Risâle-i Nûr ile Hizmet Etmek

catsRisâle-i Nûr ile Hizmet Etmek

Risâle-i Nur’un maksâd-ı âlisi ve hakîkîsi; Kur’ân’ın cadde-i kübrâsında gidip, ehl-i imânı ve diğer insanları ölümün idâm-ı ebedisinden ve haps-i münferidden kurtarmaktır. Ve husûsi vazîfemiz de, Kur’ân’ın imânî hakîkatlerini tahkîkî bir sûrette ehl-i îmâna bildirip, onları ve kendimizi idâm-ı ebedîden ve daimî, berzâhî haps-i münferitten kurtarmaktır. Ümmeti sahil-i selâmete Kur’ânî bir Sefine-i Rabbaniye olan Risâle-i Nur ile çıkarmaktır.

Kur’ân-ı Hakîmin sırr-ı hakîkatiyle ve i’câzının tılsımıyla, bizim ve Risâle-i Nur programımız ve mesleğimiz, bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gâye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün idâm-ı ebedîsinden îmân-ı tahkîkî ile bîçareleri kurtarmak ve bu mübârek milleti de her nevi anarşilikten ve serserilikten muhâfaza etmektir. Risâle-i Nûr ile Hizmet Etmek yazısına devam et

On Akılla Okumak!

catsOn akılla okumak!

Risâle-i Nurlar hem ferdî hem de birlikte okunan eserlerdir. Ferdî okumalar elbetteki istifâdeden beri değildir. Hem herkes kendi şahsî okumasını ihmâl etmemelidir. Bunun çok ehemmiyeti vardır. Ancak Bediüzzaman Hazretleri’nin “Sizler, ara sıra, İhlâs ve İktisat Lem’alarını ve bazan Hücumat-ı Sitte risalesini mâbeyninizde beraber okumalısınız.”[1] Dediği de bir hakîkattir. Bu okumalarda “her biriniz her birisine birer tesellici ve ahlâkta ve sabırda birer numune-i imtisal ve tesanüt ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatap ve mucip ve güzel seciyelerin in’ikâsından birer âyine olmanız.”[2] tavsiyesiyle, on müttehid adam ruhuna layık şahs-ı mânevî olarak bir yetişkinler okuma programı daha deruhte edildi hamdolsun. On Akılla Okumak! yazısına devam et

Maddî ve Mânevî Kalb

catsMaddî ve Mânevî Kalb

“Eyyub’u da hatırla ki, Rabbine şöyle niyâz etmişti: “Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.[1]

Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın yaralarından neş’et eden kurtlar kalb ve lisânına ilişince ma’lûmunuz kalben ubûdiyetine ve lisânen zikrine hâlel gelir endişesi ile münâcatta(duâda) bulunûr. Burada kalbe ilişen kurtlardan kasıt mecaz değil, bildiğimiz kurt iseler yani maddî kurtlar ise iliştikleri yâda ilişebilecekleri kalb de mânevî kalb değil, ancak bedendeki bildiğimiz cismânî kalb olabilir. Hâlbuki kalben ubûdiyet ta’bîrinde ki kalbden kasıt latîfe-i Rabbâniye olan kalb ise kurtların maddî kalbe olan zararları ubûdiyetine nasıl halel verebiliyor? Acaba maddî kalb ile mânevî kalb birbirleri ile bağlantılı mı? Yoksa burada zikri geçen kurtlar ile bir mecâz mı yapılmış acaba? Maddî ve Mânevî Kalb yazısına devam et

Fıtrat-i zîşuur: Vicdan

catsFıtrat-i zîşuur: Vicdan

Vicdan, insanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten acı duyan insânî bir hisdir. Vicdan insanın bütün his, latife, duygu ve düşüncelerini, bu duygu ve düşüncelerdeki maksat ve niyetleri adım adım izleyen, hiçbirisine bigâne kalmayan, hatır, gönül, hoşgörü, merhamet, dostluk, iltimas vb. tanımadan yargılayıp sorumluluğu takdir eden her zaman uyanık bir hakem ve hâkim konumundadır.

Bediüzzaman Hazretleri “Vicdan nezzardır; kalb penceresidir.”[1]  Der. Evet, insanın tefessüh etmemiş müteyakkız olan mukız-ı vicdanı her daim nezzardır. Sânii’ni arayan ve tevhidin şualarını neşreden bir keşşaf ve seyircidir. Vicdanın gözü daima açıktır. Vâcibü’l-Vücuda kalb penceresi ile müheyyadır. Nasıl ki göz, ruhun âlem-i şahadete açılan bir penceresi ve ruh o pencere ile tecelli-i esmayı müşahede ediyor ise; vicdan da kalb penceresi ile Sânii’ne müteveccihtir. Her daim O(cc)’nu arıyor ve ebedî âlemlere nezaret ediyor. Fıtrat-i zîşuur: Vicdan yazısına devam et

Çeşitlemeler

RisaleÇeşitlemeler

*İnsanın niyeti kadar metodu da meşru olmalıdır ki isabetli bir yol takip etmiş olsun.

*Niyetimiz ilâ-i kelimatullah ise, metodumuz sünnet-i Rasulullah olmalıdır.

*Bir Nur Talebesi Risâle-i Nur’dan isbat edemeyeceği hiç bir meseleyi ulu orta istimal etmemelidir. Yoksa hakikate hürmetsizlik etmiş olur.

*Hizmette şaşmaz bir ölçü: “Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazan damara dokundurur, aksülâmel yapar.(Mektubat)”

*Kalb, ayine-i samettir. Tecelli-i esmadır. Kim ki kasdî olarak bir mü’minin kalbini kırarsa bilsin ki o fiil, o tecelli-i esmaya da dokunur! Çeşitlemeler yazısına devam et

Kuvve-i Hafıza

catsKuvve-i hafıza

Kuvve-i hafıza, insanın hayatında yaşadığı şekil ve suretlerin, ses ve mânâların, hâtıra ve hâdiselerin, renk ve keyfiyetlerin Allah tarafından hardaleden daha küçük olan hafızaya kaydedildiği merkezdir. Yâni, kuvve-i hafıza bir cihetle aklın kayıt arşivi konumundadır. Zâhirî ve bâtınî hislerden gelen şekil ve suretler kuvve-i hafızada olduğu gibi nakşolunur ve muhafaza edilir. Kuvve-i hafıza İsm-i Hafiz’in tecelli-i azamı altındadır. Bütün nebatatatın tohumları ve hayvanatın nutfeleri ism-i Hafiz’in hıfzı ile muhafaza edildiği gibi, insanın da amelleri ve fiilleri kuvve-i hafızasında hıfzedilmektedir.

İnsanın tarihçe-i hayatı kuvve-i hafızasında arşivlenir. Kuvve-i hafıza bu cihetle insanın amel defteri hükmündedir. Cenab-ı Hak, insanın kuvve-i hafızasında gayr-i mahdut muntazam nakışları yazar ve kaydeder. Ayrıca beşerin kuvve-i hafızasında tarih-i hayatını taallûkatıyla beraber yazar ve hıfzeder. Bu hakikate binaen “vücuttan çıkmış pek çok şeyler, insanın kuvve-i hafızasında mevcut kalır.”[1] Kuvve-i Hafıza yazısına devam et

Kuvve-i Gadabiye

catsKuvve-i gadabiye

“Bir adamın kuvve-i gadabiyesi olan dâfiası ve kuvve-i şeheviye olan cazibesi olmazsa ölmüş olmuş olur ve hayy iken meyyittir.”[1] Demek ki dafia kuvvesi olan kuvve-i gadabiye, insanın ruhunun yaşayabilmesi için elzem bir duygudur. Bu hakîkate binaen ruhun yaşayabilmesi ve insanın hayatını devam ettirmesini sağlayan üç temel kuvvet vardır. Bunlardan birisi de zararlı şeyleri def için, kuvve-i sebuiyye-i gadabiyedir. Kuvve-i gadabiye, insanın kendisine yöneltilecek zararları ve zulümleri def’ etmek için kullanılmalıdır. Yani insan dininin, vatanının ve namusunun muhafazası için hayatını feda edecek bir durumda olmalıdır. Meşru olmayan şeylere karışmamalı ve mücadele etmesi gereken durumda da korkaklık göstermemelidir. Kuvve-i Gadabiye yazısına devam et

Kuvve-i Şeheviye

catsKuvve-i şeheviye

Tagayyür, inkılâp ve felâketlere mâruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvetten birisi de kuvve-i şeheviye-i behimiyedir. Kuvve-i şeheviye; menfâatleri celp ve cezb için ihdâs edilmiştir. Kuvve-i şeheviye aynı zamanda iştihâr etmiş on latife olan letâif-i aşeredendir. İnsandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye Sâni tarafından tahdit edilmediğinden, insanın cüz-ü ihtiyarîsiyle terakkîsini temin etmek için başıboş bırakılmıştır.

İnsandaki bu kuvvetlere(kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye) şerîatça bir had ve bir nihâyet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar. Kuvve-i şaheviyenin de üç mertebesi vardır. “Meselâ, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur. Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.”[1] Kuvve-i Şeheviye yazısına devam et

Zihin

400-04360751Zihin

Zihin, vicdanın anasır-ı erbâası ve rûhun dört havassından birisidir. Zihnin gâyâtü’l-gâyâtı marifetullahtır.[1] Zihin, anlama ve kavrama merkezidir. Fikir ise zihnin kavradıklarından oluşan düşüncedir. İz’an ise, zihin ile hariç arasında bir nev’i muameledir.

“Zihin; düşüncenin, algılamanın, belleğin, duygunun, isteğin ve düşlemenin bazı birleşimlerinde görünür olan bilincin ve zekânın kolektif görünüşlerini kapsar. Zihin bilinç akışı olarak tanımlanabilir. İnsan beyninin bilinçli süreçlerin tümünü içerir.”[2] Şeklinde de tarif edilir.

Akıl, zihinde oluşacak olan kavramayı tartan, yarar ile faydayı tefrik eden bir alet konumundadır. Aklın mertebelerinin hepsinde zihin ve fikir melekeleri işler durumdadır. Aklın vasatta ve hikmette kalmasına yardımcı olacak peygamberlerin gönderilmesidir. Ya’ni vahiydir. Vahyin çizdiği istikametten kayabilecek durumda yaratılan kuvveler ifrat ve tefrite düşebilir. Emr-i ilâhiyi ve nehy-i ilâhiyi akıl tek başına bilemez. Ona kılavuz olacak olan vahiy ve Peygamberlerdir. Zihin yazısına devam et

Hissiyât-ı İnsâniye

catsHissiyât-ı insâniye

“Hissiyât güzel olursa, efkâr da müstakîm olur.”[1]

İnsanın hissiyâtını ve efkârını münevver yapan muharrik, hiss-i dîndir. Hiss-i dîn ile en âmî ve cahil de olsa efkârı nurlanmış bir aydın gibi hassas olur ve o hiss-i dînden hislenir. Her bir hissin, bir yıldız gibi yükselmesi ve inkişâf etmesi için hiss-i dîn ile metezeyyin olması gerekir. Eğer hiss-i dîn ve îmân, efkârı nûrlandırırsa o efkâr yoğunlaşarak marifetullah noktasından da aşarak hissiyâta ve muhabbetullaha ulaşır ve insanı îmân-ı kâmil noktasına çıkarır. Demek ki dîn, insanda bulunan binlerle hissiyâta istikâmet veriyor ve insanları mütehassis (hassas ve hisli) yapıyor. Hissiyât-ı İnsâniye yazısına devam et

Zâhirî ve Bâtınî hasseler

catsZâhirî ve Bâtınî hasseler

Cenab-ı Hak Teâlâ, Hazret-i Âdemi halk eyleyip; duygular, havasslar ve hissiyatlarla donatıp insan olarak şekillendirdi. İnsanın fıtratına derc etmiş olduğu zâhirî be bâtınî hasseleri, rahmet‑i İlâhiyenin hazinelerinde iddihâr edilen nimetleri tartmak ve küllî şükretmek için verdi. Bu sırdan dolayıdır ki zâhirî ve bâtınî duygularımızın her birinin ayrı bir ubûdiyeti, ayrı bir vazîfesi ve ayrı bir lezzeti vardır. Bu zâhirî ve bâtinî hasseler ve hediyeler, bütün nimetlerden istifâde etmemiz için yüzlerle ve binlerle iştihalar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler şeklinde verilmiştir. Bu hakîkate binâen “Her mevcut, basit bir madde olmadığı gibi câmid ve tegayyürsüz dahi olmadığından ve hem de zerrelerden teşekkül ettirilmiş gayet acîb bir makine ve gayet harîka bir saray olmakla berâber, zâhirî ve bâtınî duygularla mücehhez bulunduğundan, kâinatla alâkası vardır.”[1] Zâhirî ve Bâtınî hasseler yazısına devam et

Kuvve-i Akliye

AAAAKuvve-i akliye

Kuvve-i akliye insana nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için verilmiştir. İdrâk, anlama ve tefekkür âleti olan kuvve-i akliye, insana has düşünme ve eşyanın hakîkatini yakalama ve esmâ lisânı ile tanıma melekesidir.

İnsan akıl ve fikir cihetiyle bütün mahlûkatın üzerinde bir mevkî almıştır. Akıl hazîne-i ilâhiyenin definelerini açmak için bir anahtar hükmündedir. Fikir ise idrâk merkezi olup “Cenâb-ı Hakk’ın cemî masnuatından ve mecmu-i âsârından ve bütün ef’âlinden tahassul ve tecellî eden mânâlara bir cihetle bakabilir”[1] bir konumdadır. Bu iki insâniyet hediyesi Cenâb-ı Hakk’ın gizli ve açık hazineleri keşfetmek, çok geniş saltanat dairelerini fehmetmek ve tefekkür etmekle gıdalarını alır.  Akıl, zihin ve fikir cihâzâtlarının gıdaları tefekkür etmekle Rabbini tanımaktır ki işte bu tanıma akıl, zihin ve fikrin mânevî şükürleridir. Kuvve-i Akliye yazısına devam et

Kuvve-i Hayâliye

 catsKuvve-i Hayâliye

Kuvve-i hayâliye, mâhiyet-i insâniyenin bir hizmetkârıdır. Bâtınî bir hasse, hattâ insaniyetin bir kuvâsı ve hâdimidir. Ancak bu hizmetkârı dünya lezzetleri tatmin edemez. Mâhiyet-i insâniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır. Bu alâkadarlık cihetiyle de özellikle kuvve-i hayâliye dünyaya sığmamaktadır. Ancak insanın kuvve-i hayâliyesi îmânın meyvelerinin lezzetiyle mesrur olabilir. İnsanın, emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları dairesi, gözü, hayâli nereye yetişirse oraya kadar geniştir. Bu cihetle de onun duygularını ve hayâllerini ibâdet, tevekkül, tevhid, teslim tatmin edebilir.

Öncelikle hayâlin mânevî bir vücuda sahip olduğunu söyleyebiliriz. Hayâl hakîkat ötesi bir algılama biçimidir. İnsanın daire-i ihtiyâcından mânevî âlemlerde bulunanlara sûretler giydirmektir. Hayâlî hakîkatler hayâl âleminde sûretler giyerler ve böylece görünür hâle gelirler. Bu sûretler sadece görünürler, müşahhas olarak elle tutulamazlar. Hayâlin elinde icâd kabiliyeti yoktur. Ancak elinde bulunan irtisâm malzemelerini kullanarak güzel tahayyüller yapabilir. Bir şeyi gördükten sonra veya görmeden önce zihinde şekillendirme ve hâfızanın yardımıyla bir şeyler canlandırmadır. Kuvve-i Hayâliye yazısına devam et

Takarrur

catsTakarrur

İnsan mâhiyeti i’tibârıyla mucîze-i kudret bir mahlûktur. Aynı zamanda şu şecere-i kâinatın münevver bir meyvesidir. Böylece insana kudretten mühim cihazlar, kaderden dakîk  programlar verilmiştir. Bedîüzzamân Hazretleri de “Evet insan bir çekirdeğe benzer. Nasılki o çekirdeğe kudretten mânevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli proğram verilmiş.”[1] Demiştir. İşte böyle bir insanın yalnız dimağına yüzer hikmetler ve fâideler takılmıştır. Takarrur yazısına devam et

Tefekkür

catsTefekkür

“Kur’ân, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr(hatıra getirme) ve nimetleri tadat eden(sayan) âyâtın fevâsıl(fasılalar) ve hatimelerinde galiben akla havale ve vicdanla müşaverete sevk etmek için,” ‘Bilmiyorlar mı?’[1] ‘Hiç düşünmüyorlar mı?’[2] ‘Hiç düşünmez misiniz?’[3] ‘Bundan ibret alın.[4]” gibi o bürhan-ı inayeti ezhanda(zihinlerde) tespit ediyor.”[5] Ayrıca “Kur’ân-ı Mu’cizülbeyan’ın ”Tâ düşününüz.”[6] “Tâ düşünsünler.”[7]  “Onlar kendi üzerlerindeki ilâhî san’at mu’cizelerini hiç düşünmezler mi? Gökleri ve yeri ve her ikisi arasındakileri Allah yaratmıştır.”[8] “Düşünen bir topluluk için ayetler, deliller vardır.”[9] gibi ayetlerle emrettiği tefekkür mesleğine teşvik ettiği ve “Bir müddet tefekkür, bir senelik nafile ibadetten daha hayırlıdır.”[10] hadis-i şerifi ile beyan edilir.”[11] Tefekkür yazısına devam et

Tevehhüm

catsTevehhüm

Tevehhüm;  vehim ve evhamlanmaktır. Az bir tehlike ihtimâli olsa da çok korkmaktır. Yok olanı var zannetmekle ye’se ve korkuya düşmektir. Aslında olmayan bir şeyi var kabul ederek ümitsizliğe düşmek; yok olanı var zannetmekle kafada kurma ve kuruntuya kapılmaktır. Esassız ve yanlış düşüncelere kapılarak rahatsız olmaktır. Bazen de saçma bir hezeyandır. Tevehhüm, evhamın tahakkümüyle ve insanın gafletiyle meydana gelen vehmî zanlardır. İnsanın tahayyül mertebesinde vuku bulan bir hâldir. Tevehhüm esasında tahayyülî safsataları vehmî bir zarar zannederek kalben mutazarrır olmaktır. ”Hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm”[1] etmektir.  Hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm[2] etmekten ibarettir. Halbuki tevehhüm bir hüküm değildir. Bir derece serbest, cüz-i ihtiyariyeyi pek dinlemez, teklif-i dinî altına çok girmez konumdadır. Tevehhüm yazısına devam et

Risâle-i Nûr’dan Tefekkürler

catsRisâle-i Nûr’dan Tefekkürler

“Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. (Sözler, s:15)” Bismillah her hayrın başı, hayırlı işlerin mukaddemesi ve Sözler’in kapısının eşiği, Birinci Sözün ilk cümlesinin ilk kelimesi. Sanki Birinci sözün, bütün Sözlerin ve Risâle-i Nûr külliyatının anahtarı. Biz dahi başta ona başlarız. Evet, biz başlarız, çünkü bu kelime İslâm nişanıdır. Şeâir-i İslâmiyedir. Bir âlemdir. Onun için “biz” başların, hem de başta başlarız, hem de her hayırlı işin başında başlarız.

Neye başlarız? Elbette ki O’na başlarız. Onunla O’na başlarız. Besmeleye başlarız. Allah’ın adıyla Allah’ın adına başlarız. Çünkü Allah Ezelîdir. Biz O’na yani Besmeleye başlamadan önce de O(cc) Ezelîyeti ile vardı. Onun için de “Biz dahi başta ona başlarız.”

O halde “Bismillâh” biz başlamadan evvel vardır. Yani biz, bizden önce var olana ve Ezelî olana başlarız. Ona -besmeleye-başlamakla Ezelî olan Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimlerine ve O’nun adı ile O’na başlarız. O’na başlamak her şeyden önce Ezelîyeti ile varlığı Ezelî olana başlamak demektir. Risâle-i Nûr’dan Tefekkürler yazısına devam et

Dimağda Merâtib-i İlim Muhtelifedir

catsDimağda Merâtib-i İlim Muhtelifedir

Bediüzzaman Hazretleri “muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır; elde ve ayakta aramak abestir.”[1] der. Hem de “kulağın dimağa karabeti ve akıl ile sıla-i rahmi vardır.”[2] tespitini de aktarır. “İnsan yalnız cesetten ibaret değil; cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ”[3] gibi hasseler ve duygular ile donatılmıştır. Dimağ, akıl ve şuur aleti olarak tarif edilir. Ayrıca düşünme mekanizması konumundadır. Dimağ, bir lâtife-i Rabbaniye olan kalbdeki mânâların ma’kes-i efkâr olarak fikirlerin aksettiği, düşüncenin yansıdığı yerdir. Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam ve itikad dimağın mertebeleridir.  Aynı zamanda ‘insanın bin cihazatına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hafızası, ezelî hikmet tarafından dimağının cebine koyulmuştur.’[4] İnsanın “yalnız dimağına yüzer hikmetler ve faydalar takılmıştır.”[5] İnsanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütüphanesi olan kuvve-i hafızası, Levh-i Mahfuz’un numunecikleri hükmündedir.[6] Dimağda Merâtib-i İlim Muhtelifedir yazısına devam et

RİSÂLE-İ NUR’DAN SİYÂSETE BAKIŞ

catsİhlâs ve siyâset

“Otuz beş senedir ki, siyâseti bırakmıştım ve Nurculara da “Bırakınız!” diyordum. Sebebi, siyâset ihlâsı kırar.”[1]

Görüldüğü üzere “siyâset ihlâsı kırar” hükmü Üstad Bediüzzaman Hazretleri’ne aittir. Elbette ki ihlâsı kıran siyâset menfî tarzda istimal edilen ve hizmet esaslarına riayet etmeden rıza-i ilâhi odaklı değil, netice ve menfaat odaklı bir siyâsettir. Hem “Menfaat üzerine dönen siyâset canavardır.”[2] Bundan dolayıdır ki tarafgirâne ve taassubâne yapılan siyâset ihlâsı kırar. Ayrıca “Lisân-ı siyâsette lâfız mânânın zıddıdır.”[3]Bu cihetle de yaşanan ahirzaman asrında “Propaganda-i siyâset, yalana fazla revaç verdi.”[4]Hem de “Sıdkın(doğruluğun) hayat-ı içtimaiye-i siyâsîyede ölmesi.”[5] asrın en önemli hastalıklarından birisiydi. Onun içindir ki “Sıdktan yalana pek kolay gidiliyor. Hatta, siyâset propagandası vasıtasıyla, yalancılık doğruluğa tercih ediliyor.”[6] Böylece gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyâset-i rûy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti görünmüş oluyor. Çünkü şu zamanın insanlarının zihni felsefede boğulmuş, aklı siyâsete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri de “Siyâset-i medenî, ekserin rahatına feda eder ekalli(azınlığı). Belki ekall-i zalim(zalim azınlık), kendine kurban eder ekserîn-i avamı(halkın çoğunluğunu).”[7] Diyerek bu siyâset-i medeniyenin zalimâne düsturuna işaret etmiştir. İşte böyle menfî bir siyâset ihlâsı kırar. RİSÂLE-İ NUR’DAN SİYÂSETE BAKIŞ yazısına devam et

Nur’un Kara Sevdalısı: Zübeyir Gündüzalp

catsNur’un Kara Sevdalısı: Zübeyir Gündüzalp

Zübeyir ağabey Üstadımızın “Bazan bir iki adam, bine mukabil geliyor.”[1] ifadesine mukabil gelen ender bir şahsiyettir. Ayrıca Üstad’ın “Konya kahramanı Zübeyir”[2] ve “Hakikî fedakâr Zübeyir”[3] taltiflerine mazhar olmuştur. “Zübeyir’in hararetli mukabelesi, Nurlarla iştigalleri güzel bir ilânat hükmüne geçti.”[4] Diyen Üstad Hazretleri Zübeyir ağabeyin Risâle-i Nurlarla iştigalini numune-i imtisal olarak göstermiştir. Üstad Hazretleri Zübeyir ağabeyi de birkaç talebesi gibi mânevî evladı olarak kabul etmiş “Şimdi mânevî evlâtlarım, fedakâr hizmetkârlarım olan Zübeyir…”[5] demiştir.

Zübeyir ağabey fenâ fi’l-Üstâd, fenâ fi’r-Risâle-i Nûr, fenâ fi’l-ihvân düsturlarını üzerinde toplamış nadide-i fıtrat bir insandır. Risâle-i Nurları tanıdıktan sonra fıtratındaki hakîkate müheyya olan temayülata engel olamamış ve âdeta Nur’a karşı sevdalanmıştır. Nurlarla yatmış, nurlarla kalkmıştır. Satır satır nurları okumuş ve hayat prensibi olarak sımsıkı sarılmıştır. Üstadın şahsiyet-i mânevîyesini tam keşfetmiş, müceddid-i âhirzaman olarak asırlardır muntazır kalınan Zat olarak onu tanımış ve tam bir sadakatle talebe olmuştur. Nur’un Kara Sevdalısı: Zübeyir Gündüzalp yazısına devam et

Sırat-ı Müstakîm Ashâbı

catsSırat-ı müstakîm ashabı

Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdı harîkalar asrındadır. Zaman, âhirzaman asrında çarhlarını döndürmekte ve kader hükmünü icra etmektedir. Yaşanan hâdiseler ispat etmektedir ki, her şey aslına rücû etmekte ve verilen ihbâr-ı gaybîler tahakkuk etmektedir. Kur’ân’ın mânevî bir mucîzesi ve âhirzaman asrına bir dersi olan Risâle-i Nur, âhirzaman asrının kıyamete kadar yaşanacak olan hâdiselerinin kodlarını ve koordinatlarını izn-i ilâhi ile göstermektedir. Zaman müfessiri kaydını izhâr ediyor ve hükmünü gösteriyor ki “akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhân-ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’ân hükmedecek.”[1]tir. Sırat-ı Müstakîm Ashâbı yazısına devam et

Cüz-i ihtiyârînin üssü’l-esâsı meyelân

catsCüz-i ihtiyârînin üssü’l-esâsı meyelân

“Cüz-i ihtiyârînin üssü’l-esâsı olan meyelândır.”[1] Meyelân ise meyletmek, meyil göstermek, yönelmek, istek mânâsındadır. Meyelânın muzâafı olan ise arzudur. Meyelân kalbin temâyülâtından geldiği gibi; nefis, his ve hevesten de tevellüd edebilir. Beşerin kendi meylini kuvveden fiile çıkarmasına vesile olan da meyelân-ı fıtrîyesidir. Bediüzzaman Hazretleri’nin “Kadınlığın fıtratında çocuk okşamak ve sevmek meyelânı var.”[2] dediği nokta da bu meyelân-ı fıtrîyeye misaldir. Aynı zamanda meyelân şerîat-ı fıtrîyenin de bir lâzımıdır. ‘Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuvv…’, ‘yumurtadaki meyelân-ı hayat…’, ‘bir avuç suyun, incimâd ile meyelân-ı inbisatı sıfat-ı iradeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.’ Üstad “Bu fıtrî meyelân, mukavemet-sûzdur.”[3] Der.

Meyelânın kalbdeki derûnî yansımalarını ise Bediüzzaman Hazretleri Hutbe-i Şamiye’de mealen şöyle ifade etmiştir:

“Hırsız erkeğin ve hırsız kadının ellerini kesin!”[4]ayetindeki tehdidi işiten insanın îmân ve itikadı heyecana gelir. Ruhun etrafından, vicdanın derin yerlerinden, o hırsızlık meyelânına engel olacak hücum gibi ruhî hâller hâsıl olur. Böylece nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır, çekilir. Git gide o meyelân bütün bütün kesilir. Çünkü, yalnız vehim ve fikir değil, hatta, mânevî kuvveler, duygular, akıl, kalp ve vicdan, birden o hisse ve o hevese hücum eder. Şerîatın o noktadaki cezasını hatırlatması ile ulvî îkaz ve vicdânî bir yasakçı, o hissin karşısına çıkar, susturur. Cüz-i ihtiyârînin üssü’l-esâsı meyelân yazısına devam et

Meslek ve meşreplerin hakka istinadı

catsMeslek ve meşreplerin hakka istinadı

İslâm’a hizmet dâvâ eden meslek ve meşrepleri ta’rîf ederken ikiye ayırabiliriz. Bediüzzaman Hazretleri de meslekleri ‘müsbet ve menfî ‘ olarak ikiye ayırmıştır. “Meslekler, mezhepler ne kadar batıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakîkat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakîkat ise ve menfî cihetleri müspet cihetlerine mağlûp ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakîkat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müspet cihetine galebe ediyorsa, o meslek batıldır.”[1]tespitini yapmıştır. “Halbuki eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrepler, meslekler az bulunur.”[2] Bu ta’rif ve tespitlere göre meslek ve meşrepleri tahlil edebiliriz. Meslek ve meşreplerin hakka istinadı yazısına devam et

Risâle-i Nur’un esâs mesleği…

catsRisâle-i Nur’un esâs mesleği…

Risâle-i Nur’un esâs mesleği hakiki ihlâs olmak cihetiyle[1]; Nurun mesleğinin en mühim esâsı sırr-ı ihlâstır. Risâle-i Nur’un hakiki mesleği sırf imânî ve uhrevîdir. Onun için mesleğimiz sırr-ı ihlâsa dayanan hakaik-i imâniyedir. “Madem mesleğimiz azamî ihlâstır; değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, bâkî bir mesele-i îmâniyeyi o saltanata tercih etmek azamî ihlâsın iktizasıdır.”[2] “Bu zamanda şahsiyet cihetiyle insanlara zarar verecek hâller var. Risâle-i Nur’un mesleğindeki azamî ihlâs için bu hastalık verilmiş. Çünkü bu zamanda şan, şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından, azamî ihlâs ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır.”[3] Risâletü’n-Nur’un ve şakirtlerinin mesleği dört esâs üzerine gidiyor. Bunlar “acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür”dür. Risâle-i Nur’un esâs mesleği… yazısına devam et

Kalbden akla giden yollar…

catsKalbden akla giden yollar

-Bu bir meslek ve meşrep yazısıdır-

Bediüzzaman Hazretleri “Nur-u akıl kalbden gelir”[1]der. Ayrıca “Kalpsiz akıl olamaz.”[2] Diyerek önemli bir noktaya temas eder. Hatta “Ziya-i kalbsiz olmaz nur-i fikir münevver.”[3] Çünkü kalb îmânın mahallidir. “İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma’kes-i nur-i îmân.”[4]

Kalb, insanın mahiyetinin çekirdeği ve hayatın mihveri durumundadır. Onun için kalb bir kumandan gibi, letâif de askerleri konumundadır. Kalbin batını îmân-ı billâh, marifetullah ve muhabbetullaha âittir. Zahir-i kalb ise sâir şeylere müheyyadır. Bu sır içindir ki “Vicdanın ziyası, ulûm-i diniyedir. Aklın nuru, fünun-i medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakîkat tecelli eder.”[5] Kalbden akla giden yollar… yazısına devam et

Te’sîrât-ı hâriciyeye kapılmamak…

catsTe’sîrât-ı hâriciyeye kapılmamak…

“Fert te’sîrât-ı hâriciyeye karşı daha az mukavimdir.”[1] Bu zaman ve zeminde ancak bir cemâat ruhu taşıyan şahs-ı mânevî te’sîrât-ı hâriciyeye karşı mukavemet edebilir. Çünkü “Müteaddid eşya bir cemaat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cem’iyet, imtizac edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi rûh-u mânevîsi ve vazîfe-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.”[2] İşte insan-ı kâmil ismine lâyık ve cemâat şekline girmiş bir şahs-ı mânevî , o cemâatin rûh-u mânevîsini temsil ederek vazîfesini te’sîrât-ı hâriciyeden etkilenmeden deruhte edebilir. Yoksa fert dahi, hatta yüz dahi derecesinde de olsa bu zamanda şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı mağlup durumda kalır, te’sîrât-ı hâriciyeye karşı mukavemet edemez. Te’sîrât-ı hâriciyeye kapılmamak… yazısına devam et