“Ey Nefsim!” Tablosu

Bu tablonun basımına bir eczacı ağabeyimiz vesîle oldu. Bu eczacı ağabeyimiz, geçen sene Meksika’da diplomat olan oğlunun yanına iki aylık bir ziyaret için gitti. Giderken “Yanımda kitap götüreceğim, uçakta okuyup tefekkür edeceğim” dedi. Ben de “Tefekkürlerinizi dönünce paylaşalım” demiştim. Yanında ‘Hizmet Rehberi’ni götürmüş ve Üstad’ın “Ey Nefsim!” hitabı ile başlayan bu kısmı okumuş ve çok etkilenmiş.
 
Döndüğü gün beni aradı ve “Hocam, akşam derse geleceğim ve sizinle bir istişârem olacak” dedi. Biz de dersten sonra istişâre yaptık ve bu kısmı bulup bana okuttu. Daha sonra da bu kısmı bastırarak, duvara asılacak şekle getirip dağıtmak istediğini söyledi. Biz de nasıl olması gerektiği noktasında fikirlerimizi söyledik ve görev bize tevdî edildi. Bin adet bu tabloyu bastırdık ve böylece dağıtımına başladık.

İlk dağıtmaya başladığım gün daha çok esnaflara vermiştim. Devamlı uğradığım bir berbere de sanırım 10 adet kadar bırakmıştım ki, isteyenlere versin diye. Bizden sonra kısa sürede bu tablo kapışılmış ve berber bizim telefonumuzu araştırarak “Hocam, bana dahi kalmadı. Yine isteyenler var” dedi.

Hakikaten bu ‘tablo’yu okuyanlar kendi âleminde bu tablodan hisseler buluyor ve almak istiyorlar. Biz de yeterli miktarda oraya yine “Ey nefsim!” tablolarından bıraktık. Tabi bu arada önceden verdiğimiz esnafların tabloyu çerçeve yaptırıp dükkânlarına astığına da şahit olduk, bu da mânâlı bir hâdise. Çünkü bu vesîle ile dükkânlarına girip çıkan herkes muhakkak o tabloyu ve özellikle “Ey Nefsim!” hitabını ve Üstadın resmini görüyor. Bu bile Üstad Bediüzzaman’ın tanıtılmasına önemli bir hizmettir diye düşünüyorum.

Geçenlerde, ‘hac’dan gelmiş bir tanıdığımın ziyaretine gitmiştim. Giderken de elime bazı küçük kitaplardan ve bu tabloyu aldım. O hacımıza takdim edip geri döndük. Aradan epey bir süre geçti ve bir akşam telefonum çaldı. “Hocam, ben Hacı Halil” dedi. “Sizden duâ bekliyorum, yarın kalp ameliyatı olacağım” dedi. Hacı Halil, hiç endişesi olmadığını ve moralinin çok yerinde olduğunu da söyledi. Kendisine duâ edeceğimi söyledim ve geçmiş olsun diyerek vedalaştık. Bir gün sonra telefonunu aradım ve oğlu çıktı, babasının ameliyattan yeni çıktığını ve başarılı bir ameliyat geçtiğini doktorlardan öğrendiklerini söyledi. “Aradığımı ve duâ ettiğimi söyleyin” dedim.

Neyse aradan bir süre geçti ve kendisini telefonla arayıp geçmiş olsun dedim ve ziyaretine geleceğimi söyledim. Bir gün ziyaretine gittiğimde bize söyledikleri çok ilginçti. “Hocam, siz bana bir tablo getirdiniz ya! Ben o tabloyu okuduktan sonra müthiş etkilendim ve ameliyata giderken o tabloyu okuyarak gittim. Eğer savaşa, hatta ölüme de gitsem yine de zerre kadar içimde korku yoktu” dedi. “Çünkü o tablodaki sözler beni o kadar cesarete getirdi ki, size ameliyat akşamı ‘Çok moralliyim’ dememin sebebi de oydu” dedi.

Sonra düşündüm ki bu tablonun insanlarda bu kadar etkili oluşunun altında neler olabilir? Bütün kalbî itikadımla söylüyorum ki Üstadımızın tasarrufu, şahs-ı mânevînin bereketi idi. Çünkü biz o tabloyu istişâre sonucu basmaya karar vermiştik.
Bir diğer hatıra da şöyle: Sohbetlerimize gelen bir genç kardeşimiz var. Babasının bir alışkanlığından dolayı çok muzdarip olduğunu ve bizimle konuşmak istediğini, neler yapması, nasıl davranması konusunda istişâre etmek istediğini söyledi. Ona “tamam” dedim ve husûsî olarak görüştük. Ailevî olarak epey problemleri olduğunu, babasının bu müskirât alışkanlığı yüzünden çok zor günler geçirdiklerini ve geçirmeye de devam ettiklerini söyledi. Çevreye ve diğer insanlara karşı yüzü kalmadığını, ne yapacağını bilemediğini ve yardım istediğini söyledi. Elbette zor bir durumdu. Bir kitaplarda ve Risâle-i Nûrlarda yazılanlar vardı, bir de o kardeşimizin yaşadıkları. Biz yine de Risâle-i Nûr eksenli yerleri onunla paylaştık ve nasıl yapması ve davranması gerektiğini söyledik. Ne olursa olsun babasına karşı çok dikkatli olması gerektiğini ve onun bu alışkanlığından ancak bir tedâvî ile kurtulabileceğini bu noktada onu iknâ etmeleri gerektiğini de söyledik.

Aradan epey bir zaman geçti ve geçtiğimiz Ramazan ayı içerisinde bu genç kardeşimizle çarşıda karşılaştık ve bana anlatacakları olduğunu söyledi. Gözlerinin içi gülüyordu ve sevinçle babasındaki değişiklikleri anlattı. Bu genç kardeşimiz bizim istişâremizden sonra babasına karşı metod değiştirmiş ve Risâle-i Nurlardan vecîzeleri küçük kâğıtlara yazarak evde babasının görebileceği yerlere asmaya başlamış. Babası da “Bana iyi ders veriyorsun” diye mukabelede bulunmuş. Babası Ramazan ayını da vesîle yaparak oruç tutmaya ve namazlarını da kılmaya başlamış ve en önemlisi de o müskirâtı da bırakmış. Bu haberi sevinç gözyaşları içersinde genç kardeşimiz bana bizzat anlattı. Aradan bir hafta geçti ve bir sabah telefonum çaldı. Arayan, genç kardeşimizin çalıştığı kurumun müdürüydü. “Hocam; Gökhan’ın babasını kaybettik, yarın öğle namazı köylerine cenazeye gideceğiz, gelmek isterseniz bizimle gidebilirsiniz” dedi. Bir anda içim sızladı ve “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn” dedim. Genç kardeşimiz bir akrabasının arabası ile babası ve kardeşi de yanında köyden çarşıya geliyorken kaza yapmış. Bu kazada babası ağır, kendisi ve küçük kardeşi de yaralanmıştı. Yolda gelirken babası kucağında vefat etmiş.

Ramazan günü olmasına rağmen cenazesine gittik, köyleri uzak ve yüksek bir yerde olmasına rağmen o kadar kalabalık bir cemaati vardı ki hayret ettik!

Bu olayı niçin anlattım? Yine bizim “Ey Nefsim!” tablosunun da bu hâdise ile bağlantısı var onun için anlattım.
Bizim genç kardeşimiz babasını ahirete yolcu ettiği gün çok üzülmüştü ve onu teselli etmek için epey bir şeyler anlatmamız gerekmişti. Kendini suçlu görüyor ve “Benim elimle ölmeseydi” deyip hayıflanıyor ve vicdan azabı çekiyordu. Kendisine son paylaştıklarımızı ve babasının çok güzel bir şekilde vefât ettiğini söyledim. Hem de mübârek bir ayda… Berâber sabah namazını kılmışlar ve oruçlu bir şekilde vefat etmiş. Kardeşimize taziyeye gittiğimizde de Yirminci Mektub’dan ilgili bahisleri okumuş ve vazîfemizi yapmaya çalışmıştık.

İşte bundan birkaç gün sonra genç kardeşimiz tekrar bizi arayarak anlatacakları olduğunu söyledi. Gittiğimde “Hocam, babamın iş yerine gittim ve bakınız dolabında ne buldum?” dedi. Çıkardı ki, bizim bastırdığımız “Ey Nefsim!” tablosu.
Son olarak bu genç kardeşimizin gördüğü iki rü’yâdan da bahsetmek istiyorum.

Bu rü’yâları çok yakın bir zamanda heyecan ve hayret içinde bizi arayarak, anlatacakları olduğunu söyleyerek başladı kardeşimiz sözlerine. Risâle-i Nûrları tanıdıktan hemen sonra ilk rü’yâsını görmüş ve rü’yâsında Efendimiz’in (asm), sohbetlere devam etmesi yönünde ve ‘Oradaki kardeşlerin istikameti çok güzel, orayı bırakma’ şeklinde tavsiyesi olmuş. “O aralar ara sıra sohbetlere gelemiyordum, rü’yâdan sonra mecbûrî işim olmadıkça gelmemezlik yapmıyorum” dedi kardeşimiz. Bizler de bu hâdiseye şahitlik ediyoruz.

İkinci rü’yâsı ise daha enteresan ve bu rü’yâda da yine Peygamber Efendimizi (asm) görüyor genç kardeşimiz. Ulvî ve güzel bir ses işittiğini ve o sese doğru yöneldiğini, ancak sesin yüksek bir dağdan geldiğini söylüyor. Sonra o dağa doğru yöneliyor ve tırmanıyor ki dağın zirvesinde “Ey nefsim!” tablosu dolabında bulunan ve kaza sonucu vefat eden babasını görüyor. Babasına o sesin kime ait olduğunu sorduğunda, babası “Peygamber Efendimiz (asm) konuşuyordu” diyor. Sonra Efendimiz (asm) geliyor ve nasîhatler ediyor.

Kardeşimizin bize sorduğu soru şu oldu: “Hocam, bu rü’yâ neye işâret ediyor olabilir?” Biz ise, Efendimizin (asm) görüldüğü rüyâların rüyâ-i sâdıka olduğunu ve bir hakîkatin işâret ve beşâreti olabileceğini söyledik. Rüyâda Efendimizin (asm) sesinin ise, savt-ı Nebevî olarak Risâle-i Nûrlara işâret ve beşâret olabileceğini söyledik.

Bakî ÇİMİÇ
bakicimic@hotmail.com
24.01.2011

http://www.yeniasya.com.tr/yazi_detay2.asp?id=528

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir