Ehl-i Hakkın yanlış metodu

Ehl-i hakda ve ulemâda hakperestlik nâmı altında, nefis perestlik işe çok karışıyor… Ehli Hak, yalnız hak için bahse girişmeli. Hak için bahse girişen izhar-ı fazl etmez. Yalnız Hakkı arar. Hak hangi tarafta olursa olsun, kemâl-ı şevk ile alır. Hatta hak, hasım tarafında olsa, hâlis bir hakperest daha ziyâde sever. Çünkü, istifade eder. Eğer hak onun […]

Birlikte Risale-i Nur okumak

Karadeniz’in şirin bir ilçesinde, güzide bir mekân ve sahil mahallinde on müttehid adamın iki katı bir keyfiyetli sayı ile dokuz senedir sürdürdüğümüz “Yetişkinler Risale-i Nur Okuma Programını” bu sene de deruhte ettik, elhamdülillah. Orta Karadeniz Bölgesi illerinin katılımı ile 30 Eylül günü dokuzuncu program için bir araya geldik. Program bir hafta sürdü. Dokuz senenin mânevî […]

Kalb ruhun ayıbını nasıl görmez?

“İnsanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazîfesine muavenet eder.”[1] Burada müminlerin ve Risâle-i Nur hizmetindeki kardeşlerin birbirinin ayıplarıyla, kusurlarıyla uğraşmamaları gerektiği belirtilir. İnsanın maddî aza ve hasseleri ile mânevî latîfeleri […]

İnsan aldanır

İnsan nefis itibarıyla zayıftır, noksandır ve aldanır. Bediüzzaman da kendi nefsi üzerinden bizim nefsimize ders-i ibret kabilinden “Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessasa aldandım.”[1] der. Bu tespit elbette ki bizlere bir ders ve îkazdır. Her daim teyakkuzda olmamız gerektiğini bildiren bir sözdür. Çünkü “Herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, […]

Büyük Mehdî

E-mail adresimize gelen bir mesaj ve sorular: “Risalelere çok yakın ve çok uzak olmayan birisi olarak açık ve net olarak soruyorum:  “Bedîüzzamân Saîd Nursî, hadîslerde geleceği belirtilen Mehdî midir? Veya hadîslerdeki Mehdî konusunun aslı nedir? Nasıl anlamalıyız? Ya da kaç tür Mehdî vardır?“ Bizler de hem bu suallere, hem de genel beklentilere cevap olabilecek şekilde […]

Kur’ân-ı Hakîm’in hazinesinin dellâlı

Bilindiği üzere Bediüzzaman Hazretleri maddî ve mânevî makamları kabul etmiyor. Talebelerinin ısrarlı tahşidatına karşı büyük makamları red ediyor. Talebelerinin ellerinde bir hak ve hakikat olduğunu kabul ettiği halde, bir nevi tevil ve izah ile kendisine verilen makamların yönünü ve yüzünü Riale-i Nur’a ve şahs-ı mânevîye çeviriyor. Kendisine tevcih edilen büyük makamları üç şahsiyetinden birisi ve […]

Makamat-ı mânevîye mesleğimizde mevzu-u bahis değil

Bediüzzaman Hazretleri’nin talebelerine yazdığı mektuplar bilinir. Hatta bu mektuplar Yirmisekizinci Mektup olarak Maktubat eserine girmiştir. Ancak hacimleri çok büyük olduğu için Barla, Kastamonu ve Emirdağ Lahikası mektupları olarak müstakil olarak neşredilmişlerdir. Bir de talebelerin Üstadları Bediüzzaman’a yazdıkları mektuplar vardır. Bu mektupların bir kısmı münteşir lahikalara girdiği halde, önemli bir kısmı gerememiştir. Hem Bediüzzaman’ın, hem de […]

Eşhâs-ı âhirzamân niçin mestur kalmıştır?

Bu çalışmamızda “Niçin vazîfe aşikâr olduğu halde mâhiyet mestur kalmıştır?” sualinin cevabını paylaşacağız inşâallah. Mehdî’lik makamı nübüvvet makamı gibi izhâr edilmesi(açıklanması) gerekli bir makam değildir. Peygamberlik makamı izhâr edilmeyi gerektirdiği halde, mehdîlik makamı velayet-i kübrayı ihtiva ettiğinden ihfası(gizli kalması) daha makbul bir makamdır. Elbette bu vaziyetin çok hikmetleri vardır. Mehdî’nin mâhiyetinin açıklanması öncelikle sırr-ı ihlâsa […]