Kuvve-i Akliye

Kuvve-i akliye

Kuvve-i akliye insana nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için verilmiştir. İdrâk, anlama ve tefekkür âleti olan kuvve-i akliye, insana has düşünme ve eşyanın hakîkatini yakalama ve esmâ lisânı ile tanıma melekesidir.

İnsan akıl ve fikir cihetiyle bütün mahlûkatın üzerinde bir mevkî almıştır. Akıl hazîne-i ilâhiyenin definelerini açmak için bir anahtar hükmündedir. Fikir ise idrâk merkezi olup “Cenâb-ı Hakk’ın cemî masnuatından ve mecmu-i âsârından ve bütün ef’âlinden tahassul ve tecellî eden mânâlara bir cihetle bakabilir”[1] bir konumdadır. Bu iki insâniyet hediyesi Cenâb-ı Hakk’ın gizli ve açık hazineleri keşfetmek, çok geniş saltanat dairelerini fehmetmek ve tefekkür etmekle gıdalarını alır.  Akıl, zihin ve fikir cihâzâtlarının gıdaları tefekkür etmekle Rabbini tanımaktır ki işte bu tanıma akıl, zihin ve fikrin mânevî şükürleridir.

Bedîüzzamân Hazretleri aklı; şuurdan ve histen süzülmüş şuurun bir özeti olarak ta’rîf eder.[2] Akıl, insanın en kıymetli bir cihazı konumundadır. Aynı zamanda nûrânî bir cevherdir. Kâinatın sırlarını açan bir anahtardır. Âlemde tecellî eden Allah’ın isim ve sıfatlarını inceleyen bir âlettir. Kâinattaki sırları çözen bir keşşaftır. İnsanı sonsuz hayatın mutluluğuna hazırlayan Rabbânî bir mürşid, yol gösterici bir rehber olarak da tâ’rîf edilir.  Akıl delil üzerine giden ve insana yüksek maksatlar ve bâkî meyveler gösteren hikmetli bir hediyedir. Zâtıyla maddeden mücerret, fiiliyle maddeyle ilgili bir cevher; şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hulâsasıdır. Akıl insanın fikirlerinin karar safhasında önemli bir hakemdir. Kendisine zararlı olanları def, faydalı olanları celb ve tefrik eden bir alettir.

İşârâtü’l-İ’câz’da bir ölçme değerlendirme âleti ve cihazı olarak tâ’rîf edilen aklın ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç mertebesi bulunduğu izah edilir. Önemli olan aklın vasat mertebesi olan hikmette kullanılmasıdır. Akıl sırf kendi başına hareket etmemelidir. Çünkü aklın nûru kalbden gelir. Kalbden gelen îmân ziyâsına muhtaç olan akıl, ulaştığı malûmatları o ziyâ ile nûrlandırır. Böylece o malûmatlar marifetullah olur.

Gözümüz sadece kendi zatı ile göremediği gibi, akılda sadece kendi gayreti ile eşyayı esmâ lisânı ile okuyamaz. Gözün görmesi için nasıl ki güneş ışığına zarûrî ihtiyaç varsa, aklın eşyayı marifetullah boyutunda idrâk edebilmesi için kalbden gelecek olan îmân ziyasına zarûrî ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki “Nûr-u akıl kalbden gelir. Kalbsiz akıl olamaz.”[3] denilmiştir.

İnsanın kıymetli bir cihazı olan akıl bir âlettir. Cenâb-ı Hakka satılmalı ve O’nun rızâsı dairesinde istimâl edilmelidir. Eğer Allah hesabına istimâl edilmezse o vakit akıl kötü, uğursuz ve ezici bir âlet olur. Bu mânâda Şualar’da da şöyle bir izah vardır. ”Meselâ; insanın en kıymettâr cihazı akıldır. Eğer sırr-ı tevhidle olsa, o akıl, hem İlâhî, kudsî defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur. Eğer şirk ve küfre düşse, o akıl, o halde geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşî korkularını insanın başına toplattıran meş’um ve sebeb-i tâciz bir âlet-i belâ olur.”[4]

Akıl, hayat-ı ebediye esâsâtını ve saadet-i uhrevîye levâzımatını tedârik etmek için verilmiş olan bir hediye-i Rahmâniyedir. Hem bir şeyi akıl görür ve kabul ederken fikir o şeyle uğraşır ve idrâk etmesi için akla yardımcı olur ve akla teslim eder. Bir nev’î aklın kuvve-i mânevîyesi ve tasdiki için yardımcı hükmündedir. Akıl esâsında insanın kıymettar bir aletidir. Ancak bu alet geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın da endişelerini düşünmekle insan kalbini incitir ve hüzünlerle alûde edebilir. Onun için o akıl küllî akla ihtiyaç duyar. O küllî akıl da ancak şeriat şeklinde olur. Akıl kendi dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa, âciz kalır ve taklide mecbur olur. Taklide mecbur kalmayan akıl vahiy ile desteklenen ve kalbden îmân ile ziyâlanan akıldır.

Akıl mânevî bir vücuda sahip idrâk mahalli ve îmânın bekçisidir. Akıl ve kalb ittifakı çok önemlidir. İnsanın aklı hakîmiyetin letâifiyle zevk alır, telezzüz eder. Böylece kâinattaki ism-i Hakîmin tecellileri bir nev’î aklın gıdasıdır. “Aklın şe’ni bürhan üzerine gitmektir. Evet, akıl herbir şeyi tartamaz; fakat böyle maddiyatı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Faraza tartmaz ise, biz de o meselede çocuk gibi mükellef değiliz.“[5]

Bedîüzzamân Hazretleri “Zira akıl her bir şeyi derk edemez.”[6] demiştir. Bu sırf akılla hareket edilemez mânâsında ve mâkamında söylenmiş bir sözdür. Yoksa akıl kalbdeki îmân ve vahiy imtizâcında esmâ izdüşümlerini fehmeden ve idrâk ederek okuyan bir alet durumundadır. Akıl nübüvvet çizgisinde Rabbini marifetullah delilleri ile tanır, bilir ve bulur.

Abdülbâki ÇİMİÇ

bkicimic@hotmail.com

http://www.feyzinur.com

[1] İşârâtü’l-İ’câz,2013,s:127

[2] Sözler,2013,s.182

[3] Sözler,2013,s:1148

[4] Şualar,2013,s:22

[5] Muhâkemat,2013,s:108

[6] Muhâkemat,2013,s:108

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir