Risâle-i Nûr ve On İki Tarîkat

“Nûrlar, mektepleri tam nurlandırmaya başladı. Mektep şakirtlerini medrese talebelerinden ziyade Nurlara sahip ve nâşir ve şakirt eyledi. İnşaallah, medrese ehli yavaş yavaş hakikî malları ve medrese mahsulü olan Nurlara sahip çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemalardan Nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve istiyorlar. Şimdi en mühim tekkeler ehli, ehl-i tarikattır. Bütün kuvvetleriyle Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sahip çıkmaları lâzım ve elzemdir. Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatini düşünüp “Tarikat zamanı değil, bid’alar mâni oluyor” dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde, bütün on iki büyük tarikatın hulâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.( Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 50)


On İki Tarîkat
Kadiriyye: Kurucusu Hz. Muhammed’in(asm) soyundan olan Abdülkadir Geylani. 1077 tarihinde Hazar denizinin güneybatısındaki Gilan eyaletinde doğdu, 1166’da Bağdat’ta vefat etti. Kurduğu Kadiriyye tarîkatı pek çok kola ayrıldı ve İslam dünyasının en yaygın tarîkatları arasına girdi.

Rifaiyye: Kurucusu Hazreti Muhammed’in(asm) soyundan olan Ahmet Rifai. 1118’de Bağdat’la Basra arasında bulunan Ümmü Abide köyünde doğdu, 1182’de Bağdat’ta vefat etti.

Bedeviye: Seyyid Ahmed Bedevi tarafından kuruldu. Daha çok Mısır’da yaygınlaştı.

Desukiyye: Burhaneddin İbrahim Desuki tarafından kuruldu. Daha çok Mısır ve Sudan’da yaygınlık kazandı.

Kübreviyye: 1221’de Harizm’de vefat eden Necmeddin Kübra tarafından kuruldu.

Halvetiye: Ömer Halveti tarafından kuruldu. İslam dünyasının en yaygın tarîkatlarından oldu. Bugün kırktan fazla kolu var.

Sühreverdiyye :Şihabüddin Ömer Sühreverdi tarafından kuruldu.

Çiçtiyye: Muinüddin Hasan Çişti tarafından Hindistan’da kuruldu. Hindistan’ın ilk ve en büyük tarîkatı oldu.

Yesevîye: Ahmedi Yesevîye tarafından. 11. yüzyılın 2. yarısında kuruldu. İslamiyetin Anadolu’da yayılmasında etkili olan tarîkat Nakşibendî ve Bektaşi diye iki kola ayrılıyor.

Sa’diyye: Seyyid Sadeddin Cibavi tarafından kuruldu.

Mevleviyye: Mevlana Celaleddin-i Rumi tarafından kuruldu.

Şazeliye: Ebu’l-Hasan Şazeli tarafından kuruldu.

Yukarıdaki On İki Ana Tarîkat bir tarîkat araştırması için yapılmış bir tasnif. Ben en azından isim olarak on ikiyi ekledim ki üzerinde durmaya çalışalım.

Esâsında biz bu tarîkatleri  Risâle-i Nûr kaynaklı inceleyip bulmamız gerekir. Bunları da araştırarak bulabiliriz inşâallah.

Bilmiyorum bu zamana kadar Risâle-i Nûrlarda da geçen on iki tarîkatin yine Risâle-i Nûrlara dayanarak tespit edilmiş midir? En azından elimizde bu manada sorulan sorulara vereceğimiz Risâle-i Nûr kaynaklı bir çalışma olur.

Ahmet Yesevî ile ilgili bir açıklama ve Nakşîlik meselesi.

Hamedânî’den aldığı bir işaretle buradaki irşad makamını Şeyh Adülhalik Gücdûvani’ye bırakarak Yesi’ye dönen Yesevî, büyük bir etki alanına ulaşacak olan Yesevîye Ocağı’nı kurmuştur. Abdülhalik Gücdüvani ise öğrencisi Muhammed Bahaüddin Nakşbend’i yetiştirerek, o dönemde Yesevîye Ocağı dışında ortaya çıkan iki büyük tarîkattan birinin öncülüğünü yapmıştır. Buhara’da kurulan Nakşibendiye tarîkatı, zamanla Afganistan, Hindistan ve Anadolu’ya yayılmıştır.

“Soru: O zaman Yesevîyye’nin bir kolu Nakşibendilik mi?”

Evet, bu arada yaptığım araştırma onu gösteriyor. Ancak nakşî tarîkatinin etkisi ve bu zamandaki bilinirliliği nedeniyle ana kol olarak algılanıyor. Ondan önce onun ilk halkasının Yesevîlik olduğunu öğreniyoruz.

“Soru: Buradan bir suâl daha takıldı akla. İmâm-ı Rabbânî (r.a) ‘nin tarîkatı yok muydu?”

Silsile-i Nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektubat’ında demiş ki: “…(Beşinci Mektup )

Risâle-i Nûrlardan ilgili yerler:

Hazret-i Mevlânâ, zülcenâheyndir. Yanî, hem Kadirî, hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik tarîkatı onda daha galiptir. Üstadım, bilâkis, Kadirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyade onda hükmediyor.(Barla Lâhikası – Mektup No: 143)

Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Gazâlî, Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ Hâlid (radıyallahü anhüm, kaddesallahü esrârehüm) Hazretlerinin derece-i kemalâtları, merâtib-i imanları risalelerde ve Mektubat’ta vardır. HAŞİYE

HAŞİYE Merhum büyük kardeşim Mustafa, risaletin şakirtleriyle velâyetin şakirtlerini ve birbirinin arasındaki dereceyi anlatmak istiyor. Bu meseleyi Risâle-i Nûr halletmiş. Hem tevhid-i âmi ile tevhid-i hakikîyi göstermiş. Hem gözü kapalı olarak gitmenin ve gözü açık olarak gitmenin farkını Risâle-i Nûr beyan etmiş. Hem âlem-i yakaza ile âlem-i menâmı Risâle-i Nûr keşfetmiş. Hem âlem-i misâl ile âlem-i şehadeti bibirinden Risâle-i Nûr ayırmış. Hem velâyet-i kübrâyı, velâyet-i vustâyı, velâyet-i suğrâyı ve birbirinin farkını, tamamıyla Risâle-i Nûr göstermiş. Bir sohbette, bir kademde-Sahabelerin meseli gibi-zâhirden hakîkate geçmenin sebeplerini anlatmış. Hem tarîkat şeyhlerinin ve Eimme-i Erbaanın caddelerini Risâle-i Nûr beyan etmiş. Hem ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn ile elde edilen imanın farklarını Risâle-i Nûr göstermiş. Hem Hazret-i Ebubekir-i Sıddîk (r.a.) ve Hazret-i Ömer (r.a.) ve Hazret-i Osman’ın (r.a.) meşrebini Risâle-i Nûr takip etmiş. Hem İmam-ı Ali’nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi olduğunu, Celcelûtiye’yi tefsir ile Risâle-i Nûr’un kıymetini ve vazîfesini Risâle-i Nûr göstermiş. Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Mehdî ve İsâ Aleyhisselâm ve Deccal ve Ye’cüc-Me’cüc ve Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki müteşabih hadisleri Risâle-i Nûr tevil etmiş, esas maksadı anlatmış.

İmam-ı Ali (r.a.), Şah-ı Geylânî (r.a.), Sekizinci, On Sekizinci, Yirmi Sekizinci Lem’alar ile ve Sekizinci Şuâ ile kerâmât-ı evliya hak olduğunu ve yerde iken Arş-ı Âzamı müşahede ettiklerini Risâle-i Nûr beyan etmiş. Hem umum müçtehidler “Mütekellimînden birisi gelecek, hakaik-ı imaniyeyi ve bütün mesâili vâzıh bir surette beyan edecek” diye müjdelerini, Risâle-i Nûr, hâdisât-ı âlem ile ispat etmiş. Hem bütün her asırda gelen mebuslar, velîler keşfiyatlarında, “Birisi gelecek, şarktan bir nur zuhur edecek” diye Risâle-i Nûr’un şahş-ı manevîsini ve Üstadımın şahs-ı mânevîsini ve talebelerin şahs-ı manevîsini görüp, bütün ümmet-i Muhammed’e (a.s.m.) Risâle-i Nûr’un faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i Peygamberî ile bütün ümmet virdlerinde azâb-ı kabirden ve âhirzamanda gelecek fitneden, Deccalın şerrinden istiaze etmelerini ve yapacağı maddî ve mânevî tahribatını Risâle-i Nûr tamir yaptığını görmüşler. Müjdeler, beşaretler, işaretler, remizlerle haber verdiklerini, Risâle-i Nûr, Eskişehir, Denizli, Afyon, İstanbul gibi hâdisât-ı âlem ile göstermiş.

Elhasıl: Asırlardan beri beklenilen ve muntazır kalınan zat, Risâle-i Nûr imiş. Hatta Üstadın kendisi de bir zaman böyle bir zatın geleceğine muntazır imiş. Halbuki, ne ağabeyim Mustafa’nın ve ne de benim haddim değil ki, Risâle-i Nûr’un kıymetini ve vazîfesini beyan edeyim, heyhât!

Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın has tefsiri olduğundan Kur’ân’a bağlıdır. Kur’ân ise Arş-ı Âzama bağlıdır. Onun için, Risâle-i Nûr’u Kur’ân medh ü senâ edebilir. Birinci Şuada otuz üç âyetiyle işaret etmiş.

Bunu yazmaktan maksadım, ağabeyim Mustafa’ya Risâle-i Nûr’dan medet ve Kur’ân’dan şefaat ve Üstadımdan dua istemektir.(Barla Lâhikası – Mektup No: 132 )

Hele Giritli Hasan Efendi, gözyaşlarından kendisini alamıyor. Malûm-u Üstadâneleri, kendisi Kadirî şeyhidir. Zat-ı Üstadânelerine ve bâhusus Gavsü’l-Âzam Şeyh Geylânî Hazretlerine merbutiyet ve muhabbeti derece-i nihayettedir.(Barla Lâhikası – Mektup No: 155 )

Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rastgelmiştir. Ezcümle, karyem Nurs’tur, merhume validemin ismi Nuriye’dir, Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir, Kadirî üstadım Nureddin. (Barla Lâhikası – Mektup No: 218 )

Galip kardeşimiz, Alevîler içinde Kadirî, Şâzelî, Rüfâî tarîkatlerinin bir hülâsasını sünnet-i seniye dairesinde Hulefa-yı Râşidîn, Aşere-i Mübeşşereye ilişmemek şartıyla, muhabbet-i Âl-i Beyt dairesinde bir tarîkat dersi vermesini düşünüyor.(Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No:184)

Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.(Sikke-i Tasdik-i Gaybî )

HAŞİYE 3 Mürşidler şu tekkede, yani bu ibarede toplanmışlar. Ziyaret etmeden geçme. Yani hem Mevlevî, hem Kadirî, hem Nakşî, hem Bektaşîye işaret var.(Külliyattan bir haşiye)

İlginç bir yere tevafuk ettim. Paylaşmak istiyorum.

“Bu defa taarruz pek geniş dairede, reis-i hükûmet ve hazır kabine, plânlı ve dehşetli bir evham ile hücum etti. Benim aldığım bir habere göre ve çok emarelerle gizli münafıkların yalan jurnalları ve desiseleriyle, bizi, hilâfet komitesiyle ve Nakşi tarîkatının gizli cemiyetiyle tam alâkadar, belki pişdar gösterip, hükûmeti büyük bir telâşa sevk ederek Nurun büyük mecmualarının İstanbul’da ciltlenip âlem-i İslâmda intişarını ve inayet ve makbuliyetlerini bir delil gösterip, hükûmeti korkutup, kıskanç resmî hocaları ve vehham memurları aleyhimize insafsızca çevirdiler. Tahminlerince, her halde çok vesikalar, emareler görülecek.(Tarihçe-i Hayat – Isparta Hayatı )”

Yine ilginç bir mektup daha, önemine binâen ekliyorum.

Aziz, sıddık kardeşlerim,
Sizin sebat ve metanetiniz, masonların ve münafıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor. Evet, kardeşlerim, saklamaya lüzüm yok. O zındıklar, Risâle-i Nûr’u ve şakirtlerini tarîkate ve bilhassa Nakşî tarîkatine kıyas edip, o ehl-i tarîkati mağlûp ettikleri plânlarla bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.

Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin su-i istimâlatını göstermek.

Ve saniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibîninin kusuratlarını teşhir etmek.

Ve salisen: Maddiyun felsefesinin ve medeniyetinin câzibedar sefahet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsad etmekle mâbeynlerinde tesanüdü kırmak ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bazı düsturlarıyla nazarlarından sukut ettirmektir ki, Nakşîlere ve ehl-i tarîkate karşı istimâl ettikleri aynı silâhla bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar.

Çünkü, Risâle-i Nûr’un meslek-i esası, ihlâs-ı tam ve terk-i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak ve fâni ayn-ı lezzet-i sefihânede elîm elemleri göstermek ve imanın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakîkatleri ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşaallah tam akîm bırakacak. Ve meslek-i Risâle-i Nûr ise tarîkatlere kıyas edilmez diye onları susturacak.(On Üçüncü Şua)

DÖRDÜNCÜ MİSAL: Hulûsi Beyin Yirmi Yedinci Mektuptaki fıkralarının şehadetiyle, en mühim ve müessir tarîkat olan Nakşî tarîkatinden ziyade himmet ve medet, feyiz ve nuru, esrar-ı Kur’âniyenin tercümanı olan Nurlu Sözlerde bulmuştur.(Yirmi Sekizinci Mektup)

Eski Said’in ve Yeni Said’in mühim üstadlarından olan ve onun müridleri olan Mevlevîlerin her yerde Risâle-i Nûr’la alâkadarlıkları cihetiyle çok alâkadar olduğum ve İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi mühim bir üstadım olan Mevlânâ Celâeddin’i ziyaret için gitmiştim.( Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 138)

Çalışmalarıma Risâle-i Nûrlardan delil getirdiğimde o hakîkat bana güç veriyor ve kuvve-i mânevîye oluyor. Ne kadar güzellik varsa muhatap ve muhtaç olduğumuz Risâle-i Nûrlara aittir.

Bu konuya da başından beridir Risâle-i Nûr eksenli eklemeleri yapmaya çalıştık ve yine öyle yapmaya çalışacağız inşâallah.

Bu vesileyle burada yine Risâle-i Nûrlardan üç kavram üzerinde durmaya çalışalım ki konu daha şümûllü olabilsin istiyoruz. O zaman şu gelen üç kelime üzerine çalışalım inşallah.
1.Tarîk.
2.Tarîkat.
3.Tasavvuf.
Tasavvuf, tarîkat, velâyet, seyr ü sülûk namları altında şirin, nuranî, neş’eli, rûhanî bir hakîkat-i kudsiye…

Sual: Tarîkat nedir?

Elcevap: Tarîkatin gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mirac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye mazhariyet; “tarîkat,” “tasavvuf” namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.( Yirmi Dokuzuncu Mektup)

Öyle de, tasavvuf mesleğiyle alınan marifet dahi, Kur’ân-ı Hakîmden doğrudan doğruya, verâset-i Nübüvvet sırrıyla alınan marifete nisbeten o kadar noksandır.( Yirmi Altıncı Mektup)

Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhur velâyettir; biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakîkate yol açmaktır.”

Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir.

Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır.(Beşinci Mektup)

Risâle-i Nûr, hem aklı, hem kalbi tenvir eder, nurlandırır; hem nefsi musahhar eder. Bunun içindir ki, yalnız akılla giden ehl-i mektep ve ehl-i felsefe, ve kalb yoluyla giden ehl-i tasavvuf, Risâle-i Nûr’a sarılıyorlar.

Ve ehl-i mektep ve felsefe anlıyorlar ki, hakikî münevverlik, akıl ve kalp nurunun mezciyle kabildir. Yalnız akılla gitmek, aklı göze indiriyor. Bu hal ise, bir kanadı kırık olanın mahkûm olduğu sukutu netice veriyor. İhlâslı, hâlis ehl-i tasavvuf idrak ediyor ki, demek zaman eski zaman değildir; böyle bir zamanda, hem kalble, hem akılla bizi hakîkat yolunda götürecek ve hakîkata vâsıl edecek Kur’ânî bir yol lâzımdır ki, biz zülcenaheyn olabilelim. .HAŞİYE 1

HAŞİYE 1 Yetmiş-seksen senelik bir seyr-i sülukle kutbiyete ve gavsiyete erişen pek ender zatların bir noktaya kadar gidip “Burası müntehâdır, ilerisine gidilmez” dedikleri mertebeleri, Bediüzzaman, Kur’ân’dan bulduğu bir yolla, ilimle daha ilerisine gittiğini, Arabî Mesnevî-i Nuriye mecmuasını mütâlâa eden zatlar söylüyorlar. Büyük bir şaheser olan bu Arabî eseri mütalâa eden o müdakkik ehl-i ilim, “Bu eserdeki çok derin ve pek ince ve gayet derecede yüksek hakîkatlerden ne kadar istifade edebilsek bize kârdır” diyorlar.( Tarihçe-i Hayat – Isparta Hayatı)

Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü, yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakîkattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır.(28.Mektup)

Sahâbelerin kurbiyet-i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünkü Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve herşeyden daha ziyade yakındır; biz ise Ondan nihayetsiz uzağız. Onun kurbiyetini kazanmak iki suretle olur:

Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle Sahâbeler o sırra mazhardırlar.
İkinci suret: Bu’diyetimiz noktasında kat-ı merâtip edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-u velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor.

İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaip harikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.

Meselâ, nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var: Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye ile, fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi, bir sene kat-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor; onu bırakıp gidiyor.

Öyle de, zâhirden hakîkate geçmek iki suretledir: Biri, doğrudan doğruya hakîkatin incizabına kapılıp, tarîkat berzahına girmeden, hakîkati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtipten seyr ü sülûk suretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendan fenâ-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler; yine Sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü Sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden, nefsin mahiyetindeki cihâzât-ı kesire ile, ubudiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyade mazhardırlar. Fenâ-i nefisten sonra ubudiyet-i evliya besâtet peydâ eder.( Yirmi Yedinci Söz)

Çok muhterem Üstadımız Efendimiz,

Bin üç yüz yirmi bir tarihinde, Mucizat-ı Ahmediyeyi (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve Keramet-i Gavsiye risalelerini âlem-i menamda görmüştüm. Bunun hikmetini şimdiye kadar anlayamamıştım. Gördüğüm rüya aynen şöyle idi:

Tarih-i mezkûrda, Ceziretü’l-Arabın Necid kıt’asının Bilâd-ı Kasîm’de, bir gece rüyamda, üç güneşin tulû etmiş olduğunu gördüm. Yanımda tanıyamadığım bir zata sordum: “Bu üç güneş nasıl olur?” dedim.
Yanımdaki zat: “Bu güneşin birisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın güneşi, diğeri Gavs-ı Geylânî’nin; üçüncüsü de, diğer bir güneştir.”

Üçüncü güneşin Risâle-i Nûr olduğunu şimdi bildim.
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fânus içindedir. Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya, ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. Onun yakıtı, kendisine ateş dokunmasa bile ışık verecek kabiliyettedir. O nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur.” (Nûr Sûresi) âyet-i Kur’âniye, o rüya hakîkatine işaret etmiş. Bu nuranî rüya, mezkûr âyet-i Nurun on işaretle, on parmakla gösterdiği hakîkati aynen gösteriyor, otuz sekiz sene evvel haber veriyor.

Evet, üç nur-u âzam olan güneşlerin-Allahu a’lem-tâbiri şu olmak gerektir.
Güneşlerin birincisi: Bu asırda Risâle-i Nûr’dur ve en parlak bir nuru da Mucizat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm namındaki risale-i harikadır.
İkincisi: Hazret-i İsâ’nın din-i hakikîsinden çıkan nur-u semavî güneşidir.
Üçüncüsü: Tarîkatlar ruhunda ve tasavvuf menbaından çıkacak bir güneştir ki, şimdi Şeyh-i Geylânî timsaliyle o mânâ gösterilmiş. Risâle-i Nûr’a işaret eden otuz üç âyet-i Kur’âniyenin en birinci âyeti olan Âyetü’n-Nûr on vecihle Risâle-i Nûr’a işaret ettiği Birinci Şua risalesinde gözümle gördüm, isteyen görebilir.( Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 86)

Tarîkat ve hakîkat, vesilelikten çıkmamak gerektir. Eğer maksud-u bizzat hükmüne geçseler, o vakit şeriatın muhkemâtı ve ameliyâtı ve Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, resmî hükmünde kalır, kalb öteki tarafa müteveccih olur. Yani, namazdan ziyade halka-i zikri düşünür; ferâizden ziyade evrâdına müncezip olur; kebâirden kaçmaktan ziyade, âdâb-ı tarîkatin muhalefetinden kaçar. Halbuki, muhkemât-ı şeriat olan farzların bir tanesine, evrâd-ı tarîkat mukabil gelemez, yerini dolduramaz. Âdâb-ı tarîkat ve evrâd-ı tasavvuf, o ferâizin içindeki hakikî zevke medar-ı teselli olmalı, menşe olmamalı. Yani, tekkesi, camideki namazın zevkine ve tâdil-i erkânına vesile olmalı; yoksa, camideki namazı çabuk, resmî kılıp, hakikî zevkini ve kemâlini tekkede bulmayı düşünen, hakîkatten uzaklaşıyor.( Yirmi Dokuzuncu Mektup)

Kadiriyye, Rifaîyye, Şaziliyye, Nakşbendiyye, Kübreviyye, Halvetiyye, Sühreverdiyye, Yesevîyye, Mevleviyye, Bedeviyye, Desükıyye, Bayramiyye, Celvetiyye

Ben bu kadar bulabildim. Bir fazla mı oldu? Acaba doğru mu bunlar? Daha da fazla var tarîkatlerden. Bir kısmı istikametten kaymış. Onları eklemedim buraya.

Ancak Üstadımızın 12 ifâdesi hangileri bilemiyorum.

Ancak önemli olan Üstadımızın îzâhıdır. İnşâallah o bahsedilen 12 tarîkatin ve cetvellerin başı ve en en geniş dairesi olan Risâle-i Nûrlar üçüncü vazîfesi derûhte edilirken bu tevhid de olacaktır.

Eğer Üstadımız söylemiş ise o doğru söylemiştir.

Üçüncü vazîfesi: İnkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’âniyenin zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunları bir derece tâtile uğramasıyla, o zat, bütün ehl-i imanın mânevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâmın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Âl-i Beytin neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklarıyla o vazîfe-i uzmâyı yapmaya çalışır.(Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 207 )

Felillâhilhamd,”Allahım! Tıpkı âlemlerde İbrahim’e ve İbrahim’in âline salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline de salât et. Muhakkak ki Sen her türlü hamd ve övgüye nihayetsiz derecede lâyıksın ve şan ve şerefin herşeyden nihayetsiz derecede yüksektir.” duası-umum ümmet, umum namazında, günde beş defa tekrar ettikleri bu dua-bilmüşahede kabul olmuştur ki, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Âl-i İbrahim Aleyhisselâm gibi öyle bir vaziyet almış ki, umum mübarek silsilelerin başında, umum aktar ve âsârın mecmalarında o nuranî zatlar kumandanlık ediyorlar. HAŞİYE Ve öyle bir kesrettedirler ki, o kumandanların mecmuu, muazzam bir ordu teşkil ediyorlar. Eğer maddî şekle girse ve bir tesanütle bir fırka vaziyetini alsalar, İslâmiyet dinini milliyet-i mukaddese hükmünde rabıta-i ittifak ve intibah yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz. İşte, o pek kesretli o muktedir ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır ve Hazret-i Mehdînin en has ordusudur.

HAŞİYE Hattâ onlardan bir tanesi olan Seyyid Ahmed es-Sünûsî, milyonlar müride kumandanlık ediyor. Seyyid İdris gibi diğer bir zat, yüz binden fazla Müslümanlara kumandanlık ediyor. Seyyid Yahyâ gibi bir başka seyyid, yüz binler adamlara emirlik ediyor ve hâkezâ… Bu seyyitler kabilesinin efradlarında böyle zâhirî kahramanlar çok olduğu gibi, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî, Seyyid Ebu’l-Hasen-i Şâzelî, Seyyid Ahmed-i Bedevî gibi mânevî kahramanların kahramanları dahi varlarmış. (Yirmi Dokuzuncu Mektup )


Bâkî ÇİMİÇ
bakicimic@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir