Şahs-ı mânevî nedir?

“Bütün vazifeleri şahs-ı mânevîye bırakmak”

Şahs-ı mânevî nedir?

Şahs-ı mânevî; bir şahıs olmayıp, kendisine bir şahıs gibi muâmele edilen şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar; belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıstır.

Şahs-ı mânevî; İslâmiyetin ruhuna uygun ve Risâle-i Nur eserleriyle daha bir dünyamıza girmiş ve bu asrın ‘olmazsa olmaz’ları arasında değerlendirilen özel bir kavramdır.

Güç, düşünce, inanç, ifade biçimi, yaşayış biçimi birliği gibi pek çok ‘birlik’leri bünyesinde barındıran şahs-ı mânevî, bu birliklerdeki aksaklıkları da kendi içinde tamir eden, ‘akıl akıldan üstündür’ anlayışıyla, bireysel zaafları aşabilen bir ‘birliğin’ adıdır.

Şahs-ı mânevî; geçmişi, hâli ve geleceği içine alan bir nurânî hattın da adıdır. Bu yönüyle zamanlar üstü bir çizgi meydana getirir. Yani geçmiş, hâl ve geleceğin birikimlerinin, duâlarının, hisselerinin birleştiği bir hayt-ı nurânîdir.

Onun için, şahs-ı mânevî içerisindeki kişinin, kendi şahsı için düşündüklerinin daha ötesini şahs-ı mânevî için düşünmesi zarûrîdir. Yani kendin için istediklerini şahs-ı mânevî için de istemek durumundasın.

Kişi, dâhî de olsa, şahs-ı mânevî karşısında etkisizdir

“Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası ne kadar harika da olsalar, cemaatin, şahs-ı mânevîsinden gelen dehasına karşı mağlup düşebilir.” (E.L. s. 70)

Şahs-ı mânevî içerisinde dâhî şahsiyetler bulunabilir. Hatta şahsiyetlerdeki nitelik arttıkça; bu, cemaatin niteliğini de etkileyecektir. Bu duruma ‘keyfiyet’ meselesi denilmektedir. Nitekim artık bu keyfiyet bireyden ayrılmış şahs-ı mânevîye dönüşmüştür. Onun için şahs-ı mânevînin gücü, etkisi, yetkisi, gavsiyet ve kutbiyet gibi makamlardan daha üstün tutulmaktadır. Konu, Nur talebeleri açısından ele alındığında; “Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsi ve şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı mânevîsi ferit makamına mazhar oldukları için…” (H.R. s. 318) şeklinde izah yapılmaktadır.

Ene’yi havuz içinde eritmek

Birey, şahs-ı mânevî içerisinde anlamlıdır. Birey, şahs-ı mânevî ile birey olmanın ötesinde bir değer kazanmaktadır. Bu gücü elde etmek aklın ve mantığın bir gereğidir. Hatta Kastamonu Lâhikası, s. 102’de, bu asırda yapılan bütün hücumlara karşı, ancak cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevînin dayanabileceği ve hükmedebileceği dikkatlere sunulmaktadır. Burada ayrıca, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetin, büyük bir havuza sahip olmak için, o havuza atılması ve eritilmesi gereğine vurgu yapılmaktadır.

Zaman, cemaat zamanıdır

Cemaat, özellikle bu asrın ortaya çıkardığı bir zorunluluktur. Bu mânevî kavram -birey için- aynı zamanda, bir dayanak noktasıdır. Aidiyet duygusu ile birey, cemaatin maddî ve mânevî gücünü yanında hissedecektir.

Şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı, şahs-ı mânevî-i îmânî gerekmektedir. Zaten bu zamanda, ehl-i dalâlet de, şahs-ı mânevî tarzında hareket ettiğinden, buna karşı atılacak adımların da yine şahs-ı manevi tarzında olması gerekmektedir.

Üç elif ittihat etse veya etmese

Bireyler, omuz omuza verdiklerinde güç birliği meydana gelmektedir. Böylece bir birey bulunduğu konumda, bazen bir, bazen on, bazen de yüzler, binler değerinde olabilmektedir.

İhlas Risâlesinde, konunun iyi anlaşılması için, hem bir fabrikanın çarkları ve hem de insan bedenindeki organlar arasındaki muhteşem uyum örnek olarak verilmektedir: “Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder.”, “Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkid edip, sa’ye şevkini kırıp atalete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umûmî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakiki bir tesanüt, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler.” (Lem’alar, s: 222)

Ayrıca, muhtaç ve mecbur olunan bir noktaya dikkatler çekilerek, şahs-ı mânevî, üç elifin durumuyla izaha çalışılmıştır. “Üç elif ittihad etmezse üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır… Hakiki, samimi bir ittifakta her bir fert, sair kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya her on hakiki müttehid adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.”

Yoksa, elifler ittihat etmezse, onlar, yüzler, binler; ‘bir’ hükmünde kalacaktır. Bireyler de, bir hat üzerinde omuz omuza gelmezlerse, kıymeti ve kuvveti binden bire inecektir.

Şahs-ı mânevî aynı zamanda, Cenâb-ı Hakkın kâinata koyduğu kanuna bir riayettir. Onun için ona uygun hareket eden kim olursa olsun, istenen sonuca ulaşabilecektir.

Bir bedenin azaları hükmünde olmak

Beden, nasıl ki bir bütün olarak düşünülüyorsa, şahs-ı manevi içerisindeki bütün bireyler de, bu manevi bedenin birer azaları hükmündedir. Onun için her bir birey, bu manevi bedende bir maksadı karşılıyordur. Her bir birey ayrı bir boşluğu dolduruyordur. Baş, ayaklara ne lüzum var; ayaklar kollara ne lüzum var diyemez. Çünkü biri olmadan diğeri de olamaz.

Ama her uzuv, bu mânevî beden içerisinde anlamlı olduğunu bilmelidir.

Kardeşlerin meziyetleriyle iftihar etmek

Nasıl ki bedendeki her uzuv, farklı bir hikmetle yaratılmış ise, manevi bedendeki her bir birey de farklı kabiliyetlerle donatılmıştır. Birinin yaptığını diğeri yapamayacaktır. Onun için her bir uzuv, kendisinin dışındaki uzuvların varlığı ile iftihar etmek ve şükretmekle mükelleftir.

Şirket-i mâneviye ortaklığında ilginç bir nokta

Şahs-ı mânevînin içerisinde yapılan ibadetler ve sevaplar, ahirette bireyi müflis olmaktan kurtaracak yegâne kaynaktır. Çünkü, şahs-ı mânevî içerisindeki ibadetler sadece bireye ait olmayıp, bütün bir cemaatin hisseleriyle oluştuğundan, ahirette kul hakkı isteyecek alacaklılar, bu hisseye müdahale edemeyeceklerdir.

Nitekim bir spor müsabakasında, milleti adına elde edilen bir kupa sahibinin kupasını, alacaklıları borç karşılığında aldıklarında, mahkeme o kupanın sadece o sporcuya ait olarak değerlendirilemeyeceğine, o kupanın arkasında bir milletin bulunduğuna hükmetmesi sonucu, kupa tekrar sporcuya teslim edilmiştir.

O zaman, ahirette, kul hakları dağıtılırken, şahs-ı mânevî ile elde edilmiş olan kazanımlar, hisse sahibini müflis duruma düşürmeyecektir. Aynı zamanda bu bir müjdedir. Ayrıca her şahıs için o kazanılan bütünün aynısı, her hissedara ayniyle verilecektir.

Sürekli çalışan bir hissedarlık;hatta öldükten sonra bile

Dünyanın her bir köşesinde hissedarları bulunan bir şirkette bulunmak, haliyle büyük kazançları ihtivâ etmektedir. Yeryüzündeki Müslümanlar olarak böyle bir şirket-i mâneviyede olmak büyük bir mazhariyettir. Haliyle maddî ve manevi kazançları da bir o kadar büyük olacaktır.

Bırakın hayatı, öldükten sonra bile, haram cihetiyle ölmek ama sevap cihetiyle yaşamak söz konusu olmaktadır. Şirket varolduğu müddetçe, hissedarları vefat etseler bile, onların hanelerine olan kârlar devam edecektir.

Şahs-ı mânevîyi zedeleyen ihanettedir

Omuz omuza vermiş eliflerin arasındaki bir elif, bulunduğu konum itibariyle bazen binler basamağındadır. Onun için, böyle bir basamaktaki elif (kişi); “Ben bu ittihada katılmıyorum” dese, “Ben bu rakamların arasından çıkmak istiyorum” dese, o büyük şahs-ı mânevî büyük bir yara alacaktır.

Cemaat içerisindeki birey de, cemaatin dışında kendi kendine bir tavır içerisine girse, şahs-ı mânevînin dışında hareket etse, hem kendi kıymet ve kuvvetinden, hem de içinde bulunduğu şahs-ı mânevînin kıymet ve kuvvetinden eksiltmiş olacaktır.

Şahs-ı mânevînin varlığı, ancak istişare iledir

Şahs-ı mânevînin uzun ömürlü olması ve maddi ve manevi sağlıklı yaşaması, istişârî bir hareket tarzına bağlıdır. Bu da, Kur’ân’ın emri gereği ‘şûrâ’dır. Bu temel kaideye kim riayet ederse, onlar başarılı olacaktır.

Başlıkta geçen ifadesinde Bediüzzaman, (Şuâlar, s: 428) “Ben sizlere çok güveniyordum ki, bütün vazifelerimi şahs-ı mânevînize bırakmıştım” demektedir.

O zaman ne yapıp edip, şahs-ı mânevînin güçlenmesi için her uzuv kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Böyle olursa, şahs-ı mânevî bir beden gibi, sağlıklı işleyişini sürdürebilecektir.

Sebahattin YAŞAR-11.10.2008

E-Posta: syasar33@yahoo.com

Şahs-ı Manevi Olabilmek

Şahıs ve şahs-ı mânevî…

Şahsı; kişi, kimse, insanın cismi, benliği diye tarif eder lûgatiyyun.

Şahs-ı mânevî için de; “Bir şahıs olmadığı hâlde kendisine şahıs muâmelesi yapılan müessese, şirket, cemiyet, cemaat veya bir topluluğun taşıdığı mânevî kuvvet ve meziyetler” der.

Şahs-ı mânevî, bazı ortak değerler etrafında toplanıp kendini o değerlerle ifade eden şahıslardan meydana gelir. Şahıs da, şahs-ı mânevîde fâni olarak hayatına mânâ kazandırır.

Şahıs, şahs-ı mânevîsiz olsa da, şahs-ı mânevî şahıssız olmaz.

Bir şahs-ı mânevînin teşekkül etmesinde şahısların kemiyeti de mühimdir ama esas olan keyfiyettir. Şahs-ı mânevîler, kendilerini meydana getiren şahısların kemiyetlerinden ziyade keyfiyetleri nisbetinde kuvvetli addedilirler.

İçtimâî topluluklarda kemiyet bedeni, keyfiyet aklı, fikir ve değerler de ruhu teşkil ettiğinden, birliğin kuvvetli bir şahs-ı mânevî hâline gelebilmesi için üçünün intizam ve insicam içinde işlemesi gerekir.

Bu itibarla şahs-ı mânevîyi meydana getirecek olan şahısların hem varlıklarının esası olan değerler üzerinde ferdî gayretleriyle çalışıp didinerek keyfiyet kazanmaları, hem de şahs-ı mânevî içinde kemiyetten bir fert gibi fâni olmaları icabeder.

Bunu yapmak şahsa zor gelse de şahs-ı mânevînin teşekkülü için zaruridir. Zaten şahs-ı mânevî de ancak o fedakârlığı gösteren şahısların meziyetlerinin mezcolması sayesinde şekillenir.

İşte, Nurlarla Nur talebeleri arasında meydana gelen böyle bir insicamın neticesinde teşekkül etmiştir, Rîsâle-i Nur’un ‘Kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı ve büyük bir havuzu’ andıran şahs-ı mânevîsi.

İnsan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâları’ olmak!..

Nur Hareketi içinde yer alan her ferdin hayat gayesinin ve hizmet hedefinin ifadesidir Said Nursî’nin, Nur Talebesinin vasıflarını tasrih etmek için söylediği bu cümle.

Bu uhrevî hedef, fertler tarafından seçilse de ferdî gayretle ulaşılabilecek bir mazhariyet değildir. O sıfata sahip olmanın ilk merhalesi, ferdî zaafları olabildiğince azaltarak insan-ı kâmil vasfı kazanmaktır.

İnsan, kemâlât merdiveninin mânevî basamaklarında yükselmeye başladıktan sonra bakış açısı insanlığı içine alacak şekilde genişler, nazarı cemiyeti kucaklar ve kendinden ziyade onlar için çalışmayı varlığının esası sayar.

Fakat bu hassasiyet, o mânevî şahsiyetin âzâsı olmaya yetmez. Çünkü böyle bir mensubiyet hisseden ferdin, insanlara faydalı olabilmesi için cemiyetin problemlerini bilmesi, çarelerini bulması ve âzâsı olduğu şahs-ı mânevî adına arz etmesi gerekir.

Bu zamanda onu başarmanın yolu da Nur Talebesi olmaktan ve Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevisi içinde yer alarak onun cihanşümul hitabına bir nebze de olsa güç vermekten geçer. Çünkü Said Nursî’nin de ifade ettiği gibi “Risâle-i Nur, bu asrın ehemmiyetli ve mânevî ve ilmî bir mürşididir. Bu risâleleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da madem Risâle-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir.”

Nur Hareketi; dost, kardeş, talebe gibi birbiri içinde işleyen mütedahil dairelerden müteşekkildir. Bu harekete mensup olanlar da içinde bulundukları dairelere göre bazı sıfatlar alırlar.

Bediüzzaman’ın, Nur hizmetine girmek isteyen bazı kişileri kardeşliğe kabul ederken onların kendilerinin talebe olmaya çalışmalarını istemesi, bu hareketin merkezinde ‘talebe’ dairesinin olduğunu, oraya da ancak kişilerin sadakatle çalışmaları sayesinde girebileceklerini göstermektedir.

Bir kişinin Nur Talebesi sıfatını kazanabilmesi için “Sözler’i kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıkması ve en mühim vazife-i hayatiyesini onu neşir ve hizmeti bilmesi” gerekir.

Bu hasletleri yaşayarak Nur Talebesi sıfatını alan kişiler de hizmetteki sadakatleri, gayretleri, feragatları ve fedakârlıkları nisbetinde makbul ve muteber sıfatlar kazanırlar.

Zaten Said Nursî’nin “Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtlerin şahs-ı mânevîsi ‘ferîd’ makamına mazhar oldukları için değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyetle Hicaz’da bulunan kutb-u âzamın tasarrufundan hariç olduğu gibi onun hükmü altına girmeye mecbur değil” sözleri ile de ifade ettiği gibi Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsini ancak o sıfatları taşıyan Nur talebeleri temsil edebilir.

Nur hareketi içinde, dost dairesinde sayılanların sayısı milyonlara, kardeş dairesine mensup olanlarınki yüz binlere bâliğ olsa da, talebe dairesine girenlerin adedi ancak yüzlerle ifade edilebilir.

Hayatını Nur hizmetine vakfederek Bediüzzaman’dan ‘saff-ı evvel, has, hassü’l-has, vâris’ sıfatlarından birini alıp Risâle-i Nur’un mânevî şahsiyetini temsil etme hasleti kazanan kişilerse beşi, onu geçmez.

Said Nursî’nin “Bu dünyada benim için medâr-ı tesellî sizlersiniz ve hakkınızda büyük ümitlerimi doğru çıkardınız. Cenâb-ı Hak sizden ebeden râzı olsun” diyerek sena ettiği o insanlar, bu zamana kadar Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsini hakkıyla temsil etmişlerdir.

Lâkin ‘Büyük ve bâki hakikatler, fâni ve âciz şahsiyetler üstüne binâ edilemeyeceğinden’ bu ebedî dâvânın mânevî şahsiyetini temsil etme vazifesi sadece o şahıslara münhasır değildir.

Eğer öyle olsaydı, temsil ettikleri şahs-ı mânevînin tesir sahası da onların bulundukları mekânlarla, yaşadıkları zamanlarla ve muhatap oldukları insanlarla sınırlı kalır, onlar ahirete irtihal ettikçe o manevî şahsiyetin tesiri azalır, bir süre sonra da tamamen kaybolurdu. Halbuki bizzat müellifinin tasrihiyle “Risâle-i Nur külliyâtı, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek bir mu’cize-i Kur’âniyedir.” Elbette böyle cihanşümul ve ebedî bir hareketin, mânevî şahsiyetinin hükmü de o nisbette umumî olacaktır ve uzun sürecektir.

Nitekim, Said Nursî’nin sena ettiği saf-ı evveller hayata veda ettikçe onların yerini, onlar kadar sadık, sebatkâr, gayretli ve hizmet ehli müdebbirler aldılar ve hizmetin inkişafını sağladılar.

Gerçi yeni kuşak Nur talebeleri Üstadı görüp hizmetinde bulunma şerefine mahzar olmadıklarından ‘has, hassü’l-has’ gibi herhangi bir sıfat almamışlardı. Ama onların da en az o sıfatlar kadar ulvî bir mazhariyetleri vardı.

Üstelik bu mazhariyet de sadece onlara has değildi. Geçmişte olduğu gibi hâl-i hazırda ve gelecekte de Nur hareketi içinde hizmet etmek isteyen her insan, o uhrevî hazlara mazhar olabilirdi.

Zîra, “Talebe ise, Kur’ân-ı Hakim’in dellâlı cihetinde ve hocalık vazifesindeki şahsiyetimle münasebettardır. Her sabah mütemadiyen ismiyle, bazen hayaliyle yanımda hazır olur, hissedar olur” demişti Bediüzzaman.

Aslında bu cümleler bir temenninin veya teşvik ifadesinin tezahürü değildi. Bediüzzaman Said Nursî, öldükten sonra da tasarrufu devam eden büyük evliyalardan biri olması hasebiyle muhtemelen bazı talebeleri ile mâneviyât âleminde sık sık görüşüyordu.

Onun için bu mânevî münasebet vesilesiyle kendini ona yakın hisseden ve her sabah onunla görüşüp duâsını aldığını düşünen Nur talebelerinin nezdinde bu iltifata mazhar olmak, o sıfatları taşımak kadar muteberdi.

Onlar da Nur hareketinin müessisi, hasları ve saff-ı evvelleri gibi büyük zorluklar çektiler, emsâlsiz zulümlere, eziyetlere, işkencelere maruz kaldılar, sebepsiz gayza, gadre uğradılar. Bazıları ferdî olarak bu gibi sıkıntılara katlanmakla kalmadı, aileleri ile birlikte en yakınları tarafından bile horlandılar, yadırgandılar, maddî mânevî pek çok mağduriyetler yaşadılar.

Buna rağmen yılmadılar. ‘Kendi malları ve telifleri’ olarak kabul ettikleri Risâle-i Nur’un intişarını hayatlarının gayesi addettiler ve her ezaya, cefaya katlanıp her meşakkate göğüs gererek hedeflerine doğru kararlı adımlarla yürüdüler.

Yolcusu da, yoldaşı da, haramisi de insanlardan meydana gelen ve zahiren zevki kadar zorluğu da olan bu yürüyüşün hedefi insanlarla muhatap olmaktı. İnananların imanlarını kuvvetlendirmek bir adım, inanmayanların imanlarını kurtarmalarına vesile olmaksa merhale idi.

Onlar sık sık o adımları attılar, o merhaleleri yaşadılar ama hiç birini şahıslarına mâl etmediler. Hizmet içinde yaşadıkları ihlâsın, samimiyetin, şevkin ve gayretin tezahürü olan bu mesuliyet hissiyle şahs-ı mânevîyi temsil ettiler. Daha sonra onları yenileri takip etti. Onlar da öncekiler gibi değişik fıtratta ve farklı mizaçta insanlardı. Farklılığın tezahürü olan şahsiyetlerini, enaniyetlerini terk ederek şahs-ı mânevînin bir âzâsı olmaya çalıştılar.

Şahs-ı mânevîye kuvvet vermek…

Başlangıçta hepsinin maksadı buydu. Yaptıkları her işi münhasıran temsil ettikleri mânevî şahsiyetin adına yaptıkları için de ondan kuvvet almak gibi bir niyetleri yoktu.

Fakat bazıları farklılıklarını içtimâî zenginlik sayarak korumak isteyince, kendilerini o fıtratlara yakın hissedenler onların etrafında toplandılar ve birlikte hareket etme temayülü içine girdiler.

Zâhiren büyüme, gelişme, yayılma gibi görünen bu münferit ve müstakil hareket etme zaafı, zamanla fertleri de grupları da birbirinden soğutup şahs-ı mânevîyi zayıflatmaktan başka bir netice vermedi.

Said Nursî’nin, “Zayıfların cemiyeti ve şahs-ı mânevîsi kavî, kavîlerin cemiyeti ve şahs-ı mânevîsi ise zayıftır” sözleri ile de ifade ettiği gibi hepsi kendilerini kuvvetli olarak görüp başkaları ile ittifaka ihtiyaç hissetmediklerinden gittikçe zayıfladılar.

Buna mukabil, kendilerini zayıf hisseden ehl-i dalâlet mensupları, umumî meselelerde birbirleri ile ortak hareket ederek güçlü bir şahs-ı mânevî meydana getirdiler ve bazı sahalarda ehl-i hakikate karşı galip gelmeye başladılar.

Bunu gören bazı şahıslar ve gruplar farklılıklarını muhafaza etmekle birlikte, câmiâyı ilgilendiren umumî meselelerde diğerleri ile müşterek hareket edebilecekleri ortak bir zemin teşekkül ettirmeye çalıştılar.

Çeşitli vesilelerle yapılan anma toplantıları, seminerler, açık oturumlar, paneller, Risâle-i Nur’u anlayıp anlatma sempozyumları ve benzeri faaliyetler ‘müfritâne irtibat’ için mümbit bir zemin oldu.

Bu faaliyetler her sene muayyen zamanlarda ve çeşitli yerlerde yapıldıkça, Nur hareketi içinde bir misyonu ifa eden bazı gruplar kemiyet şeklinde de olsa o toplantılara katılmayı hizmet telâkki ettiler.

İttihadı, tesanüdü intaç eden bu hareketi sadece Allah rızası için, hâlis bir niyetle ve samimiyetle yaptıklarından, mensubu oldukları şahs-ı mâneviye kemiyetlerinden çok daha büyük güç verdiler. Zira, “Niyet-i hâlisenin dahi kerâmeti vardır. Samimiyetin dahi kerâmeti vardır. Bahusus Lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddi, samimî tesanüdün çok kerâmetleri olabilir. Hatta şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veli-i kâmil hükmüne geçebilir, inayâta mazhar olur.”

İslam YAŞAR-Yeni Asya Gazetesi

“Umûm esma-i hüsna, âzâmi mertebesiyle Risâle-i Nûrun şahs-ı mânevisinde tecelli ettiğinden; bu binler, milyonlar şakirtlerinizin herbiri yüksek bir tecelli ile ayrı birer isim ve o haslet-i memduhalara mazhar ve ayna oldukları bir bahr-i umman veya bir şems-i hakikat olarak bu asrın efkârında, meydanında ve afakında tulû eden bu binler levnleri havi ve binler renklerde aks eden ve binler tarzlarda ve şekillerde çağlayan külli şahs-ı mânevîden birer Said ve o âlemde Saidler çekirdek olup, ondan fışkıran nur ağacının birer dalı, birer meyvesi oldukları gibi; bazı has ve halis talebeleriniz dahi o külli hakikata ve o tecemmu etmiş Saidlere-baştan başa-tam bir aynalık da ediyorlar.(Tiryak)”

Risâle-i Nûr Külliyatından olan Tiryak’ta işte böyle büyük bir hakîkat yer alıyor.” Umûm esma-i hüsna, âzâmi mertebesiyle Risâle-i Nûrun şahs-ı mânevisinde tecelli ettiğinden” öyleyse Üstadın her bir talebesi yüksek bir tecelli ile ayrı birer isim ve o haslet-i memduhalara mazhar ve ayna oldukları hakikati ne kadar mükemmel bir hakikat ve müjdedir.

Kastamonu Lahikasından gayr-i münteşir bir mektupta da şahs-ı mânevî konusunda Üstadımız ne kadar önemli noktalara temas etmiş.

“Eski zamanlarda şahsî birer hidayet edici, birer müceddid her asırda gelmişler. Bu zaman, cemaat zamanı olduğu ve enaniyetin fevkalâde hükmettiği zaman olduğu için, şahsiyetlerin ehemmiyeti hakikat noktasında o kadar yoktur. Yalnız kıymet ve kuvvet, mütesanid cemaatlerden tezahür eden şahs-ı manevîdedir.

Lillâhilhamd, Risâle-i Nûr’un eczalarından ve şakirdlerin tesanüdünden tezahür eden bir şahs-ı manevî, bizlere ve bu zamana Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın hakaikını izhar etmeğe en mükemmel bir rehber, bir mürşiddir.

Onun hizmetinde bulunan benim gibilere, onun evsaf-ı azîmesini vermek yanlıştır.

Fakat herbirimiz onun evsaf-ı azîmesinden bir nevi mazhariyetle istifade ederiz. Ben itiraf ediyorum ki; ben bu eserlere değil sahib belki hizmetinde bulunmasına da lâyık değildim. Cenab-ı Hakk’ın azamet-i kudretine bir delildir ki; en ehemmiyetsiz bir şahsiyetimi gayet ehemmiyetli bir hakikata delil yapmıştır.

Hem Risâle-i Nûr, öyle bir derecede kıymetini göstermiş; daha müşterileri ona celbetmek için, bir dellâlını fevkalâde göstermeğe lüzum yok.

Kardeşim! Bu izahatımdan gücenme. Bir derece zamanca lüzumu vardır. Cenab-ı Hakk’a yüzbin şükür ediyorum ki, İnebolu’yu ikinci Isparta hükmüne geçirmiş.

Oradaki kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Salahaddin’in fıkrası da güzeldir. Isparta’ya gönderilecek emanetler geldi. Birinci İhlâs’ın bir küçük hâşiyesini gönderiyorum.

Kardeşiniz Said” (Kastamonu Gayr-ı Münteşir 147/791)

Şahs-ı mânevî daha metindir

Yüksek makamlara liyâkatsız çok eller uzanır. Fakat, uzatılan her el yetişmez, ulaşmaz o makamlara.

Yüksek rakımlı yerlere çıkabilmenin, zirvelere ulaşabilmenin kendine has şartları, esasları, usûlleri olduğu gibi, yüksek makamlara çıkabilmenin de şüphesiz bazı şartları, erekleri, gerekleri, gerekçeleri var.

Bunları bilmeden, anlamadan, gerekli şartlara riayet ile liyâkat göstermeden yükselenlerin hali, “yükseldikçe başı dönen ahmak”a benzer ki, çıktıkları yerden düşmeleri çok daha fecî oluyor.

Düşünce de, adeta sağlam yerleri kalmamacasına yara-bere içinde kalıyorlar.

Değil yükselmek, ileri gitmek, daha sağlam yürüyecek mecâlleri, takatları kalmıyor.

Allah kimseyi şaşırtmasın; hem, yükseltip de ardından düşürmesin. Düşürse de, kişiyi böyle rezil-rüsvav etmesin, avare perişan halde süründürmesin.

Doğrusu, zillet içinde sürünmek, çekilecek, katlanılacak bir tarz-ı hayat değil.

İki makam, iki metod

Evet, biri maddî ve dünyevî, diğeri ise mânevî ve uhrevî olmak üzere iki türlü yüksek makam var. Bu her iki makama vâsıl, yahut mazhar olmanın usûl ve esasları birbirinden tamamen farklıdır.

Liyâkat meselesini ayrı tutmak kaydıyla, maddî ve dünyevî makamlara çıkabilmek için, gayret, kuvvet, hareket, maharet, siyaset, ehliyet, kesbî ve amelî çalışma gibi şartlara uymak, riayet etmek gerekiyor.

Manevî ve uhrevî makamlar için ise, durum tamamen farklıdır. Hiçkimse, birer “ihsân-ı İlâhî” olan bu gibi makamların basamaklarından, kasdî ve kesbî gayretiyle tırmanamaz ve yukarı doğru çıkıp da o makamlarda oturamaz.

İşte, bu meselenin Üstad Bediüzzaman’ın ifadeleriyle izahı: Mehdiyet meselesini Risâle-i Nur dairesi içinde fazlaca medar-ı bahseden talebelerine hitaben 1944 senesinde yazdığı bir mektupta, “sırr-ı ihlâs” ve “hikmet-i ipham”a da temas edip muvafık düşen şu ifadeleri kullanıyor, Üstad Bediüzzaman:

“…Kudsî ve parlak bir makamı ve memuriyeti dünyada kendine düşünmek ve gaye-i hayal yapmak, bütün harekâtını hatta uhrevî amellerini o makama yakıştırmak suretini verdiğinden, hakikat-ı ihlâsı bozar. Eğer öyle bir makam verilse de, ihsân-ı İlâhî olur. İnsanın kesb ve ameli ona vesile olamaz ve ekseriyetle bilinmez.

“Evet Risâle-i Nur’daki sırr-ı ihlâs, yüzde doksan ihtimaliyle de olsa o makama talip olmamaklığımı iktiza ediyor. Çünkü küçük bir memuriyet veyahut zabit olmak gibi bir makamı düşünen, harekâtını o makama tevcih ediyor. Onu maksat yapıp ona çalışıyor. İhlâsını kaybeder. Uhrevî amellerini ona basamak yapsa, bütün bütün yanlış olur.” (*)

————————–

(*) Latince nüshası elimizde mevcut olan bu “gayr-ı münteşir” mektubun orijinal bir nüshası muhterem Abdülkadir Badıllı’nın arşivinde bulunuyor.)

Yüksek kuleden düşme tehlikesi

Demek ki, manevî ve uhrevî makamlar bu dünyada kasten, yahut kesben istenilmez ve— nübüvvet haricindekiler—dâvâ edilmez, hem edilmemeli. Edilse, en büyük bir sermaye olan “hakikat-i ihlâs” kaybedilir ki, bu da ortada tutunacak yeri bulunmayan yüksek kulenin başından kuyunun dibine düşmek gibi dehşetli bir vaziyet olur.

İşte, böylesine tehlikeli ve dehşetli durumlara düşmemek içindir ki, Hazret-i Üstad, mükerrer yerde “Zaman, şahıs zamanı değil, cemaat zamanıdır, şahs-ı mâevî zamanıdır, imanı kurtarmak zamanıdır…” diyerek, talebelerine, kardeşlerine pek mühim ve tesirli uyarılarda bulunuyor.

Ne var ki, bütün bu uyarılara ve ikazlara rağmen, yine de “hikmet-i ipham” perdesiyle örtülü, ince, hassas meseleleri karıştıranlara, kurcalayanlara rastlamaktayız.

Fırsat buldukça Üstad’ı ve Risâle-i Nur’u da maksatlarına âlet yapmaya çalışıyor, bu hassasiyet kaşıyıcıları.

Hiç şüphesiz, bunlar âdeta “Hayır, zaman şahıs zamanıdır” dercesine, hem Üstad Bediüzzaman’a muhalefet etmekte, hem de bir şahıs beklentisi içinde olduklarını ortaya koymaktadırlar.

Başkasının şahıs beklentisine birşey diyemeyiz; ama, yeter ki o kimseler “Zaman şahıs zamanı değildir” diyen Hazret-i Üstad’ı maksatlarına âlet etmeye yeltenmesinler.

İlerleyen bölümlerde, Risâle-i Nur’un muhtelif cüzlerinde yapacağımız gezintide de açıkça görülecektir ki, Üstad Büdiüzzaman’a göre zaman, ömrü sınırlı ve fâni olan şahıs zamanı değil, belki ondan çok daha metin ve kuvvetli olan şahs-ı mânevî zamanıdır.

Dahası, azim tesir ve muvaffakiyet gösteren ihlâslı hizmetler de, yine bu çığırda yürütülür ve fert dâhî derecesinde olsa bile, “cemaatin ferd-i mânevîsine karşı sivrisinek kadar kalır.” (Bkz.: Sünûhat, s. 52.) M.Latif SALİHOĞLU

Evet, Risâle-i Nur projektörüyle çıktığımız “şahs-ı mânevî” eksenindeki ilmî/fikrî seyahatimize devam ediyoruz.

Bu kuvvetli projektörün nuraniyeti ve aydınlatması sayesinde, ana yolun sağında solunda kurulmuş ve halen kurulmakta olan tuzak ve tezgâhları da, rahatlıkla görüp fark edebiliyoruz.

Rabbimizden, bu projektör-misâl feneri elimizden düşürmemesi ve bizi karanlıkta bırakmaması için, daimî sûrette duâ ve niyazda bulunmaya muhtacız.

Şahs-ı mânevî daha tesirlidir

Risâle-i Nur Külliyatından pek mühim bir mecmua olan Tarihçe-i Hayat isimli risâle, okunması öncelikli olan eserlerden biridir.

Otobiyografik tarzda kaleme alınmış olan bu eser, Risâle-i Nur müellifinin bizzat arzusu, talebi ve tavsiyeleri ışığında kaleme alınmış olduğundan, hayatından çok dâvâsını, eserlerini, meslek ve meşrebini nazara verir.

Yani, yeni bir hizmet çığırını bizzat açmış bulunan müellifin kendisi dahi, kendi şahsını mümkün mertebe gizlemeye çalışmış; tâ ki, bâki hakikatlere müteveccih olan dikkâtler, karşılarında yalnız şahs-ı mâneviyi bulsun, görsün ve doğrudan ona bağlansın.

İşte, Tarihçe-i Hayat’ın “Giriş”inde bu noktayı tebârüz ettiren ifadeler:

“Evvelden beri, hem sohbetlerinde, hem mektuplarında bu zamanın cemaat zamanı olup, şahsî kemalât ve meziyetlerin hizmet-i imaniyede ‘şahs-ı mânevî’ kadar tesiri olmadığını zikretmesi; hem şahsından ziyade, Kur’ân-ı Hakîmden nebean eden Risâle-i Nur’a nazar edilmesini, bütün kıymet ve faziletin Risâle-i Nur’da tecellî eden hakikat-i Kur’âniyeye ait olduğunu defalarca ihtar etmesi ve kendisine ait böyle bir tarihçe-i hayat hazırlandığını duyduğu zaman, ‘Tafsilâta lüzum yok. Yalnız Risâle-i Nur hizmetine dair bahisler yazılsın’ diye haber göndermesi gibi sebeplere binaen, şahsına ait bahisler gayet kısa kesilmiştir.

“İşte onu mânen yaşatan bu gibi kıymetlerdir. Dalâlet cereyanlarının karşısında ehl-i iman fedakârlarından büyük bir ‘şahs-ı mânevî’ meydana çıkararak, muhkem bir sedd-i Kur’ânî ve imanî tesis edip mü’minlerin nokta-i istinadı olmasıdır.”

Yine aynı eserin sonlarında yer alan “Isparta Hayatı” bölümünde, Bediüzzaman’ın şahsında Risâle-i Nur’u çürütmeye çalışanların düştükleri ebedî hasaret ve perişanlıklara atıfta bulunulurken, şahsı çürütme gayretleriyle, serâpa hüccet ve bürhan olan Risâle-i Nur’un yine de çürütülemeyeceği hakikati şu ifadelerle bir kez daha teyid ediliyor:

“Elhasıl: Üstadımız Bediüzzaman’la ve Risâle-i Nur’la mücadele eden insafsız gizli din düşmanları, acz-i mutlakla ebede kadar mağlûbiyettedirler. Bediüzzaman ve Risâle-i Nur ise, ebediyen muzaffer ve muvaffaktır. Şahsı çürütmeye çalışmakla Risâle-i Nur çürütülemez. Zira, Risâle-i Nur, bizatihî hüccet ve burhandır. Onu ve onun müellifini çürütmeye çalışanlar, çürümeye mahkûm olmuşlardır. Nümunesi, tarih muvacehesinde meydandadır.”M.Latif SALİHOĞLU

Eski zaman-yeni zaman kıyaslaması

Kastamonu Lâhikası isimli eserindeki bir mektupta talebelerine seslenen Üstad Bediüzzaman, eskisinden çok büyük farklılıklar arzden “şimdiki zaman”da, esasen bu zamanda bir şahısta bulunmayan, bulunması da mümkün görünmeyen bazı vasıfları sıralayarak, bunlara sahip çıkarak üzerinde taşımaları gerektiğini hatırlatıyor. İşte, o tüyler ürperten ve dehşet uyandıran nidâ-i Bediüzzaman:

“…Kardeşlerim! Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hadiseler içinde, hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir.”

Evet, bu zaman ve zeminde, hayatı ve cihanı sarsacak derecede şiddetli cereyanlar var. Üstelik bu sarsıntılara karşı, ancak “hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak”la durabilmek mümkün.

O halde soru. Acaba, böylesine hadsiz, nihayetsiz bir “metanet, itidal-i dem ve fedakârlık” duygusunu bir tek şahıs üzerinde taşıyabilir mi?

Elcevap: Bütün bu vasıfları bir tek şahıs—hususen bu zamanda—üzerinde taşıyamaz. Dolayısıyla, bu meselede de istinad edilecek bir şahs-ı mânevîye şiddetle ihtiyaç var.

Nitekim, Sünûhat isimli eserinde eski zaman ile yeni zaman farkına dikkat çeken Üstad Bediüzzaman, şahıslar ve şahs-ı mânevî noktasında, ülkede ve dünyada değişen şartlar gibi konjonktürel unsurların da tamamen değiştiğini açık ve net ifadelerle beyan ediyor.

İşte, zamanın münferid şahıs değil “cemaat zamanı” olduğu ve hükmedecek hâkimin de “ruh-u cemaatten çıkmış …metin bir şahs-ı mânevî” olması gerektiğine dair, adı geçen risâledeki çarpıcı ifadeler:

“Eski zamanda değiliz. Eskiden, hâkim bir şahs-ı vâhid (padişah, sultan, kral) idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tâdil ederdi.

“Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış, az-mütehassis (1), sağırca (2), metin bir şahs-ı mânevîdir ki, şûralar o ruhu temsil eder.” (A.g.e., s.51)

—————————————

(1) Az-mütehassis: (edebî ıstılâh) Hassas, duyarlı, fakat hissî, duygusal hareket etmeyen bir olgunluk.

(2) Sağırca: (e. ıstılâh) Her konuşulanı duyan, fakat her söze kulak asmayan bir ağırbaşlılık.

Not: Her ikisi de “duyarlı bir rasyonellik” içinde karar alan ve öyle de hareket eden demektir. M.Latif SALİHOĞLU

Öyle bir metanet ki…

Evet, şahs-ı mânevî, daha evvelki bölümde de ifade edildiği gibi, “ruh-u cemaatten çıkar” ve “şûralar o ruhu temsil eder.”

İşte, böyle bir mânevî şahsiyet, maddî ve zahirî şahsiyetten çok daha kuvvetli, çok daha metindir.

Hem, o kadar tesirli, kuvvetli ve metindir ki, şahs-ı mânevî, ona ne top işler, ne de tüfenk. Ne yasakçı kànunlar yıldırabilir onu, ne sürgün, ne hapis, ne de zindanlar.

Şiddetli baskılar, zulümler, işkenceler, zehirlemeler, menfî propagandalar, ambargolar, takip ve tarassutlar da çürütemez, çökertemez, zaafa uğratamaz, şahs-ı mânevîyi.

Hatta, ölüm(ler) bile şahs-ı mânevînin ömrünü bitiremiyor, sonunu getiremiyor. Zira, bir ruh ölürse, diğer ruhlar bâki kalıyor ve hizmet aynen devam ediyor, yine de…

Sonra, şeş cihetten hücûm eden dehşetli günahlara ve münkerât ordusuna karşı da, en mukavemetli siper, yine o şahs-ı mânevîdir. Taarruz eden her bir günaha karşı, o şahs-ı mânevîye bağlı binler kardeşler tarafından imdada gelen müstecap duâ ve ihlâslı hasenât katarı, muazzam bir yığınak, bir cephane, bir siper, bir kal’a ve nihayet yenilmez, mağlup edilmez bir kuvvet teşkil ediyor.

Meselâ, her gün namaz tesbihatında milyonlar ağız ve diller ile tekrar edilen “…Vebî-Talabet-i Resâili’n-Nur” duâsı, işte o şahs-ı mânevîye bağlı kardeşlerin imdadına yetişerek, her birinin a’mâl ve hasenât defterine bitamamiha geçiyor.

Hâsılı, şahs-ı mânevînin kuvvetini, metanetini, azâmetini gösteren daha nice delil ve işaret vardır ki, burada saymakla bitiremeyiz.

Şimdi, bütün burada saydıklarımız ve dahi sayamadığımız faydalar, meziyetler, kuvvetler, acaba münferit kişiler, yani tekil şahıslar için de geçerli midir?

Aynen geçerli olduğunu, sahi kim iddia edebilir?

Münferit kalan şahıslar, hususan bu zamanda, hiç şüphesiz ki korkmak-korkutulmak, yılmak-yıldırılmak, kanmak-kandırılmak, yanılmak-yanıltılmak, ölmek-öldürülmek, çürümek-çürütülmek gibi, daha bir dizi güvensiz, tehlikeli, şüpheli, şaibeli, sakıncalı durumlarla da karşı karşıyadır.

Ne var ki, kendilerine bile yeterli derecede faydası bulunamayan ve kendilerini kurtarmaya güç yetiremeyen bu fâni şahıslar, “ene” ile meydana çıktıklarında, başkaca hiçbir kuvvetin mağlup edip çürütemediği o “şahs-ı mânevî”ye bir derece tesir ile zarar verebiliyorlar.

Gizli ve gaddar münâfıkların şiddet, baskı ve menfî propaganda ile dağıtamadıkları, yani bir türlü zaafa uğratamadıkları “şahs-ı mânevî”nin kuvvetli yekûn tutan hasılâtını, din perdesi altında dağıtmak ve bilhassa enaniyetli şahıslara parsel parsel bölmek taktikleriyle, bünyeye kısmen ve muvakkaten de olsa zarar verebilirler. Ve maalesef ki, vermişler; hem, vermeye devam ediyorlar.

Aşağıda, bu mühim ve ürpertici noktanın izahı yer alıyor, delilleri zikrediliyor.

“Ene” ve “parselasyon” tehlikesi

Üstad Bediüzzaman’a karşı kıskançlık damarı bulunan enaniyet-i ilmîye sahibi bazı hocaların Risâle-i Nur hizmetine verebilecekleri zararın büyüklüğü hakkında, Beşinci Desise-i Şeytaniye’deki “ene” bahsinde etraflıca bilgiler veriliyor. (Mektûbat, s. 412.)

Risâle-i Nur dairesi içinde “en büyük tehlike” şeklinde tarif ve tavsif edilen bu noktaya başka yazılarımızda da temas ettiğimizden, merak edenler için kaynak ismi belirterek geçiyor ve sadede dönüyoruz. M.Latif SALİHOĞLU

Bediüzzaman Said Nursî, Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin Risâle-i Nur’lar hakkında oybirliği ile vermiş olduğu beraat kararından (1944) sonra, düşmanları olan gizli münâfıkların, ileride cephe ve taktik değiştirerek “din perdesi altında” taarruza geçeceklerini önemle hatırlatıyor.

Mecburi ikamete tâbi tutulduğu Emirdağ’da kaleme aldığı ve “bu zamanın iki dehşetli mânevî belâ”sından söz ettiği bir mektubunda aynen şunları ifade ediyor, Üstad Bediüzzaman:

“…Risâle-i Nur’a, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahanesiyle tecavüz edilmez. Daha kimseyi o bahaneyle inandıramazlar. Fakat cepheyi değiştirip, din perdesi altında bazı safdil hocaları veya bid’a taraftarı veya enaniyetli sofi meşreplileri bazı kurnazlıklarla Risâle-i Nur’a karşı—iki sene evvel İstanbul’da (Ş.A.) ve Denizli civarında (Ş.S.) olduğu gibi—istimal etmek ve Risâle-i Nur’a ve şâkirtlerine ayrı bir cephede tecavüz etmeye münafıklar çabalıyorlar. İnşaallah muvaffak olamazlar.” (S. T. Gaybî, s.189.)

Bu paragrafta atıfta bulunulan şahıs ve olaylar hakkındaki detay bilgileri es geçerek, hatırlatılan gizli tehlike ve nazara verilmek istenen fikir üzerinde bir nebze duralım.

İstikbâle yönelik yapılan bu hatırlatma bilgilerinden şunu anlıyoruz: Gün gelecek, Risâle-i Nur’a doğrudan taarruz, tecavüz edilemeyecek. Münafıklar, bu eserlerin vatana, millete zararlı olduğuna kimseyi inandıramayıp, mahkemeler yoluyla uğraşmaktan da vazgeçecekler. Kudsî dâvâ açısından muzafferiyetle neticelenen bir dönem, böylece tarihe mal olup kapanacak.

Fakat, gizli münafıklar yine durmayacak, düşmanlığa devam edecekler. Risâle-i Nur’la ve Nur talebeleriyle uğraşmaktan vazgeçmeyecekler. Metod değiştirecekler ve bu kez “dinî cephe”den vurmaya çaba gösterecekler.

Üstad Bediüzzaman, bu hakikatleri bilin ve fakat yine de dindarlarla uğraşmayın, onlarla kavga edip enerjinizi boşa harcamayın diye, ayrıca tavsiyelerde bulunuyor. Çünkü, bundan dinsizler istifade eder, tarafları birbirine kırdırarak fitne kazanını kaynatmaya çalışır.

Fitne bezirgânlarına prim vermemek kaydıyla bilinmesi gereken vakıa şu ki, 1940’lardan sonra bazı hocalar ve hatta şeyh diye bilinen kimi zatlar, Üstad’ın ve Risâle-i Nur’un aleyhinde pekâlâ istimal edilmiş. (Tabiî, sonradan posaları bir kenara atılmak suretiyle de perişan edilmiş.)

Meselâ, bunlardan birisiyle anlaşma yapılarak en az on yıl müddetle “Risâle-i Nur’un medet beklediği İstanbul âfakında bir nevi taarruz edilmiş” (S.T.Gaybî, s. 58); Bir diğerini kullanmakla da, Denizli Hapishanesinde Üstad Bediüzzaman’a çok büyük sıkıntılar verilmiş. M.Latif SALİHOĞLU

Yanılgı” nerede?

Risâle-i Nur’daki ilgili bahislerin heyet-i umumiyesinden anlaşıldığı kadarıyla, âhirzamanın “eşhas-ı mühimme”si dörttür.

Bir ömre sığmayacak kadar büyük icraata imza atacak bu dört mühim şahıs şunlardır:

1) Zuhûr ile (yani tedrîcen) meydana çıkıp âlemi tenvir edecek olan Hz. Mehdi. (as)

2) Nüzûl ile (yani birden) velâyet makamında gelip şeriat-ı Muhammediye (asm) ile amel edecek olan Hz. İsa. (as)

3) Duhûl ile (yani dahilden) İslâmlar arasında çıkacak olan Süfyanî Deccal.

4) Hurûç ile (yani hariçten) çıkıp tecavüz edecek olan Büyük Deccal.

Evet, ortada dört büyük şahıs var ve bu dört şahsın her biri kendisine lâyık olan ve muvafık düşen vazifenin başına geçip icraatta bulunacak.

Ancak, bunların icraatı o kadar büyük ve geniştir, tamamını yapmaya ömürleri kifayet etmiyor.

Dolayısıyla, onların vazifesinin çoğu, müntesipleri ve cemaatleri olan “şahs-ı mânevî” tarafından icra ediyor olacak.

Bir de şu var ki, bu şahısların hiçbiri alenen bilinemeyecek. 24. Sözün Üçüncü Dalında genişçe izah edildiği gibi, “sırr-ı teklif” ve “hikmet-i ipham”a uygun düşmediğinden, âhirzamanın mühim şahıslarını açıktan herkes bilemez, tanıyamaz. Bunlar, ancak nur-i iman ile bilinir ve tanınırlar.

Yine, ilgili hemen bütün bahislerde tekraren ifade edildiği gibi, bu zaman şahıs zamanı olmayıp, şahs-ı mânevî zamanı olmasından, hizmetler ve icraatler, ekseriyet itibariyle cemaatleri ve cereyanları temsil eden birer şahs-ı mânevî tarafından deruhte edilecek.

İşte, bu mühim meseleyi anlamayanlar, yahut kasten anlamak istemeyenler, ne yazık ki Risâle-i Nur talebelerini “şahs-ı mânevî” noktasında “yanılgı”ya düşmekle itham ediyorlar. Tabiî, dayanaktan ve inandırıcılıktan yoksun olan bu ithamlar nâhak yere sarf edildiğinden, hedefini bulamayıp sahiplerine geri dönüyor. M.Latif SALİHOĞLU

Kesin ve net ifadeler

Bu zamanın şahs-ı mânevî zamanı olduğuna dair tâ başından beri Risâle-i Nur’dan deliller getiriyoruz.

Burada, yine aynı noktaya parmak basan birkaç delil ve bürhan getirerek, bunları meydan-ı istifadeye sunmaya devam edelim.

Bu zamanda, küfür ve dalâlet ehlinin de ‘şahs-ı mânevî’ tarzında çalıştığını ve bu metotla faaliyetini sürdürdüğünü ifade eden Üstad Bediüzzaman, iman ehlinin de mağlup olmamak için aynı metot ve silâhla çalışarak mukabele etmesi gerektiğini şu sözlerle beyan ediyor:

“Her asırda dine ve imana tam hizmet eden müceddidler geldikleri gibi, bu acip ve komitecilik ve ‘şahs-ı mânevî’-i dalâletin tecavüzü zamanında bir ‘şahs-ı mânevî’ müceddid olmak lâzım gelir. Eski zamana benzemez. Şahıs ne kadar da harika olsa, ‘şahs-ı mânevî’ye karşı mağlûp olmak kabildir. Risâle-i Nur’un o cihette bir nevi müceddid olması kaviyyen muhtemel olduğundan, o sıfatlar–hâşâ–benim haddim değil; belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risâle-i Nur’a bir nevi çekirdek olabilir. Kur’ân’ın feyziyle, Cenab-ı Hakkın ihsanıyla o çekirdekten Risâle-i Nur’un meyvedar, kıymettar bir ağaç hükmüne icad-ı İlâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm, gittim. Bütün kıymet Kur’ân-ı Hakîmin mânâsı ve hakikatli tefsiri olan Risâle-i Nur’a aittir.” (Emirdağ Lâhikası-II/377)

Yine, Tarihçe-i Hayat’taki “Isparta Hayatı” bölümünde de aynı noktaya tahşidat yapılıyor ve mesele başka hiçbir tarafa çekilemeyecek kadar açık ve net ifadelere ortaya konuluyor. Üstad Bediüzzaman’ın şahsına ziyade ehemmiyet vererek ona manevî makam-mevki izafe eden ve bilhassa bunu aleniyete döküp etrafta medar-ı bahsedenlerin hatırını kırarcasına hiddetli cevaplar veriliyor. İşte bu meselenin izah ve ifadesine dair bir paragraf:

Üstadımız, öyle zatların ve Risâle-i Nur talebelerinin hakikatlı takdir ve beyanlarına karşı hiddetlenerek, çok defa da hatırlarını kırarak der ki: “Zaman şahıs zamanı değil, ‘şahs-ı mânevî’ zamanıdır. Risâle-i Nur’da şahıs yok, ‘şahs-ı mânevî’ var. Ben bir hiçim. Risâle-i Nur, Kur’ân’ın malıdır, Kur’ân’dan süzülmüştür. Şeref ve hüsün Kur’ân’ındır. Şahsımla Risâle-i Nur iltibas edilmiş. Meziyet, Risâle-i Nur’a aittir. Risâle-i Nur’un neşrindeki harika muvaffakiyet ise, Risâle-i Nur talebelerine aittir. Yalnız şu kadar var ki, şiddetli ihtiyacıma binaen Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Hakîmden bana ilâç ve tiryakları ihsan etti; ben de kaleme aldım. Her nasılsa, bu zamanda birinci tercümanlık vazifesi bana düşmüş. Ben de Risâle-i Nur’un talebesiyim. Bir risâleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum halde yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaşınızım” der. M.Latif SALİHOĞLU

Kök tutan ve tutmayan metotlar

Doğrudan tekil şahsa bağlı olmayan dâvâlar ve hizmetler, bir şahs-ı mânevî tarafından yürütülüyor demektir.

Şahsa bağlı olan hizmetler ise, o şahsın fâni ömrüyle káim olup, hayatta iken aldığı tavra göre şekil alır. Bâzan da şekilden şekle girer. Çünkü, şahıs değişken ve kırılgan olabiliyor. Tazyik ve tehditler karşısında, şahıs korkar, ürker, yahut evhama, vesveseye kapılabilir. Bunlar da, onun esaslı duruşuna tesir eder, onu tavırdan tavıra sürükleyebilir.

Bu dehşetli zamanın tazyikatı sebebiyle, bâzan olur ki, şahıs, önceki ve sonraki haliyle birbirinden pek büyük farklılıklar gösterebilir, hatta belki tanınmayacak derecede değişebilir.

Siz, bu değişikliğe bakıp hayret edersiniz, “Yahu, insan, hususan bir Müslüman bu kadar mı değişir?” diye dehşete düşersiniz belki; ama, yaşanan acı gerçek budur ve böyledir.

Zaten, ehl-i dünya olan münâfıklar ve zındıklar da, aynen böyle her ân değişebilecek ve bilhassa hiç kök tutmayacak hizmetlere, meslek ve meşreplere bağlanılmasını isterler. Tâ ki, büyüseler de başedilmesi, mağlup edilip boyun eğdirilmesi, en azından yönlendirilmesi kolay olsun.

Evet, şahs-ı mânevî dairesinde yürütülen hizmetler hem kök tutar, hem de zeminin derinliklerine esaslı kökleri salar. Kök sağlam olunca, ağaç neşv û nemâ bulur, her yana taze dal ve budaklar salınır ve ona göre de bol miktarda meyve istihsal edilir.

İşte, Risâle-i Nur’un hizmeti, böylesine köklü, kuvvetli ve bereketli bir şahsiyet-i mâneviye tarafından yürütülüyor. Dâvâsındaki muvaffakiyet ile düşmanlarına galebe çalmasının sırrı da, hizmet metodu itibariyle esasen bu noktadan kaynaklanıyor.

Bu da, haliyle gizli düşmanları kızdırıp kudurtma noktasına getiriyor. Onun için, onlar eski “doğrudan hücûm” tarzındaki taktiklerini değiştirdiler ve bu kez içeriden vurmaya, yani dahilden adamlar elde edip aynı iç piyasaya sürmeye başladılar.

Hem onlar ve hem de o adamlar, birbirlerini kullandıkları zannıyla, çoğu zaman el birliği ederek faaliyetlerine devam ediyorlar.

Bütün bunları bilmekte muhakkak ki büyük faydalar var.

Ezilmemek ve ye’se düşmemek için

Heyet, meşveret, şûra ve cemaat zamanı olan bu çağda, kıymet ve ehemmiyetin şahs-ı manevîye göre olduğunu kaydeden Üstad Bediüzzaman, aksi yönde tavır almanın ise, fani olan zayıf omuzları ezerek çökerteceğini ve İslâm cemaatini ye’se düşüreceğini ihtar ediyor.

İşte, aksi yöndeki birinci tahlikeye dikkat çeken ifadeler:

“Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli, dirayetli arkadaşlarım,

“Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. Hususan benim gibi bir biçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle, bir batmanı kaldırmayan zayıf omuzuna binler batman ağırlığı yüklense, altında ezilir.” (Kastamonu Lâhikası, s. 8.)

İkinci noktaya dikkat çeken ifadeler ise, Tarihçe-i Hayat’ın Barla Hayatı bölümünde geçiyor. Milletin içindeki korku ve evhamı dağıtmanın, Müslümanlarda ümit ve ferahlık husûle getirerek onları yeisten kurtarmanın formülü ve çaresi şu sözlerle dile getiriliyor: “Risâle-i Nur’dan tahkikî iman dersi alan ve gittikçe ziyadeleşen Nur talebelerinin imanları inkişaf etmiş, imanî bir şehamet ve İslâmî bir cesarete sahip olmuşlardır. Nasıl ki, cesur bir kumandan yüzlerce askere lisan-ı haliyle cesaret verir ve nokta-i istinad olursa, aynen öyle de, Risâle-i Nur ‘şahs-ı mânevî’sinin mümessili olan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri başta olarak, tahkikî iman dersleriyle imanları kuvvetlenen yüz binlerce, şimdi milyonlarca Nur talebeleri, ehl-i imana bir nokta-i istinad ve bir hüsn-ü misâl olmuşlardır. Nur talebelerinin bu iman kuvvetleri ve dinsizliğe karşı kahramanca mücadeleleri, halkın üzerinde çok tesir yapmış ve bir intibah (uyanıklık) husûle getirmiştir. Böylelikle, milletin içindeki korku ve evhamları da Risâle-i Nur’la izale etmişler, vatan ve millete umumî bir cesaret, ümit ve ferahlık husûle getirip Müslümanları yeisten kurtarmışlardır.”

Bediüzzaman Said Nursî’ye ait Tiryak isimli eserden yapacağımız bir paragraflık iktibasla, şimdilik bu bahse nokta koyalım.

Kendisine gösterilen hüsn-ü teveccühün, esasen Risâle-i Nur’un ve Nur şakirtlerinin ‘şahs-ı mânevî’sine ait olduğunu şu sözlerle yorumluyor, Üstad Bediüzzaman:

“Risâle-i Nur’un hakikati ve şakirtlerinin ‘şahs-ı mânevî’si, bu zaman ve bu zeminde o şiddetli ihtiyacın yüzünü kendilerine çevirmiş. Benim şahsımı—hizmet itibarıyla binden bir hissesi ancak bulunduğu halde—o harika hakikatin ve o hâlis, muhlis şahsiyetin bir cihetle mümessili zannedip o teveccühü gösteriyorlar.”M.Latif SALİHOĞLU

Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsi

Şahs-ı mânevî; mânevî şahıs, belli bir şahıs olmayıp, kendisine bir şahıs gibi muâmele edilen şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar; belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs veya tüzel kişilik mânâlarını taşımaktadır.

Asrımızın müceddidi ve en büyük mütefekkiri olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, şahs-ı mânevînin önemini her hâl-ü kârda belirtmiş ve üzerinde çok durmuştur. Çünkü “Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı mânevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”1 Şahıs ne kadar dâhî ve hatta yüz dâhî derecesinde olsa, bir cemaatin mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı mânevîsini temsil etmezse, muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevîsine karşı mağlûptur.2

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek”3 zaruretini belirterek, “Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevî hükmeder ve dayanabilir”4; “Risâle-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir”5; “Hatta şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur”6 ifadeleriyle şahs-ı manevinin gücünü, tesirini ve büyüklüğünü; daha doğrusu olmazsa olmazlığını ortaya koymuştur.

Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisine bütün vazifelerini bırakan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Bu heyetimizin şahs-ı mânevîsinde, her biriniz bir duygu, bir âzâ hükmündesiniz”7 ve “insan-ı kâmil (Peygamber Efendimizin (asm) ünvanı olan mükemmel insan) ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (asm) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz”8 ifadeleriyle şahs-ı manevinin mahiyetini özetleyip, vazifelerini de; “Bu kudsî cemaatın şahs-ı manevisinin üç vazifesi olduğu, bunların imanı kurtarmak, hilafet-i Muhammediye (asm) ünvanıyla şeair-i İslâmiyeyi ihya etmek ve inkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’âniyenin ve şeriat-ı Muhammediyenin (asm) kanunlarının bir derece tâ’tile uğramasıyla bu vazife-i uzmayı yapmak”9 şeklinde izah etmiştir.

Kısaca iman, hayat, şeriat olan bu üç vazifeyi de üstlenen Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviyi temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı manevisi, veraset-i nübüvvet olan ‘Mehdiyyet’i temsil etmektedir. “Bu zaman şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fani ve aciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez”10 ve “Hem bu üç vezâifi birden bir şahısta yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahirzamanda, Al-i Beyt-i Nebevînin cemaat-ı nuraniyesini temsil eden Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtimâ edebilir. Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu asırda Risâletü’n-Nur’un hakiki şakirtlerinin şahs-ı manevisi, hakaik-i imaniye muhafazasında tecdid vazifesini yaptırmıştır”11 diyen Üstad Bediüzzaman Hazretleri, böylece Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsinin “Bu zamanda hem iman ve din, hem hayat-ı içtimâî ve şeriat için, hem hukuk-u âmme ve siyaset-i İslâmiye için gayet ehemmiyetli bir müceddid”12 olduğunu da belirtmekte ve bu arada hâlâ Hz. Mehdi’yi bekleyenleri ve o makama heveslenenleri ve birilerine yüklemeye çalışanları da ikaz etmektedir.

Bu itibarla, ömrü boyunca hürriyet için çalışan, başta vilâyât-ı şarkiyeyi baskı rejimine karşı ikaz eden, İslâmiyeti ve ulemayı bilhassa Avrupa’nın bozuk zannından kurtaran, meşrûtiyeti—şimdi cumhuriyet ve demokrasiyi—şer’î delillerle kabul edip, dört mezhepten istihracının mümkün olduğunu ve bütün ulema ve talebeye istibdadın şeriatla bir münasebeti olmadığını anlatan, Avrupa’ya karşı ekonomik savaş açan, haysiyet kırıcı neşriyat yapan gazetelere yine gazetelerle onları reddeden makaleler yazarak doğru ve namuslu gazeteciliği öğreten, büyük kalabalık ve toplantılarda daima yatıştırıcı rol oynayarak gizli oyunları bozan, parlamentonun, milletvekillerinin, devlet ileri gelenlerinin ve büyük ulemanın en mühim vazifelerini uhdesine alan, isyan ve darbe hazırlığında olan askerleri itaate getirerek âlim ve aydınların vazifelerini deruhte eden, kendisine verilen bütün maaş, rütbe ve ihsan-ı şâhâne gibi sus paylarını reddederek padişaha ve reislere nasihat eden, millet meclisinde beyanname yayınlayarak vekillerin de Allah’ın kulu olduğunu hatırlatan, memleketin maarifi için çalışarak siyasilere yön veren, bütün dünyaya ortak paydanın demokratlık olduğunu öğreten ve ülkemizde de demokrat misyonu destekleyerek onlara yardımcı olan, velhâsıl; siyaset, diyanet, saltanat ve cihad âleminde vazifeleri olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “bütün bu vazifelerini Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsine bırakmıştır.”13 Bu şahs-ı mânevî bu vazifeleri devam ettirecektir.

“Bundan sonra her meselemizde emir Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir reyim var”14 ve “Vazifem bitmiş gibi, bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. ..Risâle-i Nur’un samimî, halis şakirtlerinin heyet-i mecmuâsının kuvvet-i ihlâsından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı mânevî bâkî ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir”15 diyen Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin başında bulunup tasarrufu devam ettiği Risâle-i Nur’un Şahs-ı Mânevîsi’ne mensubiyetin ayrıcalığı tartışılmazdır. Çünkü “Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviyi temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı manevisi ‘Ferid’ (üstün, yüksek, eşsiz) makamına mazhardır.”16

“Hem sırr-ı veraset-i Nübüvvetle velâyet-i kübranın feyzine mazhar ve sahabenin sırr-ı meşrebine medar olan” (Lem’alar, s. 639) ve “Risâle-i Nur’un dairesindeki halis pek kuvvetli ve her ferdine çok ruhları kazandıran”17 bu kudsî şahs-ı maneviye liyakat kesb etmek ve ‘has şakirt’ olmak için evvelâ “hakikat-i ihlâs ve terk-i enaniyet ve daima kendini kusurlu bilip ve hodfuruşluk etmeyerek; kendini değil, Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisini ehl-i imana göstermek gerekmektedir.18

Bu mensubiyet şuuruyla hareket ve gayret etmek bütün Nur Talebelerinin boynunun borcudur.

Dipnotlar:1- Barla Lâhikası 8,2- Mektubat 744,3- Lem’alar 375,4- Kastamonu Lâhikası 106,5- Lem’alar 404,6- Barla Lâhikası 15,7- Mektubat 724,8- Lem’alar 392,9-Şuâlar 689,10-Sikke-i Tasdik-i Gaybi 20,11- age. 283,12- age. 283,13- Şuâlar 777,14- Emirdağ Lâhikası 195,15- Barla Lâhikası 588,16- Kastamonu Lâhikası 278,17- Lem’alar 631, 18- Tarihçe-i Hayat 733.

Yazar: AHMET DEMİRDÖĞMEZ-01.12.2010 -Yeni Asya Gazetesi

Şirket-i mâneviye üzerine – 1

Afyon’dan okuyucumuz: “Şirket-i mâneviye ne demektir? Üstad Hazretlerinin şirket-i maneviye verdiği önem nedir? Bizim şirket-i maneviyeden kazancımız ne olacaktır?”

Şirket-i manevî, Allah’ın rızasına dönük uhrevî amellerde kurulan manevi ortaklık demektir. Aynı hedefe yürüyen, aynı gaye ile hareket eden, aynı mesele için ağlayan ve gülen, ortak dâvâları, kıvançları ve sevinçleri bulunan, ortak dertlerle dertlenen insanlar bir şirket-i mâneviye oluştururlar. Risâle-i Nur dâvâsı etrafında oluşan şirket-i mâneviye için bütün zahmetleri ve sıkıntıları hiçe indiren ve büyük kârları pek çok ucuza mâl eden bir yüksek değer olarak bahseden Bediüzzaman, şirket-i mâneviye mensuplarına şöyle bir müjde veriyor: “Şirket-i manevîye-i Nuriyenin feyziyle, her bir şakirt derecesine göre umum kardeşlerinin mânevî kazançlarına ve duâlarına hissedar olur. Güya âdeta binler dille istiğfar eder, ibadet eder.” 1

İnsanlar zor işleri hep ortaklık yoluyla, el birliğiyle, omuz omuza vermek ve güç birliği meydana getirmek sûretiyle aşmışlardır. Atalarımızın, “Bir elin nesi var? İki elin sesi var!” sözüyle vecîz şekilde ifâde ettiği hakîkat, dünya işlerinde de, âhiret işlerinde de hep geçerli akçemiz olmuştur. Dünya için üç beş kişi bir araya gelip güç birliği yapıyorlar; bir ticâret veya iş ortaklığı kuruyorlar. İşin yürütülmesinden, kazancına ve kârına kadar ortak oluyorlar. Ticârî ortaklık bereket için de önemli bir duâ hükmüne geçiyor ki, genelde büyüme ile, yükselme ile, yüksek kârlarla neticeleniyor.

Âhiret işlerini yürütmek için de pekâlâ ortaklık kurulabilir ve bir çok bâdire, bir çok zorluk, bir çok sıkıntı el birliği ile, güç birliği ile, omuz omuza vermek sûretiyle aşılabilir. Üstelik âhiret işlerinde sevap ve ücret verme makâmı doğrudan Cenâb-ı Allah olduğundan, O’nun Samedâniyetinin, istiğnâsının, zenginliğinin, ikrâmının, rahmetinin ve cömertliğinin bir gereği olarak; ortakların tamamının sevabı, ortaklardan her birisine eksiksiz gider; sevaplar ortak sayısına bölünmez, bilâkis ortak sayısı kadar katlanır ve yekûn sevap tamamına ödenir. Buna Üstad Bedîüzzaman Hazretleri bir mum etrafında birer boy aynasıyla duran insanların aldığı eksiksiz ve tam ışık misâli ile açıklık getirir. Işık nur olduğundan bölünme ve parçalanma olmaz ve her birisinin aynası tam bir mum ışığına sahip olur. Allah’ın feyzi, rızâsı, rahmeti, sevabı ve bereketi de ışık gibidir. Bütün ortaklara eksiksiz gider. Omuz vuranların hepsini eşit olarak ihyâ eder. 2

Fakat herkesin, aynasının rengi, parlaklığı, kırıklığı, netliği veya körlüğü gibi özelliklerine göre derece derece ışık alacağı malumdur. Yani ışık hepsini birden eşit olarak kucaklar; ama her ayna kendisine gelen ışığı kendi kabiliyetine göre alır. Eğer sırrı bozulmuşsa ışığı içinde pek fazla tutamaz; gelen ışık geçer gider. 3

Nasıl Cennette de herkes bir yandan sevdiği ile berâber olurken, aynı zamanda derecesine uygun bir makâmda da bulunur. Yani herkesin farklı makamlarda bulunuşu, bir arada bulunmalarına ve Cennetin saadetinden ve lezzetinden muhtelif derecelerde istifâde etmelerine mâni olmaz. Bedîüzzaman Hazretleri, bunun için de, bir bahçe içindeki dostlar misâlini hatırlatır. Nasıl bir güzel bahçe içinde bir araya gelen dostlar, farklı kabiliyetlerine ve yeteneklerine göre bahçeden farklı zevk ve lezzet alabiliyorlar. Meselâ, güzel san’atlardan anlayan dost yaprakların, çiçeklerin ve top yekûn bitkilerin güzel yaratılışlarından; musîkîden anlayan dost kuş cıvıltılarının veya su şırıltılarının âhenginden; resimden anlayan dost tabiâtın renk cümbüşü içindeki uyumundan… vs anlıyor ve farklı derecelerde zevk almaları mümkün olduğu halde bir arada bulunabiliyorlar. 4

Üstad Hazretlerinin kaydettiği, “derecesine göre hissedar olur” hakîkatini bu misaller ışığında değerlendirmemiz mümkündür. Risâle-i Nûr hizmeti zaten uhrevî amellerde kurulan bir mânevî ortaklık esasına dayanır. Bu hizmette şahs-ı mânevî esastır. Ene yoktur. Enaniyet yoktur. Şahsî makam ve mevkî yoktur. Benlik ve bencillik yoktur. Biz şuuru vardır. Enelerin içinde eridiği ortak bir havuz vardır. Herkes bu havuzda kendi kimliğini eritir. Herkes kişi olarak yok olur, ortak bir şuur olarak ortaya çıkar.

Yarın İnşâallah devam edelim.

Dipnotlar:1- Şuâlar; s. 420.2- Şuâlar, s. 589.3- Lem’alar, s. 118.4- Sözler, s. 460.

Süleyman Kösmene-fikihgunlugu@yeniasya.com.tr

http://www.sentezhaber.com/sirket-i-mâneviye-uzerine—1-makale,4904.html

Şirket-i mâneviye üzerine – 2

Afyon’dan okuyucumuz: “Şirket-i mânevî ne demektir? Üstadın şirket-i maneviye verdiği önem nedir? Bizim şirket-i maneviden kazancımız ne olacaktır?”

Dünden devam:

Bediüzzaman Hazretleri kimi yerde “şirket-i mâneviye”, kimi yerde ise “iştirak-i a’mâl-i uhrevî” kelimeleriyle Risâle-i Nur Talebelerinin şahs-ı mânevîsini ifade ediyor. Şahs-ı mânevîde güçlü bir bağ, uhuvvet, birlik beraberlik, güç ve ihlâs vardır. Bu güçlü düsturun elbette bazı şartları vardır. Şöyle ki:

1- Hiç kimse kendisi adına hareket etmez; şahs-ı mânevîdeki herkes “biz” şuuru adına hareket eder. Böylece enâniyetin tehlikelerinden ve hatalardan uzak kalır. Çünkü kendisi yoktur ve her adımını “biz” içindeki istişare ile atar. İstişare eden yanılmaz, hatalardan korunur.

2- Biz havuzu büyük bir güç birliği sağlar. Böylece az, çok olur. İki kişi on bir kuvvetinde olur. On altı birleşik kardeşin kuvveti dört binden geçer.1 Bu güç birliği ile, havuzdakiler, büyük hizmetlere imzâ atabilecek bir kudrete sahip olurlar; fakat yıkıcı gurur ve riyâya da meydan vermezler. Çünkü gurur ve riya “biz havuzuna” giremez.

3- Havuzda enaniyet ve benlik olmadığından herkes yekdiğerinin hatasını ve kusurunu görmez, görse de affeder; ancak kendi kusurunu görür, kendini affetmez ve kendini ıslâh ile meşgul olur. İnsanın kendi kusurlarıyla meşgul olması, ben dâvâsına atılan en büyük darbedir. Bu hayırlı darbe, biz şuuru açısından kazanımdır. Çünkü herkesin kendi kusurlarıyla meşgul olması ve kardeşini kusurlarından dolayı itham etmemesi kardeşler arasında sevginin, birlik ve kaynaşmanın yaşanmasına zemin hazırlar. Havuzda bulunan “kardeşlerde fani olmak” sırrı (fena fi’l-ihvan, yani tefânî sırrı) böylece hayata geçmiş olur.

4- Biz şuuru ile hareket edenler arasında tembellik, atalet, ümitsizlik, kötümserlik, bedbinlik, yıkılmışlık, mağlûbiyet hissi bulunmaz. Biz şuuru ile hareket eden daima zaferdedir, daima üstündür, daima ümit içindedir, daima ileri atılır, daima iyi olan şeyleri ve başarıları konuşur. Kötü örnekler üzerinde durmaz.

5- Havuz şuuru, şahıslara nispetle Allah’ın rızasına daha yakındır. Çünkü bizim sosyalleşmemizi ve birlikte hareket etmemizi isteyen Cenâb-ı Hak’tır. “Toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılmayın” 2 âyeti uhrevî hizmetlerde birlikte adım atmayı emreder.

6- Allah’ın rızasını biz şuuru ile kazanmak, tek başına kazanmaktan daha kolaydır. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) Allah’ın rahmet ve rızasının, feyiz ve bereketinin “biz şuuruna ermiş cemaat” üzerine indiğini bildirmiştir.3 “Allah’ın eli cemaat üzerindedir.” 4 hadisinin sırrı bu olduğu gibi, cemaatle kılınan namazda yirmi beş derece fazla sevap müjdelenmesinin sırrı ve hikmeti de budur.5

7- Biz şuuru ile hareket edenler halkın beğenisini değil, Allah’ın rızâsını esas alırlar. Allah dilerse zaten halkın beğenisi mümkün olabilecektir; fakat bunu istemek gizli şirk hükmündedir. Bediüzzaman Hazretlerine göre, esâsen, halkın teveccühünün işe yaradığını söylemek mümkün de değildir. Bir işi için sultana müracaat eden adam, sultanı râzı etmişse, işi görülür. Râzı etmemiş ise, halkın iltimasıyla çok zahmet çeker. Bununla berâber yine sultanın izni gerekir. İzni de rızâsına bağlıdır.6

8- Bediüzzaman’a göre, ihlâsı elde etmek için biricik niyet, Allah rızâsını kazanmak olmalıdır. Eğer Allah razı olursa bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yoktur. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse; kul istemek talebinde olmadığı halde, bütün halklara da kabul ettirir. Onları da razı eder. Onun için hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızası esas maksat yapılmalıdır. Bu da en kâmil mânâda biz şuuruyla başarılır.7

9- Biz havuzundaki herkesin, havuzda bulunanların toplam hizmetinden hissedar olmasında sözü edilen “derece”den maksat; bu havuzda “erime derecesi” olmalıdır. Fert, kendisini ne kadar havuza mal etti ise, benliğini ne kadar yok bildi ise, kendi ruhunu ne kadar havuz ile bütünleştirdi ise; o nispette şahsî hatalardan kurtulur, o derece havuzun büyük sevaplarından da hissedar olur.

Dipnotlar:1- Lem’alar, s. 165.2- Âl-i İmrân Sûresi, 3/103.3- Câmiü’s-Sağîr, 3/3040.

4- a.g.e., 2/2338, 3/3891.5- a.g.e., 3/2821; Riyâzu’s-Sâlihîn, 10, 1061, 1062, 1067.

6- Mesnevî-i Nûriye, s. 156.7- Lem’alar, s. 164.

Süleyman Kösmene

fikihgunlugu@yeniasya.com.tr

http://www.sentezhaber.com/sirket-i-mâneviye-uzerine—2-makale,4919.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir