Havf, korkudur. Kim kimden havf edecek? Elbette kul kuldan havf etmeyecek. Kul, Allah’tan havf edecek. Çünkü “Havf eden kurtuldu.” Peygamber Efendimiz(sav) “Hikmetin başı Allah korkusudur”[1] der. Rabbimiz de ayette “Allah’ın evliyalarına korku yoktur”[2] buyurur.
Hâlbuki Allah’ın evliyalarının korkudan ciğerleri patlıyor, ayakları yaralanıyor. Bu konuda Molla Hamid Ekinci’yi dinleyelim:
“Biz de Allah’tan korkuyoruz ama…”
“Üstâd daima ibadet ve münâcatla meşgul olurken, saatlerce diz üstüne otururdu. Böyle oturmaktan, ayağının parmağı yara olmuştu. Molla Resûl’e parmağını göstererek bir merhem sürmek istediğini söyledi. Bu esnada Molla Resûl ateş yakmakla meşguldü.
“Üstâd’a cevaben: “Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor. Bizim gibi rahat otursan ayağın yara olmayacaktı!”
Üstâd: “Molla Resûl! Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedî hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat oturayım, hem Cennet dâvâ edeyim, olmaz böyle şey! Onun için cesâret edemiyorum rahat oturmaya’ dedi.” Molla Resûl ise, ‘Merhem sürelim, belki iyi olur’ dedi.”[3]
Hangi havf?
“Bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.”[4] ayetindeki korku maddî havftır. Yoksa Allah’ın veli kulları dünyevî şeylerden korkmazlar. Bedîüzzamân’ın hayatında da üç mümeyyiz sıfattan birisi korku bilmemesidir. “Bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor.”[5] diyor. Onlar bilirler ki en büyük emn-ü emân havf-ı İlâhi içindedir. Muhabbette şatahat olabilir, naz olabilir. Manen terakki etmeyen zatların ibadetlerinde riyâ da olabilir. Veya riyânın kokusu olabilir. İşte insanı riyâdan, hatta râyiha-yı riyâdan mahfuz kılan havf-ı İlâhi’dir. “Onun içindir ki, kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip Allah’a acz ile sığınmışlar; aczi ve havfı kendilerine şefâatçi yapmışlar.”[6]
Kalbde havf-ı ilâhi olmalı
Eğer bir insanın kalbinde havf-ı İlâhi olmazsa o kalbten Allah’a sığınmak lâzımdır. Onun içindir ki “Kork Allah’tan korkmayandan” sözü darb-ı mesel olmuş. Havf-ı İlâhi’ye makam olmayan bir kalb mahşer-i zulümattır. Bir insan binlerce ilim bilse, eğer kalbinde havf-ı İlâhiyi taşımıyorsa, onun kalbi; mahşer-i zulümattır. Âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek için her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak gerekir. Veli insanlar “Allah zikir arkadaşımdır, yakîn gıdamdır, havf refikimdir” demişler.
Havf-ı İlâhi her kapıyı açar
“Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır.”[7]İnsana kapalı ve açılmayan en muğlâk mânâlar ene miftahıyla havf-ı İlâhi ile açılır. Havf-ı İlâhi, kerametin telkihidir. Havf-ı İlâhi, mücevherât-ı bekânın yüklü ticaret gemisi hükmünde olabilir. Havf-ı İlâhi’deki gözyaşları ile rahmet takâttur eder. En keskin tahâret, en matlûp edilen ismet havf-ı İlâhi içindedir.
Gurbet ve havf-ı İlâhi
Gurbet de havf-ı İlâhi içindedir. “O gariplere müjdeler olsun.”[8] Bu hadisin bu asırda mâsadakı sadık nur talebeleridir. Ârif-i billâhlar gariptir. Garipler hep gurbettedir.
Hakîkî gurbet: Cenab-ı Hakk’ın bir kısım dostları var. O dostların gayesi rızâ-yı bâridir. Bütün arzularını, her şeylerini bırakıyor, gurbete çıkıyorlar. İnsanı kuşatan binlerce latîfeden sıyrılıyor. Demek ki, gurbet de havf-ı İlâhi’nin içindedir. Bu asırda en büyük garip; Garibüzzamân! “Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu”[9] demiş. Bütün ömrü gurbette geçmiş. Garipler hep güzergâhtır. Onları takip eden sâhil-i selâmete ulaşır. Zaten Nur talebeleri de “Sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeler…”[10] olarak onlar da güzergâh konumundalar.
Abdülbâkî Çimiç
bkicimic@hot mail.com
[1] Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Camii’s-Sağîr, Matbaatu Mustafa Muhammed, Mısır 1938, III, 574, Hadis No: 4361
[2] Yunus Suresi, 62
[3] Şahiner, Necmettin, Son Şahitler, Cilt-I, s.124
[4] Yunus Suresi, 62
[5] Mektubat, (2017), s.61
[6] Sözler, (2017), s.47
[7] Sözler, (2017), s.606
[8] Müslim, Îmân, 232
[9] Tarihçe-i Hayat, (2017), s. 645
[10] Lemalar, (2017), s.276