Risâle-i Nur’da Meslek ve Meşreb

Risâle-i Nur’da meslek ve meşreb…
Meslek ve meşrep Risale-i Nur’da sıkça yer alan iki kavramdır. Lügâtî mânâlarda meslek (mesâlik) daha geniş ve şümullü bir kavram olup gidiş, usûl ve tutulan yol; tarz, davranış ve sistem olarak ta’rif edilir.

Meşrep (meşârib) ise daha husûsi bir mânâ taşımakta olup yaratılış, tabiat, huy, mizaç, ahlâk, hareket tarzı, tavır ve tutum olarak îzah edilmektedir.
Bir fert, pek nadir olarak kendi hususî meslek ve meşrebinin tesirinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun hususî meşrebi tesir ettikçe, tam tamına hakikati sâfi olarak ifade edemez. Ferdin fehmi ve mânâsı ona hastır. O fert onu kabul eder; fakat başkalarını ona dâvet edemez. Eğer cumhur-u ulema onun fehmini kabul ile başkalara şümulünü gösterse, o vakit başkasını o mânâya dâvet edebilir.1 “Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hâli olamaz ki, hakaik-i Kur’âniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin.”2 Bu ifadelerden de anlıyoruz ki meşrep daha has ve hususî bir mânâyı ifade ediyor.

Risale-i Nur’daki Kur’ân tarifinin sonunda “Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer Risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.”3 ifadeleri insanların meslek ve meşrep cihetinden farklılık göstereceğini bildiriyor.
Hem “Belki, daire-i İslâmiyet içinde, hangi meşrepte olursa olsun…”4 cümlesindeki “daire-i İslâmiyet” kavramı bütün meslekleri içerisine alan geniş ve azim bir İslâmiyet dairesini tarif ediyor. Öyleyse daire-i İslâmiyet, bütün ehl-i İslâmı içine alan çok şümullü ve geniş olan azim bir dairedir. Bu İslâmiyet dairesi içerisinde bulunan mesleklerde çok farklı meşrepler yer bulabilir. Meselâ “Tarikatin gayet mühim bir meşrebi olan ‘vahdetü’l-vücud”5 veya “fakat ehl-i vahdetü’ş-şuhudun meşrebi fark ve sahvdır. Ehl-i vahdetü’l-vücudun meşrebi mahv ve sekirdir. Sâfi meşrep ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.”6 denilmiş. Hatta “tarikatte ‘seyr-i enfüsî’ ve ‘seyr-i âfâkî’ tabirleri altında iki meşrep var.”7 denilerek tarikat mesleği içerisinde farklı farklı meşrepler olduğu izah edilmiş.

Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur Külliyatı’nın farklı yerlerinde meslek ve meşreb mes’elesine farklı açılardan yaklaşmış ve gerekli açıklamaları yapmış olup, zaman zaman kendi hizmet metodunu hem mesleğimiz, hem de meşrebimiz olarak ifade etmiştir. Meselâ “Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir”; “Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte ‘fenâ fi’l-ihvân’ suretinde güzel bir düsturdur.”; “Mesleğimiz halîliye olduğu için…” gibi cümlelerde “mesleğimiz” ifadeleri kullanılırken; “Meşrebimiz münâkaşa ve münâzara olmadığından ve kusurumuzu hakikî olarak gösterenlerden memnun olduğumuzdan..”;8 “meşrebimiz hıllettir.”; “Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte olmaz.”, “Bizim cemaatımizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir.”9 ifadeleri ile de daire-i İslâmiyet içerisinde ve Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye mesleğinde “bir meşrebinin” olduğunu ifade ederek inhisarcılığa gidecek olan yolları da böylece kapamıştır.

Hatta “Yirminci Lem’a muhtelif meslek ve meşrepte mü’minler arasındaki rekabetkârâne ihtilâfların esbabını”10 mükemmel olarak izah etmiştir. Daire-i İslâmiyet içersinde bulunan bütün meslek ve meşreplerin uhuvvetkerâne düsturlarını ve rabıtalarını ortaya koymuştur. Ancak “Risale-i Nur Talebeleri, Risale-i Nur’un dâiresi hâricinde Nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur’un penceresinden ışık veren mânevî güneşe bedel bir lâmbayı bulur, belki güneşi kaybeder. Hem Risale-i Nur’un dâiresindeki hâlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok ruhları kazandıran ve Sahâbenin sırr-ı verâset-i Nübüvvetle meşreb-i uhuvvetkârânesini gösteren ‘meşreb-i hıllet ve meslek-i uhuvvet’ ise, hâriç dâirelerde o pedere ve o mürşide üç cihetle zarar vermek suretiyle, bir pederi aramaya ihtiyaç bırakmaz; birtek peder yerine, pek çok ağabeyi buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddit şefkatleri, bir pederin şefkatini hiçe indirir.”11

Bu açıklamalardan da anlıyoruz ki Bediüzzaman Hazretleri mesleğini “meslek-i uhuvvet”, meşrebini de “meşreb-i hıllet” ile izah etmiştir. Çünkü uhuvvet bütün ehl-i imân ile bir rabıtayı ve kardeşliği zarurî kılıyor, inkısama ve inkiraza fırsat vermiyor. “Mü’minler kardeştir” sırrı daire-i islâmiyet içerisinde Cadde-i Kübrâ-i Kur’âniye mesleğini gerektiriyor. Ancak meşrep daha hususî bir tarz ve mizacı ihsas ettiği için o geniş Cadde-i Kübrâ-i Kur’âniye mesleği içerisinde birden çok meşrep kendi hâl, tarz ve metodu ile hareket edebiliyor. Bu cihet insanın fıtratının gereği, farklı fıtrat ve mizaçların zaruretinden ve insanlara tecelli eden esmâ-i hüsna cilvelerinin farklılığından ortaya çıkmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri’nin geniş İslâmiyet dairesi içerisindeki Cadde-i Kübra-i Kur’âniye olan kendi uhuvvet mesleğinden tezahür eden “hıllet meşrebi” meselesine devam edelim inşâallah. Bu “hıllet meşrebi ve uhuvvet mesleği” Sahâbenin sırr-ı verâset-i Nübüvvet’le meşreb-i uhuvvetkârânesinden hisse almakta ve Sahâbe mesleğinin cilvelerini taşımaktadır. Bediüzzaman Hazretleri de “kendi husûsî meşrebini” kimlerden ders aldığını şöyle ifade etmektedir: “Yeni Said’in husûsî üstâdı olan İmam-ı Rabbânî, Gavs-ı Âzam ve İmam-ı Gazâlî, Zeynelâbidin (ra) hususan Cevşenü’l-Kebîr münâcâtını bu iki imamdan ders almışım. Ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali Kerremallahü Veche’den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü’l-Kebîr’le daima onlara mânevî irtibatımda, geçmiş hakîkati ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım.”12

Böylece Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebin kaynağı net olarak gösterilmiş oluyor. Çünkü Nur şakirtlerinin üstadı İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’tır ve Nur’un mesleğinde hubb-u Âl-i Beyt esâstır. Bunun içindir ki “Risâle-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyin’in (ra) ve Gavs-ı Âzamın (ks) ihbarat-ı gaybiyeleriyle, şakirtlerinin bu zamanda bir dairesidir.”13 “Adalet-i hakîkîye ile bu asırda insanları mes’ud edebilir bir istidatta bulunan, Risâle-i Nur’dur ve onun şahs-ı mânevîsi, Hazret-i Hasan Radıyallahu Anh’ın bir muavini, bir mütemmimi, bir mânevî veledi hükmündedir.”14 Bu ehemmiyetli sırdan dolayıdır ki Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsi bu ahirzaman asrında neşr-i hak, tecdid-i din ve imânî hakaikteki tecdid itibarıyla asırlardan beri Âl-i Beytin yapmış olduğu vazîfelerin mütemmimi ve tam beşinci halife ünvânına lâyık bir konumundadır.

Demek ki Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali Kerremallahü Veche’den in’ikas eden meşrebi, verâset-i enbiya cihetinde gelen velâyet-i kübra yoluyla Cadde-i Kübra-i Kur’âniye olan Risale-i Nur mesleği ile ahirzamana taşınmış oluyor. Bu meşreb, İmam-ı Ali Kerremallahü Veche ile Efendimiz’in (asm) şahsiyet-i mânevîyesine intikal ediyor. Ayrıca Risale-i Nur için “Hazret-i Ebubekir-i Sıddîk (ra) ve Hazret-i Ömer (ra) ve Hazret-i Osman’ın (ra) meşrebini Risale-i Nur takip etmiş”15 denilmiştir. Öyleyse Risale-i Nur’un meşrebi tâ Asr-ı Sâadete, husûsan Hulefa-i Râşidin ve Ashâba bağlı bir meşrep olarak ehl-i imânı Asr-ı Sâadete rabtediyor. Böylece Risale-i Nur, asr-ı ahirzamanda Hulefa-i Râşidin ve Ashâbın muhtelif meşreplerini tevhid ederek “hıllet meşrebi” olarak tarif edilen çok ehemmiyetli bir meşrebi bizlere ders vermiş oluyor.

Bediüzzaman Hazretleri’nin talebesi Şamlı Hafız Tevfik bir mektubunda Bediüzzaman Hazretleri’nin meslek ve meşrebi için “Üstâdım, bilâkis, Kâdirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyade onda hükmediyor”16 tesbitlerini aktarmıştır. Üstâd Hazretleri de “Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kâdirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu”17 demiştir. “Kâdirî icâzetnâmelerine göre tarikatın silsilesinin Hz. Ali’ye (ra) ulaştığı görülmektedir.”18

Ayrıca “Hem Nurun takvâdârâne ve riyazetkârâne meşrebi, hem umûma ve en muhtaçlara, hattâ muarızlara ders vermek mesleği”19 meşreb ve meslek arasındaki ince çizgiye ışık tutmaktadır. Hulusi Ağabeyin bir mektubunun içersinde ise Üstâddan iktibasen “Eski Saîd’in hiddeti, yenisinde de vardır. Halbuki, Yeni Saîd, insanoğullarıyla izâa-i vakit etmemeli. Meslek ve meşrebi öyle iktiza ediyor”20 tesbitiyle Üstâdın meslek ve meşrebine dikkat çekmiştir. Üstâd Hazretleri de “Ve bilhassa ehl-i fazîletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimâîye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhilhamd, bu meşrep üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor”21 diyerek meşrebinin ince düsturlarını nazara vermiştir.

Bediüzzaman Hazretleri “mesleğimiz halîliye” tesbitiyle mesleğini Hz. İbrahim’e (as) bağlayarak verâset-i enbiya mesleğini nazar-ı dikkate sunmuştur. Böylece verâset-i enbiya mesleğinin geniş dairesine işaret ettiği görülüyor. “Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halilullah’ın bir menzilidir. İnşâallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır.”22 Ayrıca “Risale-i Nur’un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle, Hazret-i İbrahim’in (as) hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk etmek sırrıyla…”23 denilen nokta Bediüzzaman Hazretleri’nin mesleğinin haliliye ve meşrebinin hıllet olmasının sırrını taşıyor.

Bediüzzaman Hazretleri’nin “mahviyetkârâne meşrebi, müstenkifâne ve müstağniyâne halkın hürmetinden ve medihlerinden çekilmesi”ni24 zarurî kılıyor. Zâten Üstâd Hazretleri de, “Meşrebimizde surî ve muvakkat sohbet esâs ve lâzım değildir. Mânevî ve daimî sohbet yeter”25 demektedir. Hem “Risale-i Nur, İsm-i Âzam cilvesiyle ve ism-i Rahîm ve Hakîmin tecellisiyle zuhur ettiğinden, imtiyazlı hassası ‘Allahuekber’den iktibâsen celâl ve kibriya, ‘Bismillahirrahmanirrahim’den istifâzaten merhamet ve şefkat, ‘vehüve’l-azizü’l-hakîm’den istifâdeten hikmet ve intizamın esasları üzerine gidiyor. Onun ruhu ve hayatı onlardır. Sair meşreblerdeki aşk yerinde, Risale-i Nur’un meşrebinde müştakâne şefkattir. Ve re’fetkârâne muhabbettir”26 diyen Bediüzzaman Hazretleri “Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali Kerremallahü Veche’den” mervî meşrebinin düsturlarını böyle ifade etmiştir.
Netice-i kelâm: “Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir”27 diyen Üstâd Hazretleri “hıllet meşrebi”ni şöyle izah etmiştir: “Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.”28

Abbdülbaki Çimiç
bkicimic@hotmail.com

Dipnotlar:
1- Emirdağ Lâhikası-II, 2006, s: 633.
2- İşaratü’l-İ’caz, 2006, s: 21.
3- Sözler, 206, s: 590.
4- Lem’alar, 2006, s: 374.
5- Mektubat, 2006, s: 759.
6- Muhakemat, 2006,181.
7- Mektubat, 2006, s: 755.
8- Emirdağ Lahikası-II, s: 726.
9- Divan-ı Harb-i Örfi.
10- Barla Lâhikası, 2006, s: 488.
11- Lem’alar, 2006, s: 631.
12- Emirdağ Lâhikası-II, 2006, s: 361.
13- Emirdağ Lâhikası-I, 2006, s: 130.
14- Emirdağ Lâhikası-I, 2006, s: 139.
15- Barla Lâhikası, 2006, s: 238-39.
16- Barla Lâhikası,2006, s: 271.
17- Lem’alar, 2006, s: 78.
18- http://www.sorularlarisale.com/makale/2472/kadiri.html
19- Şuâlar, 2006, s: 784.
20- Barla Lâhikası, s: 120.
21- Lem’alar, 2006, s: 411.
22- Emirdağ Lâhikası-II, s: 785.
23- Şuâlar, 2006, s: 1108.
24- Şuâlar, 2006, s: 663.
25- “Onun kuvveti herşeye galiptir ve O herşeyi hikmetle yapar.” (İbrahim Sûresi, 14:4.)
26- Şuâlar, 2006, s: 1122.
27- Lem’alar, 2006, s: 395.
28- Lem’alar, 2006, s: 395.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir