NUR TALEBELERİNİN VASIFLARI

* İhlâs kàideleriyle hareket ederler. Çünkü “vasıta-i halâs ve vesîle-i necatın ancak ihlâs ile olacağını bilirler.”

* İktisadı esas tutarlar. Çünkü “kanaat eden iktisat eder, iktisat eden bereket bulur” hakîkatine uyarlar. İsraf etmez, ehl-i dalaletin israf tuzağına düşmezler.

* Tamah göstermezler. “Hırs ve tamah yerine “Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah’tır.”[1] âyet-i celilesi delâletiyle Kur’ân’a, kütüb-ü İlâhiyeye imânları tamdır.”Ayrıca;” Hırs ve tamah, za’f-ı fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medar riyâkârâne vaziyet almaya sevk ediyor.” hakîkatini de bilirler.

* Riyâdan sakınırlar. Çünkü riyânın bir tasannu, gösteriş, hayrı şer edeceğini ve gizli şirk olduğunu bilirler.

* Tasannua girmezler. Çünkü “Dalkavukluk ve tasannunun, alçakça bir yalancılık.” olduğunu bilirler.

* İnsanların hürmet ve ikramlarını arzu etmezler. Çünkü bu zamanda verilen hürmet ve ikramların çok pahalı olduğunu bilirler. Hem Üstadlarının;” Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz itibarıyla cidden kaçıyoruz.” dersini bilirler ve tatbik ederler.

* Şan şöhret peşinde koşmazlar. “Hususan acip bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve câzibedar bir hodfuruşluk olan tarihlere şâşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nurun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıt ve münafi” olduğunu bilirler. Üstadları gibi,”Onu arzulamak değil, bilâkis şahsımız itibarıyla ondan ürküyoruz “derler.

* Enâniyeti büyük tehlikelerden biri olarak bilirler. Çünkü bu asrın enâniyet asrı olduğunu bilirler ve ondan yılandan, akrepten kaçar gibi kaçarlar.

* Tevâzu ve mahviyet sahibidirler. Meslekleri gereği ehl-i imâna karşı tevâzu ve mahviyet gösterirler. Ancak;” Evet, bu zamanda dinsizlik hesabına, benlikleri firavunlaşmış derecede ve imâna ve Risale-i Nûr’a hücumları zamanında onlara karşı tedafü vaziyetimizde tevazu ve mahviyet göstermek büyük bir cinayet ve hıyanettir. Ve o tevazu, tezellül hükmünde bir ahlâk-ı rezile olur.” şecaatine de azami olarak dikkat ederler.

* Dine hizmet ettim diye gururlanmazlar. Çünkü “Sen, ey riyakâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma.” Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyid ve takviye eder.”[2] hadisindeki emri bilir ve gurura girmekten korkarlar.

* Tezellüle girmeden hizmet ederler. “Kur’ân’ın tilmizi ise, mütevâzi, heyyin, yani âsan ve leyyin, yani yumuşaktır. Fakat, Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde tezellüle tenezzül etmez.” Ve “Asıl mü’min hakkıyla hürdür. Sâni-i Âleme abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir.” prensiplerine sadakatle bağlıdır

* Uhuvvetkârâne tesanüt eder ve kardeşlerini tenkit etmezler. Bediüzzaman’ın “Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var.” düsturuna uyarlar

* Tesanüdü en önemli bağ bilir ve muhafaza etmeye çalışırlar. Ancak; “Lâkin ittihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkârdır. İmtizâc-ı efkâr, mârifetin şua-ı elektrikiyle olur.” düsturu ile cehaletin kalkmasına ve ittihadın sağlanmasına azami gayret ederler.

* Birbirlerine ihlâsla muhabbet beslerler. İhlâsı kazanmanın çok mühim olduğunu ve bir zerre ihlâslı amelin batmanlarla halis olmayana tercih edileceğini bilirler. İhlâsı kazanmak için sadece Allah rızası için çalışılacağını ve emr-i İlâhi ile hareket edip neticesinin ise rıza-i Hak olduğuna inanırlar.

* İmân hizmetinde korku duygusu taşımazlar. Üstadın” Hem gizli düşmanlar bu zayıf damarımızdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasıl ki korku ve tamah ve şan ve şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü insanın en zayıf damarı olan “korku” cihetinde bir halt edemediler, idamlarına beş para vermediğimizi anladılar.”sözlerini kendilerine rehber ederler.

* İnsanî zaafların imân hizmetine mâni olmasına fırsat vermezler. Bu cihetle hastalık damarından gelen zaruretten, derd-i maîşet cihetinden gelen gerekçelerden, şanüşeref noktasından asırlara nam salma hastalığından ve mânevî makamlara sahip olma arzularından ve zaaflarından imâna hizmet için kaçınırlar.

* Risale-i Nûr’a perde olmaktan âzami olarak kaçınırlar. Risale-i Nûrların Kur’ân’ın malı olduğunu, kendilerinin sadece o Nûrun kusurlu bir hâdimi ve dellâlı olduklarını bilirler.

* Kendi nefsini ittiham edip, kardeşlerine taraftar olurlar. Hakperestlik ve insaf düsturuna riâyet ederek, hak muhalifin elinde de olsa ona taraftar olurlar ve kendi haklı da çıksa ondan hoşlanmaz ve sevinmezler. Hakkın hatırı için nefsin hatırını kırarlar.

* Kendileri haklı da olsa, kardeşlerini tenkit etmezler. İnsanın hatadan halî olamayacağını, tevbe kapısının açık olduğunu, nefis ve şeytanın onları kardeşlerine karşı itiraza haklı da olsa sevk etmesine fırsat vermezler. Böyle bir durumda,” Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nûr’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz.” derler ve nefislerini sustururlar.

* Birbirine gücenmez ve küsmezler. Hem birbirlerine gücenme, küsme ve tenkit etmekten ehl-i nifakın istifâde edeceğini bilirler ve büyük zarar olacağı için bu cihetten zaaf göstermezler.

* Birbirine tarafgirane bakmazlar. Aralarındaki hakîkî ve uhrevî kardeşliği, gücenme ve tarafgirliğin kaldırmayacağını bilirler. Kardeşleri için ruhlarını feda edebilecek bir imâna sahiptirler.

* Birbirinin kusuruna bakmazlar ve affedici davranırlar. Risale-i Nûrun hatırı için aralarındaki tefâni sırrı, birbirini tenkit etmemek, kusurunu affetmek düsturu ile hareket ederler.

* Birbirinin kusurunu örtmeye çalışırlar. Kendilerindeki ihlâs ve sadakat ve metanetin şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfi bir sebep olduğunu ve Risale-i Nûr zinciriyle kuvvetli uhuvvetin büyük bir hasene olduğunu bilirler.

* Kendi kusurunu görmeye çalışırlar. Bu zamanda tevâzu, mahviyet ve terk-i enâniyetin ehl-i hakîkate lâzım ve elzem olduğunu bilirler ve daima kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektiği gerçeğine göre hareket ederler.

* Birbirine su-i zan etmezler. Gözleri ile görseler dahi kardeşleri aleyhinde su-i zan yapmazlar ve perdeyi yırtmazlar. Fenalığa karşı iyilikle mukabele ederler.

* Birbiriyle münâkaşa etmezler. Münâkaşadan casus kulakların istifâde edeceğini bilirler. Üstadlarının “Sakın sakın münâkaşa etmeyiniz” tavsiyesine ve “Haklı olsa, haksız olsa, münâkaşa eden haksızdır” prensibine uyarlar.

* Birbirine güvenir ve yardım ederler. Çünkü, avam olan ehl-i imâna, dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir şahs-ı mânevî olarak kuvve-i mânevîye olurlar.

* Birbirlerine minnettarlık duyma yerine, duâ ve tebrik ederler. Nimetin kendilerine ulaşmasında iktiran sırrını bilirler ve en evvel ben muhtaçtım onun için önce bana ihsan edildi derler ve minnettarlık yerinde birbirlerini tebrik ve duâ ederler.

* Cemaat içinde şahsî cesaretini kullanmazlar. Mesleklerinde ihlâs-ı tammeden sonra en büyük esasın sebat ve metânet olduğunu bilirler. Bu nedenle Risale-i Nûr dairesine girenler, şahsi cesaretlerini kullanmazlar. Şahsi cesaretin cam parçası hükmünde değersiz olduğunu anlarlar ve buna bedel hakîkatperestlik sıddıkıyetindeki fedakârlık elmasına çevirmeye çalışırlar.

* Birbirini enâniyet ve sadakatsizlikle ittiham etmezler. Nefs-i emarenin kıyas-ı binnefs cihetinde, su-i zan noktasından kendilerini aldatmasına fırsat vermezler. Risale-i Nûr terbiye etmiyor diye şüphelenmezler. Maddî ve mânevî makamlara tâlip olmazlar.

* Birbirine tesellici ve numune-i imtisal olurlar. Hastalıkta, musibette, maddî ve mânevî sıkıntılarda tesellici olurlar. Başa ne gelirse gelsin hoş görmeye çalışırlar ve sabrederler. Birbirlerini şefkatli bir kardeş ve ders müzâkeresinde zeki bir muhatap kabul ederler. Güzel seciyelerde birbirlerine in’ikas eden bir ayine olmaya çalışırlar.

* Birbirinin kuvve-i maneviyesini takviye ederler. Bu zamanda en elzem işin, telaş etmemek ve meyus olmamak ve birbirinin kuvve-i mânevîyesini takviye etmek ve korkutmadan tevekkülle musibetleri karşılamaya çalışırlar.

* Risale-i Nûrlara sadakat, sebat ve metanetle bağlanırlar. Çünkü bu sadakat, sebat ve metanetin kendilerine çok büyük kâr ve kazanç sağlayacağını bilirler. Bu büyük kâr ve kazancın çok kıymetli bir fiyat olduğunu bilir ve bu fiyata mukabil Üstadlarının kendilerinden tam ve halis bir sadâkat ve daimi ve sarsılmaz bir sebat istediğini de bilirler.

*İhlâsla hizmetin neticelerine kanaat gösterirler. Mesleklerinin kanaat, daima şükür ve metanet ve sebat olduğunu inanırlar; ihlâs dairesinde hizmetlerinin neticelerine ve semeratına karşı kanaatle mükellef olduklarını bilirler.

* Vazîfegüzarlığa kalkmaz; tembelliğe düşmezler. Ehl-i dalaletin kendilerindeki tembellik, tenperverlik ve vazîfedarlık damarlarından istifade edeceğini bilirler. İşimize sekte vurmak ve hizmetimize fütur vermek için çalışanların desiselerine karşı vazîfelerinin kudsiye, hizmetlerinin uviye, bir saatlerinin bir gün ibadet yerine geçecek kıymette olduğunu bilirler ve bunu kaçırmamaya çalışırlar.

* Keramet ve keşfiyat aramazlar. Â’mal-i uhreviye ile dünyevî maksatların aranmayacağını, zevkler ve keşfiyatların aranmasının ihlâsı bozacağını bilirler. Dünyada muvakkat zevkler ve kerametlerin tam nefsini öldürmeyen insanlara bir maksat olacağını ve uhrevi ameline bir maksat teşkil edip böylece ihlâsın kırılacağını bilirler.

* İman hizmetini her şeyin üstünde tutarlar. Hatta kendilerine hizmet-i imâniyede kutbiyet de verilse sırr-ı ihlâs için hizmetkârlığı tercih ederler. Sadece Allah rızası için halisen, muhlisen çalışırlar,”Vazîfemiz hizmettir, o yeter” derler.

* Dünyanın ücret yeri değil, hizmet yeri olduğunu bilirler. Â’mal-i salihanın ücretinin ve nurlarının berzahta ve ahirette olduğunu bilirler. Bu dünya için onları istemezler ve ihlâsı kırmazlar. O meyvelerin istenilmeyeceğini, onlara niyet edilmeyeceğini; istenilmeden verilse teşvik için verildiğini düşünürler ve şükrederler.

* Dünya rahatına ehemmiyet vermez ve onu istemezler. Mecazi nefs-i emmare ve kör hissiyatın hizmetten kaçarak rahata düşkün olduğunu bilirler. Ancak nefse, hizmet vaktinde iş vererek dünya rahatında ona iş vermezler. Üstad ve ağabeylerinin hem malını, hem istirahatını, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetine feda ettiğini okurlar. Böylece Üstadları gibi,”Sen ey nefsim, neden fedakârlıkta en geride kalmak istersin?” derler.

* Diğer dindarlarla münakaşaya girmezler. Çünkü Üstadın“Kardeşlerim, çok dikkat ve ihtiyat ediniz. Sakın, sakın hocalarla münakaşa etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar musalâhakârane davranınız.” tavsiyesine uyarlar. Dindarlarla yapılan münakaşalardan ehl-i ilhadın istifade edeceğini ve bize büyük zarar vereceğini bilirler.

* Sair âlimlerin eserlerine karşı tavır almazlar. Bu tür iddialara karşı Üstadın,”Hâşâ,yüz defa hâşâ! Risale-i Nûr ve şakirtlerinin bir üstadı olan Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazalî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takip ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir.” düsturuna uyarak bununla mukabele ederler.

*Vazîfelerinin hizmet; neticenin ise Allah’a ait olduğunu bilirler. Kendi vazîfelerini yapıp, Cenaba-ı Hakkın vazîfesine karışmazlar. İnsanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakkın vazîfesidir derler ve kendilerine ait olmayan vazîfeye harekâtlarını bina etmezler, Hâlık’larına karşı tecrübe vaziyeti almazlar.

*Dine hizmette nefislerine hisse vermezler. Bu manada “İmanın kuvvetlenmesi için bu zamanda ve bu zeminde gayet şiddetli bir ihtiyac-ı kat’î ile ders-i dinde bazı şahıslar lâzımdır ki, hakîkati hiçbir şeye feda etmesin, hiçbir şeye âlet etmesin, nefsine hiçbir hisse vermesin. Tâ ki, imâna dair dersinden istifade edilsin ve muhtaç müteredditlere kanaat-i kat’iye gelsin.” dersini bilirler ve imtisal ederler.

* Kusur ve rekabete karşı saffet ve ihlâsı kullanırlar. “İnsan kusursuz ve rakipsiz olmaz” olduğunu bilirler. Her müşkülâta galebe ederek, bu ehemmiyetli ve dehşetli zamanda metanetle galebe ederler. Saffet ve ihlâslarını bozmazlar ve hizmetlerine fütur getirmezler.

*Risale-i Nûr’a hizmeti en birinci vazîfe bilirler. İmân hakîkatlerine hizmeti bu zamanda en birinci hizmet, sair şeyleri ikinci, üçüncü, dördüncü derecede bilirler. Risale-i Nûrlarla hakaik-i imâniyeye hizmet etmeyi en birinci vazîfe ve medar-ı merak ve maksut-u bizzat kabul ederler.

* Hizmetteki sıkıntılara tahammül ve sabır gösterirler. Çünkü bu ağır şartlar altında her bir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur’ân ve imân hizmetindeki mücahede-i maneviye hasiyetiyle yüz saat kadar kıymettar kabul ederler ve meşakkatli sıkıntılara sabır ve tahammül gösterirler.

* Her türlü meşguliyet ve zarara rağmen hizmetten geri durmazlar. Risale-i Nûr’un hizmet ettiği hakaik-i imâniyenin her şeyin fevkinde olduğunu kabul ederler ve bu zamanda her şeyden ziyade onlara ihtiyaç olduğuna inanırlar. Bu nedenle “Dünyanın en mühim meşgaleleri, belki büyük zararları, onların hakaik-i imâniyeye olan ihtiyaçlarını susturmuyor” bilirler.

* Hizmette nefsi öne sürer, ücrette unuturlar. İbadet, tefekkür zamanlarda nefse iş vermek ve onu unutmamayı, hizmetlerden sonra ise nefsi unutmayı unutmazlar. Hizmet, sa’y, tefekkür zamanlarında nefse iş verirler. Hizmetler görüldükten sonra, neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulmasının kemal olduğunu bilirler.

*Sarsılmaz metanet sahibidirler. Kendilerinin “Böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiyat takdir edilmez derecede kıymettar ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse yine ucuz düşen bir hakîkatin uğrunda ve yolunda çalıştıklarını” bilirler. Bu nedenle “Elbette bütün musibetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl-i metanetle mukabele etmemiz gerektir” diye metanetle davranırlar.

* Sadâkat, sebat ve sıkı irtibat içinde olurlar. Cenab-ı Hakkın ihsan ve keremiyle gayet kudsi, ehemmiyetli ve kıymettar ve her ehl-i imâna menfaatli bir hizmette iş bölümü tarzında çalışırlar. Fevkalâde sadâkat ve sebat ve mürfitâne irtibat ve ihlâsta terakki etmeye çalışırlar.

* Sadakatle sabır gösterirler. Hizmetlerini bir imtihan vesilesi görürler. Musibetlerden sarsılmazlar. “Vazîfelerimizde bütün âlem-i İslamı alâkadar edecek bir keyfiyet ve kıymet vardır “ derler ve sabır gösterirler.

* Mânevî fırtınalara karşı dikkatli ve ihtiyatlı olurlar. Çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunurlar. Çünkü manevi fırtınalar olduğunu ve devam ettiğini bilirler. Bazı dessaslara karşı dikkatli ve müteyakkız davranırlar.

* İman hizmetkârlığını gizlemezler. Cennet ucuz olmadığı gibi, cehennemin de lüzumsuz olmadığını; ihfânın riyadan olduğunu bilirler. Hizmet-i Nuriyelerini lüzumsuz yere setretmezler. Setretmenin çirkin bir davranış olduğuna inanırlar.

* Mümkün oldukça namahreme bakmazlar. “”Haram-ı nazar, nisyan verir.” Hakîkatine göre hareket ederler ve “Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme.” tavsiyesine azami derecede hassas davranırlar. Harama nazarın unutkanlık hastalığını tezayüt ettirdiğini bilirler.

*İmana hizmetlerini hiç bir şeye alet etmezler. Çünkü Nurda öyle bir hakîkat bulmuşlardır ki; hiçbir şeye alet olmaz, hiç bir garaz ve maksat içine giremez, hiçbir şüphe ve vesveseye meydan vermez, hiçbir düşman ona bahane bulup çürütemez bilirler ve yalnız hak ve hakîkat için ona çalışırlar.

* Şer’i meşvereti esas tutarlar. Meşveret-i şer’iye ile reylerini teşettütten muhafaza ederler. Devamlı kardeşleri ile meşverete muhtaç olduklarını bilirler. Meşveretle ne lazımsa yapılacağını bilir ve ihtiyatla, telâşsız, velvele vermeden çalışırlar.

* Başkalarının da imânını kurtarmayı vazîfe bilirler. Vazîfelerinin yalnız kendi imânlarını kurtarmak olmadığını bilip; belki başkalarının da imânını muhafaza etmeye mükellef olduklarını bilirler. Onun da hizmete ciddi devam ile olacağına inanırlar.

* Namaz tesbihatını terk etmemeye çalışırlar. “Namazdan sonraki tesbihatlar tarikat-ı Muhammediyedir (a.s.m.) ve Velâyet-i Ahmediyenin (a.s.m.) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür.” bilirler ve tesbihatı terk etmezler.

* Risale-i Nûr derslerini terk etmezler. Bahar, yaz meşgaleleri ve gecelerin kısa olması bir derece neşeli kış derslerine benzemediği için fütur gelebilir. Dersler, ulûm-u imâniyeden olduğu için yalnız kendi nefislerine dinletilse yeteceğini bilirler ve terk etmezler. Hem o dersleri dinleyenlerin yalnız insanlar olmadığını bilirler.

* Başka mesleklere düşmanlık değil, kendi mesleğine muhabbet ederler.”Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye haklarının olduğunu; fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir ” demeye haklarının olmadığını bilirler. İnsafsız nazarlarını ve düşkün fikirlerini hakem yapmazlar.

* Fiilleri sözlerini tasdik eder. Ne söylediyseler yaşamaya ve ne yaşadılarsa söylemeye çalışırlar. Çünkü,” Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imâniyenin kemâlâtını ef’âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.” hakîkatine sadâkatle inanırlar.

* Kemiyete değil, keyfiyete bakarlar. “Cenâb-ı Hakkın rızası ihlâs ile kazanılır; kesret-i etbâ’ ile ve fazla muvaffakiyetle değildir. Çünkü onlar, vazîfe-i İlâhiyeye ait olduğu için, istenilmez, belki bazan verilir.” sırrına muttalidirler. Hem,” Kemiyetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü bazan birtek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-yı İlâhîye medar olur.” diye inanırlar.

* Şahsa değil şahs-ı mânevîyeye dayanır ve ehemmiyet verirler. “Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir. Şahıs ne kadar da harika olsa, şahs-ı mânevîye karşı mağlûp olmak kabildir. Umum esma-i hüsna, âzâmi mertebesiyle Risale-i Nûrun şahs-ı mânevisinde tecelli ettiği” hakîkatlerine inanırlar.

* Sünnete azami derecede dikkat ederek yaşarlar. “Risaletü’n-Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat herhalde hakîkat-i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazîfe-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hâdisâtın fetvalarıyla onlar terk edilmez.” prensiplerine bağlıdırlar.

* Güzel görüp güzel düşünürler. Çünkü” Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır.” hayatlarında pozitif bir davranıştır.

*Müsbet hareket ederler. Çünkü “Bizim vazîfemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imâniyeyi yapmaktır, vazîfe-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet imân hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.” derler ve sabrederler.

*Nur Talebeleri, Risâle-i Nur’u me’haz kabul ederek, hizmet ekolü prensiplerinin en temel noktalarını net, şeffaf ve ihfâdan beri bir şekilde ders almıştır. Bediüzzaman Hazretleri’nin mesleğinin ve meşrebinin en temel vazgeçilmez düsturları olan hak, hürriyet, adalet ve ehliyeti hizmet ekollerine nokta-i istinad yapmışlardır.

*Nur Talebeleri, hayata ve ahvâl-i âleme Risâle-i Nur penceresinden bakarlar; Risâle-i Nur hakîkatleri ile bir dürbün gibi içtimâî ve siyâsî hayatın en ince noktalarını yakınlaştırır ve öyle nazar ederler. Risâle-i Nur hakîkatlerinden asrı tahlil eder, bu asrın helâket-felâket asrı olduğunu görür ve ahirzamanın dehşetli iki dinsizlik cereyanına karşı net tavır alırlar.

* Nur Talebeleri, asrımızın Kur’ân derslerini Kur’ân’ın mânevî bir mu’cizesi ve tefsiri olduğunu bilir, Kur’ân’ı ve sünneti bu asırda Risâle-i Nur’la yaşamayı hayat düsturu yapar. Sadırdan değil, satırdan hizmeti esas alır, kitabî bir hizmeti intihab ederek haklı şûrâyı te’sis eder ve o şûrâ ile şahs-ı mânevînin tahakkukunu ve üstadlığını rehber edinir.

* Nur Talebeleri, her sözün kalbe girmesine yol vermez, söylenen sözü önce hayâlin elinde tutup Risâle-i Nur mihengine vurarak akılda ve kalbde saklar. Bu zamanın şahıs zamanı olmadığını, cemâat zamanı olduğunu ders almıştır. Fertlerin te’sirat-ı hariciyeye karşı daha az mukavim olduğunu görerek ve tesirat-ı hariciyeye kapılmakla çok ahkâm-ı diniyenin feda edildiğini bizzat müşahede eder.

*Nur Talebeleri, fikr-i infirâdiye değil, şûrâlarla tahakkuk eden ruh-u cemâatten çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevîye ittiba eder. Onların muharriki aşk-ı İslâmiye ve hamiyet-i diniyedir. Siyâsetçilik ve tarafgirlik hastalığı Nur Talebelerine arız olmaz.

*Nur Talebeleri, kâinatta tecelli eden şeriat-ı fıtrî ile meşiet-i diniyi imtizac ettirmiş, sünnetullah kânunlarını içtimâi ve siyâsî hayatta tatbik etmeyi bir zaruret bilmiştir. Ayrıca kemiyet değil keyfiyet hakîkatine hasr-ı nazar ederler. Hak bildiği yoldan asla taviz vermez ve dönmezler.

*Nur Talebeleri, geçici rüzgârlara kapılmaz, maddî ve mânevî fırtınalara göre tavır değiştirmezler. Fikirlerini ve hizmetlerini asla gizlemez, net ve mert olmayı izzet-i İslâmiyenin bir seciyesi olarak kabul ederler.

*Nur Talebeleri, asla devleti yönetmeye talip olmaz, ucuz hesaplar yapmaz, siyâseti ve siyâsetçileri mümkünse dine dost yapmaya çalışır. Siyâsette ahrâr ve hürriyetçi çizgiden asla taviz vermezler. Onlar öncelikle insana talip olup, insanların ebedî hayatını imân-ı tahkiki ile kurtarmayı maksâd-ı aslî olarak hizmetlerinin esası yaparlar.

* Nur Talebeleri, adalet-i mahza ve hüriyet-i şer’îye tarafında; meşveret ve şurayı hâkim kılacak milletin kalbi hükmünde olan meclisin hâkimiyetini tesis edecek olan ahrar, hürriyetçi ve demokrat misyona nokta-i istinad olup onları açık ve net olarak desteklemeyi bir vazife addederler.

* Nur Talebeleri, âhirzamânın dehşetli dinsizlik cereyanlarını Risâle-i Nûr’dan teşhîs etmiştir. O cereyanlarla nasıl mücâhede edileceğinin metodunu da yine aynı eserlerden mütesânid heyetin şahs-ı mânevîsi ile ortaya çıkararak hizmetlerine devam ederler.

* Nur Talebeleri, yaşanan hadiselerde, hâdisat-ı âlemin satırları arkasında perdeli olarak saklanan menhûs rûhu ferâset ve basîretle teşhîs etmiş ve harekâtlarını ona kaptırmamak için çok müteyakkız davranırlar.

* Nur Talebeleri, âhirzamân asrının şerli siyasetinin fitnekârlık, ihtilâftan istifâde, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâp etmek, yalancılık, tahripkârlık ve menfîlik olduğunu bilerek ona âlet olmamayı ve yanlış basmamayı hedef ittihâz edip müteyakkız davranmaya azamî gayret gösterirler.

* Nur Talebeleri, ahirzamanda hüküm süren rejim-i bid’akârânenin tamir edilmeden âlem-i İslâma, mevki’-i mübârekeye teşmîl ve tatbîk edilmeye çalışıldığını görerek, âlem-i İslâm nâmına endişe ederek, akan kana ortak olmamak için çırpınmaya devam eden mümtâz bir cemaat olmayı seçmiştir.

* Nur Talebeleri, komaya girmiş ve ana damarları tıkanmış olan âhirzamân fitnesinin son devresinde, fitne cereyanının kendini muhâfaza etme adına uygulamaya koyduğu planlara; aldatmakla yapılan icraâtlara, pansuman tedâvilerine, sûrî ve geçici makyajlı süslemelere aldanmamıştır.

* Nur Talebeleri,  ihlâs, sadâkat ve tesânüd sıfatlarına tam sahip bir kısım şakirtler ta’rîfine tam muvafık olarak hizmet ederler.

* Nur Talebeleri,  şûrâ ve meşveret ile şahs-ı mânevîyi te’sîs etmiş, şahıslar yerine şahs-ı mânevî ile harekete geçmiştir. Bir şahsın tasarrufu yerine şûrâ kararları ile hareket ederler.

* Nur Talebeleri, susmaz bir ses, kesilmez bir nefes ve korkmaz bir rûh hükmündedir. Âhirzamân asrında Risâle-i Nûr dâvâsından kuvvetini alan, o dâvânın hayat-ı içtimâîyeye bakan prensipleri ile hareket ederler.

* Nur Talebeleri, Risale-i Nur’u zulümât asrının karanlık okyanuslarının dalgalarından çıkış pusulası kabul ederler. Pusula ile okyanuslara açılanlar rotasını şaşırmaz ve sâhil-i selâmete sağ salim ulaşır bilirler.

* Nur Talebeleri, heyecana gelmez ve sabırlıdır. Haklının yanında, haksızın ise karşısında duruşunu yapar. Ancak başı ve sonu muamma olan sosyal hâdiselerde aldanmamak ve yanlış basmamak için i’tidâli elden bırakmaz; hem isâbet eder, hem de bizlere sosyal hâdiseler karşısında istikametli bir duruş verir.

* Nur Talebeleri, doğru kimden gelirse gelsin destekler. Yanlışı ise düzetmek için eleştirir. Hakkın hatırını her hatırdan üstün tutar. Çünkü “hak haktır, büyüğüne küçüğüne bakılmaz” der. Bu zamanda hakkı elde tutmak ve istikamette kalmak elbette güçleşmiştir. Ancak Nur Talebeleri, bu zamanda hakta ve istikamette imtiyaz kesbetmiş olan Risâle-i Nûr’dan dersini almış olduklarından inşâallah hakkı elde tutmaya ve istikamette kalmaya devam edecektir.

* Nur Talebeleri, kalplerinde barındırdıkları sarsılmaz bir îmân ve şefkatle kendilerini insanlığın husûsen bu vatan evlâdının dünyevî ve uhrevî saâdetine adamış İslâm fedaileridir.

* Nur Talebeleri, esas gâyeleri olan Allah’a hakiki bir kul olmak ve ellerindeki Kur’ânî hakîkatleri muhtaç gönüllere ulaştırmak hizmetinde bizzat ve en evvel İslâmiyet’in tebliğcisi ve Cenâb-ı Hakk’ın en son ve en sevgili peygamberi Hz. Muhammed (A.S.V.)’ı kendilerine bir model almışlardır.

* Nur Talebeleri, her zaman ve zeminde okudukları Risale-i Nur ile Hâlık-ı Kâinat’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’e sıkı sıkıya bağlıdırlar. Çünkü Risale-i Nur, Kur’ân’ındır ve Kur’ândan çıkmıştır, Kur’ânî hakîkatlerini anlatan eserlerdir. Böylece Nur Talebeleri en doğru ve en geniş cadde olan ‘Cadde-i Kübra-i Kur’ân’iye’ içindedir.

* Nur Talebeleri, kuvvetli ve hakîki îmânı elde ederler. Taklitle değil tahkik ve hüccetlerle görür gibi Allah’a îmân ederler. Bu yüzdendir ki hiç bir vesvese ve vehim onların îmanlarında arız olamaz. Nur Talebelerinin hedef ve gâyesi Kur’ân-ı Hakîm’in âlî bir tefsiri olan Risale-i Nur’la Hâlık-ı Kâinat’a olan îmanlarını kuvvetlendirmek ve başkalarının da îmanlarına kuvvet verebilmektir.

* Nur Talebeleri,  tam bir ihlâsla yaşamaya gayret ederler. Allah için açlışırlar, Allah için işlerler, Allah için yaşarlar ve kalplerinde Allah’tan başka hiçbir şeye bağlanmazlar. Onlar muhabbet fadaisi ve merhametlidirler. Sırf Allah rızâsı için çalışırlar ve rızâ-yı İlâhiden başka hiçbir maddî ve mânevî menfaati gâye edinmek bir yana düşünmekten bile akrepten ve yılandan kaçar gibi kaçarlar.

* Nur Talebeleri, Risale-i Nur hizmetinin bu vatanda ve tüm dünyada hızla yayılmasının âmili konumundadırlar. Hiçbir şey beklemeden ve ummadan hattâ şahsî kemâlâtlarını da bu yolda feda ederek başkalarının dünya ve âhiret saadetleri için çalışmalarıdır. Onlar ihlâslarına en ufak bir zede getirmemek için hiçbir maddi hediyeyi ve sadakayı kabul etmezler. Başka insanlara muhtâc olmamak ve yüzsuyu dökmemek için her hususta kanaat ve iktisâdı kendilerine düstur edinmişlerdir.

* Nur Talebeleri, aralarında samîmî uhuvvet ve muhabbeti tesis ederler. Onların bu manevi kardeşliği nesebî kardeşlikten daha iledir. Bu uhuvvet ve muhabbet onları birbirinin sıkı sıkya bağlar. Onlar birbirlerine “Belki hakikî kardeşlik vasıtaları” olarak bağlanırlar. Bu sırla onlar binler dille duâ etmiş gibi, binler vücutla İslâm’a hizmet etmiş gibi bir ecir ve sevab kazanırlar. Çünkü onlar birbirlerine “en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder.” Bu ciddî uhuvvetin tabiî neticesidir ki onlar birbirlerine her şeylerini feda eden, kardeşinin, maddî ve manevi menfaatini kendisine tercih eden, hata, kusur ve düşmanlık karşısında değil kızmak lütuf ve şevkatle muamele eden âl-i cenab bir ruha sâhiptirler.

* Nur Talebeleri, bu hizmette sabır, tahammül ve şükür ile hareket ederler. Bu hizmetin lâzımı olan şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlak Nur Talebeleri için bir hayat tarzı olmuştur. Onlar ne olursa olsun başlarına gelen her belâ ve musîbet karşısında hiç kimseyi suçlamadan kadere teslim olup Cenâb-ı Allah’a tevekkül ve sabır içinde şükrederler. Belâ, musîbet ve hastalıkları günahlarına bir keffâret, nefislerine bir şevkatli sille, gafletten uyanmaları için bir îkaz bilirler ve memnun olurlar.

* Nur Talebeleri, şevkat kahramanıdır. O; kaybolmuş evlâdını arayan annenin samîmiyetiyle îmansızlık yangınında yanan gençliğe sahib çıkar. Çünkü O bilir ki bu delâlet ve sefâhet yolunun sonu ebedi bir hüsran ve hezîmettir. O tertemiz fıtrata sahib her bir çocuğa Sâni-i Zülcemâl’in kıymetdar bir sanat hârikası nazarıyla bakar.

*Nur Talebeleri, Risale-i Nur mesleğini sahabe mesleği bilirler. Sahabe mesleği aynı zamanda hilafet ve hakîkat mesleğidir. Onun için bu meslekte Al-i Beyt muhabbeti esastır. Çünkü şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt hakîkat-i Muhammediyeyi(asm) temsil eder. Bediüzzaman da “Gerçi manen ben Hazret-i Ali’nin (ra) bir veled-i manevîsi hükmünde ondan hakîkat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir manada hakikî Nur Şakirtlerine şamil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim.”[3] diyerek bu noktaya işaret eder. Hem “Madem Nur Şakirtlerinin üstadı İmam-ı Ali radiyallahü anhu’dur ve Nur’un mesleğinde hubb-i Âl-i Beyt esastır.”[4]Çünkü, İslâmiyet bir vücutsa, bu vücudun belkemiği, muhakkak Âl-i Beyt ve başı her zaman Kitabullahtır.”[5] Ayrıca “Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyin’in (ra) ve Gavs-ı Azam’ın (ks) ihbarat-ı gaybiyeleriyle, şakirtlerinin bu zamanda bir dairesidir.

Zaten üveysî bir surette doğrudan doğruya hakîkat dersimi gavs-ı Azam’dan (ks) ve zeynelabidin (ra) ve Hasan, Hüseyin (ra) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (ra) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.”[6]İşte bu sır içindir ki, Yeni Said’in hususî üstadı olan İmam-ı Rabbânî, Gavs-ı Âzam ve İmam-ı Gazâlî, Zeynelâbidin (r.a.) hususan Cevşenü’l-Kebîr münâcâtını bu iki imamdan ders almışım. Ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali Kerremallahü Veche’den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü’l-Kebîr’le daima onlara mânevî irtibatımda, geçmiş hakîkati ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım.”[7]

*Zübeyir Gündüzap de Risale-i Nur meslek ve meşrebini şöyle tarif etmiştir: “Netice itibariyle Risâle-i Nur, Kur’ân ve îmân yolunu ve Peygamberimizin (asm) Sünnet-i Seniyye yolunu gösteren bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i azamdır. Yoksa başka mesleklerde olduğu gibi hususî bir meslek, hususî bir meşreb değildir. İslâmiyet içerisinde hususî bir meşreb veya meslek değildir. Doğrudan doğruya İslâmiyeti ders verir, İslâmiyeti gösterir.[8]

*Nur Talebeleri, “İşarat-ı Kur’âniye ve sena-i Nebeviye ile beklenilen ve bu asrın karanlıklı peçesini kaldırıp dünyayı tenvir eden ve sahabenin sırr-ı veraset-i Nübüvvet meşrebini meslek tutan ve bütün âlem-i İslâm namına dinsizlikle mücahede eden Risale-i Nur’un haricinde onun talebeleri, onu bırakıp başka yerde nur aramamalı, eğer arasa, nur yerine zulmet ve ticaret yerine hasarete uğrayacağını.”[9] bilir. “Risale-i Nur talebeleri, Risale-i Nur’un dâiresi hâricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur’un penceresinden ışık veren mânevî güneşe bedel bir lâmbayı bulur, belki güneşi kaybeder.”[10] Bediüzzaman “Evet, güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem güneşi gösteriyorum; benden mum ışığı –bahusus bende bulunmazsa– istemek manasızdır, lüzumsuzdur.”[11]der ve son noktayı koyar.

*Risale-i Nur’un mesleği tektir. Bu meslek sahabe mesleğidir. Fakat meşrebi meşreb-i Hasan-Hüseyin(ra)’a bağlı Beşinci Halifedir. “Risale-i Nur’dan bize gelen meşrep” ile talebelerin hususi meşrebi farklıdır. Saff-ı evvel her Nur Talebesinin kendine mahsus meşrebi olabilir. Her meşrebe hükmeden hakîkat-i esma başka olduğu için o meşreb onda takarrur ediyor. Her meşreb, kendi müntesibini çekiyor. Mesela; bir saff-ı evvel talebede İsm-i Rahim hâkim ise, İsm-i Rahim’e mazhar kardeşler o meşrebe bağlanıyor. Bütün talebeler aynı meşrepte olsun desen niza çıkar. “Herkese kendi âdeti hoş gelir.” Önemli olan dava-yı Kur’ân’niyede sadakatle hizmetin kudsiyetine tam bağlanmaktır. Yoksa meşrebi farklı olabilir. Engel olmamak lâzımdır.  Her sadık nur talebesi zilvarî, bir sahabenin mümessil-i muhteremi hükmünde olabilir. Onların hususiyetlerini zilvari taşıyabilir.  Onun için Bediüzzaman “Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrepte olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak, şimdi elzemdir.”[12] demiştir.

Abdülbâkî Çimiç

[email protected]

[1] Zâriyât Sûresi, 51:58

[2] Buhari, Cihad: 182

[3] Emirdağ Lahikası-I, s.458/ m.205, s.307

[4] Age, s.415/ m.185, s.280

[5] Barla Lahikası, s.356/ m.181, s.255

[6] Emirdağ Lahikası-I, s.130/ m.37, s.97

[7] Emirdağ Lahikası-ı, s.361/ m.153, s.246

[8] Zübeyir Gündüzalp’in ses kaydından

[9]  Lem’alar, s.1076/ Fihrist Risalesi, 28. Lem’a, 11. Nükte, s.175

[10] Lemalar, s.631/ 28.lem’a 11.nükte, s.435

[11] Mektubat, s.599/ 28.Mektub 3.mesele, s.416

[12] Kastamonu Lahikası, s.336/ m.141, s.243

 

“NUR TALEBELERİNİN VASIFLARI” için 4 yorum

  1. Baki Bey;

    Sitenizi gezdim dolaştım. Yazıların bir kısmını okudum, istifade ettim.
    Nur talebelerinin vasıfları konusunda daha önce de msn den yazışmıştık.
    İlim amele tahavvül etmeyince zihinler ve vicdanlarda mahkum oluyor biliyorsunuz.
    İhlas; ne dikte edilebilir ne de bir insanın ihlasının derecesi başkaları tarafından ölçülebilir.
    Fakat anlamakta zorlandığım bir husus var ki, ihlası heyette okuma konusunda tahşidat yapanların uygulamada çatışmaların baş aktörleri olunca, askerlerin “emrediyorum mutlu ol” demesi gibi “ben okuyorum ihlaslı ol!” der gibi bir gariplikleri görünce kendimi iyi hissetmiyorum.
    Kimseye de ihlaslı ol diyebilecek bir yetkinlik ve yeterliliğe de sahip olmayınca bir şey de diyemiyorum. müşkülümü hallet hocam.
    Bu memlekette “dürüstlük” edebiyatı yapanların bakıyorsun altından ne menem ufunetler çıkıyor.
    Şahsınızı hem tebrik hem tenzih ediyorum.
    Niyet ve ihlas ölçülmez ama “şeriat ele bakar kalbe bakmaz” kaidesince amellerin ölçümü bağlamında nur talebelerinin vasıflarının sayarken ölçülebilir kriterleri ile genişletemez misniz?
    Selam ve dua ile
    Dursun Sivri

  2. Dursun kardeşim

    Nasıl ki bir altının kalitesini yapan sarraf ve diğer sarraflardan başkası bilemez.
    öyleyse ihlaslı bir kişinin ihlasını da ihlaslı bir kişiden başkası bilemez.
    Emreden komutan sana ahirette meyvesini yiyebileceğin ağaçlar diktiriyor ve bu ağacın kökleri toprağın içinde bismillah deyip en sert kayaları deliyor. o ağaçlar senin namazın orucun zekatın ve hayırlı amellerin köklerin ise nasihatlarınla imansız kalplerin anahtarı babında olur öyle ise emrediyorum mutlu ol cümlesini şahsıma söylediklerinde huzurlu bir vicdan ve iman dolu bir kalp ile emredersiniz demek ne kadar mutluluk verici olduğunu sadece iman arzu eden bir kalp bilir. okunan kuran hadis ve seni Allah’a layık bir kul olmanı sağlayan feyzler ise bu okunan kuran ve hadisleri yaşamak anlamak ve kalbinle tasdik edip sağlam bir imana sahip olmak için mutlak ihlas lazımdır. öyleyse okuyorum ihlaslı ol kelimesi en güzel yer ve zamanda kullanılmış olur . günahkar kardeşin yunus emre esselamüaleyküm

  3. Dursun bey,
    Nur talebelerinin vasıfları çalışmasını hazırlarken şahsen ben çok istifade ettim. Geniş bir çalışma oldu. Mühim olan o vasıfları hayata tatbik edebilmek olmalı. Sanırım bu vasıfların bir şahısta tamamen mükemmel olarak tatbik edilmesi mümkün görünmüyor. Cüzde bulunmayan külde mevcuttur kâidesince bu vasıflar da cemaatte ve o cemaatin fertlerinin tesanüdünden meydana gelen şahs-ı manevide görülebilir. O şahs-ı maneviden külli olarak istifade edebilmek ise mümkündür. Bunun sırrı, ihlâs-ı tamme ile iştirak ve hakiki tesanüd ve uhuvvet düsturlarının tahakkuku olabilir. Ancak ihlâs öyle bir mâye ve sır ki ancak Rabbimiz derecesini ve halini bilebilir. Bu noktada biz kulların müdahele ve ölçme gibi bir yetkisinin olacağı kanaatinde değilim. Çünkü biz kullara başkalarının amellerini ölçme ve onlar hakkında karar verme gbi bir vazife de verilmemiştir. Buna hamletmek sanırım kulluğun gereğine ve sırr-ı ihlâsa aykırı düşer. Kul sadece ve sadece vazifesini yapar vazife-i ilâhiyeye karışmaz. Hatta Allah’ın vazifesini düşünmez. Hizmetini ve kulluğunu dünyevi ve uhrevi neticelere hem bağlamaz hem de o neticeleri şart görerek kulluğunu yapmaz. Çünkü ubudiyet emr-i ilahiye neticesi ise Rıza-ı Hak’tır.
    İhlâs Risalesini okuyan kişiye değil de okunan kitaba ve prensiplere muhatap olsak nasıl olur? Elbette ki tam nefs-i emmaresini susturmuş olan bir kişinin öncelikle kendi nefsi için okduğu ders-i ihlâs ve hakikat daha makbul olur.Ancak buna biz nasıl karar verebiliriz ki?İnsanların ihlâslı olması ve olmaması muhakkak önemlidir ancak bizler kalblere muttali değiliz ki?Belki de Allah fasık bir adamın hali ve vesilesiyle bizi hakikat dersinden nasiplendirecektir.Çünkü Allah bu dini fasık bir adamın eliyle de kuvvetlendirir ve o fâcir-i recul ile dinine hizmet ettirir bir hakikattir.Bizler söyleyene ve okuyana değilde söylenene ve hakikate muhatap olsak nasıl olur?
    Selametle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir