Kur’ân Tahrîf Edildi Diyenlere…!

Kur’ân’ın değiştirilemeyeceğinin ve muhâfazasının Allah’a ait olduğunun delili yine Kur’ân’dır. Çünkü Yüce Allah, “Şüphesiz ki Kur’ân’ı Biz indirdik ve onu koruyacak olan da Biziz.[1]” buyurmuştur. Merak etmeyiniz o Kutsî kitap tek bir harfi dahi değişmeden kıyamete kadar bâkîdir. Eğer değiştirildi iddiası olan var ise bunu ispat etmelidir. Meseleye vehimlerle değil hak ve hakîkat olan delillerle bakmak hem insaniyetin, hem de insâflı olmanın gereğidir. Kur’ân mâdem hâtem’ül kitaptır ki Rabbimiz öyle emreder, o halde O’nun muhâfazası da Allah’a aittir.

Bir diğer ayet de şudur: “De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.[2]” İşte ayet, tâ o zamandan kıyamete kadar bu ayet geçerlidir. Kur’ân hakkında şüphesi olan varsa buyursun. Kur’ân o kişileri nazîre yapmaya, yani benzerini getirmeye davet ediyor. Ne olmuş? Hem de ediplerin ve şairlerin, hatta âlimlerin bolca bulunduğu tâ asr-ı saadette hiç kimse Kur’ân’ın bu ayetine nazîre yapamamış ve benzerini getirememiş. Tarîh bunu ispat ediyor.

Bu ayette Kur’ân bakınız neye davet ediyor müşrikleri: “Eğer bir şüpheniz varsa, size yardım edecek, şahitlik edecek bütün büyüklerinizi ve taraftarlarınızı çağırınız, birtek sûresine bir nazîre yapınız.” Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan diyor: “Ey insanlar ve cinler! Eğer Kur’ân’ın İlâhî kelam olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu düşünüyorsanız haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü’l-Emin dediğiniz zat gibi okumak yazmak bilmez, kırâat ve kitâbet görmemiş bir ümmîden bu Kur’ân gibi bir kitap getiriniz, yaptırınız.

Bunu yapamazsanız, haydi, ümmî olmasın, en meşhur bir edebiyatçı, bir âlim olsun.

Bunu da yapamazsanız, haydi, birtek olmasın, bütün güzel söz ustalarınız, söz sultanlarınız, hatipleriniz, belki bütün geçmiş edebiyatçılarınızın güzel eserlerini ve bütün gelecek şair ve edebiyatçılarınızın yardımlarını ve ilâhlarınızın, putlarınızın yardımlarını berâber alınız, bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir nazîre, bir benzer yapınız.

Haydi, sizden mânânın doğruluğu istemiyor. Yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun. Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bütün Kur’ân kadar olmasın, yalnız on sûresine nazîre getiriniz. Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bir tek sûresine nazîre getiriniz. Bu da çoktur. Haydi, kısa bir sûresine bir nazîre gösteriniz ve yapınız.

Hattâ, mâdem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz halde çünkü haysiyet ve namusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz buna benzer getirmekle kurtulabilir. Yoksa dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve âhirette “Yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem ateşinden sakının.[3]” işaretiyle, Cehennemde sonsuz kalmak ile mahkûm ve putlarınızla berâber ateşe odunluk edeceksiniz. Kur’ân dahi mucîze olduğunu bilmeniz ve inanmanız gerekir. Ya îmâna geliniz veyahut susunuz, Cehenneme gidiniz!

İşte Kur’ân halen bu iddiasını devam ettiriyor. Ancak asr-ı saadette müşrikler en kolay yol olan Kur’ân’ın benzerini getirin, hatta en kısa sûresine benzer yapınız iddiasına karşılık verememişler ve daha zor yol olan kılıç çekme ve savaş etme yolunu denemişler. Eğer kitâbet yolu ile yani Kur’ân’ın benzerini yaparak hem de en kısa sûresini nazîre getirerek bunu yapmaları gerekirken, yaptıklarına dair tek bir tarîhi şahit ve delil yoktur. Ne vardır? Elbette ki en zor yol olan savaş yolunu seçmişlerdir. Eğer kolay yolu yapabilseydiler canlarını ve mallarını tehlikeye atmayacaklardı, Kur’â’ın en kısa sûresine benzer bir sûre getirerek Peygamberimiz(asm)’in dâvâsını red edebilir ve yok edebilirlerdi. Bu da gösteriyor ki Kur’ân mucîze bir kitaptır. Hem dikkat ediniz, Kur’ân okuma yazma bilen birinden değil, ümmî birinin eli ile geliyor ve o dönemde Kâbe’nin duvarlarında dâhî ve müthiş şairlerin şiirleri asılı imiş ki Lebîd denen şairin kızı Kur’ân’ı dinleyince babasına demiş ki; baba Kur’ân’ın sözleri yanında senin şiirinin hiç bir anlamı kalmadı, o şiirleri Kâbe’nin duvarından kaldır. Babası şiirlerini kaldırmış. Çünkü çok basit kalmış.

Mesele şudur. Güneşe gözünü kapayan kendine gece yapar. Çünkü her yeri Güneş aydınlatır. Kur’ân asırlardın bütün asırları aydınlatıyor ve ışıtıyor ve kıyamete kadar da aydınlatacaktır. Ancak gözünü açanlar O’nu fark edebiliyor ve karanlığa girmeyenler istifâde edebiliyor.

Bütün gâyesi insanların sonsuz hayatını îmân karşılığında kurtulması için gayret eden ve sadece ve sadece ahiretleri için tebliğ yapan Peygamber Efendimiz(asm)’e ithâmlar yapmak ne kadar doğrudur ki? Prens Bismarck bakınız ne diyor: Sana muasır bir vücut olamadığımdan dolayı müteessirim, ey Muhammed (asm)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap, senin değildir; o Lâhutîdir( İlâhîdir). Bu kitabın Lahutî olduğunu inkâr etmek, mevzu ilimlerin batıllığını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim.(Prens Bismarck)

Bu noktada müzâkere yaptığımız kişden şöyle bir i’tirâz geldi. “O dediklerinize ben inanıyor olsaydım o soruyu sormazdım. Ben onlara inanmıyorum ki?”

Biz de kendilerine şöyle cevap verdik: Zaten size karşı inanmak veya inanmamak konusunda bir dayatma falan söz konusu değil. Siz inandıklarınızı ve düşündüklerinizi yazıyorsunuz ve biz de kendi inandığımız düşüncelerimizi hür bir şekilde paylaşıyoruz. Kimse kimseyi inanmak veya kabûl etmek konumuna sokmasın bunu tâ başından beri söylüyorum.

Biz zaten kimseyi inanmaya zorlamadık ki. Kur’ân müşrikleri davet ediyor. Gelin diyor, ümmî bir zattan Kur’ân’a bir nazîre getiriniz. Kur’ân getiremeyecekseniz diyor, ancak yine de bir sûresine nazîre getirin diyor. Onu da getiremeyecekseniz en kısa bir sûresine getiriniz ve bütün ins ve cinleri de toplayınız ve ilâhlarınızı da yanınıza alınız ve en kısa sûresine benzer bir sûre getiriniz. Ne oluyor? Getiremiyorlar. Zaten Kur’ân’da getiremeyeceksiniz diyor. Bu hüküm dahi Kur’ân’ın mucîze bir kitap olduğunu gösteriyor. Halen de Kur’ân’ın bu iddiası geçerlidir. Kur’ân’a i’tirâz edenler öncelikle bu ayete cevap vermek zorunda değiller mi? İşte bu hâdise de gösteriyor ki Kur’ân kelâm-ı ezelîdir. O’nun mübelliği ise hem beşerdir beşer gibi muamele eder. Hem de peygamberdir, vahye mazhârdır, O(asm) heves ve hevâsından konuşmaz, vahiy ile desteklidir. Çünkü O’nun dâvâsı dünyevî değil uhrevîdir.

Bence burada Peygamber Efendimiz(asm) ile ilgili karıştırılan bir nokta var. O da Peygamber Efendimiz(asm)’in beşerî yaşayışı ile ilgili hâdiseler. Evet, Peygamber Efendimiz(asm) iki şahsiyet noktasında değerlendirilmelidir. Eğer beşer gibi muamele etmeseydi ona tabi olmak ve uymak mümkün değildi. Yani beşer üstü devamlı nübüvvet makâmında kalsaydı, diğer insanlar gibi yaşayışı olmasaydı Kur’ân’ın tatbikâtı mümkün olmazdı. Peygamber Efendimiz (asm)’in tâ çocukluğundan beri hayatı bilinmekte ve düşmanları dahi O’na Muhammed’ül Emin derlerdi. Yani güvenilir Muhammed. Hatta emânetlerini dahi O’na teslim ederlerdi. Bu konuda o kadar tarîhi şahid var ki… Pekâlâ, Peygamber Efendimiz (asm) peygamber olmadan önce Mekke ve çevresinin hali nasıldı? Zulüm had safhada, kız çocukları aşağılanıyor ve diri diri toprağa gömülüyordu, insanlar putlara tapıyor, hatta helvadan put yapıyor acıkınca da yiyorlardı. İşte böyle vahşî, bedevî ve inatçı bir kavme peygamber olarak görevlendirilen Peygamber Efendimiz (asm) çok kısa bir zamanda bütün şartla aleyhinde olduğu halde gönülleri ve kalbleri fethediyor ve Mekke burun kanamadan teslim oluyor. Zaten müşrikler O’na daha önceden Mekke’nin krallığını falan da vermişler, en güzel kızları ve de para, mal, mülk vermişlerdi. Peygamber Efendimiz (asm)’in dâvâsı eğer dünyaya hükmetme ve krallık dâvâsı olsaydı, yapılan bu teklifleri kabûl ederdi. O ne yaptı? Hicret emri ile Medine’ye gitti ve insanların ebedî kurtuluşunun şartı olan îmânı kalb ve gönüllere yerleştirdi. Hem de bütün şartlar aleyhinde olduğu halde.

Peygamber Efendimiz (asm)’in teklifi insanların ebedî hayatının sonsuz helâket olmamasıydı. O bunun ızdırâbı içinde bütün gayreti ile insanların ebedî hayatını düşünüyor ve ümmetim ümmetim hitâbını hem doğduğu anda, hem de hadîslerden öğrendiğimiz kadarı ile ahirette, mahşer günü ümmetim ümmetim şeklinde ümmetinin kurtuluşu için haykırdığını okuyoruz. Şimdi böyle bir zatın dâvâsını ve kitabını tahrif olmuş olarak vasıflandırılması O’na hakaret oluyor. Bu tür ithâmlar sahibine geri iade edilir. Hele hele Peygamber Efendimiz (asm)’e emperyalist demek tam bir akılsızlık ve vicdansızlık olur. Emperyalist olanlar dünyaya hükmetmeye ve merkezlerine sadece maddeyi ve çıkarı alırlar. Ancak bütün hayatı boyunda sadece dâvâsı “Lâ ilahe illallah” olan bir zata böyle bir sıfatı yakıştıran cehennemde yerini izhâr eder.

Peygamber Efendimiz (asm)’in hayatı gizli değildir. Çok küçük bir yaşta anne ve babasını kaybetmiş, yetim kalmış, öksüz kalmış. Zenngin olmadığı da malum. Ümmî olduğu da sabit. Muhammed’ül-Emin olduğu, hiç yalan konuşmadığı, emânetleri kendisine teslim eden müşriklerin olduğu da sabit. Demek istediğim şudur. Zaten Yahûdiler bir peygamber bekliyorlardı. Ancak kendi soylarından gelecek diye bekliyorlardı. Kendi soylarından değil de İbrahim(as)’in soyundan gelince bunu kabûl etmediler. Hem bütün şartlar Peygamber Efendimiz (asm) aleyhindeyedi. Çünkü o kadar büyük zenginler, cebbarlar, aşiretler ve güçlüler vardı ki bunlara karşı tek başına bir zat bir dâvâda bulunuyor. Ben Allah’ın son peygamberiyim diyor. Allah’a îmân edin, beni de O’nun elçisi olarak kabûl edin kurtulun diyor. Pekâlâ, ne oluyor? En kolay olan yolları Kur’ân’la Yüce Allah müşriklere gösteriyor. Hem Peygamber Efendimiz(asm)’i durdurmak için müşrikler bütün yolları deniyorlar yapılan tekliflerle, yine yok. En sonunda emir geliyor ve Hicret başlıyor. Pekâlâ, niye korkuyor müşrikler? Hendek, Uhud, Bedir Savaş’ları müslümanlara saldırı savaşlarıdır. Demek ki daha kolay yolları Kur’ân onlara sunduğu halde niçin zor kullanıyorlar ve can, mal gibi en sevdikleri şeyleri tehlikeye atıyorlar? Demek oluyor ki büyük savaşlarda saldıran müşriklerdir, müslümanların savaşları savunma savaşlarıdır. Bu tarîhen sabittir.

Bir de Peygamberimiz (asm)’in ümmî olmadığı söyleniyor. O’nun ümmî olduğuna şahit yine Kur’ân’dır. “Siz de Allah’a ve Resulüne imân edin ki, o ümmî peygamber de Allah’a ve Onun sözlerine imân etmiştir. Ve ona uyun-tâ ki doğru yolu bulmuş olasınız.[4]” Ümmî bir zattan böyle bir kitabın gelmesi mucîzedir. Okuma yazması olsaydı, kendisi yazdı diyeceklerdi. Ümmî oluşu dahi Peygamber Efendimiz(asm)’in bir mucîzesidir. Çünkü okuma yazma bilmeyen bir insanın böyle bir kitapla dâvâ etmesi müşrikleri perişan etmiş ve Allah Kur’ân da, haydi ümmî bir zattan bir benzer kitap getirin diye dikkat çekmiştir.

İnanmak istemeyen inanmıyor. Ebu Cehil Peygamber Efendimizi denemek için eline ufak taş parçaları almış, onları avucunda gizleyerek; “Ey Muhammed, çabuk söyle bu nedir?’’ demişti.“Eğer sen gerçek Peygamber isen, eğer, göklerin sırrından haberdar isen, bil bakalım şu avucumda gizlediğim nedir?’’

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Elindekinin ne olduğunu, ben mi söyleyeyim, yoksa benim kim olduğumu onlar mı söylesin?’’

Ebu Cehil; “Bu ikincisi imkânsızdır, olamaz’’ dedi. Rasûlullah Efendimiz; “Evet” diye buyurdu. “Fakat Allahın gücü kudreti bundan da üstündür.’’

Bunun üzerine Ebu Cehil’in avucundaki kırık taş parçalarının her biri, kelime-i şehâdet getirmeye koyuldular. Taşlardan her biri; Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah’’ dedi.

Ebu Cehil, taşlardan bu sözleri duyunca, öfke ile onları yere çarptı. İmandan nasibi olmayan zavallı mahlûk, kaçtı gitti.[5]

Ay Mucîzesinde de aynı sırrı görüyoruz. “Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı. Onlar ise, ne zaman bir mucîze görseler yüz çevirir ve ‘Bu daimî bir sihirdir’ derler.[6]” Müşriklerin mucîze isteyişine Peygamber(asm) Efendimiz parmağını aya uzatarak ayı iki parçaya ayırıyor. Bu mucîze sonrası yine Ebu Talib’in yetiminin sihri tâ aya kadar ulaştı diyorlar.

Burada şunu demek istiyoruz, Peygamberimiz(asm)’in dâvâsını çürütmek için müşrikler her yolu denemiş ve mucîze istemişler Rabbimiz onu da vermiş. Ancak müşrikler yine sihir deyim inanmamışlar. Esasında mucîzeler peygamberimizin nübüvvetine ve peygamberliğine Allah’ın adetullah kânunlarını muvakkaten kaldırarak kudreti ile kevnî hâdiseleri anî ve def’î olarak değiştirmesidir. Böylece peygamberlerinin dâvâsını inkârcılara gösterip tasdik etmektir.

Bâkî ÇİMİÇ

bakicimic@hotmail.com

Dipnotlar:

———————

[1] Hicr Sûresi,15:9

[2] İsrâ Sûresi, 17:88

[3] Bakara Sûresi, 2:24

[4] A’râf Sûresi, 7:158

[5] Mesnevi C.1, 2154

[6] Kamer Sûresi, 54:1-2

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir