Siyâsette Muktesit Meslek

Bir önceki “İmana hizmet cihetini tercih etmek” başlıklı yazımız hakkında müsbet yorum ve mesajlar yanında farklı yorum ve mesajlar da aldık.

Dahâ çok yazımızın tek taraflı bir yazı olduğu ve Risâle-i Nûr’da müsbet siyâsetin ve siyâsî vazîfenin de mevcût olduğu, îmân hizmetinin hayr-ı mahz olup, siyâsî vazîfede ise ehven-i şerri ihtiyâr etmemiz gerektiği, yazıda bu noktaların atlandığı yönünde hatırlatmalardı bunlar. Gerçi o yazımızda müsbet siyâsetin de var olduğunu satır aralarında beyan etmiştik. Bizler samîmâne bütün yorum ve mesaj yazan ve bizzat telefonla ulaşan okuyucularımıza teşekkür ediyoruz. Bedîüzzamân Hazretleri’nin muktesit meslek olarak tarif edip müsbet siyâsetin de yolunu gösterdiğini “Ve siyâset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dairelerde icraatları olduğu…” 1 hakîkatine istinâden siyâset âleminde de vazîfeleri olduğunu nazara vermek niyetiyle yeni bir yazı hazırlamayı uygun bulduk.

Nûr Talebeleri devlet yönetimine tâlib olma ve devleti yönetme mânâsında siyâsetle ilgilenmezler. Siyâsete, hizmet-i îmâniye ciheti ile bakarlar. Taallüm-ü siyâset, yani bir anlamda siyasetin ilmini yaparlar. Taallüm-ü siyâset ise, siyâset değildir.

Nûr Talebelerinin vazîfeleri hem imânî, hem İslâmî, hem de içtimâîdir. Bedîüzzamân Saîd Nursî Hazretleri, üç devre-i hayatı ile bir bütündür. Risâle-i Nûr da bütün parçalarıyla bir bütündür. Siyâsî konularda da, Risâle-i Nûr ölçüleriyle hareket edilmelidir. Herkesin bir içtimâî ve siyâsî kanâati varsa, elbette ki Nûr Talebelerinin de Risâle-i Nûr’a dayanarak içtimâî ve siyâsî bir kanâati olmalıdır. Bu gâyet normal bir durumdur. Risâle-i Nûr’un içtimâî ve siyasî hayata getirdiği ölçülerde muharrik, Kur’ân ve sünnet-i Resulullah’ın asrımıza bakan içtimâî prensipleridir. Bu sebeple de, taassûbî ve tarafgirâne siyâsetçilikle iltibâs edilmemelidir.

Nûr Talebeleri ubûdiyet kastı ile karşılık beklemeden, sırf Allah rızâsı için çalışırlar. Çünkü “Ubûdiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubûdiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhrevîyedir.” 2

Din ile siyaset ilişkisi açısından, vakıa olarak üç tarz-ı siyâset olagelmiştir: “Siyâseti dinsizliğe âlet etmek, dini siyâsete âlet etmek ve siyâseti dine âlet ve dost kılmak.” Biz elbetteki müsbetini (siyâseti dine âlet ve dost kılmayı) tercih etmeliyiz. Risâle-i Nûr’un ölçülerini anlatmak bizim vazîfemizdir. Neticesine karışmayız, çünkü o vazîfe-i İlâhîyedir. Demokrasi ve demokratlık bir din veya dindarlık değildir. Bir dünya görüşü ve dünyevî bir sistemin adıdır. Çünkü “Seyyidü’l-kavmi hâdimühüm.” 3 Yani, “‘Memûriyet, emirlik ise, reislik değil, millete bir hizmetkârlıktır.‘ Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyetin bu kânûn-u esâsîsine dayanabilir. Çünkü kuvvet kânunda olmazsa şahsa geçer. İstibdâd, mutlak keyfî olur.” 4

Nûr Talebelerinin vazîfesi nûr göstermektir, ‘topuz tutmak’ değildir. İki elimiz var, yüz elimiz de olsa ancak nûra kâfidir. Topuzu tutacak elimiz yoktur. Topuzu ehline havale etmeliyiz. Ehil olmanın ölçüleri de Risâle-i Nûr’da belirtilmiştir. O ehiller için nokta-i istinâd olmak, onlara vazîfelerini ihtar etmek, kuvve-i mânevîye olarak destek vermek, hatta onların muvaffâkiyeti için duâ etmek, azamüş’şerden kurtulmak için ehven-i şer olarak bakmak ve tercih yapmak da bir vazîfedir. Bu mânâda Bedîüzzamân Hazretleri içtimâî hayata bakmayı da “Kur’ân menfaatine kendimizi mecbûr biliyoruz.” 5 diyerek açıklamıştır.

Nûr Talebelerinin hareket prensipleri Risâle-i Nûr’dandır. Kıyamete kadar da bu prensipler geçerlidir. İçtimâî hayata bakmak da bir nev’î vazîfedir. Çünkü “Biz Kur’ân hizmetkârları ve Nûrcular, evvelki iki cereyana [âhirzamânda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacaktır.] 6 karşı daima Kur’ân hakîkatlerini muhâfazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyâsete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbûr ediyormuş. Şimdi mecbûriyetle bakmaya lüzûm oldu.” 7 denilmiştir. Bu mecbûriyet On Dördüncü Şuâ’da şöyle ifâde edilmiştir: ”Makam-ı iddianın asılsız isnâd ettiği suçlar, siz de bilirsiniz ki, yok; beni cezalandırmaz. Fakat beni mânen cezalandıracak, vazîfe-i hakîkîyeye karşı büyük kusûrlarım var. Eğer sormak münâsipse, sorunuz, cevap vereyim. Evet, büyük kusûrlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazîfeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakîkat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanâatim geldi.” 8

Âlem-i İslâmın problemi hem imânî, hem İslâmî, hem de siyâsîdir. Müslümanların îmânî ve siyâsî hastalıklarının çözümü ise Risâle-i Nûr’da vardır.

Sosyal hayatta bir işte muvaffak olmak isteyen, Allah’ın kâinata koymuş olduğu fıtrî şerîata yani yaratılış kânûnlarına veya sünnetullah da dediğimiz kevnî şerîata uygun davranmalıdır. Fıtrat kânunlarını tanıyarak onlara muvafık hareket edilmelidir. Aksi bir durumda yaratılış kânunları olan fıtrat, muvaffakiyetsizlikle cevap verecektir. Öyleyse içtimâî ve siyâsî hayata âit heyetlerde ve olaylarda umûmî cereyana ve yaratılış kânûnlarına zıt hareket etmemek lâzımdır. Fıtrata karşı mücâdele edilmez. Çünkü fıtrat fıtrî olmayan fiilleri reddeder.

Bedîüzzamân’ın şerîat anlayışı ile İslâm’ı siyâsal tarzda anlayıp tatbîk edenlerin şerîat anlayışı aynı değildir. Buna şöyle işâret edilmiştir: ”Demek şerîatı isteyenler iki kısımdır. Biri, muvâzene ile zarûreti nazara alarak, müdakkikâne meşrûtiyeti şerîata tatbîk etmek istiyor. Diğeri de muvâzenesiz, zâhirperestâne, çıkılmaz bir yola sapıyor.” 9 Bu çok önemli bir farktır.

Nûr Talebeleri duruşlarını Risâle-i Nûr’a göre ayarlamalıdır; dışarıdan fikir ve görüşlere göre değil. Çünkü Bedîüzzamân Hazretleri müceddid-i âhirzamân olarak talebelerini başka içtihâd ve fikirlere muhtaç bırakmamıştır. Zaman ve gelişen hâdiseler Bedîüzzamân Hazretleri’ni tasdîk ediyor. Böylece zaman kaydını izhâr ediyor ki itirâz edilmez. Çünkü “Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhâr etse, i’tirâz olunmaz.” 10 bir kâidedir. Bedîüzzamân Hazretleri Kur’ân’ın içtimâî ve siyâsî hayata bakan yorumunu ve tefsîrini de yapmıştır ki, bütün yollar oraya çıkacaktır. Öncelikle âlem-i İslâm ve insanlık buna muhtaçtır. Bu dersleri sesimizin çıktığı kadar matbûât âlemiyle bütün dünyaya işittirmeliyiz.

Bâkî ÇİMİÇ-06-06-2011

bakicimic@hotmail.com

Dipnotlar:

1- Şuâlar, 2005, s: 922.

2- Lem’alar, 2005, s: 321.

3- Feth’ül-Kebir, 2: 195 (“Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.”)

4- Emirdağ Lâhikası, 2006, s: 747.

5- Emirdağ Lâhikası, 2006, s: 815.

6- Mektubat, 2004, s: 94.

7- Emirdağ Lâhikası, 2006, s: 815.

8- Şuâlar, 2005, s: 615.

9- Münâzarât, 1998, s: 41.

10- Münâzarât, 1998,s: 70.

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay2.asp?id=2142

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir