Cenâb-ı Hakka ma’lûm ve ma’rûf ünvânıyla bakılmaz

“Cenâb-ı Hakka ma’lûm ve ma’rûf ünvânıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu ma’lûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakîkati ilâm edecek bir ifâde de değildir.

Maâhazâ, o ünvânla fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilkâ’ edemez. Ancak, Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi ünvândır. Amma Cenâb-ı Hakka mevcûd-u meçhul ünvânıyla bakılırsa, ma’rûfiyet şuâları bir derece tebârüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsûfun o ünvândan tulû etmesi ağır gelmez.[1]

Bu konu esasında çok önemli bir mevzudur. Üzerinde derin derin tefekkür edilmesi gerekiyor. Risâle-i Nûr’un anlaşılmasını beklediği mevzularından da birisidir.

Bizler ihlâs-ı kalble îmân ediyoruz. Veya îmân edilen şeylere gayb olmakla berâber îmân ediyoruz. Veyahut gâibe veya âlem-i gayba îmân ediyoruz. Onun içindir ki bizim îmânımız misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimizdir. Evet, kalb avâlim-i gabya(gayb âlemlerine) karşı açılan penceredir. Aynı zamanda da gizli olan gayb âlemlerine karşı açılmış olarak kurulmuş olan lâtife-i Rabbâniyenin fotoğrafıyla alınan timsal-i nurâniyle Sultan-ı Ezeli ilân eden harita-i nuraniyesidir ve tercüman-ı beliğidir. İşte bu sırlardan da anlaşılıyor ki gabya îmân insan fıtratının bir gereği ve fıtrî bir zarûretidir.

Meselâ, güneşe ma’lûm ve ma’rûf ünvânı ile bakıyoruz. Güneşi şeklî ve zâhirî hâli ile bilmek bizde bir ülfet kazandırıyor ve bizi taklîdî bir bakış açısına götürebiliyor. Bakışımız zamanla sıradanlaşıyor ve basitleşiyor. Nasılsa güneş her sabah doğuyor ve akşam batıyor, ısısı ve ışığı ile her gün aynı şekilde devam ediyor. Bu ülfet ve ünsiyet alışkanlığı ve sıradanlığı güneşteki Allah’ın ilim, kudret, irâde ve hikmetlerini görmemize engel olabiliyor. İşte bu engel güneşe ma’lûm ve ma’rûf ünvânları ile muhatap olmamızdan kaynaklanıyor. Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılmalıdır.Eğer böyle bakılırsa mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder.İşte o zaman kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez. İnsan nasılki güneşten gelen şuaya dünyevi gözüyle bakamıyor ve güneşin cilvelerini bizzat güneşten hakikati ile anlayamıyor.Ancak güneşin eşyaya tecelli eden cilveleri ve elvan-ı sebası ile daha kolay marifete ulaşılabilir.

Cenâb-ı Hakkı müşahhas bir mevcuda benzetmek olan ma’lûm ve ma’rûf ünvânıyla bakılırsa meçhul ve menkûr olur.Allah(cc)’a zati bir mevcut nazarıyla bakılmaz.Allah(cc),yaratmış olduğu hiç bir mevcuda benzemez.Eğe…r bir mevcuda benzetmeye kalkılırsa neye benzetebiliriz?Bizim benzetmeye çalıştığımız hem mevcut yaratılmış olanlardan olacak.İşte o zaman meçhul ve menkûr olacak.Çünkü bizim benzettiğimiz mevcut haşa Allah olmayacak.Onun için bişz Allah’ı zatı ile değil sıfat,esma ve şuunatı ile bileceğiz ki o ilim zaten marifetullah olur.Bizler de bununla mükellefiz.Marifetullahtan ilerisi muhabbetullah ve lezzet-i ruhaniye olur.

Allahın sıfatları, esmaları ve şuûnâtları sonsuzdur. Sonsuz olan Allah’a ma’lûm ve ma’rûf ünvânı ile bakmak Allah’ın sonsuz sıfatlarını kavrama noktasında insanın zihnine sığışmaz. Çünkü “Nazar-ı aklî kendi desatiriyle (düstûrlarıyla) çok fakirdir ve dardır. Pek çok hakâike karşı kasır olur.[2]” Dünyanın ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen insanlar, elbette ki azametli meselelerin sırrını o sıkışmış zihinlerinde yerleştiremezler. “Azamet ve kibriya ve nihayetsizlik noktasında, ya gaflete veya ma’siyete (günâha) veya maddiyâta dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli meseleleri ihâta edemediklerinden, bir gurûr-u ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler.[3]”

O halde Allah’a mevcûd-u meçhul ünvânı ile bakmak gerekir ki marifetullah şuaları devam etsin ve ülfet, ünsiyet olmasın. Çünkü biz Allah’ı sıfatları ve fiilleri ile biliriz ve buna marifetullah deriz. Hem Allah Zatı olarak yaratılmışlara benzemez ve yaratılanlardan beridir. Çünkü Allah Hâlık, mevcûdat ise mahlûktur.

Bâkî ÇİMİÇ

bakicimic@hotmail.com

—————————

[1] Mesnevi-i Nuriye

[2] Eski Saîd Eserleri (Rumûz), 2009, s: 512.

[3] Şuâlar, 2006, s: 171.

“Cenâb-ı Hakka ma’lûm ve ma’rûf ünvânıyla bakılmaz” için 2 yorum

  1. Cenâb-ı Hakk’a ‘mevcud-u meçhul’ ünvanıyla bakmak
    “Cenâb-ı Hakk’a mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder.” 1
    Mevcudun, beşerî tarifleri muhtevasında Allah’a mevcud demek menkûr olur, inkâr edilmiş olur. Yaratılan mahlûkatın tarifinde kullanılan ölçü ve değerler ile mahlûkatın Yaratıcısı tarif edilemez. Yaratılmışlığın sınırlılığı içerisinde tarif edilen “mevcud” kelimesi ise Allah’ı marifette ve bilmekte kullanılamaz. Kullanılması durumunda ise Bediüzzaman’ın ifadesi ile “mevcud-u meçhul” yani ‘bilinemeyen, anlaşılamayan mevcud’ ifadesi, yerinde ve isabetli bir tabir olur.
    Mevcud-u meçhul, bilinmez mevcud. İnsanların kullandığı, duyduğu, anladığı, efkârlarını muhabere ve muhaverede kullandığı kelimeler ile hakikatın mânâ ve mahiyeti, hakkıyla anlatılamaz, idrak edilemez. Zira bu kelimeler kesinlikle beşerî ölçüler, sınırlılıklar dahilindedir. Bu haddi ve hududu belirli olan kelimeler ile fehme gelen manalar Allah’ın her şeyi ihata eden mutlak sıfatlarını zihne ilham veremez, telkin edemez. Ancak, Zât-ı Akdes’i tefekkür etme noktasında birer ünvan ve işaret olabilirler.
    Eğer Cenâb-ı Hakk’a, ‘mevcud-u meçhul’ ünvanıyla bakarsak, o zaman anlamaya, bilmeye, marifete yaklaşarak bir kısım manalar; tezahüre, belirgin hale gelmeye yani nurlanmaya başlar. Böylece kâinatta tecelli eden, her şeyi kuşatan, ihata eden mutlak sıfatı ile vasıflanan o ünvanların anlaşılmasıyla, kalb ve zihinde mütalâalarla tülûların, kalbe doğuşların olması pek muhtemeldir.
    Sınırlı şekilde algılayan bizler Allah’ın varlığını idrak etme konusunda bilinemezliğe giderken onu kavramak, anlamak veya anlatmak konusunda elbette bilenemezliği savunuruz. Zira işin aslındaki hakikatı hakkıyla bilemeyiz. Hakkı ile bilemediğimiz konuyu ise kendimize ait kelimelerle, işaretlerle, bir şekli ile ifadeye, anlamaya ve anlatmaya çalışırız o kadar.
    Hadis-i Kudsîde “Ben, gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim; onun için bu felekleri yarattım.” 2 meâlindeki ifadelerde de bahsedilen manada ‘bilinmezlik’ kullanılmalı. Bu hazine o kadar büyük, o kadar büyük ki büyüklüğünün kavranılması akıl terazisi ile mümkün değil. Bu hakikatı Ziya Paşa’nın ifadesi ile tekrarlayalım:
    “İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez,
    Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”
    Ama kabullenme, inanma, iman etme ve arkasından da ibadet ve itaatın devamı konusunda da “mevcud” kelimesini bu manalara muhatap olması noktasından kullanabiliriz.
    Gerçekten Allah’ın, değil zatını, kendisini; esmâ ve sıfatlarını bile tarifte acze düşer ve işin içinden çıkamamakla beraber ciddî ve tehlikeli hatalar yapabiliriz. İşte burada “bilinmez” veya Üstadın tarifi ile “mevcud-u mechul”, yerinde bir ifadedir. Kaldı ki Allah’ın ‘zât’ı hakkında hiçbir malûmatımız yoktur, nakledilen bilgi mevcut değil. Biz esmâ ve sıfatının idraki noktasında ta’lim ederiz o kadar.
    Ayrıca sınırlı organlarımızla sınırsızı bihakkın anlama, algılama, anlatma, vs. mümkün olmadığı gibi doğru da olmaz. Âdeta, sehpanın, ustası olan mobilyacıyı anlamaya, algılamaya çalışması gibi bir şey. 3 Bu, zaten eşyanın tabiatına aykırıdır. Sehpa iş yapmak istiyorsa yapılış maksadı istikametinde hizmetine devam edecek. Biraz daha ileri gitmeyi düşünürse ‘Benim elbette bir ustam olmalı. Ama her nasılsa, ben anlayamıyor, anlatamıyorsam da olmalı ve ona inanıyor ve güveniyor ve seviyorum’ demeli.
    Dönelim konumuza; insan, Yaratıcısının olması gerektiğini ifade etmeli ve kabullenmeli. Zaten düşünen akıl bunu teslim eder. Bundan sonrası ise, Yaratıcı, insanlar arasında konu edildiği zaman elbette “var” veya “mevcud” insan kelimesi ile anlatımı yapılacak. Zira konunun muhatabı insandır. İnsanın anlayacağı dilden konuşulmalı ki anlama sağlansın.
    Allah, tanımak, marifet etmek istenirken insanların kullandığı ve yaratılmışları tarifte kullanılan mevcud kelimesini kullanmak inkâra, yani “yok”a götürür, demiştik… Evet, bu manada “var” demek “yok” demeye götürür. Zira “var”da kullanılan değerler yaratılmışlar için kullanılan ölçülerdir. Varlığın, kütlesi, kitlesi, rengi, ağırlığı, kokusu vs. gibi kıstaslarla Yaratıcı marifet edilemez. Böylesine ifadeler yanlış olur. Ancak kabullenmenin sonrasında, imanın ardından, beşerin eşyaya yüklediği manaları yüklemeden, sadece bir unvan olarak kullanılmalı.
    Yaratılmışları tarifte kullanılan değerlendirme ölçüleri ile Yaratıcının mevcudiyeti, esma ve sıfatının tarif edilmesi yanlışlığı ortadadır. Bunun yanlışlığını Üstad şöyle ifade eder: “Cenâb-ı Hakk’a malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur”. 4 Yani Allah’a; bilinen, insanlar arasındaki kabul edilen ünvanlarla, onların eşyayı değerlendirmede kullandıkları değerlendirmelerle bakacak olursan bu, bilinemezliğe ve inkâra, kabul edilmezliğe götürür.
    Mefhumlar manayı bütünüyle ifade edemezler. Mefhum; mananın, hepsinin değil bir kısmının ifadesidir. Kelime, insanın ancak yüklediği anlam kadar bir değer ifade eder, işaret ettiği mananın küllünü ihata edemez, aciz kalır. Allah’ın isim ve sıfatları ayrı ayrı mana ifade eder. İfade ve işaret ettiği manalarda kullanılan kelimeler doğrudan Allah’ın tesbit ve tercihidir. Meselâ bir “Ehadiyet” ya da “Vahidiyet” manasının ifadesinde kullanılan “Ehad” ve “Vahid” kelimelerini yüklenilen manası ile bir kelime olarak omuzlayacak başka hangi mefhum ve kelime vardır acaba? Döneceğiz, bütün esma ve sıfata sahip olan Allah’ın tesbiti olan bu kelimeleri olduğu gibi kullanacağız. O, bu kelimeler ile neleri anlatmak istiyorsa; biz dahi onu anlıyor ve anlatıyor niyeti ile kullanacağız.
    Akıl, Yaratıcının gerekliliğini “var”ın üzerindeki bir ifadede kabul eder. Döner insanlara anlatırken rahat bir şekilde “var”ı kullanır. Ama Allah’ın zatı, sıfat ve esması ile ilgili konuları, “bilinmez” ile cevap vermekten başka çıkar yolu yoktur.
    Esasında mükellef de değiliz.
    Sözü, güzeller güzeli olan Resul-ü Ekrem Efendimizin (asm) o malûm ve muhteşem duâsı ile bitirelim:
    “Seni hakkıyla sena edemedik. Sen kendini nasıl sena ediyorsan öylesin.”

    Mehmet ÇETİN
    mehmet0cetin@gmail.com

    Dipnotlar:
    1- Mesnevî-i Nuriye, s. 211.
    2- Buhari, Ezan, 148, İşaratü’l-İ’caz, sh. 36.
    3- Son zamanlarda yapıldığı bahsedilen yapay zekâ konusu, bilgisayarın hafızası bu konuya misâl verilebilir. Bu ikisi programlanma çerçevesinde iş yapabiliyorlar. Kendilerini yapan hakkında hafızalarına ne yüklendi ise, o kadar değerlendirme yapabiliyorlar.
    4- Mesnevî-i Nuriye, s. 211.

    http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay2.asp?id=4180

  2. Agnostisizm ve ‘mevcud-u meçhul’ ünvanı

    Arapça’da “bilmiyorum” anlamındaki “lâedrî” fiilinden türetilen, zamanla da sofestaileri değerlendirmek için kullanılan lâedrî; 19. yy.’da ise Müslüman müelliflerinin Batı felsefecilerden etkilenerek kullandıkları “agnostisizm” ile Bediüzzaman’ın Allah’ı marifette istimal ettiği “mevcud-u mechul” ünvanının iltibas ettirilmemesi iktiza eder. Bu iki tâbir derin farklılıklar ihtiva eder.

    Fars kültürü tesirinde kalan sofestailer daha çok Şiâ anlayışı ile imamlarının masumiyetinin takviyesi noktasından farklı yorumlar yaparak tereddüt uyandırmışlardır. İmam-ı Maturidî ve Eş’arî, eserlerinde bunlara cevaplar vermek durumunda kalmışlardır. İmam-ı Gazalî’nin müessir çalışmalarıyla agnostik (bilinemezcilik) ve septik (inadçılık) fikirler yaygınlaşamamışlardır. Fahreddin Razî, cismanî bir mevcudda bile hayrette kalan insan aklının, cismanî olmayan Allah hakkında ne durumda olabileceğine dikkat çeker.

    19. yy.’da ziyadesiyle tartışılan ancak 20. yy.’da gündemini koruyamayan agnostisizm, bugün ise, Allah’ın varlığını ve yokluğunu isbatlamak için bir gayrete girmeyen, sadece günlük hayatına Allah’ın varlığını sokmayan bir anlayış durumundadır.1
    Agnostik veya sofist, insanın; eşyayı duyularla algıladığını, ama duyuların ise ferdîlik arz ettiğini, insandan insana değişeceğini ve dolayısıyla sabit, kabullenmiş bir hakikatın olmadığını, böylece âlemin hakikî manada yok olduğunu, bir görüşün diğerinden daha doğru veya yanlış olamayacağını, yaratıcının varlık ve mahiyetinin ise insanı aştığını vs. ifade eder. Sofist, Allah var mı yok mu, bir kanaate varamamış, şüphe içerisindedir, agnostik gibi.

    Akıl; eşyayı, kıyas ve izafiyetle anlamaya çalışır. Dolayısıyla eşyanın mânâ ve mahiyetini hakikî olarak kavrayamaz. Aklın varacağı en son nokta “Hakikî hakaik-i eşya Esmâ-i Hüsnâdır”

    Bozuk olan ‘ikinci Avrupa’ bir eline felsefeyi, diğer eline medeniyeti alarak insanlarını huzura götürememiştir. Neticede Batı toplumu iktisadî anlamda çökmeye başladığı gibi, felsefesi ile de girdiği bunalımdan kurtulamamaktadır. Mevcud teslis vs. inançları, bilim ve gerçeğe ters düştüğü, içerisinden çıkamadığı için kâinata ve yaratıcısına yok diyemediği gibi var da diyememenin sıkıntısı ve inadı içerisindedir. Halbuki insan malikini ve sahibini bilse ve tanısa, rahmetine ilticâ, hikmetine itimat ederek yaşasa, vahşî dünya ona nezih bir âleme döner, huzur bulur.

    İşte bu tereddütlerin arasında sıkışan insana Bediüzzaman, Rabbimizi bize tarif eden “Efendimiz (asm), Kur’ân, kâinat ve vicdan” dörtlü muarriflerin yardımıyla kâinatın Hâlık’ını, vücudu vacib ve bir olması gereken Allah’ı anlatır, tarif eder. Bu izahlarında ise, geçmişdeki hataların yapılmaması için Allah’ı “mevcud” ifadesi ile tarif ederken dikkatli olmamızı söyler.

    Zira, herhangi bir mahlûku ifade için kullandığımız “mevcud” kelimesine yüklediğimiz mânâları Allah için de kullanırsak, Hâlık-ı Kâinatın âleme şâmil olan esma-sıfat-ef’âlini idrak edememenin ötesinde bu manaları tamamen kapatmış, görünemez hâle getirmiş, mahlûkiyete düşürmüş oluruz. İşte bu da “menkûr” olur, inkâr olur, âdeta kaş yapalım derken göz çıkarmış oluruz.

    Üstadın “mevcud-u meçhûl” ifadesinde kabul-red gibi bir tereddüt yok. Hayatından Allah’ı çıkarmak da yok. Rabbimizi anlatmasında, vücudunun vâcibiyetini izah ve isbatta hiçbir sıkıntısı da yok. Bu noktalardan dolayı agnostik ve sofistlerle uzaktan yakından alâkalı değil, benzer de değil. O, Rabbimizin yanlış anlaşılmamasının derdindedir. Onun için, Sokrat öncesi filozofların tabiat araştırması sonrasında çıkan sofist, agnostik, septik, ateist, subjektivist, monoteist, relativist ve İslâm’ın klâsik çağında ortaya çıkan sûfestâiyye görüşlerine karşılık tedbirî alarak; “Cenâb-ı Hakk’a mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder.”2 diyerek kullandığımız kelimelere yüklediğimiz manalara dikkat etmemizi ısrarla tenbih eder.

    Evet, Cenâb-ı Hakk’a, mevcud-u meçhul ünvanıyla bakarsak, tarif edemediğimiz, ama olması gerektiğine inandığımız, mevcudiyetinin keyfiyeti noktasında bilgisiz olduğumuz, şeklindeki yaklaşım ve ifadelerle anlatmaya çalışırsak o zaman anlamaya, bilmeye, marifete yaklaşmış oluruz. Kullanmak durumunda kaldığımız kelimeler ise, ancak Zât-ı Akdes’i tefekkür etme noktasında birer ünvan ve işaret olabilirler. Bu şekli ile bir kısım manalar; tezahüre, belirgin hâle gelmeye, yani nurlanmaya başlar. Dolayısıyla kâinatta tecellî eden, her şeyi kuşatan, ihata eden mutlak sıfatı ile vasıflanan o ünvanların anlaşılmasıyla, kalb ve zihinde mütalâalarla tulûların, kalbe doğuşların olması pek muhtemeldir.
    Böylece insan hem Rabbini doğru tanıyabildiği gibi hem de hakikî Rabbine kavuşmuş olur.

    Mehmet ÇETİN
    mehmet0cetin@gmail.com

    Dipnotlar:
    1- TDV. İslâm Ans. C.27 sh. 41, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Dr. Süleyman Hayri Bolay, s. 13,242.
    2- Mesnevî-i Nuriye, s. 211.

    http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay.asp?id=4363

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir