Her risâlede herkesin hissesi var, fakat…!

Başlığa aldığımız “Her risâlede herkesin hissesi var; fakat herkes herşeyini bilmek lâzım değildir. (Barla Lâhikası, s:547)” cümlesi Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri’ne aittir. Âziz Üstâd’ımız acaba bu ifâdelerle ne anlatmak istiyor olabilir? Barla Lâhikası mektuplarında bu ifâdesini şu şekilde açıklıyor; ”Zaten mükerreren demiştim: Herkes her risâlenin her meselesini anlamasına muhtaç değil. Ne kadar anlarsa kâfîdir.(Barla Lâhikası, s:549)” Evet “Ne kadar anlasa kâfîdir.” cümlesi sanırım Risâle-i Nûrlara muhatap olanlar için önemli bir noktayı ihtâr ediyor olmalıdır. Çünkü “Risâle-i Nûr, saîr kitaplara muhâlif olarak, başta perdeli gidiyor; gittikçe inkişâf eder.(Şualar, s:99)” Her Risâle-i Nûr muhâtabı bizzat hayatında buna şahittir. Hatta aynı bahisleri her defa okuyuşumuzda farklı hakîkatler açılıyor ve ihtiyaca binâen Risâle-i Nûların letâfet-i aslîyesinden olan mevzûn, muntazam üslûp libâsları âlem-i asgarımızda (akıl, kalb, rûh, his, vicdan, nefis… hakeza) ma’kes buluyor.

Bedîüzzamân Hazretleri Risâle-i Nûrların te’lîfi noktasında istihdâm edildiğini ve ihtiyârının fevkinda mühim işlerde çalıştırıldığını söyler ve şunları ifâde eder: ”Hem te’lîf, ihtiyârımız dairesinde değil. (Kastamonu Lâhikası,195)” “Benim gibi zayıf ve kıymetsiz bir bîçarenin elindeki hakâik-i îmâniye ve Kur’âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarında düşürmemek için, bilmecbûriye ilân ediyorum ki, ihtiyârımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdâm ediyor; biz bilmeyerek bizi mühim işlerde çalıştırıyor. (Mektubat, s:629)” Ayrıca Yedinci Şua olan Ayetü’l-Kübrâ’nın girişinde de “Hem yazdığım vakit, irâde ve ihtiyârımla olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslâh etmeyi muvafık görmediğim için bir parça fehmi işkâl edecek bir vaziyet aldı. (Şualar, s:164)” Diyerek bu bahsin de irâde ve ihtiyârıyla olmadığını açıkça beyan ediyor.

Yine ‘Yirmi Altıncı Mektup’ta Bedîüzzamân Hazretleri Kurân’a dellalık cihetindeki şahsiyetini nazara sunuyor ve şu ifâdelerle açıklık getiriyor. “İşte, bu bîçare kardeşinizde üç şahsiyet var. Birbirinden çok uzak, hem de pek çok uzaktırlar. Birincisi: Kur’ân-ı Hakîmin hazîne-i âlisinin dellâlı cihetindeki muvakkat, sırf Kur’ân’a ait bir şahsiyetim var. O dellâllığın iktizâ’ ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o ahlâk benim değil; ben sahip değilim. Belki o makâmın ve o vazîfenin iktizâ’ ettiği seciyelerdir. Bende bu neviden ne görseniz benim değil; onunla bana bakmayınız, o makâmındır.” diyerek Risâle-i Nûrların te’lîfi zamanındaki şahsiyetinin Kur’ân’a dellalık cihetini nazarlara sunmuş ve “Hem “Dâd-ı Hak kabiliyet şart nist” kâidesince, Cenâb-ı Hak, merhametkârâne, kudretini benim hakkımda böyle göstermiş ki, en ednâ bir nefer gibi bu şahsiyetimi, en âlâ bir makâm-ı müşîriyet hükmünde olan hizmet-i esrâr-ı Kur’âniyede istihdâm ediyor. Yüz binler şükür olsun! Nefis cümleden süflî, vazîfe cümleden âlâ. Elhamdü lillâh, hâzâ min fadli Rabbî.(Mektubat, s:537)” şeklinde bahsi tamamlamıştır.

Hem Risâle-i Nûr’da “Felillâhilhamd, sırr-ı temsîl dürbünüyle, en uzak hakîkatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsîl cihetü’l-vahdetiyle, en dağınık meseleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakâike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsîl penceresiyle, hakâik-i gaybîyeye, esâsât-ı İslâmiyeye, şuhûda yakın bir yakîn-i îmâniye hâsıl oldu. Akıl ile berâber vehim ve hayâl, hattâ nefis ve hevâ teslîme mecbûr olduğu gibi, şeytan dahi teslîm-i silâha mecbûr oldu.(Mektubat, s:640)” İşte Risâle-i Nûr’un rûh-i aslîsinin letâfet-i nûrâniyesi bu noktalar olmalı.

Esâsında Risâle-i Nûrlarda açık hiçbir kapı yoktur. Arayan her derdine deva bulabilir. “Halbuki Risâle-i Nûr’un mesleğindeki sırr-ı ihlâs; îmân, Kur’ân hakîkatlerinden başka hiçbir şeye âlet, tâbi olmadığı; hem müşterileri aramak değil, belki müşteriler hakîkî ihtiyacını hissedip ve yarasının tedâvisi için Risâle-i Nûr’u aramasının lüzûmu; halbuki gönderilecek o mübarak merkezler, şimdilik Nûrlara hakîkî ihtiyacını değil, belki âlem-i İslâmın hayat-ı dîniyesine ait cihetlerinden düşünmeye mecbûr olması; hem Nûr mesleğinde benlik ve gösteriş bir nevî şöhretperestlik, merdûd olduğundan, bu enâniyet zamanında insanlara kendini satmaya çalışmak ve beğendirmek, bir anda Nûr şakirtleri böyle büyük bir imtiyaz gibi bu eserlerle meşhur mevkilere kendilerini göstermek bir nevî gösteriş olması cihetiyle, kader-i İlâhî, Nûr şakirtlerini tam ihlâsın muhâfazası için şimdilik müsâade etmiyor.(Emirdağ Lâhikası(1),s:442)“

Risâle-i Nûrların özellikle satır aralarına çok dikkat edilmelidir. Çünkü Risâle-i Nûrlar insanın bütün latîfelerine hitap eden eserlerdir. Onun lisânından usanılmamalıdır. Çünkü her şey aklımıza münhâsır değildir. Bakınız bu noktaya Üstâd Hazretleri nasıl işâret etmiştir. “Risâle-i Nûr’un gıda ve taâm hükmündeki hakîkatlerinden hem akıl, hem kalb, hem rûh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa, yalnız akıl cüz’î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. .(Emirdağ Lâhikası(1),s:125)“ Öyleyse Risâle-i Nûrlar insanın bütün latîfelerine hitap eden ve tam gıdalarını veren eserler konumundadır. Yeter ki envâr-ı îmâniyeye ve esrâr-ı Kur’âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacımızı tam hissedelim.

İnsanın vazîfe-i fıtratı, en yüksek derece olan arş-ı kemâlâta urûç ile Allah’a hakîkî kul olması ve rızâ makâmına ulaşmasıdır. Allah, insanı arş-ı kemâlât derecesine çıkabilecek isti’dâdda yaratmış ve ona gayr-ı meş’ur hisler derc etmiştir.” İnsanın meşhur havassından başka havassı vardır. Hem insanda gayr-ı meş’ur hisler çoktur.(Hutbe-i Şâmiye,s:150)” Bu mânâlar da insanın fıtratına yerleştirilen duygu ve hislerin sınırsız oluşunu göstermektedir.

İnsana sınırsız duygular verilmesinin sırrı ve hikmetleri de Risâle-i Nûrlarda şöyle ifâde edilmektedir.” İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hâkim şu küçük cisimde gayr-ı mahdut envâ-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdut mizanlar vaz etmiştir. Ve Esmâ-i Hüsnânın gayr-ı mütenâhi mahfî definelerini fehmetmek için, gayr-ı mahsur cihâzat ve âlât yaratmıştır. Meselâ, mesmûat, mubsırat, me’kûlât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâniin sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnatını fehmetmek içindir.(Mesnevî-i Nuriye, s:331,32)” Böylece “Ancak o duygular, Cenab-ı Haktan ihsan edilen hediyelerdir. Yalnız göz, kulak tabirleri, adî birer isimdirler.(İşârâtü’l-İ’câz, s:224)” İşte Risâle-i Nûrlar insanın bu duygularını tatmin eder.

Bedîüzzamân Hazretleri bazı eserleri için de çok önemli açıklamalar yaparak her meselesinin elde edilemeyeceğini, ancak nasipsiz de kalınmayacağını beyan eder. Şöyle ki; “Bu mecmua (Zülfikâr Mecmuası) büyük bir bahçedir. Her adam her meselesini, her meyvesini elde edemez. Ne kadar bilse kârdır.(Zülfikâr Mecmuası)”

Ayetü’l-Kübrâ’nın başında da yine önemli bir nokta îzâh edilerek muhataplara hem bu bahsin ehemmiyeti hem de zorluğundan dolayı çekinilmemesi gerektiği dersi verilmiştir.”Bu ehemmiyetli risâlenin, herkes herbir meselesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil; belki, elleri uzun olanların hisseleri de var.( Şualar, s:163)” Evet bütün Risâle-i Nûr Külliyatına bu nazarla da bakılabilir. “O bahçe yalnız onun için değil; belki, elleri uzun olanların hisseleri de var.” Çünkü Risâle-i Nûr’dan “herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes herbir meselesini tam anlamaz. Hem îmân hakîkatlarının îzâhı olduğu için, hem ilim, hem mârifet, hem ibâdettir. Eski medreselerde beş on seneye mukâbil, inşâallah Nûr Medreseleri beş on haftada aynı neticeyi te’min edecek ve yirmi senedir ediyor.( Emirdağ Lâhikası(1),s:427)”

Bâkî ÇİMİÇ

bakicimic@sentezhaber.com

http://www.sentezhaber.com/her-risâlede-herkesin-hissesi-var-fakat…-makale,10307.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir