Kör Noktalarımız

Kör Noktalarımız

Kendimizi ve nefsimizi merkeze alarak Kör Noktalarımızı Risâle-i Nûrlardan da istifâde ederek tespit etmek niyetindeyiz. İnşâallah istifâdeli bir çalışma olur ümîdindeyiz.

Öncelikle Kör Nokta hakkında bilgi vermek gerekirse;

“Kör Nokta”;kişinin kendisinin göremediği, ancak karşısındakilerin gördüğü, hoşlanılmayan davranış iletişimi diye ta’rîf ediliyor. Beden dilinin, göz temasının, ses tonunun, mimiklerin ba’zen zamansız, ba’zer yersiz, ba’zen de dozunda olmamasından dolayı, verilmek istenilen mesajın karşı tarafa sağlıklı aktarılmamasıyla ortaya çıkar.

Bizlere en fazla Kör Noktalarımızı göstermeyen muharrik olarak şeytan, nefis ve hevâ üçlüsü olmalıdır diye düşünüyorum. Bu mânâda da eklemeler yapmak gerekir.

Şahsım adına bu yazıyı birbirimizin kusurlarını ortaya koymak için değil kendimizi merkeze alarak öncelikle şeytanın desîseleri ve nefsin hilelerinden tezâhür eden enfüsî bir muhasebe ve iç dairemizden başlayan bir murâkabe olması dileğiyle hazırladığımı söylemek isterim. Yazının başında da “Kendimizi ve nefsimizi merkeze alarak Kör Noktalarımızı” inceleyelim uyarısı ile başlamıştık.

Benim dahâ çok üzerinde durulmasını arzuladığım nesif ve şeytandan kaynaklanan ve farkına varamadığımız ve ünsiyet ettiğimiz yâda ülfet peyda eden davranışlarımızı paylaşarak çözüm yollarına ulaşmaktır.

Yoksa durup dururken birbirimizin kusurlarını ortaya koymak ve tenkit kapısını açmak kesinlikle değildir. Tenkit edilecek bir mesele varsa oda nefsimiz olmalıdır. Çünkü nefis daima kötülükleri ister. Nefsin mâhiyeti noksanlık ve kusurdur.

Kör nokta bir tâbîrdir. Bu tâbîri günlük hayatta trafikte, askerî hareketlerde ve eğitim davranışlarında sıkça kullanıyorlar. Bizde bu tâbîririn ta’rîfini o açıdan değerlendirerek genel bir ta’rîf yaparak yazımıza giriş yaptık.

Bizler nefis olarak kendimizi kusurlu bileceğiz ve bizi o kusurları işletmeye ve göstermemeye çalışan nefis ve şeytanla mücâhede edeceğiz. Bu bağlamda da farkında olmadığımız kusurlarımızın “Kör Nokta” tâbîr edilen mânâda anlaşılması açısından Risâle-i Nûrlardan eklemeye çalışacağımız yerlerin Kör Noktalarımızı fark etmemize yanî kusurlu olabileceğimize vesîle olacak cümleler olarak görmemiz gerekiyor.

Yukarıdaki ifâdelerden birbirinizi tenkîd edin ve kusurlarınızı bir bir ortaya dökün mânâsını düşünmediğim. Üstad Hazretleri bizlere kendi cümleleri ile ve kendi üzerinden ders vererek kusurlarınızı görün ve kusurlarımız olabilir demektedir. Böylece kendi nefsinizi Kur’ân ve sünnet mihengine vurun ve birbirinize yardımcı olun mânâlarında söylediği de malûmdur.

“Kör Nokta” tâbîrini biraz açmamız gerekirse şöyle tasnif edebiliriz.

*Kör Nokta tarafikte sürücünün arkadaki taşıtı aynalarla ve diğer cihetlerle göremediği bir noktaya düştüğü yerdir. Şoförün görüş alanının dışında kalan bu kör nokta, şoföre büyük hatalar yaptırır. Sağ tarafını boş zanneden şoför kör noktada kalan taşıdı göremediği için o tarafa direksiyonunu çevirdiği an yüzde yüz kaza yapar ve telâfisi olmayan bir sonuca ulaşabilir. Hatta sonuç ölüm olabilir. Kazaların ekser bir kısmı bu kör nokta hatalarından kaynaklanır.

Olayı şimdi şöyle düşünelim. Dışarıdan bu iki taşıdı izleyen kişi kör noktaya düşen kişinin yaptığı hatayı net olarak görebilir ancak şoför bu hatanın farkında bile değildir. Çünkü o normal bir davranış yaptığı kanâatindedir ancak yaptığı davranış hayâtî bir hatadır. Bunun farkında değildir. Bu hatanın bedeli ise çok büyük olabilir. O zaman hayatımızın kör noktalarına da bu açıdan bakmak gerekir.

*Kör Noktalarımızı fark edebilmek nefsimizle bir hesaplaşma olabilir diye düşünüyoruz. Bu mânâda hepimize bir nefis muhasebesine vesîle olabilir ümîdindeyim

*Kör Noktalarımız neler olabilir? Hepimiz kendi âlemimizden kör noktalarımıza düşen izdüşümleri düşünebiliriz. Böylece şeytana ve nefsimize karşı dahâ müteyakkız olabiliriz.

1.Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir-tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insâniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin.

2.Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. “Tarafgirlikle bakan hiç bir kusuru göremez” sırrıyla, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez.

3. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur.

ÇÖZÜM:

1.Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.

2.Kusurunu görmemek, o kusurdan dahâ büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur. (On Üçüncü Lem’a)

Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene-fakat hakikat olmak şartıyla-minnettar oluyoruz, “Allah razı olsun” deriz.

Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluruz; kusurumuzu-fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid’alara ve dalâlete yardım etmemek kaydıyla-kabul edip minnettar oluyoruz.(Emirdağ Lâhikası)

Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl.Âmin (Altıncı Söz)

Meşrebimiz münakaşa ve münazara olmadığından ve kusurumuzu hakikî olarak gösterenlerden memnun olduğumuzdan,(Emirdağ Lâhikası)

Bu arada Üstadımızın mutlaka Risâle-i Nûrlarda bu konu ile çok yakın bağlantısı olan cümleler ve izâhlar olabileceğini düşünürken “Kör Noktalarımız” konusuna açıklık getirecek olan “Kör Hissiyat” tabirini hatırladık. Böylece konuya açılım sağlayabilecek olan “Kör Hissiyat” bölümlerini paylaşalım istedik.

Bir zaman, evliya-yı azîmeden, nefs-i emmâresinden kurtulanlardan birkaç zattan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmâreden şekvâlarını gördüm.

Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra,

•nefs-i emmârenin kendi desaisinden başka, dahâ şiddetli

•ve dahâ ziyade söz dinlemez

•ve dahâ ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden

•ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve hissiyatın halitasından çıkan

•ve nefs-i emmârenin son tahassungâhı bulunan

•ve nefs-i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören

•ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevî nefs-i emmâreyi gördüm.

Ve anladım ki, o mübarek zatlar, hakikî nefs-i emmâreden değil, belki mecazî bir nefs-i emmâreden şekvâ etmişler.

Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî nefs-i emmâreden haber veriyor.

Bu ikinci nefs-i emmârede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın.

Yalnız tokatlar ve elemlerle nefret edip, veya tam bir fedailiğe her hissini maksadına feda etsin.

Ve Risâle-i Nûr’un erkânları gibi, herşeyini, enaniyetini bıraksın.

Bu acip asırda dehşetli bir aşılamak ve şırıngayla hem hakikî, hem mecazî iki nefs-i emmâre ittifak edip öyle seyyiata, öyle günahlara severek giriyor. Kâinatı hiddete getiriyor.

Hattâ kendim, bir dakika zarfında, yirmi paralık bir sıkıntıyla, altmış liralık bir haseneye tercih etmeye çalıştım.

Hem on dakika zarfında, büyük bir mücahede-i mânevîde, benim cephemde, kırk ikilik bir top gibi düşmanlarıma atıp yol açtığı halde, o iki nefs-i emmârenin, muvakkat bir gaflet fırsatında, hodgâmlık ve meyl-i tefevvuk gibi gayet zulümlü ve zulümatlı hissiyle, büyük bir şükür ve teşekkür yerine, “Niçin ben atmadım?” diye, en çirkin bir riya ve rekabet damarını hissettim. Cenab-ı Hakka yüz bin şükür ediyorum ki,

Risâle-i Nûr ve bilhassa İhlâs Risaleleri, o iki nefsin bütün desâisini izale ve onların açtığı yaraları tedavi ettiği gibi, o bir dakika ve on dakikadaki hâletleri birden izale etti. Ve mânevî bir istiğfar olan kusurumu bildim. O hatânın muaccel cezası olan içindeki elemden ve azaptan kurtuldum.(Kastamonıu Lâhikası)

Sen, âni ve fâni zevklerin bekasını arıyorsun.

Onun için, onun zevaliyle ağlamaya başlıyorsun.

Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin.

Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.(Emirdağ Lâhikası)

Dünyanın yüz bahçesi, fâni olmak haysiyetiyle, âhiretin bâki olan bir ağacına mukabil gelemez.

Halbuki, hazır lezzete meftun kör hissiyât-ı insaniye, fâni, hazır bir meyveyi, bâki, uhrevî bir bahçeye tercih etmek cihetiyle,nefs-i emmare bu hâlet-i fıtriyeden istifade etmemek için Risâle-i Nûr şakirtleri ezvak-ı ruhaniyeyi ve keşfiyat-ı mâneviyeyi dünyada aramıyorlar.(Emirdağ Lâhikası )

Ey nefis! Ey zevke müptelâ bedbaht kör hissiyat!

Binler dünyevî zevki alsan, şu vaziyette yine bozulur; o zevk ayn-ı elem olur.

Madem yüzde doksan mazideki ahbab âdetâ, güya beni berzaha çağırıyorlar.

Bu hazır zamandaki on dosttan ben kaçmaya mecbur oluyorum.

Elbette bu ihtiyarlık ve yalnızlık hayata, berzah hayat-ı mâneviyesi bin derece müreccahtır diye, bu iki hakikatle, hadsiz şükürler olsun, o ikinci nefs-i emmare tam susturuldu, kalb ve ruhtan gelen zevke razı oldu.

Şeytan dahi sustu, hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da gayet hafifleşti. (Emirdağ Lâhikası )

Basar masnuatı görüp de, basiret Sânii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer.

Çünkü, o halde Sâniin mânen, kalben görünmemesi, ya basiretin fıkdânındandır(yokluğundan) veya kalb gözünün kör olmasındandır.

Veya pek dar olduğundan, meseleyi azametiyle kavramadığındandır.

Veya bir hızlandır(iflastır). Ve illâ, Sâniin inkârı, basarın şuhudunu inkârdan dahâ ziyade münkerdir(inkardır).(Mesnevî-i Nuriye)

Çünkü kör noktaya düşmek bilerek yapılan bir davranış değil.Şu da bilinmelidir ki kör noktaya düşülerek yapılan davranış ne kadar bilinerek yapılan davranış değilse de doğru bir davranış da değil.Yani kör noktada yapılan davranış hatalı bir davranış.Öyleyse şu neticeyi her zaman hatırda tutmak elzemdir.

“Her zaman bilmeyerek telafisi mümkün olmayan hatalara düşme ihtimalimiz vardır”.Bu nedenle de dahâ dikkatli ve teyakkuz halinde olmalıyız.Çünkü bizleri Kör Noktalara düşürecek olan nefsin dahâ şiddetli bir aşaması olan mecazi nefs-i emmare olarak bilinen “şuursuz kör hissiyat ” aklın ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyorlar.

O zaman ne yapılmalıdır? deniyorsa çözümü Üstâd şöyle veriyor:

1.Yalnız tokatlar ve elemlerle nefret edip, veya tam bir fedailiğe her hissini maksadına feda etsin.

2.Risâle-i Nûr ve bilhassa İhlâs Risaleleri, o iki nefsin bütün desâisini izale ve onların açtığı yaraları tedavi ettiği gibi…(Kastamonu Lahikası)

O zaman şuursuz kör hissiyat için öncelikle yukarıdaki iki maddedeki tecrübe edilmiş edviyeleri istimal etmek gerekir diye düşünüyoruz.

Risâle-i Nûr’dan yine konuya tevafuk eden bir bölüm:

Evet, kardeşlerim, bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayat ve cihanı sarsacak hadiseler içinde

•hadsiz bir metanet

•ve itidal-i dem

•ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir.

“Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler.” İbrahim Sûresi, 14:3.”âyetinin sırr-ı işarîsiyle,

•âhireti bildikleri ve iman ettikleri halde dünyayı âhirete severek tercih etmek

•ve kırılacak şişeyi bâki bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek

•ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir.

O musibet sırrıyla, hakikî mü’minler dahi bazan ehl-i dalâlete taraftar olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar.

Cenab-ı Hak, ehl-i imanı ve Risâle-i Nûr şakirtlerini bu musibetlerin şerrinden muhafaza eylesin. Âmin. (Kastamonıu Lâhikası)

Evet, gençlik damarı akıldan ziyade hissiyatı dinler.

His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez.

Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder; bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker.

Ve bir saat sefahet keyfiyle, bir namus meselesinde binler gün hem hapsin, hem düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur.

Bunlara kıyasen, bîçare gençlerin çok vartaları var ki, en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar.

Ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor.

Çünkü âkıbeti görmeyenkör hissiyatla hareket eden gençlere… (On Dördüncü Şua)

Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.

Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.(Yirmi Birinci Lem’a)

“Kör Noktalarımız” çalışmamızın sanırım sonlarına doğru geliyoruz. Burada “Kör Noktalarımız” neler olabilir? Sorusuna yine Üstadımızın Risâle-i Nûrlardan bizlere gösterdiği uyarılar çerçevesinde maddeler eklemeye çalışalım inşâallah.

1.Amelimizde rızâ-yı İlâhî var mı?

2.Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerimi tenkit ediyor muyum?

3.Onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik ediyor muyum?

4.Bütün kuvvetimi ihlâsta ve hakta biliyor muyum?

5.Kardeşlerimizin nefislerini nefsimize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediyor muyum?

6.Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsimize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gidiyor mu?

7.Kardeşlerimizin meziyetlerini şahıslarımızda ve faziletlerini kendimizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar ediyor muyum?

8.Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet damarımızda nefsimize ve enaniyetimize mağlup oluyor muyuz?

9.Üstadımızın”İşte, ey kardeşlerim! Sizleri inşaallah menfaat-i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür.” uyarısına ne kadar dikkat edebiliyorum?

10.Yine Üstadımızın,”Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.” uyarısına ne kadar sadığım?(İhlas Risalesinden yararlanıldı)

Yukarıdaki maddeler dahâ da çoğaltılabilir.

Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerini ve hâdimlerini i’kâz etmek ve aldanmamak için yazılmıştır.

1.Şeytan-ı ins, şeytan-ı cinnîden aldığı derse binaen, hizbü’l-Kur’ân’ın fedakâr hâdimlerini hubb-u cah vasıtasıyla aldatmak ve o kudsî hizmetten ve o mânevî ulvî cihaddan vazgeçirmek istiyorlar.

2.İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler; onunla korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar.

3.Tamah yüzünden çoklarını avlıyorlar.

4.Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: “Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir.”

5.Ehl-i dalâletin tarafgirleri, enâniyetten istifade edip kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Hakikaten, insanda en tehlikeli damar enâniyettir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler.

6.Şudur ki: İnsandaki tembellik ve tenperverlik ve vazifedarlık damarından istifade eder.

Evet, şeytan-ı ins ve cinnî her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metin kalbli, sadakati kuvvetli, niyeti ihlâslı, himmeti âli gördükleri vakit başka noktalardan hücum ederler. Şöyle ki:

İşimize sekte ve hizmetimize fütur vermek için, onların tembelliklerinden ve tenperverliklerinden ve vazifedarlıklarından istifade ederler. Onlar, öyle desiselerle, onları hizmet-i Kur’âniyeden alıkoyuyorlar ki, haberleri olmadan bir kısmına fazla iş buluyorlar, tâ ki hizmet-i Kur’âniyeye vakit bulmasın. Bir kısmına da dünyanın cazibedar şeylerini gösteriyorlar ki, hevesi uyanıp, hizmete karşı bir gaflet gelsin. Ve hâkezâ, bu hücum yolları uzun çeker. Bu uzunlukta kısa keserek dikkatli fehminize havale ederiz.

Ey kardeşlerim, dikkat ediniz. Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın.(Yirmi Dokuzuncu Mektup )

Birinci hastalık: “Yeis”tir.

Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye’se düşer. Böyle bir me’yusun gözüne, dinî meselelere münafi ednâ ve zayıf bir emare, kocaman bir burhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin sâikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder.

Binaenaleyh, a’mâle muvaffak olamayanlar, ye’se düşmemek için şu âyete müracaat etsin.

De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Zümer Sûresi,39:53.)(Mesnevî-i Nuriye)

Ey sa’y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tembel insan! Bil ki, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, hizmetin mükâfâtını hizmet içinde derc etmiştir.

Amelin ücretini nefs-i amel içine koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcudat, hattâ bir nokta-i nazarda câmidat dahi, evâmir-i tekviniye tabir edilen hususî vazifelerinde, kemâl-i şevkle ve bir çeşit lezzetle evâmir-i Rabbâniyeyi imtisal ederler.

Arıdan, sinekten, tavuktan tut, tâ şems ve kamere kadar herşey kemâl-i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini ifa ediyorlar.(On yedinci Lema)

Abdülbâkî ÇİMİÇ

bkicimic@hotmail.com

“Kör Noktalarımız” için 1 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir