini bu cemâat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş.”[4] Asır, şahıs ve ferd asrı değildir! yazısına devam et

Gayr-ı Memnunlar

catsGayr-ı memnunlar

Gayr-ı memnun; memnun olmayan, kızgın, hoşnutsuz, küskün, kırgın mânâsında bir sözdür. Zaman zaman Risale-i Nur hizmetlerinde de gayr-ı memnun bir mizaca sahip olan ve böyle ta’rif edilen şahıslar bilinir.

Gayr-ı memnun mizaca sahip kişiler zordur. Kırılgan ve küskün bir hâl ve tavır gösterirler. Yapılan hizmetlere iktifa etmeyip, hakka razı olmayarak ehak için ihtilaf çıkarırlar. Halbuki hakta ittifak ehakta ihtilafı netice verir. Bediüzzaman Hazretleri de “Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bazan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.”[1] diye önemli bir hakikati ders verir. Gayr-ı Memnunlar yazısına devam et

Nâ-ehiller

catsNâ-ehiller

Üstad Bediüzzaman Hazretleri ehil olmayan ve liyakatsiz nâ-ehillerin hizmete girmelerinin zararını şöyle ifade eder: ”Nâ-ehillerin girmesi yüzünden bir derece suistimal ettiklerinden, rekabetkârâne ihtilâfa düşüp, hem kendine, hem cemâat-i İslâmiyeye ehemmiyetli zarar verir”[1]ler.

Nâ-ehil; işinde ve hizmetlerde ehil olmayan, liyakatsiz olan kimsedir. Bunlar bulundukları ortama uymayan, verilen işi beceremeyen ve hakkını veremeyen bir vaziyettedirler. Ayrıca bu mizaçta olanlar meslekî ve meşrebî yeterliliği olmayan konumda olan kişilerdir. Halbuki “Hamiyet ayrı, iş ayrıdır.”[2] Hatta “iş ve sanat başka olduğu için, fasık bir adam güzel çobanlık edebilir; ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir.”[3] Ancak nâ-ehil olanlar bu vaziyette değildirler. Zira, onlardan birisi, Allah etmesin, bin sene yaşayacak olsa, âdeta mümkün hâlin ve vaziyetin hangi suretini görse hayal ile yine razı olmayacak, şu hayalin neticesi olan tahrip meyli ile o hâli ve vaziyeti bozmaya çalışacaktır.

Bediüzzaman Hazretleri de talebelerine eserlerinin nâ-ehillerin ellerine verilmemesini ister. “Onun için, kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki, ihtiyat etsinler, nâ-ehillerin eline hakîkatleri vermesinler.”[4]der. Nâ-ehiller yazısına devam et

Risâle-i Nûr ile Hizmet Etmek

catsRisâle-i Nûr ile Hizmet Etmek

Risâle-i Nur’un maksâd-ı âlisi ve hakîkîsi; Kur’ân’ın cadde-i kübrâsında gidip, ehl-i imânı ve diğer insanları ölümün idâm-ı ebedisinden ve haps-i münferidden kurtarmaktır. Ve husûsi vazîfemiz de, Kur’ân’ın imânî hakîkatlerini tahkîkî bir sûrette ehl-i îmâna bildirip, onları ve kendimizi idâm-ı ebedîden ve daimî, berzâhî haps-i münferitten kurtarmaktır. Ümmeti sahil-i selâmete Kur’ânî bir Sefine-i Rabbaniye olan Risâle-i Nur ile çıkarmaktır.

Kur’ân-ı Hakîmin sırr-ı hakîkatiyle ve i’câzının tılsımıyla, bizim ve Risâle-i Nur programımız ve mesleğimiz, bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gâye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün idâm-ı ebedîsinden îmân-ı tahkîkî ile bîçareleri kurtarmak ve bu mübârek milleti de her nevi anarşilikten ve serserilikten muhâfaza etmektir. Risâle-i Nûr ile Hizmet Etmek yazısına devam et

On Akılla Okumak!

catsOn akılla okumak!

Risâle-i Nurlar hem ferdî hem de birlikte okunan eserlerdir. Ferdî okumalar elbetteki istifâdeden beri değildir. Hem herkes kendi şahsî okumasını ihmâl etmemelidir. Bunun çok ehemmiyeti vardır. Ancak Bediüzzaman Hazretleri’nin “Sizler, ara sıra, İhlâs ve İktisat Lem’alarını ve bazan Hücumat-ı Sitte risalesini mâbeyninizde beraber okumalısınız.”[1] Dediği de bir hakîkattir. Bu okumalarda “her biriniz her birisine birer tesellici ve ahlâkta ve sabırda birer numune-i imtisal ve tesanüt ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatap ve mucip ve güzel seciyelerin in’ikâsından birer âyine olmanız.”[2] tavsiyesiyle, on müttehid adam ruhuna layık şahs-ı mânevî olarak bir yetişkinler okuma programı daha deruhte edildi hamdolsun. On Akılla Okumak! yazısına devam et

Maddî ve Mânevî Kalb

catsMaddî ve Mânevî Kalb

“Eyyub’u da hatırla ki, Rabbine şöyle niyâz etmişti: “Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.[1]

Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın yaralarından neş’et eden kurtlar kalb ve lisânına ilişince ma’lûmunuz kalben ubûdiyetine ve lisânen zikrine hâlel gelir endişesi ile münâcatta(duâda) bulunûr. Burada kalbe ilişen kurtlardan kasıt mecaz değil, bildiğimiz kurt iseler yani maddî kurtlar ise iliştikleri yâda ilişebilecekleri kalb de mânevî kalb değil, ancak bedendeki bildiğimiz cismânî kalb olabilir. Hâlbuki kalben ubûdiyet ta’bîrinde ki kalbden kasıt latîfe-i Rabbâniye olan kalb ise kurtların maddî kalbe olan zararları ubûdiyetine nasıl halel verebiliyor? Acaba maddî kalb ile mânevî kalb birbirleri ile bağlantılı mı? Yoksa burada zikri geçen kurtlar ile bir mecâz mı yapılmış acaba? Maddî ve Mânevî Kalb yazısına devam et

RİSÂLE-İ NUR’DAN SİYÂSETE BAKIŞ

catsİhlâs ve siyâset

“Otuz beş senedir ki, siyâseti bırakmıştım ve Nurculara da “Bırakınız!” diyordum. Sebebi, siyâset ihlâsı kırar.”[1]

Görüldüğü üzere “siyâset ihlâsı kırar” hükmü Üstad Bediüzzaman Hazretleri’ne aittir. Elbette ki ihlâsı kıran siyâset menfî tarzda istimal edilen ve hizmet esaslarına riayet etmeden rıza-i ilâhi odaklı değil, netice ve menfaat odaklı bir siyâsettir. Hem “Menfaat üzerine dönen siyâset canavardır.”[2] Bundan dolayıdır ki tarafgirâne ve taassubâne yapılan siyâset ihlâsı kırar. Ayrıca “Lisân-ı siyâsette lâfız mânânın zıddıdır.”[3]Bu cihetle de yaşanan ahirzaman asrında “Propaganda-i siyâset, yalana fazla revaç verdi.”[4]Hem de “Sıdkın(doğruluğun) hayat-ı içtimaiye-i siyâsîyede ölmesi.”[5] asrın en önemli hastalıklarından birisiydi. Onun içindir ki “Sıdktan yalana pek kolay gidiliyor. Hatta, siyâset propagandası vasıtasıyla, yalancılık doğruluğa tercih ediliyor.”[6] Böylece gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyâset-i rûy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti görünmüş oluyor. Çünkü şu zamanın insanlarının zihni felsefede boğulmuş, aklı siyâsete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri de “Siyâset-i medenî, ekserin rahatına feda eder ekalli(azınlığı). Belki ekall-i zalim(zalim azınlık), kendine kurban eder ekserîn-i avamı(halkın çoğunluğunu).”[7] Diyerek bu siyâset-i medeniyenin zalimâne düsturuna işaret etmiştir. İşte böyle menfî bir siyâset ihlâsı kırar. RİSÂLE-İ NUR’DAN SİYÂSETE BAKIŞ yazısına devam et

Nur’un Kara Sevdalısı: Zübeyir Gündüzalp

catsNur’un Kara Sevdalısı: Zübeyir Gündüzalp

Zübeyir ağabey Üstadımızın “Bazan bir iki adam, bine mukabil geliyor.”[1] ifadesine mukabil gelen ender bir şahsiyettir. Ayrıca Üstad’ın “Konya kahramanı Zübeyir”[2] ve “Hakikî fedakâr Zübeyir”[3] taltiflerine mazhar olmuştur. “Zübeyir’in hararetli mukabelesi, Nurlarla iştigalleri güzel bir ilânat hükmüne geçti.”[4] Diyen Üstad Hazretleri Zübeyir ağabeyin Risâle-i Nurlarla iştigalini numune-i imtisal olarak göstermiştir. Üstad Hazretleri Zübeyir ağabeyi de birkaç talebesi gibi mânevî evladı olarak kabul etmiş “Şimdi mânevî evlâtlarım, fedakâr hizmetkârlarım olan Zübeyir…”[5] demiştir.

Zübeyir ağabey fenâ fi’l-Üstâd, fenâ fi’r-Risâle-i Nûr, fenâ fi’l-ihvân düsturlarını üzerinde toplamış nadide-i fıtrat bir insandır. Risâle-i Nurları tanıdıktan sonra fıtratındaki hakîkate müheyya olan temayülata engel olamamış ve âdeta Nur’a karşı sevdalanmıştır. Nurlarla yatmış, nurlarla kalkmıştır. Satır satır nurları okumuş ve hayat prensibi olarak sımsıkı sarılmıştır. Üstadın şahsiyet-i mânevîyesini tam keşfetmiş, müceddid-i âhirzaman olarak asırlardır muntazır kalınan Zat olarak onu tanımış ve tam bir sadakatle talebe olmuştur. Nur’un Kara Sevdalısı: Zübeyir Gündüzalp yazısına devam et

Sırat-ı Müstakîm Ashâbı

catsSırat-ı müstakîm ashabı

Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdı harîkalar asrındadır. Zaman, âhirzaman asrında çarhlarını döndürmekte ve kader hükmünü icra etmektedir. Yaşanan hâdiseler ispat etmektedir ki, her şey aslına rücû etmekte ve verilen ihbâr-ı gaybîler tahakkuk etmektedir. Kur’ân’ın mânevî bir mucîzesi ve âhirzaman asrına bir dersi olan Risâle-i Nur, âhirzaman asrının kıyamete kadar yaşanacak olan hâdiselerinin kodlarını ve koordinatlarını izn-i ilâhi ile göstermektedir. Zaman müfessiri kaydını izhâr ediyor ve hükmünü gösteriyor ki “akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhân-ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’ân hükmedecek.”[1]tir. Sırat-ı Müstakîm Ashâbı yazısına devam et

Meslek ve meşreplerin hakka istinadı

catsMeslek ve meşreplerin hakka istinadı

İslâm’a hizmet dâvâ eden meslek ve meşrepleri ta’rîf ederken ikiye ayırabiliriz. Bediüzzaman Hazretleri de meslekleri ‘müsbet ve menfî ‘ olarak ikiye ayırmıştır. “Meslekler, mezhepler ne kadar batıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakîkat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakîkat ise ve menfî cihetleri müspet cihetlerine mağlûp ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakîkat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müspet cihetine galebe ediyorsa, o meslek batıldır.”[1]tespitini yapmıştır. “Halbuki eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrepler, meslekler az bulunur.”[2] Bu ta’rif ve tespitlere göre meslek ve meşrepleri tahlil edebiliriz. Meslek ve meşreplerin hakka istinadı yazısına devam et

Risâle-i Nur’un esâs mesleği…

catsRisâle-i Nur’un esâs mesleği…

Risâle-i Nur’un esâs mesleği hakiki ihlâs olmak cihetiyle[1]; Nurun mesleğinin en mühim esâsı sırr-ı ihlâstır. Risâle-i Nur’un hakiki mesleği sırf imânî ve uhrevîdir. Onun için mesleğimiz sırr-ı ihlâsa dayanan hakaik-i imâniyedir. “Madem mesleğimiz azamî ihlâstır; değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, bâkî bir mesele-i îmâniyeyi o saltanata tercih etmek azamî ihlâsın iktizasıdır.”[2] “Bu zamanda şahsiyet cihetiyle insanlara zarar verecek hâller var. Risâle-i Nur’un mesleğindeki azamî ihlâs için bu hastalık verilmiş. Çünkü bu zamanda şan, şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından, azamî ihlâs ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır.”[3] Risâletü’n-Nur’un ve şakirtlerinin mesleği dört esâs üzerine gidiyor. Bunlar “acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür”dür. Risâle-i Nur’un esâs mesleği… yazısına devam et

Kalbden akla giden yollar…

catsKalbden akla giden yollar

-Bu bir meslek ve meşrep yazısıdır-

Bediüzzaman Hazretleri “Nur-u akıl kalbden gelir”[1]der. Ayrıca “Kalpsiz akıl olamaz.”[2] Diyerek önemli bir noktaya temas eder. Hatta “Ziya-i kalbsiz olmaz nur-i fikir münevver.”[3] Çünkü kalb îmânın mahallidir. “İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma’kes-i nur-i îmân.”[4]

Kalb, insanın mahiyetinin çekirdeği ve hayatın mihveri durumundadır. Onun için kalb bir kumandan gibi, letâif de askerleri konumundadır. Kalbin batını îmân-ı billâh, marifetullah ve muhabbetullaha âittir. Zahir-i kalb ise sâir şeylere müheyyadır. Bu sır içindir ki “Vicdanın ziyası, ulûm-i diniyedir. Aklın nuru, fünun-i medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakîkat tecelli eder.”[5] Kalbden akla giden yollar… yazısına devam et

Te’sîrât-ı hâriciyeye kapılmamak…

catsTe’sîrât-ı hâriciyeye kapılmamak…

“Fert te’sîrât-ı hâriciyeye karşı daha az mukavimdir.”[1] Bu zaman ve zeminde ancak bir cemâat ruhu taşıyan şahs-ı mânevî te’sîrât-ı hâriciyeye karşı mukavemet edebilir. Çünkü “Müteaddid eşya bir cemaat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cem’iyet, imtizac edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi rûh-u mânevîsi ve vazîfe-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.”[2] İşte insan-ı kâmil ismine lâyık ve cemâat şekline girmiş bir şahs-ı mânevî , o cemâatin rûh-u mânevîsini temsil ederek vazîfesini te’sîrât-ı hâriciyeden etkilenmeden deruhte edebilir. Yoksa fert dahi, hatta yüz dahi derecesinde de olsa bu zamanda şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı mağlup durumda kalır, te’sîrât-ı hâriciyeye karşı mukavemet edemez. Te’sîrât-ı hâriciyeye kapılmamak… yazısına devam et