Risâle-i Nûr’un sadeleştirilmesi mes’elesine yazılan bir yoruma cevap

Bir okuyucumuz hem Feyzinur sitemizde hem de değişik sitelerde yayınlanan “Risâle-i Nûrları Sadeleştirme Üzerine…!” yazımıza bir yorum yazmış. Elbette ki yazabilir. Mademki yazımız umûma açık bir yazı ise edeb ve saygı çerçevesinde yorum da yazılabilir cevap da. Hatta yazdığımız yazıda doğru olmayan yerler delilleriyle ortaya konar ve tekzîp de edilebilir. Bunlara mâni’ hiçbir sebep yoktur. Bizler de sitemizde hatalı ve yanlış olan bilgilerin düzletilmesi ve farklı fikirlerin de düşüncelerini ifâde edebilmelerini düşünerek yorum bölümünü aktif hale getirmişiz. Ne olursa olsun faklı düşüncelere pranga vurmadan saygılı olduğumuzu ve olacağımızı bir kez daha te’yîd ediyoruz.

Tabîat Risâlesi’nin başında “Risâle-i Nûr’un mesleği, nezihâne ve nazikâne ve kavl-i leyyindir.( Lem’alar,2005,s:420)” diye bir haşiye vardır. Ancak bu cevabî yazının yazılma sebebi de umûma değil, hem Risâle-i Nûru tahrîf eden ve ona taraf olan mütecâvizce bizlere mesaj ve yorum yazan kişiler muhatap alınarak yazıldığı için içindeki nâhoş kelime ve cümlelerden dolayı umûmdan özür dileriz. Bu tür epey mesaj ve yorum aldığımız için usûlümüz ve metodumuz olmadığı halde sanki belli noktalardan üzerimize bilinçli bir şekilde hücûm edildiğini hissettiğimiz için böyle bir uslûp kullandık. Yoksa sükûtun bu tür münferîd hâdiselerde daha te’sîrli olacağını düşünüyoruz. Ancak bu noktada hem bütün Nûr Talebeleri, Üstâd’ın şahs-ı mânevîsi ve Risâle-i Nûrlara yapılan sû-i kast hedef alınıp hücûm edildiği için matbûât lisânı ile cevap vermek zarûretinde kaldık.

Gelelim Serhat Bolca adlı okuyucunun yazdığı yoruma. Öncelikle yorumu yazımıza alalım ve düşüncelerimizi ve cevap hakkımızı ondan sonra kullanalım. Anlaşılan o ki yorumu yazan okuyucumuz yurt dışında yaşıyor olmalı. Çünkü yorumdaki harf karakterleri bunu gösteriyor. Biz de tek bir harfine ve imlâsına dokunmadan yorumu ekliyoruz. İşte Serhat Bolca’nın sitemizdeki “Risâle-i Nûrları Sadeleştirme Üzerine…!” yazımıza yazdığı yorum:

“Bence bu süslü ifâdeleri gecin. Uyanin! Üstad zor sartlarda tüm Türkiyeye eserleri yaydi. siz ne yaptiniz? dünya okuyor diye kendinizi ve milleti oyaladiniz durdunuz. Türkiyedeki genclerin yüzde 90i risalelerin varligindan bile habersiz! Üstadin kemikleri sizliyor. talebin hassasi sudur falan. Dogru! talebenin hassasi calismaktir is yapmaktir, her ufak tefek calismada gitti risaleler diye paranoyak tavirlarla millete camur atmak degildir. Begenmediginiz adamlar dünyaya yaydi bu eserleri! Bu bir dost tavsiyesidir. sirtindaki akrebi gösterene kizmamali ve kizilmaz! Vesselam.(Serhat Bolca)”

Bu yorumu yazan Serhat Bolca’ya öncelikle şunu söylemek istiyorum. Uslûbunuz bir mü’mine yakışmayacak kadar kaba ve seviyesiz. Sanırım yurt dışında olmanın avantajını kullanarak bol keseden atmışsınız. Hem de nezaketsiz bir dil kullanmışsınız. Esâsında böyle bir yoruma cevap vermek lüzûmsuzdur, ancak sizler tek değilsiniz. Sizler gibi düşünen ve kendilerini âkil zannedenler için bir cevap hakkı doğduğuna inanarak yazma mecbûriyetinde kaldığımızı da söylemek isterim.

Evvela: Bizler yorum yazdığınız yazıda kaç tane kaynak vererek yazımızı delillendirmişiz siz hiç baktınız mı? Tam tamına 24 yerden deliller getirmişiz ki Risâle-i Nûr eserleri sadeleştirilemez. Sadece bu kadar mı? Hayır, belki yüzlerce akademik yazı ve çalışma yapıldı ki bu iş yanlış! Hatta Risale-i Nûr sadeleştirilemez diye sadece bu mes’ele hakkında siteler kuruldu ve gruplar oluşturuldu. Siz kim oluyorsunuz da bu kadar insanın çalışmalarına ve sarsılmaz delillerine karşı tek bir delil göstermeden istihza yüklü ifâdelerle yorumlar yazıyorsunuz. Yazık değil mi? Bu mu sizin sadeleştirmeye çalıştığınız eserlerden aldığınız ders? Belli o eserlerden nasib alamamışsınız. Eğer alsaydınız Müslüman kardeşlerinizi böyle hakir görmez ve alaycı tavırlar takınmazdınız.

Gelelim yazdığınız yorumdaki cümlelere cevaplara.

“Bence bu süslü ifâdeleri geçin.” Demişsiniz. Bizim yazımızda nerede süslü ifâdeler var? Tamâmı neredeyse Risale-i Nurlardan alıntılarla dolu bir yazıyı süslü ifâdeler olarak küçük görmeniz öncelikle kendinizi küçültmüştür. Sonra ünlemli “Uyanın!” kelimesi ile uykunun en derin noktasında olduğunuzu göstermişsiniz. Evet, o cildini zorla soyup perişan hale soktuğunuz ve tanınmaz hale getirdiğiniz Risâle-i Nur hakîkatleri yıllar önce bizi öyle uyandırdı ki onun rûh-i aslisini bozmaya çalışan muharipleri çok rahatsız ediyoruz. İsteseniz bir zahmet siz “Uyanın!” Üstâd bacaklarınızı kırmasın. Hocanıza sorunuz bu faaliyete daha önceki yıllarda giriştiğinde Üstâd O’na ne demiş? Kendi vaaz kasetlerinde ağlaya ağlaya ikrar ediyor ki Üstâd bana “Risâle-i Nurlara ilişme, senin bacaklarını kırarım.”dedi diyor. İnanmaz isen muhiblerine bir sor, ben sordum önce inkâr ettiler sonra böyle bir kaset varmış dediler. Çünkü kaset kesin vardı. Anlaşılan o ki bazı kirli eller Risâle-i Nur’u kirletme cür’etine girişmiş, mes’ele Hocayı falan da aşmış görünüyor. Kör müsün? Uyansanıza! Söyle bakalım kimin uyanması gerekiyormuş?

“Üstad zor şartlarda tüm Türkiye’ye eserleri yaydı.” Demişsiniz. Evet, burada hakperestsiniz. Pekâlâ, bu vazîfeyi Üstâd kiminle yaptı? Saff-ı evvel, hizmetinde bulunan talebeleriyle yaptı değil mi? Peki bu talebeleri Risâle-i Nurların varisi durumundayken diyorlar ki bu bir cinayettir. Üstâdlarından aldıkları ders-i hakîkat cihetiyle buna izin yok diyorlar. Bu hareketi ve fiili işlemek Risâle-i Nurlara ve Üstâd’a hakârettir diyorlar. Sağır mısınız ki duymuyorsunuz? Bir eserin varisleri ve mânevî sahipleri diyecek ki bu olmaz. Neye dayanarak diyorlar bunu? Elbette ki bizzat hizmetinde bulundukları Üstâdlarına ve Risâle-i Nûrlardaki delillere dayanarak diyorlar.

Sonuç? O güzîde eserleri me’hazından kopararak ticârî ve başka niyetlerle koparmak ve te’sîrini kırmak yoluna gitmek neye hizmet? Vicdanınızda mı sızlamıyor?

“Siz ne yaptınız? Dünya okuyor diye kendinizi ve milleti oyaladınız durdunuz.” Demişsin. Kardeşim insâf yahu! Sizin hiç mi yapılan hizmetlerden haberiniz yok? Siz sadece kuru kalabalıkları mı hizmet zannediyorsunuz? Siz kemiyet değil keyfiyet diye Bediüzzaman’ı hiç okumadınız mı? Kur’ân’ın övgüsü azlara değil mi? Sayıya ve çokluğa güvenmenin ihlâsa aykırı olduğunu İhlâs Risalesinden okumadınız mı? Hem bunu söylemekle faziletfuruşluk damarını tahrik ederek ihlâsı kırdığınızın farkında değil misiniz? Neler yazılır neler de sükût diyorum…!

“Türkiye’deki gençlerin yüzde 90’ı risalelerin varlığından bile habersiz!” demişsiniz. Haberi olan gençlerin keyfiyeti size nasıl ümitsizlik verdi de elinizde ölçüm aleti var gibi bu oranı verebildiniz? Risâle-i Nûr bu Anadolu’ya kök saldı, hiçbir güç O’nu Anadolu’nun sinesinden söküp atamaz diyen Üstâd’a bu bühtan değil mi? Risâle-i Nurları tanıyan keyfiyetli Genç Saîdler size ümit vermese de bize veriyor. Çünkü çok azlar var ki çoklara galip geldi diyen de Yüce Rabbimizdir.

“Üstad’ın kemikleri sızlıyor.”demişsiniz. Bu cümle ile yine bir hakîkati ifâde etmişsiniz. Çünkü Me’hazı Kur’ân olan ve te’sîri Kur’ân’dan mülhemen vücûda gelen ve Üstâd’ın bile bir harfine dokunmaya me’zun değilim dediği gözü gibi sakındığı Kur’ân’ın mânevî bir mucîzesi ve tefsîri olan Risâle-i Nûrların lisânına dokunulduğu için Üstâd’ın kemikleri sızlıyor! Bunu hem hissediyor hem de bütün îmânımızla inanıyoruz.

“Talebenin hassası şudur falan. Doğru! Talebenin hassası çalışmaktır iş yapmaktır, her ufak tefek çalışmada gitti risaleler diye paranoyak tavırlarla millete çamur atmak değildir.” Demişsiniz. Yahû hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Kim çamur atıyor? Çamuru atan şu an bu cümle ile siz değil misiniz? Bu kadar edebsizce ve fütûrsuzca cesareti nereden alıyorsunuz? Allah aşkına Risâle-i Nûrların rûh-u aslîsini bozmak, cildini soyup Onları perişan hale sokarak Kur’ân’dan ilhâmen gelen te’sîrini kırmak ufak tefek bir çalışma mı? Küre-i arz ile irtibatlı, zemin ve sema ile alâkâlı ve Kur’ân ile arş-ı azama bağlı olan bir eseri tahrîf edeceksiniz ve bunun adını da ufak-tefek çalışma diyeceksiniz! İnsaf yahû insaf! Vicdanınız mı tefessüf etmiş ki bu cinayete karşı Üstâd’ın saff-ı evvelleri ve milyonlarla talebeleri feverân ederken bunları kâle almayarak bir de “gitti risaleler diye paranoyak tavırlarla millete çamur atmak değildir” gibi ihtihza yüklü ifâdeler ve hakâretlerle hakîkî çamuru atıyorsunuz. Eyvah ki ne eyvah! İşte burası sözün bittiği yer olmalı. Bu noktadan sonra sizleri Allah’a havale etmek gerekiyor. Rabbim lâyıkı ne ise öyle muamele etsin.

“Beğenmediğiniz adamlar dünyaya yaydı bu eserleri!” de demişsiniz. Doğru mu bu? En yakınımızda bulunan müesseselere bakıyoruz, o eser Külliyatı niçin yok? Birden fazla mefkûreleri niçin o eserleri umûma kupon karşılığı olarak bile vermiyor? Yemek kitaplarının dahi kupon karşılığı verildiği bu mefkûrelerde niçin o eserler verilmiyor ve tanıtımı yapılmıyor? Üstâd’ın ölüm yıl dönümlerinde veya başka vakitlerde iletişim ve tanıtımda en te’sîrli olan vasıtalarda(gazete,tv,internet,dergi vb.) niçin o tanıtım yapılmıyor? Niçin Bedîüzzamân Hazretleri ile alâkâlı veya Risâle-i Nûrlar ile ilgili konferanslar ve paneller ya da başka faaliyetler yapılmıyor? Hiç mi dikkatinizi çekmiyor? Türkçe olimpiyatları için bütün dünya tanıtım için ayağa kaldırılıyor da niçin Üstâd ve Risâle-i Nûrlar için bu tanıtım yapılmıyor? Siz tanıtımın ne olduğunu mu bilmiyorsunuz yoksa bizi mi tanımıyorsunuz? Yok yok hakperest değilsiniz! Eğer gâye Risâle-i Nûrların tanıtımı olsaydı o tanıtım için bütün basın-yayın araçları seferber edilir ve bizler de bununla ihtihar eder ve dua ederdik. Ne yazık ki yine hata yaptınız ve yapılmayan bir işi yapılıyor diye gösterdiniz. Ancak o tanıtımı yapan ve bütün gayreti ve dar imkânları ile dünyaya duyuran ve ilan eden fedakârlar vardır. Ne kadar az da olsalar manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.

“Bu bir dost tavsiyesidir. Sırtındaki akrebi gösterene kızmamalı ve kızılmaz!” demişsiniz. Keşke öyle olsaydı. Keşke Risâle-i Nûrun hukûkuna hücûm edilmeseydi de bizim kusûrlarımıza vurulsaydı ve bu uyarılar hakîkî dostlardan gelseydi. Hem Üsdâd Hazretleri akrep ve kusûr mektubunda öyle şartlar koyar ki siz orayı bile kendi nefsinize alet etmişsiniz. O kısım şöyledir: “Bizler, kusûrumuzu görene ve bize bildirene-fakat hakîkat olmak şartıyla-minnettar oluyoruz, “Allah razı olsun” deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluruz; kusûrumuzu-fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid’alara ve dalâlete yardım etmemek kaydıyla-kabûl edip minnettar oluyoruz.( Emirdağ Lâhikası (1) – Mektup No: 25)”

Neymiş? “Bizler, kusûrumuzu görene ve bize bildirene-fakat hakîkat olmak şartıyla-minnettar oluyoruz. Hem; kusûrumuzu-fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid’alara ve dalâlete yardım etmemek kaydıyla-kabûl edip minnettar oluyor”muşuz. Öyle sizin nefsî ve fevrî hâl ve düşüncelerinize göre değil. Hem Risâle-i Nûrun rûh-u aslîsini bozacaksınız, hem Kur’ân’ın kudsiyetinden Risâle-i Nûrları koparacaksınız, hem o hakîkatlerin ciltini soyup tahrîf edeceksiniz, hem de bizim susmamızı isteyeceksiniz. Hani var ya “Suçlu, suçsuzu susturmak için her yolu mübâh sayar ve yüreğini yararmış.” misali davranacaksınız bir de boynunuzda akrep var diye kendi boynunuzdaki akrebi başkalarına teşmil edeceksiniz. Yok yok, sizler aldanmışsınız, ancak bizleri aldatamazsınız vesselam!

“Risâle-i Nûr’un sadeleştirilmesi mes’elesine yazılan bir yoruma cevap” için 10 yorum

  1. ağzınıza yüreğinize sağlık hocam.ne kadar güzel hissiyatımıza tercüman olmuşsunuz.bin barekallah.keşke sizin söylediğiniz gibi herkes bu hakikatleri görebilseydi de kimin dost kimin düşman olduğu açığa çıksaydı.hakikaten düşmanın en şiddetlisi haktan yana görünüp hakkı eleştirendir.yazılarınızın daimi takipçisiyim.rabbim sizin de bizlerin de feyzini bol kılsın…

  2. Keşke ismi gecen ve photoshopla bir kareye aldığınız mübarek insanların konuyla ilgili söylediklerini de aktarsaydiniz

  3. risale-i nur’ların okunması ve hayatımıza hayat yapılması bizim birinci önceliğimiz olmalıdır.Biz üstad’ımızı mükemmel manada tanıttığımızı iddia edemeyiz.hatta hiç tanıtamıyoruz bile diyebilirim.bunda ağabeylerimizden ziyade ondan sonra gelen neslin büyük bir suçu vardır.çünkü o görev bizim üzerimizde idi.ağabeylerimiz en zor zamanlarda,Allah demenin yasaklandığı bir devirde avazları çıktığı kadar Alla demiş ve her şeye meydan okumuşlar.tercüme veya başka bir şekilde risale-i nurların anlatılması.bence bu konuya da çok korumacı ve azınlık düşüncesi içerisinde yaklaşıyoruz.bu konuda o mümtaz ağabeylerin düşünlerini mutlak doğru gibi almamız da yanlış oluyor.bugün biz risaleleri birçok dile tercüme ettik.siz şimdi diyebilir misiniz ki bire bir tercüme ettik ve risale de geçen her kelimeyi aynen muhafaza ettik.bu söz imkansız kalacaktır ki hiçbir dilde bire bir anlamı sağlayacak her kelime için bir karşılık bulmak mümkün değildir.yani tercüme risalede ki kelimeye en yakın kelime veya aynısı ile tercüme edilmiştir ki ben bu tercümeler yapılırken de sadeleştirmeye bakıldığı dikkatle bakıldığını da zannetmiyorum.dolayısı ile aslında her tercüme bir sadeleştirmedir de diyebiliriz.ilk yazılan risaleler ile şimdikiler aynı mı ki,bir sürü eklemeler yapıldı daha rahat anlayalım diye.ben şimdi çıksam ,kardeşim neden ayet meali yazıyorsunuz insan bilmek zorunda falan dersem bana gülersiniz ve cevap vermek istemezsiniz.şimdi ben siz sorayım rusça veya iseveç diline çevirdiğiniz risaleler mi daha özüne sadıktır sadeleştirilen risale mi?siz beni inandırabilir misiniz?biz isveç diline bire bir tercüme ettik diye.tartışma yanlış.sonrasında geri adım da atılamayınca bir de ısrar olunca zarar iyice artmakta

  4. dünkü yazıma ek olarak şunları da eklemek istiyorum.bizim görevimiz öncelikle risale-i nur’ları çok iyi okuyarak sindirmemiz ve hayatımıza hayat kılmamızdır.bunu yaparken diğer bir görevimiz daha var ki onu da yapmak zorundayız yani ikisi bir gitmeli ki bi,r manası olsun.o da risale-i nur’ları diğer kişilere okumak,anlatmak ve okumalarını sağlamaktır.-(biz bunları yaparken kur’an okumuyor,gece teheccüt namazı kılmıyor,nafile oruçlarımızı ihmal ediyor ve hizmet etmiyorsak,üstad’ın talebesi olamayacağımız gibi ahirette yalancılar safında olacağımızı da bilmemiz gerekir)
    şimdi böyle bir misyonumuz varken her fırsatta başkalarına cevap vermeye veya kötülemeye çalışırsak görevimizin dışına çıkmış oluruz.bizim görevimiz kin tutmak,öfke duymak ve bize sunulan her fırsatta bu doğrultuda konuşmak değil ki?bizim görevimiz risalei nuru anlatmak.zannediyorum şu an r.nur cemaatleri olarak en büyük hatamız bu oluyor.başkalarına veya kendi içimizdekilere cevap verme yarışına giriyoruz.hafız ali ağabey’in hüsrev ağabey’e söylediği gibi dememiz ve o şuurda olmamız lazım.”ağabey yazı takımım burada,yaz dersen yazarım ayzma dersen yazmam. bu şuurda olursak kavga etmez ve üstad’ımızı da memnun etmiş oluruz.
    üslup da çok önemli.kırıcı,rencide edici ve hakeret içeren üslup kullanıyoruz ki bu da risale-i nur talebelerine yakışmıyor.eşikte duran yeni talebeler gibi davranmamız alzım.
    bir de şu an ülke üzerinde esen kara bulutlar ve hergün duyageldiğimiz şehit haberleri bize vifak ve ittifakı emrederken bizim ayrı düşmemiz ve araya kırgınlıklar koymamız musibeti arttırcaktır.birlik ve beraberlik içerisinde dua ve hizmet zamanııdır.

  5. Risale-i Nur bizim manevi olarak hüviyeti asliyemize dönmemize vesile olurken, dili ile de bu vazifeyi görüyör. Bu zamanda kemalistlerin %99’unun Nutuk’un orjinalini anlayamadıkları halde sıradan bir nur talebesi tüm Osmanlıca eserleri rahatça anlayabilmektedir. Bu da bizim geçmişimizle bağlarımızı yeniden tesis etmemizi kolaylaştırmaktadır. Bu da gösteriyor ki gelecekte kurulacak islam toplumunun dilinin tekrar ikame edilmesinde de Risale-i Nur’lar önder olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.