Kıskançlık Hastalığı

catsKıskançlık Hastalığı

Kıskançlık; bizden farklı olana, dikkati dahâ çok çekene, sahip olamadığımıza sahip olana, dahâ huzurlu, dahâ mutlu yaşayana karşı duyulan tarîfi zor bir duygudur. Aynı zamanda olumsuz bir tutum veya tavırdır. Birçok sebep sonucunda kıskançlık duygusu kendisini gösterebilir. Meselâ beklediği ilgiyi, sevgiyi, şefkati göremediği zaman kişide kıskançlık duygusu görülebilir. Kıskançlık ferdî yâda cemâatî kaynaklı da olabilir.

Kıskançlık esâsında mânevî bir mikrop ve hastalıktır. Dahâ çok nefsin haz duyduğu menfî bir duygudur. İnsanı ve en önemlisi de müslümanı menfî cihette zehirleyen bir hâldir. Özellikle nefsin, ücret aldığı zaman ve mükâfat tevzi edildiği vakit, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Bedîüzzamân Saîd Nursî Hazretleri bu meselede;“Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor.[1]” diyerek kıskançlığın önemli bir özelliğini söyler.

Hâlbuki asrın son müceddidi Bedîüzzamân Hazretleri dînî ve uhrevî işlerde kıskançlık gibi rekâbet, gıpta ve haset olmaz demektedir. “Hakîkat noktasında da olmamalı” der ve devam eder: ”Çünkü kıskançlık ve hasedin sebebi: Birtek şeye çok eller uzanmasından ve birtek ma’kâma çok gözler dikilmesinden ve birtek ekmeği çok mideler istemesinden, müzâhame münâkaşa, müsâbaka sebebiyle gıptaya, sonra kıskançlığa düşerler.[2]“ Böylece kıskançlık mikrobu dîn ve ahiret noktasından değil dünyevî ma’kâm ve menfâat cihetinden ileri gelir.

Demek kıskançlık hastalığının altında hakîkat cihetinde dünyevî bir menfâat söz konusudur. Bu menfâate veya ma’kâma çokların göz dikmesi ve o menfâat ve ma’kâmların ise sınırlı olması müzâhame, münâkaşa ve müsâbaka sebebiyle gıptaya, sonra kıskançlığa yol açar. Zaten nefsin isteği de dünyevî ücrette ve menfâatte en ileride olmak ve o menfâati başkalarına kaptırmamaktır.

Böylece “Dünyada bir şey-i vâhide çoklar talip olduğundan ve dünya dar ve muvakkat olması sebebiyle insanın hadsiz arzularını tatmin edemediği için, rekâbete düşüyorlar.[3]” Sırrı da bir hakîkat olarak anlaşılmış oluyor.

Pekâlâ değer mi? Hele ki müzâhame, münâkaşa, müsâbaka sebebiyle gıptaya, sonra kıskançlığa düştüğümüz ehl-i îmân ise bunun vebâli ve sorumluğu ağır olmaz mı? Bu noktada ehl-i hak ve diyanet ne durumda acaba? “Umûr-u dinîye ve uhrevîyede rekâbet, gıpta, haset ve kıskançlık olmamalı. Ve hakikat nokta-i nazarında olamaz.” diyen Bedîüzzamân Hazretleri ne söylemek istiyor? Yoksa bu sözler sadece Yirminci Lem’a’nın satırları arasında mı kalıyor? Özellikle ehl-i hak ve diyanetin bu sözlerden çok önemli dersler çıkarması ve bir murâkabe ve muhasebe yapması gerekmiyor mu? Yoksa bu sözler bizim dışımızdaki ehl-i kitap veya ehl-i dünya için mi yazılmış?

Evet, hakîkat nazarında din ve ahiret noktasından kıskançlık ve diğer menfî duygular olamaz. Çünkü “âhirette tek bir adama beş yüz sene mesafelik bir cennet ihsân edilmesi ve yetmiş bin kasır ve huriler verilmesi ve ehl-i Cennetten herkes kendi hissesinden kemâl-i rızâ ile memnun olması işaretiyle gösteriliyor ki, âhirette medar-ı rekâbet birşey yoktur ve rekâbet de olamaz.[4]” Bu ifâdelerden de anlaşılıyor ki hakîkat nokta-i nazarında umûr-u dinîye ve uhrevîyede rekâbet, gıpta, haset ve kıskançlık olamaz.” Öyleyse, âhirete ait olan a’mâl-i salihada dahi rekâbet olamaz; kıskançlık yeri değildir.[5]” Bu meseleyi anladık ve kabul etik. Aklımız, kalbimiz, vicdanımız ve rûhumuzla mutmâin de olduk. Nefs-i emmâre cihetinde ise her dâim sıkıntılarımız var ki bu hastalığa ehl-i hak ve diyanet olarak duçar olabiliyoruz.

Pekâlâ, problem nerede? Bu kıskançlık mikrobu nereden kaynaklanıyor ve maddî ve mânevî hayatımızı nasıl zehirliyor? İşte çözüm yine asrın müceddidinden: “Kıskançlık eden ya riyâkârdır; a’mâl-i saliha sûretiyle dünyevî neticeleri arıyor. Veyahut sâdık cahildir ki, a’mâl-i saliha nereye baktığını bilmiyor ve a’mâl-i salihanın rûhu, esâsı, ihlâs olduğunu derk etmiyor. Rekâbet suretiyle evliyaullaha karşı bir nev’î adâvet taşımakla, vüs’at-i rahmet-i İlâhîyeyi ithâm ediyor. Bu hakîkati teyid eden bir vâkı’a: Eski arkadaşlarımızdan bir adamın, bir adama karşı adâveti vardı. O adamın yanında senâkârâne onun düşmanı amel-i salihle, hattâ velâyetle tavsif edildi. O adam kıskanmadı, sıkılmadı. Sonra birisi dedi: “Senin o düşmanın cesurdur, kuvvetlidir.” Baktık ki, o adamda şiddetli bir kıskançlık ve bir rekâbet damarı uyandı.

Ona dedik: “Velâyet ve salâhat hadsiz bir hayat-ı ebediyenin pırlantası gibi bir kuvvet ve bir yüksekliktir. Sen buna bu cihette kıskanmadın. Dünyevî kuvvet öküzde ve cesâret canavarda dahi bulunmakla berâber, velâyet ve salâhate nisbeten, bir âdi cam parçasının elmasa nisbeti gibidir.”

O adam dedi ki: “Bir noktaya, bir ma’kâma ikimiz bu dünyada gözümüzü dikmişiz. Oraya çıkmak için basamaklarımız da kuvvet ve cesâret gibi şeylerdir. Onun için kıskandım. Âhiret ma’kâmâtı hadsizdir. O, burada benim düşmanım iken, orada benim samimî ve sevgili kardeşim olabilir.[6]” İşte hakîkî reçete ortada. Sadece samimîyetle istimâl etmek gerekiyor. Mâzeret ve cehâlet kavramlarına sığınamayız. Çünkü cehâlet özür değil. Bedîüzzamân “Çendan cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, zekâvetiyle bana hile edebilir. Demek cehliniz özür değil.[7]” diye güzel bir hakîkati ders verir.

Üstad Bedîüzzamân Hazretleri enâniyetin işimizde en tehlikeli cihetinin kıskançlık olduğu tespitini de yapar. Eğer sırf lillâh için olmazsa, kıskançlığın müdahale edip bozacağını belirtir. Ayrıca ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunduğunu ve enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlığın müdâhele edeceğini de söyler.

Öyleyse kıskançlık hastalığından ve mikrobundan uzak duracak cemaatî rabıtalara geçip şahs-ı mânevî havuzunda erimeye çalışılmalıdır. Çünkü Kevser-i Kur’ânî havuzu hepimize yeter. Yeter ki bir buz parçası olan enâniyetimizi o havuza atıp eritebilelim.

Netice-i Kelam Üstâd Bedîüzaaman’dan:Hem bunu kat’î biliniz; Mesleğimizde, hususan Risâle-i Nur hizmetinde rekabet, kıskançlık olmaz ve olmamalı. Sakın birbirinin kusurunu bahane edip tesânüdünüzü zayıflaştırmayınız.”[8]“Sadakte ve bilhakkı natakte” Üstâd’ım!

Abdülbâkî ÇİMİÇ

bkicimic@hotmail.com

http://www.feyzinur.com

Dipnotlar:


[1]Mesnevî-i Nuriye,2006,s:358

[2]Lem’alar,2005, s:384

[3]Lem’alar,2005, s:384

[4]Lem’alar,2005, s:385

[5]Lem’alar,2005, s:385

[6]Lem’alar,2005, s:386

[7]Münâzarât,2007,s:121

[8]Gayr-ı Münteşir,Denizli Hapis mektupları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir