Zihniyet-i İnhîsar

Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor. (1) Yalnız bana ait anlayışı ve tekelci bir zihniyeti temsil eden zihniyet-i inhisar, nefsini ve kendini sevmekten kaynaklanmaktadır. Bütün içtimaî ve sosyal hayatın hastalıkları nefsin bu haletinin ürünüdür. Bu anlayışta tekelcilik ve tek tip düşünce hâkimdir.Çünkü nefsi ona öyle söyletmektedir. Senin fikrin en güzeli, hak sadece senin yolundur dedirtmektedir. Nefisten, sadece senin düşüncelerin iyidir, diğerleri iyi değildir fısıldamaları vardır.

İnsanın en büyük düşmanıdır nefis. Nefsini seven başkasını sevemez. Nefsine muhabbet ve itimat eden başkasına muhabbet ve itimat da edemez. Çünkü nefis avukat gibi kendini savunur ve hep kendine yontar. Kendi söylediği hep doğru başkalarının söylediği hatalıdır ona göre. Çünkü bir defa kişi tekelci ve inhisar zihniyeti ile nefsinden ders almışsa netice sosyal bir hastalık olan bencillik ve gurura kadar gidecektir. Bu hal toplumsal bir marazı netice verecek ve bütün nizânın kaynağı da buradan çıkacaktır ve de çıkıyor.

Hâlbuki asrın sahibi olan Bediüzzaman reçeteyi yazmıştır. Âlem-i İslâmın hayatının ittihatta olduğunu söylemiştir.Hüve’l-hakku yerine hüve hakkun olmalı; hüve’l-hasen yerine hüve’l-ahsen olmalı.demiştir.

Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: “İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.”demiştir.

Sonra;Dememeli: “Budur hak; başkaları battaldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir. (2) “demiştir.

Ancak nefis söz dinlemiyor. Çünkü nefis dersini şeytandan alıyor. Nefis, insan sarayında şeytanın casus bir veziri gibi çalışmaktadır. Dersini şeytandan almaktadır. Bize en yakın olan nefsimizdir. Ancak ona itimad edilmez ve edilmemelidir. Çünkü nefis daima kötülüğü ister. Bir peygamber dahi ona itimad etmemiştir. Kuranın lisanıyla şöyle demiştir. “Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka. (3) “

Ancak insan aldanır. Kalb iman ile kuvvetlenmezse fena meyelanlar nefisten ve histen çıkar ve insanı aldatabilir. Nefis insanın en büyük imtihanı ve düşmanıdır. Ondan gelen fena meyelanlara karşı iman kuvveti ile dayanmak gerekir.

Nefis en yakın iman kardeşine karşı su-i zanna bizi itebilir. Kendi fikirlerini daha isabetli başkalarının ise isabetsiz görebilir. Çünkü tekelci zihniyete meftundur nefis. Hem kendini kusursuz addeder, başkalarını ise kusurlu görür.

Bununla beraber, zaruriyat-ı diniyeyi(iman edilmesi zaruri olan dinin esaslarını), mesail-i cüz’iye-i fer’iye-i hilâfiyeyle(şeriatın itilaflı bulunan teferruata dair cüzî meseleleriyle) mezc edip(karıştırıp), ona tâbi gibi kılmakta büyük bir hatar vardır.

Zira Musavvibenin ( Dört mezhep de haktır. Füruatta hak taaddüd eder” diyenlere ilm-i usul ıstılahınca Musavvibe denir.) muhalifi olan Tahtiecilerden(hatalı görmeyi meslek edinenlerden) biri der ki: “Mezhebim haktır; hatâ ihtimali var. Başka mezhep hatâdır; sevaba ihtimali var.”

Halbuki cumhur-u avam(halkın çoğunluğu), mezhepte imtizaç etmiş olan zaruriyatı, nazariyat-ı içtihadiyeden(içtihada konu olan ispatlanmamış esaslardan) vâzıhan(açık şekilde) temyiz etmediğinden(dikkatle ayırmadığından), sehven veya vehmen Tahtieyi (kendi dışındakileri hatalı görmeyi) filcümle(tamamına) teşmil edebilir. Bu ise, hatar-ı azîmdir(büyük tehlike ve zarardır).

Bence, Tahtîeci (kendi dışındakileri hatalı gören), hubb-u nefisten (nefsini sevmekten) neşet eden inhisar zihniyeti(yalnız bana ait anlayışı ve tekelci bir zihniyeti) illetiyle malûldür(hastalığyla özürlüdür). Ve Kur’ân’ın câmiiyetinden (Kuranın toplayıcılık ve evrenselliğinden) ve umum tabakat-ı beşere(insan tabakalarına) şümul-ü hitabından(söz söylemenin kapsamlı olmasından) gafletle mes’uldür.

Hem Tahtîecilik fikri(kendi görüş ve mezhebinin dışındaki her şeyi her fikri hatalı görmeyi meslek edinme mesleği), sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervah(ruhların dayanışma içinde olması), tevhid-i kulûb(kalblerin ve gönüllerin birlik içinde olması), tehâbbüb(sevgi göstermek ve muhabbet etmek) ve teâvüne (yardımlaşmaya)büyük rahneler(yaralar) açmıştır.

Halbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.(4) Bediüzzaman başka ne desin? İşte reçete ortada. Bu Kuranî reçete,okumak, anlamak ve kabul ederek yaşamak için ehl-i İslâmı bekliyor.

Abdülbâkî ÇİMİÇ

bkicimic@hotmail.com

Dipnot:

1-Lemeât, 2006,s:1170

2-Sözler,2006,s:1170

3-Yusuf Sûresi, 12:53.

4-Sünuhat,2007,s:112-113

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir