Risâle-i Nûrlardan Müjdeler

“Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi; ittiba-i Kur’ân’dır.[1]” “Birgün olur elbette doğar şems-i hakîkat, Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem?[2]” Ey bu camideki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki ihvanlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizden olan hakkımızı dâvâ ediyoruz. Yani, küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tembelliğiniz ve füturunuzla, biz
biçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyoruz. Hususan, ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar, en evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyetin mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler.

Onun için tembellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti görecek.[3]”

Ey bu Cami-i Emevideki kardeşlerim! Ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dört yüz milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü’l-vuska sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir,doğruluktur.[4]”

Biz Kur’ân şakirtleri olan Müslümanlar, burhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için burhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette burhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecek.

Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmiş birde fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.[5]”

İnsan her zaman müjdeye hasret, müjdeyi beklemede ve müjdeye müştaktır. Fıtratında müjdeye karşı bir iştiyâk vardır.Hoşlanır, şevk duyar, ümîtvâr olur ve duyguları galeyana gelir müjdelerle.

Onun içindir ki Efendimiz(asm) İncil ve diğer mukaddes kitaplarda müjdelenmiştir. İncil tahrif edilmesine rağmen Hüseyin-i Cisrî muhterem 114 yerde Efendimiz(asm) işâretler ve beşâretler tespit
etmiştir. Efendimiz(asm)’de istikbale ait müjdelerle ümmetine kuvve-i maneviye olmuştur.

Kelamların en yücesi olan Kur’ân’da da ehl-i îmân için ebedî cennetler ve mükâfatlar verileceği müjdelenmiştir.

Bizler de bu şevk ve ümît kelimesi olan müjdelere Risâle-i Nûrlardan bakmak istedik ve Risâle-i Nûrlardan istikbâle ait müjdeler nelerdir bir araya getirelim istedik. Çünkü Risâle-i Nûrlarda bu mânâda çok yerler olduğu kanâatindeyim. İnşâallah duâ hükmüne geçer.

“Evet, ümîtvâr olunuz. Şu istikbâl inkılâbı içinde, en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır![6]”

“Ye’sin burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat’iyemle derim:
İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve îmâniye olacak.[7]”

“İşte, İslâmiyetin hakaiki hem mânen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir isti’dâdı var.[8]”

“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i îmâniyenin kemâlâtını ef’âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.[9]”

“Hem nev-i beşer, hususan medeniyet fenlerinin ikazatıyla uyanmış, intibaha gelmiş, insaniyetin mahiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de dine iltica etmeye mecburdur.

Çünkü, acz-i beşerî ile beraber hadsiz musibetler ve onu inciten hâricî ve dahilî düşmanlara karşı istinat noktası; ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyâcâta müptelâ ve ebede kadar uzanmış arzularına medet ve yardım edecek istimdad noktası, yalnız ve yalnız Sâni-i Âlemi tanımak ve İmân etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok…

Kalbin sadefinde din-i hakkın cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddî, mânevî kıymetler kopacak ve
hayvanatın en bedbahtı, en perişanı olacak.[10]”

“Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümânâat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümânâat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmiş birde fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.[11]”

“Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir; günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu.[12]”

“Ey Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve yarım asır sonraki âlem-i İslâm camiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki, istikbalin kıt’alarında hakikî ve mânevî
hâkim olacak ve beşeri dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâp etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki Kur’ân’a tâbi olur, ittifak eder.[13]“

Evet, şimdi olmasa da, otuz-kırk sene sonra fen ve hakiki mârifet ve medeniyetin mehasini,bu üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip, o sekiz mânileri mağlûp edip dağıtmak için taharrî-i hakîkat meyelânını ve insafı ve muhabbet-i insaniyeti, o sekiz düşman taifesinin sekiz cephesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşaallah, yarım asır sonra onları darma dağın
edecek.[14]”

Evet, meşhurdur ki: “En kat’î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin.” İşte yüzer misallerinden iki misal:

Birincisi: On dokuzuncu asrın ve Amerika kıt’asının en meşhur filozofu Mister Carlyle, en yüksek sadasıyla, çekinmeyerek, filozoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:

“İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak İslâmiyetin hakkı imiş. Çünkü sair dinler-fakat Kur’ân’ın tasdikine mazhar olmayan kısmı-hiç hükmündedir.[15]”

Hem Mister Carlyle yine diyor: “En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı Muhammed’in aleyhissalâtü vesselâm sözüdür. Çünkü, hakikî söz, onun sözleridir.”

Hem yine diyor ki:”Eğer hakîkat-i İslâmiyette şüphe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat’iyede iştibah edersin. Çünkü, en bedihî ve zarurî bir hakîkat ise İslâmiyettir.” İşte bu meşhur filozof, İslâmiyet hakkında bu şehadetini, eserinde müteferrik yerdeyazmış.

İkinci misal: Avrupa’nın asr-ı âhirde en meşhur bir filozofu Prens Bismark diyor ki:“Ben bütün kütüb-ü semaviyeyi tetkik ettim.Tahrif olmalarına binaen, beşerin saadeti için aradığım hakikî hikmeti
bulamadım. Fakat Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) Kur’ân’ını umum kütüplerin
fevkinde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gbi beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser, beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zaruriyatını inkâr etmiş olurlar. Yani, Kur’ân Allah kelâmı olduğu bedihidir.”

İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları Mister Carlyle ve Bismarck gibi böyle dâhi muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden, ben de bütün kanaatimle derim ki: Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir; günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu.[16]”

Korkmayınız. Medeniyet, fazilet, hürriyet âlem-i insaniyette galebe çalmaya başladığından, bizzarure terazinin öteki yüzü şey’en feşey’en hafifleşecektir.

Farz-ı muhal olarak, Allah etmesin, eğer bizi parça parça edip öldürseler, emin olunuz, biz yirmi olarak öleceğiz, üç yüz olarak dirileceğiz.

Başımızdan rezâil ve ihtilâfatın gubarını silkip,hakikî münevver ve müttehid olarak kervân-ı benî beşere pîşdârlıkedeceğiz.

Biz, en şedit, en kavî ve en bâkî hayatı intaç eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de İslâmiyet sağ kalır. O millet-i kudsiye sağ olsun.[17]”

Suâl: “Tarif ettiğin meşrûtiyetin ne miktarı bize gelmiş ve niçin bütün gelmiyor?”

Cevap: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş.Zîrâ sizin şu vahşetengiz, cehâletperver husumetefzâ olan sarp dağ ve derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçare meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeye cesâret edemez.

Eğer siz tenbel kalıp da onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz.[18]”

Ahirzamandan haber veren mühim bir hadis
لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى
الْحَقِّ حَتَّى يَاْتِىَ اللّهُ بِاَمْرِهِ
(“Ümmetimden bir taife Allah’ın emri gelinceye kadar (yani kıyâmetin kopmasına kadar) hak üzerinde galip olacaktır.[19]” Ramazan-ı Şerifte onuncu günün ikinci saatinde birden bu hadis-i şerif hatırıma geldi. Belki, Risâle-i Nûr şakirtlerinin taifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi.
  ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ(şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi bin beşyüz altı (1506) edip, bu
tarihe kadar zahir ve aşikârane, belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder. وَ الْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ
اللّهُ

    حَتَّى يَاْتِىَ اللّهُ بِاَمْرِه(şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırk beş (1545) olup, kâfirin başında kıyamet kopmasına îma eder. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ
20]”

Risâle-i Nûrlardan paylaşmaya çalıştığımız özellikle istikbale ait müjdelerin kadere taallük eden yönü de var. Onun için yine Risâle-i Nûrlardan bu mânâda bir yer ekleyelim ve öyle devam edelim istiyorum.

Yani nasılsa müjdeler var ve bunlar kesinlikle olacaktır rehavetine kapılmamak için; bu müjdelerin ve
beşaretlerin biz müslümanlara bakan şartları olduğunu bilmek için bu alıntıyı eklememiz icap ediyor.

Bu müjdelerin şartlarını yerine getiremessek fütuhat ve ferec uzayabilir ve gelmeyebilir. İşte On Altıncı Lema’dan ilgili kısım:

“Hadis-i şerifte vârit olmuştur ki, “Bazan belâ nâzil oluyor;gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.”

Şu hadisin sırrı gösteriyor ki, mukadderat, bazı şerâitle vukua gelirken geri kalır.

Demek, ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şerâitle mukayyet bulunduğunu ve o şerâitin vuku bulmamasıyla o hadise de vukua gelmiyor.

Fakat o hadise, ecel-i muallâk gibi, Levh-i Ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbatta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelîye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor.

İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve dahâ başka vakitlerde, istihraca binaen veya keşfiyat nev’inden verilen haberler, muallâk oldukları şerâiti bulamadıkları için vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzip etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş, fakat şartı
gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet, Ramazan-ı Şerifte bid’aların ref’ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid’alar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasıl ki, sabık hadisin sırrıyla, sadaka belâyı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi ferec-i umumîyi cezb eder. Kuvve-i cazibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi.[21]”

Suâl:
“İnşaallah, tâliimiz varsa biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfi değil midir?”

Cevap: Bîçare tâliinize siz de yardım etmelisiniz.

Bağdat tarrarları gibi olmayınız. Sizin atâlet bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz, nizâm-ı esbâbı reddettiğinden, kâinatı tanzîm eden meşîete karşıtemerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder. (Münazarat)

İnşallah bu müjdeler bizlere ümit ve şevk verirken aynı zamanda da vizfelerimize gayret etmemize vesile olur.

Hem bu zulümatlı asırda ehl-i îmân ferec ve fütuhat yok mu diye beklediği bir zamanda Kur’ânın manevi bir tefsiri ve mucizesi olan Risâle-i Nûrlar bizlere müjdeler vermektedir. O zamak Kur’âna ayna olan ve Kur’ânın hakîkatlerinin ve sırlarının inkişafına vesile olan Risâle-i Nûrlara tahşidatı dahâ fazla yapmalıyız.Çünkü karanlıklar ancak ve ancak Kur’ânın nurları ileaydınlanır. Zulümatta kalan kalpler Kur’ânın Nurları olan hakîkatlerle nurlanır.

Kur’ân zaman-ı ahirzaman da fesada girmiş âlemi(sanırım önce fesada düçar olmuş âlem-i insan olan insanı) ıslah edecek ve onu zulümat karanlıklarından nurlara çıkaracaktır. Beşeriyet bu nuru ve müjdeyi
bekliyor.

İki dehşetli Harb-i Umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat’iyen dinsiz bir millet yaşamaz.

Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan daolamaz.

    * Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran
    * ve hak ve hakîkate
dayanan
    * ve hüccet ve delile istinad eden
    * ve aklı ve kalbi ikna
eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir. O vakit dört yüz milyon
ehl-i Kur’ân’a kılıç çekemez.[22]”

Ve elbette, hiç şüphe yok ki: Bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvâsına milyonlar ehl-i hakîkat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki
sarihan ve işareten on binler defa dâvâ edip haber veren ve sarsılmaz, kat’î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkiyeyi kat’iyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi rû-yi zeminin geniş kıt’aları ve büyük hükûmetleri Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanı arayacaklar ve mhakîkatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar.

Çünkü bu hakîkat noktasında, kat’iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mucize-i ekberin yerini tutamaz.[23]”

Buradaki müjdeler ne harika. Sadakte Üstadım sadakte. İngiltere de Kur’ân’a sarılacak

İngiliz devletinin payitahtında, hatipleri kürsülerinde “Artık İngiltere nin İslâmiyeti kabul etmesi lâzımdır” diyerek bağırdıklarını ve beşeriyetin bütün hakiki ihtiyacatını câmî olan Furkan-ı Hakim’in âyetlerini birer birer okuyup tefsir ve beyan ettiklerini, en son gazetede arkadaşların okuduklarını işitiyoruz diye o kardeşimizin bu havadisine bin elhamdülillah deriz. Evet o devletin hem dünyası, hem saltanatı, hem saadeti onunla kurtulabilir.[24]”

Suâl: “Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?”

Cevap: Yüz seneden beri harâba yüz tutan birşey, birden yapılamaz. Size bir misâl söyleyeceğim. Bir bulagbaşı, çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş, sonra da onu tasfiye için o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa, acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz; âkıbet berrak olacaktır.[25]”

Suâl: “Biz me’yus olduk; dahâ ne vakit bize gelecektir?”
Cevap: Yeis, aczden gelir. Yeis, mâni-i herkemâldir. Hamiyet ise, şiddet-i mevânia karşı şiddetle metânet etmektir. Halbuki şu zaman, mümteniât-ı âdiyeyi mümkün derecesine indiriyor. Çabuk yeise inkılâp eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben, sizi tenbellikten kurtarmak için, kabahatlerinizi gösteririm.
Ona çabuk gelmek istiyorsanız, işte mârifet ve fazîletten demiryolunu yapınız; tâ ki, meşrûtiyet,
medeniyet denilen şimendifer-i kemâlâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek, kısa bir zamanda mânilerden kurtulup geçerek size selâm etsin.

Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.[26]”

Suâl: “İnşaallah, tâliimiz varsa biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfi değil midir?”
Cevap: Bîçare tâliinize siz de yardım etmelisiniz. Bağdat tarrarları gibi olmayınız. Sizin atâlet bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz, nizâm-ı esbâbı reddettiğinden, kâinatı tanzîm eden meşîete karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder.[27]”

“Kim tevfik isterse, âtetullah ve hilkat ve fıtrat ile âşinalık etmek ve dostluk etmek gerektir.

Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir. Cereyan-ı umumî ise, muhalif harekette bulunanları adem-âbâd hiçahiçe atacaktır.

İşte buna binaen temaşa et. Göreceksin ki, hilkatte cârî olan kavanîn-i amîka-i dakika-ki hurdebîn-i akılla görülmez-hakaik-i şeriat ne derecede mürâat ve muarefet ve münasebette bulunmuşlardır ki, o kavanin-i hilkatin muvazenesini muhafaza etmiştir.

Evet, şu a’sâr-ı tavîlede şu müsademat-ı azîme içinde hakaikini muhafaza, belki dahâ ziyade inkişafa getirdiğinden gösterir ki, Resul-i Ekrem Aleyhisselâmın mesleği, hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerine
müessestir.[28]”

Sual: İfrat ediyorsun, hayali hakîkat gösteriyorsun.Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe dahâ fenalaşacak Haşiye11

Cevap: Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da,yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Saîd’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin Haşiye12 mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan -Ne mutlu size! – sadâsını işiteceksiniz. “Hatta, misafirlerimizin gölgeleri bile mezartaşımızdan bu sadâyı işitecektir. “Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakîkatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar, şu kitabın Haşiye13 hakaikini hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki, şu kitabın mesâili hakîkat olarak sizde tahakkuk edecektir.

Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camie dâvet ediyorum. İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakîkat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!
Haşiye12 :Medresetü’z-Zehrâ’nın Van’daki nümunesi olan ve vefat eden Horhor Medresesinin mezartaşı hükmünde bulunan Van Kalesi demektir.

Haşiye13:İstikbalde telif edilecek Risâle-i Nûr Külliyatını
hiss-i kablelvuku ile haber veriyor.[29]

“Ey üç yüz seneden sonraki
yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir
nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Saîd’ler, Hamza’lar, Ömer’ler,
Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum.
Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç
olsun.

“Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın
(yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sureten medenî ve dinde
lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camie dâvet
ediyorum.[30]”

1.”Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında
gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen …” cümlesindeki “üç yüz seneden
sonra” cümlesini ben “Bin üçyüz senesinden sonra” diye anlıyorum. Yani Rumi 1300
senesinden sonra diye anlıyorum. Acaba doğru mu anlıyorum. Burada normal 300
sene sonra gelecek gençlerden bahsedilse diyorum o zaman bu konuya da
eklediğimiz Kastamonu Lahikasında ahirzamandan haber veren hadis ve tarihlerle
uyuşmuyor. Çünkü Üstad Münazarat’ı Hicri 1330,Rumi 1326 tarihlerinde yazdığına
göre; Kastamonu lahikasında ise 1506’ya kadar aşikâre galibiyetten bahsettiğine
göre 1330+300=1630 eder. Hâlbuki 1546 tarihi ile ilgili Kastamonu lahikasında
sona bir işaret var.

Ayrıca bu düşünceme Hutbe-i Şâmiyedeki şu ifadeler
de kuvvet veriyor.” Yetmiş birde fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu
fecr-i kâzip de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.” İşte bu
cümlenin başında bulunan “Yetmiş birde” ifedesi de 1371’dir.Bu ifadeyi de Üstad
aynen Münazarat’taki “Üç yüz sene sora” cümlesi gibi “Yetmiş birde “diye
kullanmış.

İşte buralara dayanarak yukarıdaki Münazarat’ta geçen o 300
seneden sonra cümlesi 1300 senesinden sonra diye düşünüyorum.

2.Yine aynı
yerde geçen “Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın
(yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sureten medenî ve dinde
lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camie dâvet
ediyorum.[31]” Cümleleri içersinde olan “Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on
üçüncü asrın)” minaresinin başı aynı zamanda “On üçüncü asrın” sonu ve “On
dördüncü asrın da mukaddemesi yani girişi olur. Üstad On üçüncü asrın sonunda ve
on dördüncü asrın girişinde olarak “; sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren
mazinin en derin derelerinde olanları camie dâvet ediyorum” diyor.

Bu On
dördüncü asırda üsdadımızın vazîfe yaptığına dair kendi ifadesi Risâle-i
Nûrların değişik yerlerinde geçiyor. Buraya bir tanesini alalım.

“Demek
on dördüncü asırda Kur’ân’dan iktibas edip, istikametsiz sakim yollar içinde
sırat-ı müstakîmi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde
dahil ediyor.[32]”

Acaba istikbale karşı ehl-i îmân ve İslâm için böyle
maddî ve mânevî terakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve
demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde, nasıl meyus olup ye’se
düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve-i mâneviyesini de kırıyorsunuz?

Ve
yeis ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki, “Dünya herkese ve ecnebilere terakki
dünyasıdır.

Fakat, yalnız biçare ehl-i İslâm için tedennî dünyası oldu”
diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz.

Mâdem meylülistikmal (tekâmül
meyli) kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten derc edilmiş.

Elbette,
beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa, istikbalde hak ve
hakîkat, âlem-i İslâmda nev-i beşerin eski hatîatına kefaret olacak bir saadet-i
dünyeviyeyi de gösterecek inşaallah.[33]”

Evet, bakınız, zaman hatt-ı
müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehâsı birbirinden
uzaklaşsın.
Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde
dönüyor.
Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir.
Bazan tedennî
içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir.
Her kıştan sonra bir bahar, her
geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı
olacak inşaallah.
Hakîkat-i İslâmiyenin güneşiyle, sulh-u umumî dairesinde
hakikî medeniyeti görmeyi rahmet-i İlâhiyeden
bekleyebilirsiniz…[34]”

“Fenlerin casus gibi tetkikatıyla ve hadsiz
tecrübelerle sabit olmuş ki, kâinatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-u
bizzat ve Sâni-i Zülcelâlin hakikî maksatları, hayır ve hüsün ve güzellik ve
mükemmeliyettir.

Çünkü kâinata ait fenlerden herbir fen, küllî
kaideleriyle bahsettiği nev ve taifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet
gösteriyor ki, ondan dahâ mükemmel, akıl bulamıyor.[35]”

Hem istikra-i
tâmme ve tecrübe-i umumî gösteriyor, netice veriyor ki:

Şer, kubh,
çirkinlik, bâtıl, fenalık, hilkat-i kâinatta cüz’îdir.

Maksut değil,
tebeîdir ve dolayısıyladır. Yani, meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinata
girmemiş; belki güzelliğin bir hakîkati çok hakîkatlere inkılâp etmek için,
çirkinlik bir vâhid-i kıyasî olarak hilkate girmiş.

Şer, hattâ şeytan
dahi, beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere
musallat edilmiş.

Bunlar gibi, cüz’î şerler, çirkinlikler, küllî
güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halk
edilmiş.[36]”

Hayır ve hak din istikbalde mutlak galebe
edecektir.

Tâ ki, nev-i beşerde dahi sair neviler gibi hayır ve fazilet
galib-i mutlak olacak.

Tâ beşer de sair kâinattaki kardeşlerine müsâvi
olabilsin ve sırr-ı hikmet-i ezeliye nev-i beşerde dahi “takarrur etti”
denilebilsin.[37]”

“…Her halde çabuk başında bir kıyamet kopmazsa,
hakaik-i İslâmiye beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan kurtarmaya ve ru-yi
zemini temizlemeye ve sulh-u umumiyi temin etmeye vesile olmasını Rahman-ı
Rahîmin rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümid ediyoruz ve
bekliyoruz.[38]”

Onun için tembellikle günahınız büyüktür.

Ve
iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra,
Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeye,
esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında,
belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle
bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti
görecek.[39]”

“Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati
bulunan iyiliklerdir. Yoksa, medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki,
ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip taklit edip, malımızı
harap ettiler. Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip, seyyiatı
hasenatına racih gelmekle, beşer iki Harb-i Umumi ile iki dehşetli tokat yeyip,
o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla
bulaştırdı. İnşaallah, istikbaldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini
galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin
edecek.[40]”

“Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına
ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler
başlarına kopacak, anarşilere, Ye’cüc ve Me’cüclere teslim-i silâh edecekler
diye kalbe ihtar edildi.[41]”

Evet, şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli
keçi ıztırarî şecaati gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün
burudetli husumet-i kâfiranesine maruz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri
buna şahittir.

Bununla beraber îmânın mahiyetindeki hârikulâde şehamet,
izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin
intibahıyla her vakit mucizeleri gösterebilir.

Anladım ki, risalelerde
umumiyetle bir kütle-i i’câz ve Şems-i Sermedî’nin sönmez bir ziya-yı hakîkati
görünüyor.

Nasıl ki, Kur’ân-ı Hakîm bütün dünyaya, ins ve cinne bin küsur
seneden beri nidâ edip, düşmanlarını iskât ve dostlarını müferrah edip, hükmü
kıyamete kadar bâkidir.

Öyle de, Kur’ân-ı Hakîmin hakikî müfessiri olan
Risâle-i Nûr ve eczaları, bu zulümatlı perdelerin altından kendilerini gösterip
neşr-i envar ettikleri gibi, inşaallah, bir zaman olacak, zulümat perdelerini
yırtarak, bütün dünyaya hitap edip, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın mucize-i
bahiresini ispat edecektir. Cenab-ı Hak ilâ yevmi’l-kıyâm neşr-i envara hizmet
eden hadimlerinin teksirini ihsan buyursun.[42]”

Bâkî ÇİMİÇ
bakicimic@hotmail.com

Dipnotlar:
[1] Sünûhât
[2]Sünûhât
[3] Hutbe-i Şâmiye
[4] Hutbe-i Şâmiye
[5] Hutbe-i Şâmiye
[6]Sünûhât
[7] Hutbe-i Şâmiye
[8] Hutbe-i Şâmiye
[9] Hutbe-i
Şâmiye
[10] Hutbe-i Şâmiye
[11] Hutbe-i Şâmiye
[12] Hutbe-i
Şâmiye
[13] Hutbe-i Şâmiye
[14] Hutbe-i Şâmiye
[15] Hutbe-i
Şâmiye
[16] Hutbe-i Şâmiye
[17] Münazarat
[18] Münazarat
[19]
Buhari, 9:125,162; Müslim,1:137
[20] Kastamonu Lahikası
[21] On Altıncı
Lema
[22] Emirdağ Lâhikası
[23] On Üçüncü Söz
[24] Emirdağ Lâhikası, s.
214
[25] Münazarat
[26] Münazarat
[27] Münazarat
[28]
Muhakemat
[29] Münazarat-87-89
[30] Münazarat
[31] Münazarat
[32]
Sikke-i Tasdik-i Gaybi
[33] Hutbe-i Şâmiye
[34] Hutbe-i Şâmiye
[35]
Hutbe-i Şâmiye
[36] Hutbe-i Şâmiye
[37] Hutbe-i Şâmiye
[38] Hutbe-i
Şâmiye
[39] Hutbe-i Şâmiye
[40] Sünuhat,s:58
[41] Hutbe-i
Şâmiye
[42] Barla Lâhikası

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir