İnsanın Mâhiyeti ve Ubûdiyet

İnsan bu âleme ilim ve duâ vasıtasıyla mükemmelleşmek için gönderilmiştir. Mâhiyet ve kabiliyet itibârıyla her şey ilme bağlıdır. Ve bütün hakîkî ilimlerin esâsı ve mâdeni ve nûru ve rûhu marifetullahtır. Ya’nî Allah’ı bilmek ve tanımaktır. Ve onun da en yüksek esâsı Allah’a îmândan sonra muhabbetullahtır.

Hem insan, nihâyetsiz acziyle nihâyetsiz belâlara mâ’rûz ve hadsiz düşmanların hücûmuna müptelâ ve nihayetsiz fakirliğiyle berâber sonsuz ihtiyaçlara giriftâr ve nihâyetsiz arzulara ve taleplere muhtaç olduğundan, yaratılıştan gelen aslî vazîfesi, îmândan sonra, duâdır. Duâ ise ubûdiyetin rûhu, özü ve esâsıdır.

İnsanın yaratılış vazîfesi Allah’ı tanımak, O’na îmân ile inanmak ve kulluk yapmaktır. Bu nedenle de insan bu âleme ilim ve duâ vasıtasıyla mükemmelleşmek ve meleklerden de üstün bir ma’kâma çıkabilmek için gönderilmiştir. İnsanın mâhiyetine yüce Allah çok şümûllü ve yüksek kabiliyetler koymuştur. İnsan bu kabiliyetlerle kulluk yapmalı ve yüce ma’kâmlara çıkmalı ve Allah’ın rızâsına kavuşmalıdır. Kulluk ve duâ da ilim ile ya’nî kabiliyetlerimizi nemâlandırarak ve geliştirerek gerçekleşir.

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Bu nedenledir ki her şey ilme bağlıdır. İlim ise elbette ki marifetullah ilmi olmalıdır. Allah’ı bilme ve bütün sıfatları ile O’nu tanıma ve O’na hakîkî mânâda kulluk yapmak.

İnsan Allah’a îmân ettikten sonra o îmân-ı billâh olur. İnsan îmân-ı billâhtan sonra marifetullaha ulaşmalıdır. Marifetullah Allah’ı hakîkî ma’nâda tanımak ve bilmektir. Marifetullahtan sonra da muhabbetullah ma’kâmına ulaşılır. Oradan da insan müşahedetullah ve lezzet-i rûhaniyeye kavuşmalıdır ki îmân-ı kâmil tahakkuk etsin. İşte insan kabiliyetlerini inkişâf ve inbisât ettirerek ilim ile bu ma’kâmlara ulaşabilir ve hakîkî yaratılış gâyesine kavuşur.

İnsan sonsuz aczi, nihâyetsiz fakirliği ve hadsiz belâlara düşkünlüğü ile çaresiz ve aciz bir mahlûktur. Aynı zamanda da düşmanları hadsizdir. Çok sıcaktan ve soğuktan korkar ve etkilenir. Gözüyle göremediği mikroptan titrer. Nihâyetsiz ihtiyaçları ve düşmanları vardır. İşte bunların üstesinden gelebilmek için bir koruyucuya ve aczine ve fakirliğine hem cevap verebilen hem de düşmanlarını def edebilen bir yaratıcıya ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki duâ ile o Rabbin kapısını çalsın ve bütün ihtiyaçları karşılansın ve düşmanları da def edilebilsin. İşte bütün bunları yapacak ancak ve ancak âlemlerin Rabbi Kadîr-i Rahîm olan Allah’tır. Böylece duâ ve ubûdiyet kulluğun esâsı ve özüdür. Yüce Allah bizleri duâ etmek için nihayetsiz aciz ve fakir yaratmıştır ki hakîkî vazîfemiz olan duâ ve kulluğa yönelelim ve sadece O’ndan isteyelim, O’na yalvaralım.

Ubûdiyet ve kulluk Allah emrettiği için yapılır. Neticesi ise Allah’ın rızâsıdır. Faydası ahirettedir. Dünyevî bir fayda için yapılan ibâdet semeresizdir. Hatta dünyada bir maslahat ve fayda görmek niyetiyle yapılan ibâdetlerde ihlâs ve Allah rızâsı kalkar, o ibâdet de ibâdet rûhundan uzaklaşır. Onun için ibâdetler sırf Allah emrettiği için yapılır. İbâdetin rûhu niyettir. Niyet ise bir rûhtur, o rûhun rûhu da ihlâstır. İhlâs ise sadece Allah rızâsı için çalışmak ve ibâdet yapmaktır. Yanî karşılığında dünyevî hiç bir menfâat beklemeden yapmaktır. İnsan bu duruşu ve inanışı ile ibâdet yapar. Ancak Allah kul istemeden ve niyet etmeden dünyevî faydalar verirse o Allah’ın fazlındandır. İbâdetleri iptal etmez. Çünkü kul bizzat kastî olarak ne niyeten ne de fiilen o matlupları istememiştir. Kulun niyet ve fiillerinden razı olan Allah, o kulana fazlından ve ikramından dünyevî faydalar verebilir. Bunlar kalbde rahatlık, geçim kolaylığı, bereketli rızık gibi faydalar olabilir. Bunlar Allah’ın ikrâmı ve ihsânıdır. Yapılan ibâdetlerin neticesi değildir.

İbâdetler ancak geçmişte bize verilen nimetlerin şükrü ve teşekkürü olabilir. Çünkü biz Allah’ın hem memlûku hem de mülkünde işleyen ve nimetlerinden istifâde eden kullarıyız. Buna râzı olmayan Allah’ın sayılamayacak kadar nimetlerini nasıl îzâh edecek ve inkâr edecek? Eğer inkâr ederse o zaman Allah’ın mülkünden çıkıp, O’nun nimetlerinden faydalanmaması gerekir. Eğer faydalanıyorsa o zaman o nimetlerin karşılığı olarak Allah’a teşekkür nevinden şükür vazîfesini yapması gerekir. İşte yapılan ibâdetler bir nevî bize verilen nihâyetsin nimetlere şükür ve teşekkürdür. Eğer onu da yapmaz isek insan olmanın mâhiyeti ve fıtratın gereği nedir?

Öyleyse insan olan insana ibâdet ve duâ gerektir. Çünkü duâ bir sırr-ı azîm-i ubûdiyettir. Belki ubûdiyetin rûhu hükmündedir.

Bâkî ÇİMİÇ
bakicimic@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir