Risâle-i Nûr’da Erkânlar ve Haslar

Risâle-i Nûr’da “Erkânlar ve Haslar” meselesi önemli bir konu ve bir o kadar da dikkat çekici bir mevzû’dur. Bu konuda Risâle-i Nûr’dan ulaştığım yerleri paylaşmak istiyorum. İnanıyorum ki Üstâdımız satır aralarında gerekli îzâhatı yapmış. Ancak ulaştığım kadarı ile Risâle-i Nûr’da erkânlardan az, haslardan çokça bahsedilmiş. Bizler de Risâle-i Nûrları tarayarak elimizden geldiği kadar bu konuyu Üstâdımızın îzâhları ile anlamaya çalışacağız.

Risâle-i Nûr hizmeti öncelikle mânevî bir hizmettir. Bu hizmetle müşerref olanların gâyesi sadece rızâ-i ilâhidir. Risâle-i Nûr hizmet halkası mütedahil daireler şeklindedir.

Risâle-i Nûr telebeliğinin ilk halkası erkânlardır. Erkânlar bir nev’î Üstâd’ın kurmayları hükmündedir. Risâle-i Nûr’a dâhil olan ilk halkadır. Onlardan sonra sahipler ve haslar ve nâşirler ve talebeler ve taraftarlar gibi tabakâtları vardır. Bu sıralama Bedîüzzamân Hazretleri’ne aittir. Erkânlar çok önemli husûsiyet arzederler. Ancak haslar da onlara yakın özellikler taşırlar. Çünkü “Risâle-i Nûr’un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı mânevîsi “Ferid” makâmına mazhâr [1]” oldukları için has şakirtlerin samîmî olarak hizmetteki ihlâsları Risâle-i Nûr’un şahs-ı mânevîsinin oluşmasının vesîlesidir. Ve Risâle-i Nûr’un şahs-ı mânevîsinin temsiline has şakirtlerin kevser-i Kur’âniye hükmünde olan şahs-ı mânevîleri sahiptir ve o has şakirtlerin temsil ettikleri şahs-ı mânevî “Ferîd” makâmına mazhârdır.

Has şakirt olmak için özel bir gayret gerekir mi? Bilemiyorum. Çünkü Risâle-i Nûrlar sırr-ı ihlâs ile yaşanır. Ben mutlaka ihlâslı olmalıyım ve öyle görünmeliyim gibi hâletlerin de ihlâsa münâfî olduğu düşüncesindeyim. Çünkü ihlâs, mânevî bir hâl ve kalbî bir amelidir. Onun hakîkati ve ölçümü sadece Allah’a aittir ve Allah bilir.

Belki şu gelen kısım bizlere bu noktada bir ipucu verebilir.

“Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan i’tikâdın istinâd kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü’min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücûmuna mukâvemet ettirecek gayet kuvvetli bir îmân-ı tahkîkî lâzımdır ki dayanabilsin.

Risâle-i Nûr, bu vazîfeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzûmlu ve nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakâik-i Kur’âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini gâyet kuvvetli burhanlarla ispat ederek, o îmân-ı tahkîkîyi taşıyan hâlis ve sâdık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i îmâniye i’tibârıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü’minlerin mânevî birer nokta-i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i i’tikâdları cesûr birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i îmânın kalblerine verip mü’minlere mânen mukâvemet ve cesaret veriyorlar.[2]”

Bedîüzzamân Hazretleri Risâle-i Nûr’da erkân ve haslara şöyle hitap ediyor:

“Risâle-i Nûr talebelerinin hasları olan sahip ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime …”

“Risâle-i Nûr erkânlarından üç dört mektup ve o mektupta isimleri bulunan has kardeşlerimin…”

“O kardeşimiz haslar içinde her sabah yanımızdadır.”

” birinci saftaki haslar içine girmeye hak kazanmış….”

“Salâhaddin, husûsî, kendine ait bir meseleyi soruyor. Dünya, hayat-ı içtimâiyeye bağlanmak istiyor. Madem o haslar içindedir, kat’iyen Risâle-i Nûr’un hizmetine zararı varsa, girmeyecek.”

“Çünkü hasların hayatı, Risâle-i Nûr’a aittir ve şahs-ı mânevîsini temsil eden şakirtlerinin tensibiyle kayıt altına girebilir.”

“Rüştü’nün çok defadır husûsî selâm eden kahraman biraderi Burhan, eskiden beri, ümmîliğiyle beraber, Nûrlara lüzumlu zamanlarda ehemmiyetli hizmetleri için, onu da haslar sırasında her gün ismiyle kazançlarımızda hissedâr ediyoruz”

“Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün mânevî kazançlarıma, defter-i a’mâline geçmek için hissedâr ediyorum. Öyleyse o da bütün hayatını Risâle-i Nûr’a vermeye mükelleftir”

“Gerçi has kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nûra sahiptirler. ”

“Ve teşrik-i mesai sırrıyla ve her has Nûrcu, umûm Nûrcuların mânevî kazancına hissedâr olmasıyla…”

“Hem onları Risâle-i Nûr’un has şakirtleri dairesine dâhil edip, bütün mânevî kazançlarıma hissedâr edeceğim.”

“Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden bir zat yazıyor ki…”

Konuya eklediğim Risâle-i Nûr parçalarından erkânlar ve haslar ile ilgili önemli gördüğüm cümleleri yukarıya aldım. Bu iki dairenin Risâle-i Nûr’da ne kadar önemli olduğu aşikârdır. Sıralamada Üstâd’a en yakın ve en ileri mertebede olanlar erkânlardır. Ancak Üstâdımız duâlarında ve en birinci dairede olan haslar derken dahi erkânları içine alarak söylemektedir. Öyleyse Risâle-i Nûr’da Üstâdımızın yaptığı sıralama çok ma’nidârdır: “Erkânlar ve sahipler ve haslar ve naşirler ve talebeler ve taraftarlar gibi tabakatları var.” Diyerek Üstâd sıralamayı yapmıştır. Bu noktadan sonra Risâle-i Nûr’da konu ile ilgili geçen mektupları ve metinleri ekleyelim. Yazımızın sonuna da muhterem bir kardeşimizin konumuz ile ilgili bir değerlendirmesini ve tasnifini de ekleyelim inşâallah.

Risâle-i Nûr talebelerinin hasları olan sahip ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vuku bulan bir hadise münasebetiyle beyan ediyorum ki, Risaletü’n-Nûr hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor.[3]

İnşâallah, Maarif ve Adliye Vekilleri gibi, sair Erkânlar da bu ehemmiyetli hakîkati tam anlayacaklar.[4]

Erkân-ı sitteden iki Ali ile Tâhirî ve Hâfız Mustafa, bu iki üç senede ve bilhassa bu havalide bana yardımları ve fütuhatları, ya fevkalâde ihlâslarından veya yüksek iktidar ve faaliyetlerinden o derecededir ki, bu vilâyette Risâle-i Nûr şakirtlerini ebeden minnettar edip, Risâle-i Nûr’u dahi buralarda ebeden yerleştirdiler. Cenab-ı Hak, onlardan ve sizlerden ebeden razı olsun.[5]

Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden Halil İbrahim’in on dört yaşındaki evlâd-ı mânevîsi, Risâle-i Nûr dairesindeki mâsum şakirtlerin dairesinde inşaallah ehemmiyetli mevkii alacak ve o küçük şahsiyette parlak, büyük bir şakirt ruhu görünüyor. Mektubunda çocukça konuşmamış; gayet müdakkikâne büyük bir âlim gibi konuşması bizi çok sevindirdi. Mâşâallah, bârekâllah dedirtti.[6]

Hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmak için bir yüzbaşı bana karşı beş vecihle kanunsuz hakaret ve ihanet ettiği aynı zamanda, belki aynı saatte, yüz tane böyle yüzbaşıdan ehl-i hakîkat nazarında daha ehemmiyetli ve Risâle-i Nûr’un erkânından bir kardeşimiz, bu yeni mektubu, haddimden yüz derece ziyade ihtiram verip o gibi ihanetleri hiçe indirerek yazmış. Hem şakirtlerin erkân-ı mühimmesinden dört zat, aynı meseleye iştirak edip imza basmışlar. Ben de bu garip tevafukun hatırı için, mesleğime muhalif olan senâkârane mektubu kabul edip tâdil ederek Lâhikaya geçirdim ve size de müsveddesini gönderdim.[7]

Risâle-i Nûr’un erkân-ı mühimmesinden ve resâil içinde sualleriyle ehemmiyetli bir mevki tutan ve onunla beraber mânen yaşayan kardeşimiz Refet Beyin mektubuyla ve Gül fabrikasının gül-ü Muhammedî (a.s.m.) bahçesini yetiştiren Hüsrev’in mektubuna ayrı birer mektupla cevap yazmak isterdim. Fakat şimdilik vakit müsaade etmedi.[8]

Bu defa beni çok mesrur eden ve şükre teşvik eden ve bu sıralarda hâsıl olan endişemi izale eden ve Isparta vilâyeti manevî Medresetü’z-Zehrâ olduğunu ve Isparta şakirtleri sebatta ve sadâkatte her yere fâik olduklarını gösteren Risâle-i Nûr erkânlarından üç dört mektup ve o mektupta isimleri bulunan has kardeşlerimin, Risâle-i Nûr’a hizmet ve kalemleriyle yardım cihetinde bize gösterdikleri fedakârâne ulüvv-ü cenab, böyle bir zamanda ve böyle bir mevsimde gayet parlak bir inayet-i Rabbaniye olduğuna kanaatimiz var.[9]

Biz, başta onu ve onun etrafındaki Risâle-i Nûr şakirtlerini tebrik ediyoruz. Onların az hizmetlerine çok nazarıyla bakıyoruz. Ben buradan onlarla muhabere ve müşavere edemediğimden, sizler benim bedelime, o kardeşlerimize hem selâmımızı, hem mânevî kazançlarımıza, haslar dairesinde, Âtıf’ın sâdık rüfekası ünvanı altında dahildirler. Her sabah yanımızda mânen bulunuyorlar.[10]

Hâfız Ali’nin kıymettar bir kardeşimiz olan Aydınlı Hasan Âtıf hakkında medhi ve tafsili bizi minnettar etti. O kardeşimiz haslar içinde her sabah yanımızdadır.[11]

Pek çok alâkadar olduğum Kastamonu ve içindeki ehemmiyetli kardeşlerim, Isparta şakirtleriyle vasıta-i irtibat, Mustafa Osman, hakîkaten az bir zamanda çok ehemmiyetli bir iş görmesinden, birinci saftaki haslar içine girmeye hak kazanmış. Demek ihlâsı tamdır ki, az bir zamanda çok zaman işini gördü. Cenab-ı Hak, onun emsalini o havalide çoğaltsın ve selâmet versin.[12]

Salâhaddin, hususî, kendine ait bir meseleyi soruyor. Dünya, hayat-ı içtimaiyeye bağlanmak istiyor. Madem o haslar içindedir, kat’iyen Risâle-i Nûr’un hizmetine zararı varsa, girmeyecek. Eğer bilse ki, o refika-i hayatını bazı has kardeşlerimiz gibi Risâle-i Nûr’un hizmetinde yardımcı olarak çalıştırsa, o hayata girebilir. Çünkü hasların hayatı, Risâle-i Nûr’a aittir ve şahs-ı mânevîsini temsil eden şakirtlerinin tensibiyle kayıt altına girebilir. Peder ve validesinin reyleri de varsa, inşaallah zararı olmaz.[13]

Elhak, az bir zamanda Risâle-i Nûr’a pek çok faydası dokunan ve on seneden beri Risâle-i Nûr’a çalışmış gibi haslar dairesinde bulunan Mustafa Osman’ın,…[14]

Rüştü’nün çok defadır hususî selâm eden kahraman biraderi Burhan, eskiden beri, ümmîliğiyle beraber, Nûrlara lüzumlu zamanlarda ehemmiyetli hizmetleri için, onu da haslar sırasında her gün ismiyle kazançlarımızda hissedâr ediyoruz.[15]

Pek geniş ve şiddetli ve merhametsiz bu taarruz ve hücûm, şimdilik yirmiden bire indi. Binler haslar yerinde birkaç zat ve yüz binler alâkadarlar bedeline mahdut birkaç yeni kardeşleri topladılar. Demek inâyet-i İlâhiye ile pek hafif bir surete çevrilmiş.[16]

Madem Hacı Kılıç Ali bir buçuk sene bütün Risâle-i Nûr eczalarına sahip çıkmış, kısmen okumuş; nazarımızda yirmi senelik bir Nûr talebesidir. Ben her sabah haslar içinde onun ismiyle bütün mânevî kazançlarıma, defter-i a’mâline geçmek için hissedâr ediyorum. Öyleyse o da bütün hayatını Risâle-i Nûr’a vermeye mükelleftir.[17]

Safranbolu, Eflâni Nahiyesi Mülâyim Köyünde mütekait muallim bir kardeşimiz ve Nûrun has şakirdi, Nûrların neşri ve tab’ı için âdetâ sermayesinin kısm-ı âzamını teberru etmek istiyor, kabulünü rica ediyor. Ben, bu hâlis ve has kardeşimizin fedakârâne ve hâlisane ricasını reddedemiyorum. Ve dünya malları kaide-i şahsiyeme girmediği ve muavenetleri kendime kabul etmediğim için, bu işteki maslahatı da bilemiyorum. İki Isparta’nın kahramanlarına ve Hüsrev ve Tahirî ve arkadaşlarına ve Nazif ve refiklerine bu meseleyi havale ediyorum. Nûrun neşri için böyle çok büyük bir hayır ve sevaba mâni olamam. Sizler ya bütün niyet ettiği miktarı, veyahut bir kısmını, iki hisse ile, biri büyük Isparta’nın, biri küçük Isparta’nın makinelerine verilsin. Onun istediği gibi, ya teberru veya ileride başka muavenet edenler gibi bir mukabele nev’inde, ya Nûrlardan veya başka bir istediği ne varsa vermek suretiyle o has kardeşimizi memnun edersiniz.[18]

Bu Sikke-i Gaybiye’yi mahrem tutardık; yalnız has kardeşlerime mahsustu.[19]

Gerçi has kardeşlerim herbirisi mükemmel bir Said hükmünde Nûra sahiptirler. Fakat ihlâstan sonra en büyük kuvvetimiz tesanüdde bulunduğundan;…[20]

Ve teşrik-i mesai sırrıyla ve her has Nûrcu, umum Nûrcuların mânevî kazancına hissedâr olmasıyla, mânen binler dille ibadet ve duâ ve istiğfar ve tesbihat yapmaya hakikî uhuvvet ve ihlâs ile mazhariyetinizi rahmet-i İlâhiyeden niyaz ediyoruz ve öyle de ümit ediyoruz.[21]

Mübarek mâsumların ve ümmîlerin herbirisine birer hususî teşekkürnâme ve tebriknâme yazmak elimden gelseydi yazacaktım. Öyleyse bu arzumu bilfiil yazılmış gibi kabul etsinler. Ben onların isimlerini bir daire suretinde yazacağım, duâ vaktinde bakacağım. Hem onları Risâle-i Nûr’un has şakirtleri dairesine dahil edip, bütün mânevî kazançlarıma hissedâr edeceğim.[22]

Alamescid imamı faal kardeşimiz İbrahim Edhem’in kendi sisteminde tam Nûrcu olarak bulduğu vaiz Ali Şentürk’ün ve vâiz Osman Nûri’nin samimî ve fedakârane ve Nûr hizmetinde azimkârane mektuplarında arzu ettikleri tarzda has şakirtler dairesinde kabul olmuşlar. Cenab-ı Hak onları muvaffak eylesin.[23]

Aziz sıddık kardeşlerim,

Hiç merak etmeyiniz. Yalnız duânızı almak için şimdilik şiddetli ve suikast eseri olarak evvelce size yazdığım gibi hastalığımı beyan ediyorum. Fakat kat’iyen telâş etmeyiniz. Hadsiz şükür olsun ki, hem evradıma, hem vazîfe-i tashihe mâni olmuyor. İnşaallah, büyük bir sevap ve hayır var içinde. Ben kendim, bundan bir cihette memnunum; siz de hiç müteessir olmayınız.

Zaten benim vazîfem bitmek üzeredir.

Risâle-i Nûr, hususan mecmuaları, herbir nüshası, Said’e karşı hüsn-ü zannınızın fevkinde onun vazîfesini görebilir ve görüyor.

Ve Nûr şakirtlerinin haslardan herbir fedakârı, o Said’in vazîfesini mükemmel görebilir.

İnşaallah ileride tam görecekler.

Bir Said içinizde noksan olmakla, yüzer mânevî Said olan mecmualar ve binler maddî Said’ler, içinizde halis ve mükemmel o vazîfeyi görebilirler ve görüyorlar.

Bu hakîkate binaen, benim şahsıma ve başıma gelen hadiselere çok ehemmiyet vermeyiniz. Yalnız çok duâ ediniz. Zaaf ve ihtiyarlık ve ziyade teessüratıma, bence makbuliyetleri şüphesiz olan duâlarınızla yardım ediniz.[24]

Ve bütün kanaatimle ve ruh u canımla sizi tebrik ediyorum. İnşaallah şimdiye kadar sadakat ve ihlâs dairesinde fevkalâde neşr-i envar ettiğiniz gibi, daha parlak devam edip bu âciz, zayıf, mütekaid Said bedeline binler muktedir, kuvvetli vazîfeperver Saidler olursunuz.[25]

Nûr fabrikasının sahibi Hâfız Ali kardeş,

Senin Risâle-i Nûr’a karşı harika ihlâs ve irtibat ve i’tikâdın, inşaallah o Nûrları o havalide daima parlattıracak. Senin, o büyük zelzelenin gürültüsünü işitmemen ve zelzeleyi hissetmemen, tokatını yiyen hoca gibi, Risâle-i Nûr’un bir nevi kerametidir. Demek, değil şakirtlere zarar vermek, belki inâyetkârâne, vücudunu da bazı haslara bildirmiyor, korkutmuyor.[26]

Size hayatımda vefattan sonra elinize geçecek mânevî malımı ve hukukumu size vermeye ve “Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvanî ve nefsanî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz.[27]” sırrına binaen, ölümden evvel sizi bilfiil vâris yapmaya dair bir Nûr şakirdi sordu ki: “Hikmet nedir? Sizi daha çok zaman aramızda görmek istiyoruz. İnşaallah öyle kalacaksınız.”

Ben de dedim ki: Eğer vefattan sonra bu hakikî ve hakîkatli vârislerin eline bu malım geçse, dünya malı gibi bir derece taksim olur; derecesine göre herbirisi maldan bir kısmına hakikî malik olur, umumuna mâlik olamaz. Fakat ölümden evvel vârislere verilse; emvâl-i uhrevî gibi, herbirisi umum o mala, o Nûr lâmbasına derecesine göre mâlik sayılır. Herbirisi küçük birer Said olur; bir nöbetçi yerine, binler nöbetçiler olur. Said’in, irsiyette yalnız binden bir hisse sahibi bir Nûrcu olmaz, belki tam bir genç Said olur.

Meselâ o emvâl, emvâl-i Nûriye, faraza bir hazine kadar olsa, binler Nûrculara tevziatta, taksimatta yirmişer, yüzer altın düşebilir. Fakat vefat etmeden onları onlara vermek, bir sırr-ı azîme binaen, herbirine istidadına göre, haslara bir milyon birden düşebilir. Bu sırrın bir sırrı var, şimdi îzâh edemem.

Yine o şakirt dedi ki: “Herbir has şakirdin, senin gibi hayatını ve bütün rahatını feda edebilir mi ki, o koca malı bütün birden alsın?”

Ben de dedim ki: İnşaallah, tesanüdün sırr-ı âzîmi ile-ki, üç elif tesanüdle yüz on bir kuvvetinde gösterdiği gibi-has şakirtlerin mabeynindeki tesanüd-ü hakikînin verdiği kuvvet, benim gibi bir biçarenin sizce fevkalâde zannedilen fedakârlığından geri kalmayacaktır inşaallah.[28]

Buradan sonra bir alıntı yazı eklemek istiyorum. Müdakkik bir kardeşimizin(Engin Mutlu) bir değerlendirmesi, önemine binâen yazıya alıyorum.

Üstâdın yaptığı Erkân, Has ve talebe tanımlarını birer örnekle ele alalım. (Sıralama mertebe gözetilerek veya öngrülerek yapılmamıştır)

Erkân:

“….Maarif ve Adliye Vekilleri gibi, sair Erkânlar da….”

“….sebatta ve sadâkatte her yere fâik olduklarını gösteren Risâle-i Nûr erkânlarından….”

“….Erkân-ı sitteden iki Ali ile Tâhirî ve Hâfız Mustafa, bu iki üç senede ve bilhassa bu havalide bana yardımları ve fütuhatları….”

Dikkat buyuralım,

1. “maarif ve adliye”, “sebat ve sadakat”, “yardım ve fütuhat” kavramları insan ve cemaat için önemi ne ise, erkân olanın da hizmette işgal ettiği yer aynıdır.

2. Bu sıfatlara sahip olanların yaptığı iş, kendi hesabına değil mensubu olduğu hizmet/cemaat adına yürütülmesi gereken bir görevdir.

Her ikisinin de kesiştiği çizgi “ene”yle yürütülemeyecek bir nitelik taşır.

Hâs:

“….Nûrların neşri ve tab’ı için âdetâ sermayesinin kısm-ı âzamını teberru etmek istiyor….”

“….Ve teşrik-i mesai sırrıyla ve her has Nûrcu….”

“….Salâhaddin, hususî, kendine ait bir meseleyi soruyor. Dünya, hayat-ı içtimaiyeye bağlanmak istiyor. Madem o haslar içindedir, kat’iyen Risâle-i Nûr’un hizmetine zararı varsa, girmeyecek…..”

Dikkat edelim,

1. “Sermayenin teberru”, “teşrik-i mesai”, “hususi bir mesele, hayatı içtimaiyeye bağlanmak ve Nûr Hizmetine zararı varsa” kavramlarının ortak noktası hizmet için sosyal ve maddi imkanların göz ardı edilmesidir.

2. Bu sıfatlara sahip olabilmek, “ene”yi devre dışı bırakmakla mümkündür.

Dost:

“….hizmetimize ciddî taraftar olsun; ve haksızlığa ve bid’alara ve dalâlete kalben taraftar olmasın…”

Dikkat buyuralım, “hizmete taraftarlık”, “kötülüğe kalben taraftar olmamak” kendi adına değil hizmet adına davranmak demek olup, yine düşman olarak “ene” görülmüştür.

Kardeş:

“….Hakikî olarak Sözlerin neşrine ciddî çalışmakla beraber, beş farz namazını edâ etmek, yedi kebâiri işlememektir….”

Yine dikkat edelim, “neşre ciddi çalışmak”, “farz” ve “kebairi terk” kavramlarındaki ince nokta “ene”ye prim vermemektir.

Talebe:

“….Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazîfe-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin….”

Ve son dönemeç, artık “ene” devreye pozitif olarak girmiştir. Ancak, bu mevkide “ene” 30. Söz’de de ifade edildiği gibi, “”Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir.[29]” ve “Mülk Ona, hamd Ona, hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz” deyip, “hakikî ubudiyetini takınmak suretiyle makâm-ı ahsen-i takvime” çıkmış olup, Malik-i Hakikisi için çalışmaktadır. “Ene” burada adeta Leylasında bulamadığı aşkı Rabb-ı Rahîm’inde bulan mecnun olmuş, dünyevî ve şahsî kaygılardan arınmış, her türlü şahsî amaç ve duygulardan sıyrılmış ve hayattaki yegâne maksadı hizmet olmuştur.

Bu kavramlarla ilgili buraya almadığım başka cümlelerde vardır. Ama hepsinin ortak düşmanı “ene”, ortak dayanağı “İhlâs”tır. Yukarıda alıntıda sorduğum sorunun birleştiği kaynak ve menba da yine “ene”dir.

Hizmet genel bir faaliyet alanı olarak tanımlandığında, aklımıza takılan her türlü tereddüt, yanlış olduğunu bildiğimiz veya düşündüğümüz her türlü davranış ya da sonucu hatalı çıkan bütün girişimler, “ene” istasyonundan yola çıkılarak mesafe kat ettiği için, hem akim kalmıştır, hem maksada uygun netice alınmasına engel teşkil etmektedir, hem de yaptığımız yanlışların en azından kendi dairemizde görülmesini engellemiştir. Üstâd’ın hizmetle ilgili çalışmalarda; “lâakal onbeş günde bir dafa okunmalı” kaydı düştüğü “İhlâs Risâlesi-Yirmibirinci Lem’a”yı “ene”nin kontrol edildiği sigorta kutusu olarak görmesidir.

Biz İhlâs Risalesi’ni 15 günde bir okumuyor isek, zaten “neden” sorusu “ene”yi net olarak gösterir. Ya da okuyor olabiliriz, ancak yine bu aynı “ene” kendi eksiklerimizi veya bizdeki kısa devre yapan kaçak noktaları değil de, diğer kardeşlerdeki kaçak noktaları arattığı veya gösterdiği için sonuç alamıyoruz demektir.

O zaman yapılacak iş kendi sistemimizi ve hizmet olduğunu iddia ettiğimiz kendi iş, davranış ve yöntemlerimizi yeniden kontrol etmektir. Benim âcizane tavsiyem, karşımıza bir ayna almalı ve İhlâs risalesinin her bir düsturunu okuyup, sonra aynaya bakmalıyız. “Ey aciz kul, gafil şakird, durum böyleyken sen ne yaptın?” demeliyiz.

Sorun “ene” diyor Bediüzzaman. Peki, kimdir bu ene, temel vasıfları nelerdir? Buraya 30. Sözde ene ve zerre bahsinde geçen birkaç cümleyi alıp, gerisini sizlere bırakacağım.

1. “Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir veçhi ene’dir. Evet, ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan Nûranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.”

2. “Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakîkaten kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar. Ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini onunla keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlâk bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:

Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakîkatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve nümuneleri câmi bir ene vermiştir-tâ ki, o ene bir vahid-i kıyasî olup, evsaf-ı Rububiyet ve şuûnât-ı Ulûhiyet bilinsin. Fakat vahid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vahid-i kıyasî teşkil edilebilir; ilim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.”

Demek ki bu Ene şecere-i tuba da olabiliyor, şecere-i zakkumda. Ene anahtarı, yaratılış sırrını, gizli hazineleri keşfedebiliyor, kendini sadece bir mikyas olarak düşünerek yola çıkıp, Rububiyyetin vasıflarını ve Ulûhiyetin şuunlarını/işlerini/gereklerini açabiliyor.

Eğer bir Nûr Talebesi, böyle bir “ene” sahibi olabilirse, yaptığı hizmetle orantılı olarak, bahis mevzu olan kavramlar içerisinde kendisine ancak bir yer bulabilir. Yanlış anlamanın önüne geçmek için belirteyim; bizzat Üstâd’la beraber hizmet ederek bu kavramların içini dolduran veya bu sıfatlara layık olanlar gibi olur demek haddi aşmak olur. Belki ancak bir yer bulabilir demek kanaatimce daha uygundur.

Allah muhafaza aksi söz konusu olursa “Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup vazîfe-i fıtriyesini terk ederek kendine mânâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik i’tikâd etse, o vakit emanete hıyanet eder, – “Nefsini günaha daldıran, hüsrana düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:10 – altında dahil olur. İşte, bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki, semâvat ve arz ve cibal tedehhüş etmişler, farazî bir şirkten korkmuşlar.”

Şimdi konu “ene”nin Nûr Şakirdlerini şeytan aracılığıyla bilerek veya bilmeyerek nasıl kandırdığı noktasına gelmiştir. Burada önümüze çıkan bubi tuzakları özellikle 30. Söz’le beraber, hem İhlâs Risâlesi’nde, hem de 29. Mektub’da altıncı risale olan altıncı kısımda altı desise-i şeytaniye olarak bizlere anlatılmaktadır. İnşaallah kısmet olursa, sizlerde bu fakirin uzun yazılarından sıkılmayıp, arzu ederseniz bunları da başka bir mesajda ele alalım.

NOT: Yukarıdaki konuyu îzâh sadedinde ifade ettiğim satırlar, “sadece bu anlamları taşır, başka şekilde anlaşılmamalı” iddiasından yola çıkarak söylenmiş değildir. Lütfen bir kusur var ise kısır ve kıt fehmime veriniz. Hakkınızı da helal ediniz. Ma’as-selam.(Engin Mutlu)

Hazırlayan: Bâkî ÇİMİÇ

bakicimic@hotmail.com

—————————————-

[1] Kastamonu Lahikası

[2] Sekizinci Şua

[3] Kastamonu Lâhikası – Mektup No: 48

[4] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 55

[5] Kastamonu Lâhikası – Mektup No: 160

[6] Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 167

[7] Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 82

[8] Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 54

[9] Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 155

[10] Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 157

[11] Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 73

[12] Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 38

[13] Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 46

[14] Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 77

[15] Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 93

[16] On Dördüncü Şua

[17] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 21

[18] Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 134

[19] Sikke-i Tasdik-i Gaybî

[20] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 9

[21] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 13

[22] Kastamonu Lâhikası – Mektup No: 79

[23] Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 200

[24] Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 130

[25] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 1

[26] Kastamonıu Lâhikası – Mektup No: 166

[27] el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:29

[28] Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 160

[29] Şems Sûresi, 91:9.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir