Müyûlât-ı kalbiye ve Temâyülât-ı aklîye

Hilkat ağacının neticesi ve semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için, bütün eczânın hâsiyetlerini, meziyetlerini taşır ve içine alır. Hilkat-i âlemin hakîkî gâyesi hükmünde olan çekirdeği yine insandır. Hayy-ı Ezelî kâinatı hayat için halk etmiş ve kâinatın merkezine hayatı ve insanı koymuştur.

Hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri olan ruha, çekirdek hükmünde bir latîfe-i rabbaniye olan kalb derc edilmiştir ki; o kalb kâinatı içine alabilecek bir kabiliyeti ve muhabbeti taşımaktadır. Onu içindir ki kalb insanın çekirdeği konumundadır. Kalbin imân-ı billâh, marifetullah ve muhabbetullah canibine sevk edilmesi için ubûdiyet ve ihlâs altında İslâmiyet suyu ile iskâ edilmesi gerekir. Bu iskâ ile kalb, îmân ile intibâha gelir ve insanın mânevîyatına hayat verir. Îmân ile intibâha gelen kalb, nurânî, misâlî âlem-i emirden gelen emirlere müheyya olur. Âlem-i emirden gelen emirler ise Allah’ın kullarına teklifidir. Nurânî, misâlî âlem-i emirden gelen emirlerle nurânî  bir ağaç olarak yeşillenen kalb, insanın cismânî hayatına da rûh ve hayat olur. Rûh âlem-i emirden gelen emirlerle hayat bulur ve devam eder.

Bediüzzaman Hazretleri “İmânın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor mâkes-i nur-u îmân… Kalb ile vicdan, mahall-i îmân…Fikir ile dimağ, bekçi-i îmân.”[1] tespitlerini yapar. Bediüzzaman îmânın yerinin kalb, dimağın ise îmân nurunun makes bulduğu bir latife olduğunu ifade eder. Ayrıca îmânın mahllinin kalb ile vicdan, fikir ile dimağın ise îmânın bekçisi olduğunu söyler. Bununla beraber “Kalb, îmânın mahalli olduğu gibi, en evvel Sânii arayan ve isteyen ve Sâniin vücudunu delâiliyle ilân eden, kalb ile vicdandır.”[2]  Öyleyse insanın bâtın-ı kalbi mahall-i îmândır. “Hem de akıl, nazar penceresiyle eşyaya bakar. Hâlbuki mahall-i îmân olan kalb, hads(sezgi) ve ilham gibi isimlerle tâbir edilen bir hiss-i sâdise-i bâtıniye(altıncı bir his) ile hakaike bakar.”[3]

Kalbten çıkan meyiller ruhun özel araştırmalarından ve ihtiyaçlarından gelir. Ruh, kalpten zuhur edecek olan meyillere ihtiyaç duyacak ve onu arayacak şekilde yaratılmıştır. Ruh ise, îmân nuru ile harekete geçer. Ruhun kalbin meyillerinden gelecek ihtiyaçlarının karşılanması için, kalbin îmân nuru ile nurlanması gerekir. Ruh, kalbten meyleden hayırları yapar, şer ise kendini çeker.  Mecâzî nefs-i emmârenin bir nevi vazifesini yapan kör hisler, kalbi îmân ile nurlanmış olan bir mümini yanlış yola sevk edip onu mağlup edemez. Bu noktaya şöyle işaret edilir: “Bizde bir hırsız elini başkasının malına uzattığı dakikada hadd-i şer’înin icrasını tahattur eder. Arş-ı İlâhîden nâzil olan emir hatırına gelir. İmânın hassasıyla, kalbin kulağıyla, kelâm-ı ezelîden gelen ve hırsız elinin idamına hükmeden “Hırsız erkeğin ve hırsız kadının elini kesin.”[4] âyetini hissedip işitir gibi imân ve itikadı heyecana ve hissiyat-ı ulviyesi harekete gelir. Ruhun etrafından, vicdanın derin yerlerinden, o sirkat(hırsızlık) meyelânına hücum gibi bir hâlet-i ruhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır, çekilir. Git gide, o meyelân bütün bütün kesilir. Çünkü, yalnız vehim ve fikir değil, belki mânevî kuvveleri (akıl, kalb ve vicdan) birden o hisse, o hevese, hücum eder. Hadd-i şer’îyi tahattur ile ulvî zecr ve vicdanî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur.”[5]

Müyûlât-ı kalbîye nasıl tahakkuk eder?

“Tesirat-ı hariciyeden kalbin bir kısım ihtisasatı(özel araştırmaları) ihtizaza gelmekle (harekete geçmekle) müyülât tevellüt eder.”[6] “Güya aklın borazanı denilmeye şayan olan irade ses etmekle, kalbin karanlık köşelerinde yatan mânâlar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından, mahall-i suver (suretlerin mahalli) olan hayale girerler. O hazinetü’l-hayalde (hayal hazinesinde) buldukları sureti giyerler. (Mânâlar kalbden çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri giyerler.[7]) En ekall bir yazmayı sarar. Veya bir pabucu giyer. Lâakal bir nişanla çıkar. Hiç olmazsa bir düğmeyle veya bir kelimeyle, kendinin nerede terbiye olduğunu gösterir.”[8]

Bir fiil, kalbin ve hissin temayülatından çıkar. Çünkü kalp bu fiillere fıtraten istidadlıdır. İmân kalpte ve kafada (dimağda) daimi mânevî bir yasakçıdır. Fena meyelanlar his ve nefisten çıkar. “Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i îmân olan kalb ve akıl susarlar, mağlûp oluyorlar.”[9] Bu meyillere fikir ile dimağ, îmân bekçiliği yapar. İnsanın güzel fiilleri, kalbin temayülatından çıkar. Vesveseleri ve fena meyilleri kalbdeki îmân reddeder. Güzel meyillerden sonra fillerin ilk hareketi duygulara ait ise vicdanda makes bulur. Eğer bu filler efkâra(fikirlere) ait ise dimağa yansır. Bediüzzaman bu noktaya şöyle işaret eder: ”Kalbden maksat, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, mâkes-i efkârı dimağdır.”[10]

Kalbin en güzel fiili îmân etmektir. Kalbe gelen kötü hatıralar ise kabin işi değildir. ”Hem bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor.”[11] İrade dışında ortaya çıkan bu sonuçtan kalb sorumlu da değildir. Çünkü bunlar birer vesvesedirler, vesvese ise kalbin değil şeytanın fiilidir.

Elhasıl: İnsan, kalbin tasfiyesiyle ve îmân ve teslimiyetle hakîkate uruc edebilir. İmânın hassasıyla, kalbin kulağıyla, kelâm-ı ezelîden gelen emirleri dinler. Îmân ile hakîkî mânâda hayat bulur ve mânevî âlemi canlanır. Böylece Cenâb-ı Allah’ın nurânî, misâlî âlemi olan melekût âleminden gelen emirler ile kalb terbiye olur ve gıdasını alır. Böylece âlem-i emirden gelen emirler ile îmân ve i’tikâdı heyecana ve hissiyat-ı ulviyesi harekete geçer. Ruhun etrafından, vicdanın derin yerlerinden, günâh meyelânına hücum gibi bir hâlet-i rûhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır, çekilir.

Temâyülât-ı aklîye

Madem insan yalnız cesedden ibaret değildir. İnsanda kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ, vicdan, âsab, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, sâika, şâika ve hiss-i kablelvuku…gibi latifeler var. Özellikle kalb, dil, akıl, dimağ, imha edilmez.  Cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imhâ edilmez; onlar da idare isterler. Özellikle insanın çekirdeği olan kalb ve o kalbden dimağa makes bulan efkârın temâyülât-ı aklîye canibinin merâtibi ehemmiyetlidir.

Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği hükmündedir… İşte, madem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde derc edilmiştir. Elbette ve herhalde, o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş; elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek.[12]

Kalbden dimağa makes bulan efkâr, dimağda nasıl tecelli eder?

“Tesîrat-ı hariciyeden(aklın borazanı denilen irade ses etmekle) kalbin bir kısım ihtisasatı(duymaları, algılamaları) ihtizaza(titreme, harekete) gelmekle müyülât(meyiller) tevellüt eder(kalbin karanlık köşelerinde yatan mânâlar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından, mahall-i suver (suretlerin mahalli) olan hayale girerler. O hazinetü’l-hayalde (hayal hazinesinde) buldukları sureti giyerler). Ondan hevaî(başıboş) mânâlar bir derece aklın nazarına ilişmekle aklı kendine müteveccih eder. Sonra o buhar halindeki mânâ bir kısmı tekâsüf etmekle(yoğunlaşmakla), temâyülât(meyiller) ve tasavvurâtın bir kısmı müallâk(havada boşlukta) kalıp, bir kısım dahi takattur ettiğinden(damla damla sıvılaştığından), akıl ona rağbet gösterir. Sonra mâyi(sıvı) halindeki kısımdan bir kısım tasallüp(katılaşma) ve tahassul ettiğinden(sonuç olarak ortaya çıktığından), akıl onu kelâm içine alıyor. Sonra o mütesallibten(katılaşandan) bir resm-i mahsus(hususi bir görüntü) ile temessül ve tecellî ettiğinden, akıl onun kametine(endamına, duruşuna) göre, bir kelâm-ı mahsus(hususi bir söz) ile onu gösterir.”[13]

Dimağda merâtip var, birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif.

Evvel  tahayyül  (hayalde canlandırma) olur, sonra  tasavvur  (tasarlama, zihinde şekillendirme) gelir, sonra gelir taakkul, (akıl erdirme, hatıra getirme) sonra tasdik (doğrulama, onaylama) ediyor, sonra iz’an (basiret, teslim olup itaat etme, idrakli inanç) oluyor, sonra gelir iltizam, (sarılma, taraf tutma), sonra itikad (samimi inanma) gelir.”[14]

Bir fikir kalbden dimağa yansıdığında akıl onu hemen kabul etmez. Önce hayalin elinde tutar. Yani insan bir şeyi önce hayalinde canlandırır. Bu mertebe hayal ürünü olarak bilinenleri temsil eder. Tahayyül mertebesinde hayal ettiğimiz şeylerden herhangi bir nasibimiz yoktur. Çünkü mantıkça tahayyül hüküm değildir.  İşte bu hayal mertebesinde iken safsata hâsıl olur. Bu tür fikirlerin karşılığı safsatadır. Safsata, hezeyan ve yalan kıyas hâlidir.
İkinci olarak tasavvur(tasarlama, zihinde şekillendirme) mertebesine geçen fikir bu mertebede bir takım kesme biçme ve giydirmelere maruz kalır. Bu mertebe, tahayyül mertebesinde hayal ettiğimiz şeylere suret biçtiğimiz alandır. Burada tasavvur ettiğimiz şeylerden de insan istifade edemez. Çünkü, tasavvur mertebesinde bildiğimiz şeyler de mantıkça hüküm mahiyeti taşımaz. Daha doğrusu bu tasavvur aşamasında netlik yoktur. Bu nedenle akıl bu aşamada tasarlama ve zihindeki şekillendirmelerden nasip alamaz. Bu aşamada bîbehrelik (neticeden nasipsiz, mahrum kalma)hâsıl olur.
Üçüncü mertebe ise taakkul(akıl erdirme, akletme) mertebesidir ki akıl burada tartmaya ve de akletmeye başlar. Bu mertebede bir meseleyi veya bir hükmü sırf akıl ile bilme söz konusudur. Dolayısıyla bir şeyin sırf aklî olarak bilinmesi o şeyi yapmaya veya ondan kaçınmaya yetmez. Burada o fikrin olur ya da olmazları ölçülür. Bu mertebede ise akıl tarafsızdır. Bu aşamada bîtaraflık (tarafsızlık) hâsıl olur.
Dördüncü mertebede ise tasdik(doğrulama, onaylama) gelir. Bu mertebe aklın, kendisine göre doğruya ulaşması ve doğruyu bulmasıdır. Bu mertebede bulunmak da, insanı imtisale sevk etmez. Ancak bir işin yapılmasına hüküm vermek ve onu yapmaya azmetmek için mühim bir mertebedir. Yani taakkulden sonra akıl bu fikre taraftar olur. Kararı verir ve tasdik eder. Bu aşamada da iltizam, (sarılma, taraf tutma) hâsıl olur.

Beşinci mertebede ise iz’an (basiret, kalb tasdiki, idrakli inanç) dediğimiz anlayış oluşur. Bu mertebe, akıl ve kalbin ittifakıyla bir meselenin anlaşılmasıdır. İşte insan bu mertebeye geldi mi, artık doğru bildiği şeyi yapmaya ve yanlış bildiği şeylerden kaçınmaya başlar.  Dimağdaki fikir bu mertebede artık o kişi için bir anlayıştır. Bu fikre o kişi artık sahip çıkar, benimser ve tasdik eder. Bu aşamada imtisal (yapışma, sarılma, uyma) hâsıl olur.
Altıncı mertebede ise iltizam(tarafgirlik, taraf tutma) oluşur ki, kişinin bu mertebeye ulaştırdığı fikrin neticesi taassuptur. Bu aşamada taassup (körcesine aşırı bağlılık) hâsıl olur. Birçok insanın fikr-i infirâdî hastalığına tutulduğu mertebe burası olması gerekir.
Son olarak fikir itikad(samimi inanma) mertebesine ulaşırsa kemalâta ermiş olur. Bu mertebe neticesinde salâbete kavuşulmuş olur. Bu aşamada sâlâbet (dine uymada ciddiyet) hâsıl olur. Risale-i Nur hakikatleri bu salâbet-i îmâniye mertebesini taşır. Çünkü Risale-i Nur’u mütalaa eden ve dinleyen kimsenin ruhuna bir zevk, kalbine öyle bir inşirah geliyor ki, tarifi nâkabildir.

Elhâsıl: İnsanın iç âleminde her an yüzlerce meyiller vuku bulur. Bu meyiller ya kalbin temayülatından, ya nefsin ve hissin meyillerinden, ya da ruhun ihtisasatından çıkar. Bu iç seslere ve temayüllere ise ruha dercedilen irade borazanı ses eder. İnsan bu iç âleminde tezahür eden temeyülatlara karşı îmân nurunu istimal etmelidir. Çünkü îmân kalbde yatan güzel meyilleri kabul eder, fena meyilleri ise îmân ile harekete geçen ruh tard eder. Bu tard etme kalbdeki îmânın kuvvetine göre şekil alır.

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Sözler(Lemaat), s.1191

[2] İşârâtü’l-İ’câz, s.72

[3] Eski Said Dönemi Eserleri, s.512

[4] Mâide Sûresi, 5:38

[5] Eski Said Dönemi Eserleri, s.367

[6] Muhakemat, s.135

[7] Sözler, s.434

[8] Muhakemat, s.126

[9] Lem’alar, s.220

[10] İşârâtü’l-İ’câz, s.72

[11] Sözler, s.434

[12] Mektubat, s.751

[13] Muhakemat, s.135

[14] Sözler(Lemaat), s.1148

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir