Kalb, Rûh ve Vicdân…

Rûh, zîhayat, zîşuûr, nûrânî vücûd-u haricî giydirilmiş, câmi, hakîkattar, külliyet kesb etmeye müstâid bir kânûn-u emrîdir.[1] Çünkü, rûh dahi Kur’ân’ın nassı ile, “De ki: Rûh, Rabbimin emrindendir.[2]” fermân-ı celîli ile, âlem-i emirden gelmiş bir kânûn-u zîşuûr ve bir nâmûs-u zîhayattır ki, kudret-i ezeliye ona vücûd-u hâricî giydirmiş.[3] Hayat ise rûhun ziyâsıdır. Şuûr da hayatın nûrudur.[4] Göz bir hassedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder.[5] Göz, kalbin aynasıdır. Ancak göz, yalnız ön ciheti görür. Göz kalb ve rûhun gördüklerini göremez. Vicdân nezzârdır; kalb penceresidir.[6] Zirâ’ hakîkat-bin göz aldanmaz; hakperest kalb aldatmaz.[7] Kalb ve mâhiyet-i insâniye zîşuûr bir aynadır. Onda temessül edeni şuûr ile hisseder. Aşk-ı beka ile sever.[8]

Kalbsiz akıl olamaz. Aklın nûru kalbden gelir.[9] Bâtın-ı kalb, âyine-i Samed’dir ve ona mahsûstur.[10] Yüce Rabbimiz bir hadîs-i kudsîde “Ne yere, ne de göğe sığmadım; Ben bir mü’min kulumun kalbime sığdım.[11]” der. Allah kalbin bâtınını îmân ve mârifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zâhirini saîr şeylere müheyyâ etmiştir.[12] Bâtın-ı kalbe Allah sevgisinden başka bir şey sokmamak gerekir. Eğer sokulmaya kalkılırsa o kalbin fıtratına aykırı davranılmış olur. Kalb bundan feverân eder. İnsanların çektikleri mânevî buhranların esâs sebebi bu olmalıdır. Öyleyse kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verilmemelidir. Çünkü, bâtın-ı kalb âyine-i Sameddir ve Allah’a mahsûstur.

Kalbin öyle bir kâbiliyeti vardır ki, bir harîta veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder.[13] Şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harîta-i mânevîyesi hükmündedir. İnsanın mâhiyetindeki kalbi, hadsiz hakâik-i kâinatın mazhârı, medârı, çekirdeği konumundadır.[14] Aynı zamanda da kalb, makine-i insâniyenin merkezi ve zembereği hükmündedir. Öyleyse insanın kalbi dahi, Sâni-i Kâinatın en münevver ve en câmi bir aynasıdır.[15]

Bir şahsın kalbinde bir ihtilâl, bir fenâlık hissi uyanırsa, yüksek hissiyâtı, kemâlâtı sukût etmeye başlar; kalbinde tahrîbâta, fenâlığa bir meyil, bir zevk peyda olur. Yavaş yavaş o meyil kalbinde büyür; sonra o şahıs, bütün lezzetini, zevkini tahrîbâtta, fenâlıkta bulur. İşte o vakit, o şahıs, tam mânâsıyla arzda yırtıcı bir hayvan, ihtilâli çıkarıp büyüten bir belâ, fesâdı durmayıp karıştıran bir âfet kesilir.[16]

Zirâ, kemâlin cemâli dindir. Hem, din saâdetin ziyâsıdır, hissin ulvîyetidir, vicdânın selâmetidir.[17] Vicdân denilen fıtrat-ı zîşuûr ise: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisâkı ve berzâhı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekâsıdır. Evet, fıtrat ve vicdân akla bir penceredir; tevhidin şuâsını neşrederler.[18] Vicdân, mazhâr-ı hissiyattır. Hem de vücûd-u hakîkî ister. Vicdânın ziyâsı, ulûm-u dîniyedir.[19] İnsanın vicdânı, zâhiren mütenâhi ise de, bâtınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu i’tibârla, gayr-ı mütenâhi hükmünde olan o vicdân, küfürle mülevves olarak mahvolur, gider.[20] Kalb ile vicdân, nûr-u îmân sâyesinde hakâik-i İlâhiyenin tecellisine mazhâr olmakla menba’-ı kemalât, hayâttâr ve ziyâdâr olurlar. Onun içindir ki kalb ve vicdân fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmalıdır. Îmânın burhânı Kur’ân’dır. Vicdân da insânî bir râz ve sırdır. İnsanın vicdânı, mevcûdatı ihâta eden ulvî bir duygudur. “İnsanın fıtrat-ı zîşuûru olan vicdânı, saâdet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdânını dinlerse, “Ebed, ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdâna verilse, ebede karşı olan ihtiyâcının yerini dolduramaz. Demek o vicdân, o ebed için mahlûktur. Demek, bu vicdânî olan incizâb ve cezbe, bir gâye-i hakîkîyenin ve bir hakîkat-i cazibedârın yalnız cezbiyle olabilir.[21]“

Kur’ân’ın kudsiyeti muharrik-i vicdândır. Vicdânı i’kâz eden, uyandıran; vicdânı gafletten, dalgınlıktan kurtaran mûkız-ı vicdân, Kur’ân’ın kudsiyetine kolayca intikâl eder. Vicdân-ı beşer kudsiye-i Kur’âniyeye nokta-i istinâdla Sânii unutmamaktadır. Öyleyse kalb ile vicdân, mahall-i îmân, fikir ile dimağ da bekçi-i îmândır. “Bir Müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri İslâmiyetten tecerrüt etse bile, fıtratı ve vicdânı hiçbir vakit İslâmiyetten vazgeçemez. En ebleh, en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinâdımız olan İslâmiyete bütün mevcûdiyetiyle taraftardır.[22]”

İnsan rûhunda hadsiz isti’dâdlar vardır. Ancak bu isti’dâdlar çekirden halindedir. Hayat boyunca bu isti’dâdlar inkişâf eder. O isti’dâd çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, îmânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisâl edip cihâzât-ı mâneviyesini hakîkî gâyelerine tevcîh etmek gerekir. Çünkü rûhun gıdası hakâik-i îmâniye ve esmâ-i ilâhiyedir. Çünkü rûhun, rûnânî lezzetlere ihtiyacı vardır.

İnsanda “vicdân, a’sab, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviyye, kuvve-i gadabiyye, kalb, rûh, sır.[23]” ve bunlardan başka “sâika, şâika ve hiss-i kable’l-vuku olarak da bazı lâtifeler” mevcuttur. Sâika: Sevk edip götüren bir his. Şaika: Şevk verici, isteklendirici his. Hiss-i kable’l-vuku ise: Önsezi, önceden hissetmek anlamlarına gelmektedir.

Öyleyse insan,”ibâdâtın bütün envâ’ına müstâid bir fıtratta yaratıldığı için bütün kemâlâtın tohumlarına câmî bir isti’dâd[24]” ile yaratılmış, fıtratına ve rûhuna bu istidâdlar derc edilmiştir.

İnsanın rûhuna derc edilen “bu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz muvakkat şu hayât-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın vazîfe-i asliyesi, nihâyetsiz makâsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusûrunu ubûdiyet sûretinde ilân etmek ve küllî nazarıyla mevcûdâtın tesbihâtını müşâhede ederek şehâdet etmek ve nimetler içinde imdâdâd-ı Rahmânîyeyi görüp şükretmek ve masnûâtta kudret-i Rabbâniyenin mu’cizâtını temâşâ ederek nazâr-ı ibretle tefekkür etmektir.[25]” Böylece insan hakîkî insâniyet-i kübra olan İslâmiyetle mâhiyetinin gereği olan kullukla konumuna yakışır bir hâl alacaktır ve almalıdır.

Abdülbâkî ÇİMİÇ

bkicimic@hotmail.com

——————————————————————————–

[1]Sözler (517)

[2] İsrâ Sûresi, 17:85.

[3] Sözler (518)

[4] Sözler (507)

[5] Sözler (27)

[6] Muhakemat (120)

[7] Hutbe-i Şamiye (141)

[8] Lem’alar, (829)

[9] Sözler (706)

[10] Sözler (640)

[11] Lem’alar (847)

[12] Hutbe-i Şamiye (139)

[13] Mesnevi-i Nuriye (117)

[14] Mektubat (443)

[15] Sözler (614)

[16] İşarat-ül İ’caz (174)

[17] Münazarat (18)

[18] Mesnevi-i Nuriye (246)

[19] Münazarat (86)

[20] İşarat-ül İ’caz (80)

[21] Sözler (522)

[22] Münazarat (45)

[23] Barla Lahikası (348)

[24] Sözler (325)

[25] Sözler (325)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir