Mülk Allah’ındır

Sahip olduğu kamyonun arkasına iri puntolarla “mülk Allah’ındır” diye yazdıran bir kişinin araç ruhsatında, sahibinin adı hanesinde kendi ismi yazar, böyle de olması gerekir. Değilse, “Allah adına yönetiyorum, malını onun adına senden alıyorum” diyen “aklı evvel” yöneticilerin gasplarına karşı kendisini nasıl savunacaktır? Allah’ın mülkünü hangi hakla miras bırakacak, hangi yetkiyle bu malı üçüncü kişilere devir ve temlik edebilecektir? “Egemenlik Allah’ındır” hükmü, “Mülk Allah’ındır” hükmünden hiç de farklı değildir. O halde, dünyevi olarak malın-mülkün ve egemenliğin sahibi olarak şu ölümlü insan kabul edilmediği bir durumda, insanlar arasındaki işlemlerin dayanacağı esasları tayin eden bir hukuk sistemine de gerek kalmayacaktır.

Dünyevi iktidarın kaynağının Allah’ta olması, tekrar edelim ki, halkın değil yöneticilerin işine gelir. Yönetme yetkisini Allah’tan aldıkları kabul edilen idarecilere karşı yönetilenlerin hesap sorma hakkı, bir noktadan sonra tiranlaşıp her türlü meşruiyetini kaybeden zorbalara karşı direnme hakkı düşmüş olurdu.

Sözü şuna getirmek istiyoruz; din ve siyaset arasındaki naif ilginin/dengenin bozulmasının bedeli—kırk katır mı kırk satır mı misali—hep ağır olagelmiştir.

İster din adına, ister devlet adına olsun yönetim ilişkilerinde dengenin bozulması sonucu en başta kişilerin şahsiyet bütünlüğü zedelenmekte, vicdanları yaralanmaktadır.

Ne adına olursa olsun, emrivakiler ve dayatmalarla bir kez insanın onuru tahrip oldu mu, kişi en başta kendi sesine yabancılaşır. Hangi adı taşırlarsa taşısınlar zorbacı yönetimler, muhaliflerini (inanmayanları) münafık (ikiyüzlü) ya da takiyyeci yapar.

Siyasal İslam olarak ifade edilen şey, dün de bu gün de devletin dönüştürücü özelliğini önemser. İslamcı hareketler eskiden olduğu kadar olmasa da bu gün bile, bozulan dünyaya nizam verme, başta iktisadi adalet olmak üzere her türlüsünü insanlığa sunma iddiasıyla yola çıkmaktadırlar. Bu iddia sahiplerine göre, her şey sanıldığından kolaydır. Şeriat bir gelsin, gerisi Allah’ın inayetiyle çözülür! Aç-çıplak kalan olmaz, bankalar kapandığı için kimse kimseyi sömürmez! İslamcı söylemin bu kısmı, Marksist söylemle nerdeyse aynıdır. Varsa yoksa, “kahrolsun kapitalist düzen!” Ancak, madalyonun öbür yüzü biraz farklı. Marx’ın gözlerini yaşartacak kadar “kahrolsun” edebiyatı yapanlar “İslamcı ekonomi” deyince, kapitalist felsefenin özüne biraz hamaset bandırıp, üretimden çok spekülasyona yönelik (güya) bir alternatif program sunuyorlar. Devletin tarafgir olmasıyla haksızlığın katmerleştiğine Marx kadar inanıyorlar ama, kurum el değiştirince her şeyin sütliman olacağına kaniler. Bütün haksızlıkların kaynağında devleti görme, devlet yönetimini ele geçirince de, onu yüceltme, bu hareketlerin önlerindeki en büyük çelişki.

Bu söylem ve eylem planı bir yönüyle de İslam itikadıyla çelişmektedir. Her zaman Allah’ın hakimiyetinden dem vuran pek çok çağdaş “Siyasal İslamcı”, nedense, iş toplumun ıslahına, adaletin tevziine, iktisadi politikaların işleyişine gelince bütün bu gelişmelerin kaderini elinde tutacakmış havasına giriyor; sözümona kadir-i mutlak bir güce (devlet) dayanıp işi şansa (kadere!) bırakmamaktadır.

Tarık Ş. Nişancı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.