Şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt’in hakîkî vazîfesi

n1414530741_30233329_4821_1237739672-300x225Şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt’in hakîkî vazîfesi

Cenâb-ı Hak Şûrâ Sûresi’nde Peygamber Efendimiz (asm)’in lisânıyla “De ki: Vazîfem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.”1 buyurur. Nass-ı kat’î ile sabit ve hadis-i Nebeviyle müberhen (delil ile ispatlanmış) Âl-i Beyte muhabbete işaret etmekte, bu vazifeyi ifâya dâvet eylemektedir. Çünkü, İslâmiyet bir vücutsa, bu vücudun belkemiği, muhakkak Âl-i Beyt ve başı her zaman Kitabullahtır.2

Peygamber Efendimiz’in (asm) mübârek nesline Âl-i Beyt veya Ehl-i Beyt adı verilir. Peygamberimizin (asm) nesli, kızı Hz. Fatıma (ra) vasıtasıyla devam etmiştir. Hz. Ali (ra) ve Hz. Fatıma’nın evliliğinden dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (ra) Âl-i Beytin temsilcileri durumundadırlar. Efendimizin (asm) “Size iki şey bıraktım. Onlara sarıldığınız müddetçe sapmazsınız. Allah’ın kitabı ve Âl-i Beytim.”3 hadîsi, Âl-i Beytin ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösterir. Âl-i Beyt, nurânî bir şecere gibi günümüze kadar devam ede gelmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir. Hem ümmetçe telâkki-i bilkabul nev’înden bir medar-ı teselli olarak her asırda Âl-i Beyt-i Nebevî’den bir hidayetkâr imdada yetişmesi beklenilmiş ve bulunmuştur.
Âl-i Beytin şahsiyet-i mânevîyesinin ehemmiyetini “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nurâniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında, kemâlât-ı insâniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile, Âl-i Beytten çıkacak. Ümmet-i Muhammediyede de (asm), vezâif-i azîme-i İslâmiyette ve ekser turuk (tarikat) ve mesâlikinde (mesleklerinde), enbiya-yı Benî İsrail gibi (İsrailoğullarının peygamberleri gibi), aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (asm) görmüş. Sünnet-i Seniyyenin menbaı (kaynağı) ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir. Demek Âl-i Beytten, vazîfe-i risâletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Âl-i Beytin şahs-ı mânevîsi ise Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir nevî mâhiyetini gösteriyor. Hazret-i Ali’nin (ra) zâtında temessül eden şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i mâneviyede verâset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden hakikat-i Muhammediye (asm) noktasında muvâzene edilmez. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın sırr-ı azîmi var”dır.4 Bu azîm sırrın her asırda mümessilleri Âl-i Beyttir. Bu sırdan dolayıdır ki Âl-i Beytin şahs-ı mânevîsi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir nevi mahiyetini gösteriyor.
Bu azîm sırdan dolayıdır ki “Âl-i Beyt hânedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem’i gayet müşküldür.”5 Bu sırdan dolayıdır ki Âl-i Beyt surî saltanata değil, mânevî saltanata namzet olduklarından saltanat-ı dünyeviye onlara küstürüldü. Âl-i Beytin yönü, yüzü ve özü şahsiyet-i mâneviyede verâset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden hakikat-i Muhammediye (asm) noktasına izn-i İlâhî ile çevrildi.
İşte bu nokta-i hakikat içindir ki “Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyâsetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu.”6 Çünkü “Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı, veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın.”7 “Hattâ bu ehemmiyetli sırdandır ki, din düsturlarının bir hâdimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım Sahabeler ve onlara benzeyen mücahidînden, Selef-i Salihînden başka, siyasetçi, ekserce tam müttakî dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttakî olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer. Hakikî dindar ise, ‘Bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir’ diye, siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate âlet etmeye—eğer mümkünse—çalışabilir. Yoksa, bâki elmasları kırılacak âdi şişelere âlet yapar.”8

NESL-İ ÂL-İ BEYT
“İşte, bak: Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.”9 Böylece Nesl-i Âl-i Beyt envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi muhafaza edip, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeye memur olduklarını fiilleriyle tasdik etmişler. Evet, bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senetlerle ve an’ane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve âli hasep ve asil neseple mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. Eski zamandan beri bütün ehl-i hakikatin fırkaları başında onlar ve ehl-i kemâlin namdar reisleri yine onlardır. Şimdi de, kemiyeten milyonları geçen bir nesl-i mübarektir. Mütenebbih ve kalbleri imanlı ve muhabbet-i Nebevî ile dolu ve cihandeğer şeref-i intisabıyla serfirazdırlar. Böyle bir cemaat-i azîme içindeki mukaddes kuvveti tehyiç edecek ve uyandıracak hâdisât-ı azîme vücuda geliyor. Elbette o kuvvet-i azîmedeki bir hamiyet-i âliye feveran edecek ve Hazret-i Mehdî başına geçip tarik-i hak ve hakikate sevk edecek. Böyle olmak ve böyle olmasını, bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullahtan ve rahmet-i İlâhiyeden bekleriz ve beklemekte haklıyız.10

RİSALE-İ NUR VE ÂL-İ BEYT
Nur şakirtlerinin üstadı İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’tır ve Nur’un mesleğinde hubb-u Âl-i Beyt esastır. Bunun içindir ki “Risâle-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyin’in (ra) ve Gavs-ı Âzamın (ks) ihbarat-ı gaybiyeleriyle, şakirtlerinin bu zamanda bir dairesidir.11 Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın altı aylık hilâfetiyle beraber Risâle-i Nur’un Cevşenü’l-Kebîrden ve Celcelûtiyeden aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Çünkü, adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes’ud edebilir bir istidatta bulunan, Risâle-i Nur’dur ve onun şahs-ı mânevîsi, Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın bir muavini, bir mütemmimi, bir mânevî veledi hükmündedir.”12 Bu ehemmiyetli sırdan dolayıdır ki Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsi bu ahirzaman asrında neşr-i hak, tecdid-i din ve imanî hakaikteki tecdid itibarıyla asırlardan beri Âl-i Beytin yapmış olduğu vazifelerin mütemmimi ve tam beşinci halife ünvanına layık bir konumundadır. Çünkü “Bu asırda, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Risâle-i Nur’un hakikatine ve şakirtlerinin şahs-ı manevîsine, hakaik-i imaniye muhafazasında tecdid vazifesini yaptırmış; yirmi seneden beri o vazife-i kudsiyede te’sirli ve fatihâne neşriyle gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalâlet hücumuna karşı tam mukabele edip, yüz binler ehl-i imanın imanlarını kurtardığını kırk binler adam şehadet eder.13

Dipnotlar:
1- Şûrâ Sûresi, 42:23.
2- Barla Lâhikası, 2006, s:356.
3- Ebu Davud, Menasik, 56.
4- Lem’alar, 2006, s: 50.
5- Mektubat, 2006, s: 92.
6- Mektubat, 2006, s: 90.
7- Mektubat, 2006, s: 172.
8- Emirdağ Lâhikası-II, 2006, s: 113.
9- Mektubat, 2006, s: 173.
10- Mektubat, 2006, s: 747.
11- Emirdağ Lâhikası-I, 2006, s: 130.
12- Emirdağ Lâhikası-I, 2006, s: 139.
13- Kastamonu Lâhikası, 2006, s: 268.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.