Münâkaşa, Münâzara ve Müzâkere

Münâzara başka, münâkaşa başkadır. Müzâkere ve fikir teâtisi ise daha başkadır. Hele ki ölçüsüz ve mizânsız münâkaşa hem söyleyene hem de dinleyene ve de okuyana zarardır.
Münâkaşa; kısaca ölçüsüz ve mizansız tartışmaktır. Sert tartışma ve ağız kavgası şimdilerde ise kalem (klavye) kavgasıdır. Bir konu hakkında, hep kendini haklı göstermek için karşısında konuşan kimsenin kalbini kıracak şekilde sözü uzatmak ve gönül incitmektir. Elhâsıl kötü bir huydur. Münâkaşada devrede hisler ve nefisler vardır. Hak, hakîkat ve insaf münâkaşada devre dışıdır. Çünkü akıl, kalb ve ruh münâkaşa meydanında his, nefis ve şeytana mağlup durumdadır. Neticede kârlı çıkacak olan nefis ve şeytandır. Çünkü münâkaşa hak namına değil his ve nefis namına neticelenir. Bu nedenle olsa gerek İmam-ı Şafi “münakaşa câiz değildir,” demiştir. Çünkü münâkaşada kişinin enesi de devreye girip netice menfî olarak sonuçlanacaktır. Böylece münâkaşa bütün fayda kapılarını kapatmaktadır.

Münâzara ise karşılıklı konuşmadır. Bir konuda karşıt görüşleri savunanların fikirlerini çarpıştırdıkları bir tartışma platformudur. Münâzaralar birer fikir ve söz yarışmasıdır. Dahâ sağlıklı ve îtidâllidir. Taraflar karşılıklı olarak fikirlerini ortaya koyar ve neticeye ulaşmak için fikirlerini karşılıklı tartıştırırlar. Bu tartışmada çok ölçüsüz ve mizânsın hâl yoktur. Herhangi bir konu üzerinde zıt düşüncelerin karşılıklı olarak savunulmasıdır. Münâzarada önemli olan savunmadır. Kendi tezini tam ve hakkını vererek savunan çok kişiyi iknâ edebilir ve kendi fikrine taraftar kazanabilir.

Bir de müzâkere vardır. Bir konuyla ilgili görüşme, danışma ve konuşmadır. Müzâkere bir meselenin görüşmeye açılması ve tartışılmasıdır. Taraflar ilmî bilgi ve belgeleri ile meseleyi görüşür, konuşur ve neticeye bağlamaya çalışırlar. Müzâkere dahâ sağlıklı ve sıhhatli bir fikir paylaşımıdır.

Şimdi bu girizgâhtan sonra yazılan yazılar ve özellikle yorumlara gelmek istiyorum. Toptancılık yapmak doğru değil, ancak çok hırpalayıcı ve zararlı yorumlar ve yazılarla karşılaşıyoruz. Hele ki bunları yapanlar Nûra muhatap olanlar ise çok daha önemli bir mesele ile karşı karşıyayız diye düşünüyoruz. Çünkü Nûra muhatap olanların ellerinde İhlâs ve Uhuvvet Risâleleri gibi çok mühim ve kıymetli eserler var. Bunlardan başka yüzlerce Lâhika mektubu ve hizmet prensipleri mevcut. Buna rağmen hâlen hissî ve duygusal yazılar ve yorumların izahı çok zor. Hiç damarımıza dokundu demeden bir defa dahâ Risâle-i Nûrlarla yüzleşelim. Yazılarımız ve yorumlarımızı Risâle-i Nûr mihengine vuralım. Altın çıkarsa da bakır çıkarsa da ne yapacağımız belli.

Aşağıya alacağım yerde bakınız nasıl bir ölçü veriliyor bizlere.”Risâle-i Nûr, imân ve Kur’ân muhaliflerine karşı mücadelesinde cebir ve münâzaa yolunu değil, iknâ ve ispat yolunu ihtiyâr etmiştir. ” (1). Madem Kur’ân muhaliflerine karşı cebir ve münâzaa yolunu değil, iknâ ve ispat yolunu ihtiyâr edeceksek, ehl-i imân ve Nûr kardeşlerimize karşı hangi yolu ihtiyâr etmeliyiz acaba?

Bir meselede haklı olmak kadar o meseleyi anlatma zemin ve şartlarımızın da haklı olması gerekir. Hiç bir kimse haklı dâvâsını haksız metodlarla neticeye ulaştıramamıştır. Eğer bir meselede kendimizi haklı addediyor ve hak aramaya başlayacaksak o meseleyi neticeye götürecek olan vasıtalarımızın ve metodumuzun da haklı olması gerekir. Meşrû zeminlerde meşrû dâvâmızı savunmalı ve hakkımızı meşrû yerlerde ve zeminlerde aramalıyız. Yoksa haklı iken haksız ve neticesiz bir sonuca ulaşırız.

Münâkaşa dostlukları öldürür ve kalbleri kırar. Zarar verir zarar eder. Hiçbir kimse münâkaşa ile sonuç alamamıştır. Zahiren aldım sanmıştır ancak zımnî bir kin ve adâvete sebep olmuştur. Bir gün mutlaka karşısına çok daha şiddetli olarak çıkacaktır. Allah muhâfaza, belki de telafisi mümkün olmayan bir noktaya gidebilecektir.

Bu mânâda Risâle-i Nûrlardan bir kısım yerler ekleyelim. Bedîüzzamân münâkaşa ve müzâkere ile ilgili şöyle açıklamalar yapmaktadır.
“Eğirdir’de bir münâkaşa -i ilmiye işittim. O Münâkaşa, hususan şu zamanda yanlıştır… Bu çeşit mesâili münâkaşa etmenin birinci şartı, insafla, hakkı bulmak niyetiyle, inatsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, sû-i telâkkiye sebep olmadan müzâkeresi câiz olabilir. O müzâkere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun. Çünkü bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla birşey öğrenmedi; belki gurura düşmek ihtimali var. …Avâm içinde müşkülât-ı hadisiyeyi münâkaşa etmek, izhâr-ı fazl suretinde, avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enâniyetini hakka ve insafa tercih etmek suretinde deliller aramak câiz değildir. ” (2)

Böylece müzâkere-i ilmiyenin şartlarını Üstad Bedîüzzamân ne kadar güzel izah etmiş. Münâkaşanın ise bu zamanda zararlarını da şöyle ifade etmiştir.“Hâlbuki bu zaman kadar, hiç bir zaman, din âlimlerinin ittifakına ve münâkaşa etmemesine muhtaç olmamış. Şimdilik teferruâttaki ihtilâfı bırakmaya ve medâr-ı münâkaşa etmemeye mecburuz. ” (3)

Bizleri tenkit edenlere kaşı ise Üstad Bedîüzzamân şu ifadelerle yol göstermiş.”O vâiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını, başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri münâkaşa ve münâzaraya sevk etmeyiniz.

Hattâ tecavüz edilse de bedduâyla da mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünkü, dahâ müthiş düşman ve yılanlar var.

Hem elimizde nûr var, topuz yok. Nûr kimseyi incitmez, ışığıyla okşar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrik etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, “Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhâfaza ederek oradan geçip giderler. ” (4) düsturunu rehber edininiz. ” (5)

Ayrıca Üstad Bedîüzzamân gelen ifadelerle talebelerine ne kadar istikametli ve muhâkemeli yol göstermiş.“Hem münâkaşa, münâzaa ve mesâil-i dînîyede damarlara dokunacak tarafgirane mübâhese etmemek lâzımdır ki, Nûr aleyhinde garazkârlar çıkmasın. ” (6)

“Meşrebimiz münâkaşa ve münâzara olmadığından ve kusurumuzu hakikî olarak gösterenlerden memnun olduğumuzdan,… ” (7)

Şimdi hâl böyleyken Nûr’un şakirtleri çok dahâ müteyakkız olmalı. Yazdıklarına, konuştuklarına ve yorumlarına âzamî dikkat etmeli. Münâkaşaya sebep olabilecek ve dahâ ileri hak ve hukûka girebilecek söz ve fiillerden kaçınmalıdır. Meselelerini ise müzâkere yaparken “insafla, hakkı bulmak niyetiyle, inatsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, sû-i telâkkiye sebep olmadan” devam ettirmeli ve zarar vermeden neticelenmesine gayret göstermelidir.

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com

Dipnotlar:
1-Tarihçe-i Hayat – Barla Hayatı,2006,s:246
2-Mektubat,2004,s:586
3-Şualar,2005s:633
4-Furkan Sûresi, 25:72.
5-Kastamonıu Lâhikası,2006,s:357
6-Emirdağ Lâhikası,2006,s:468
7-Emirdağ Lâhikası,2006,s:726

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir