Târîhi seyri içinde 31 Mart Vak’ası

Târîhi seyri içinde Otuz Bir Mart Vak’ası

Târîhi seyri içinde çok bilinmeyenli bir denklem gibi, iç içe birçok girift hadisenin yaşandığı Otuz Bir Mart Vak’ası çok konuşuldu ve çok tartışıldı. Halen de tam mânâsıyla netliğe kavuşmuş değil. Çok ‘nokta-i siyah’ alanlar, gizli ve kapalı noktalar var. İşin ehli ve târihçiler dahi bu konuda farklı görüşler ve fikirler içindeler. Hâdisenin bizzat içinde olanlar dahi meselenin iç yüzünü anlamakta ve anlatmakta zorlandığına göre; dışında olanların bu hâdiseyi netleştirmesi elbette ki çok kolay değil. Aradan bir asır geçmesine rağmen, karanlıkta kalan noktaları bir nebze de olsa objektif târihçiler ve Bediüzzaman gibi âlimlerden aralamaya ve anlamaya çalışıyoruz. Perde altında kalan bu gibi vak’alar, elbette çok planlı ve dessasane icra edildiği için, yıllar geçse de bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarılamıyor. Biz biliyoruz kiHile ve fitne perde altında kaldıkça te’sir eder. Zahire çıkmakla iflâs eder, kuvveti söner.[1] Bu sırdan dolayıdır ki Otuz Bir Mart türü hadiseler kolay kolay perde üstüne çıkmaz ve çıkarılmaz. Perde altında kaldıkça hakiki failler gizli kaldığı için, buna benzen toplumsal hadiseler tekerrür eder. İnşâallah bu tür hadiselerdeki ‘nokta-i siyah’ olan kalın perdeler öyle bir yırtılsın ki, hile ve fitne odaklarının yalanları, fitnecilerin hezeyanı, maskaralığa inkılâb edip akîm kalsın. Bizler de Bediüzzaman’ın bizzat yaşadığı bu hadiseyi, hem Bediüzzaman’ın tespitlerinden; hem de vak’ayı tarafsız olarak inceleyen araştırmacı ve târihçilerin bakış açısı ile incelemek ve işlemek istiyoruz.

‘31 Mart Vak’ası’ olarak tarihe geçen bu olay, Milâdî 13 Nisan 1909 târihine rastlamaktadır. Dönemin gelişen siyâsî ve sosyal hadiseleri, ‘31 Mart Vak’ası’nın vuku’ bulmasının ayak sesleri olarak görülebilir. Hâdiseler, bir nev’i verilen işârât-ı gaybîyelerin zeminine doğru kaderî cihetten de ilerlediği anlaşılıyor. Târihçiler bu olayın, kendi zulümlerini örtmek isteyen İttihatçıların, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini temin etmek için, İngiliz Gizli Servisi’nin yardımı ile ve İngilizler’in âleti olarak tertipledikleri bir hâdise olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak suç, samîmi Müslümanlara yıkılsın diye, bir kısım dînî sloganlar kullanılmış ve “Şeri’at elden gidiyor!” diye dîne ve dindarlara hücûm planları hazırlanmıştır. 31 Mart 1325 tarihinde Meşrûtiyet’e karşı yapılmış olan bu ayaklanma hakkında birçok farklı görüş ileri sürülmüştür. Ayrıca “Devlet kademesine yapılan atananların acemi ve tecrübesiz olmaları da ayrı bir sıkıntı meydana getirmişti. İttihâtçılar’dan bazılarının, toplumun dinî değerlerine aykırı davranışlarda bulunması da işin bir başka yönüydü. Bir de bazı İttihâtçıların, masonlarla işbirliği içinde oldukları anlaşılmıştı. Ordu ve sivil bürokrasiye atanan bazı İttihâd ve Terakkici taraftarlarının açıktan İslâm’a hakaretleri ayyuka çıkmıştı. Bunlardan bazıları, memurların ibadetlerini serbestçe yapılabilmesine dahi mani oluyorlardı. Halkın dini inançlarına laubâli bir tarzda yaklaşımlar da gözlemleniyordu.”[2]

31 Mart Vak’ası’nın başlangıcı ve devam eden hadiseler şöyle gelişir: “1908 Temmuz’unda ilan edilen II. Meşrûtiyet’in daha birinci senesi dolmadan “Bozuk İttihâtçılar” cunta faaliyetini başlatmışlardı bile… Yılsonuna doğru yapılan genel seçimleri kazanmış olmalarına rağmen, meclis dışında kalmış bir muhalefetin varlığına dahi tahammül edemez oldular. Muhaliflerini önce tehdit ederek yıldırmaya çalıştılar. Bunda muvaffak olamayınca, bir adım daha ileri giderek cinayetlere başladılar. Siyâsî muhaliflerin yanı sıra, fikrî muhaliflerini de susturma, hatta ortadan kaldırma eğilimi içine giren İttihâtçı komitacılar, ilk cinayeti 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü üzerinde işlediler. İttihâtçılara muhalif, Ahrar Fırkası ile İttihâd-i Muhammedî Cem’iyyeti’ne dost görünen Serbestî Gazetesi’nin başyazarı Hasan Fehmi Efendi fail-i meçhûl bir cinayete kurban gidince, ortalık gerildikçe gerildi. Merhumun cenaze merasimi ise, kelimenin tam anlamıyla İttihâtçılara karşı bir gövde gösterisine dönüştü. Esasında bu gelişme cuntacıların ve komitacıların istediği gibi oldu. İttihâtçılara karşı kin ve öfke damarı kabardıkça kabaran dindâr kesimlerin galeyanı, günden güne artarak devam etti. Bu galeyan ve öfke seli, nihayet 13 Nisan(31 Mart) günü son reddeye geldi ve kontrolsüz şekilde patladı. Bir yandan sivil kitleler sokaklara dökülürken, bir yandan da İstanbul’un güvenliğinden sorumlu Avcı Taburları’nda isyan hareketleri başladı. Bu arada, söz ve yazılarıyla askerlere nasihat eden Bediüzzaman Hazretleri, “31 Mart Hâdisesi’nde isyan eden sekiz taburu itaate getiren ve musîbeti yüzden bire indiren”[3] yazılar kaleme aldı. Buna rağmen, diğer taburlardaki askerler başlarındaki subayları(zabitleri) kışlaya hapsederek, onlar da sokaklara döküldüler.”[4]

Çok canın yandığı ve mahiyeti tam olarak halen anlaşılamayan 31 Mart hadisesi hakkında Bediüzzaman’ın da çok önemli ve ciddî tespitleri vardır. “Bediüzzaman’a göre bu hadise çok daha önceden planlanmıştı. Gizli mihrakların bu durumu kötüye kullanmaya çalıştıkları bir hareket olarak ortaya çıkmıştı. Çünkü bununla İslâmiyet’e saldırmak ve dindâr kişileri bertaraf etmek için uygun bir ortam hazırlanacaktı. Daha sonra görüldü ki, kurulan Askerî Sıkıyönetim Mahkemeleri’nce birçok dindâr ve önder kişiler idam edilerek ortadan kaldırılmıştı.”[5]

31 Mart’ta; “Zemin bataklık ve dam ve plân serilmişti”

31 Mart Vak’ası bütün çıplaklığı ile tam olarak anlaşılamamış olsa bile, bazı ipuçlarını bulmak mümkündür. Hâdisenin üzerine çalışmalar yapan ve eserler ortaya çıkaran araştırmacılar birçok bağlantıyı bir araya getirerek resmin fark edilmesine çalışmışlardır. Bizler de bu araştırmalardan tespit edebildiklerimizi özellikle Bediüzzaman Hazretleri’nin görüşleri doğrultusunda işlemeye devam edeceğiz. Bediüzzaman’ın 31 Mart’ta yaşanan hâdiselere yaklaşımı ve değerlendirmelerine yer vermeye çalışalım inşâallah.

Öncelikle şunu ifade edelim ki 31 Mart’ta“Manzara gitgide ürkütücü, endişe verici bir vaziyet aldı. Cadde ve meydanları dolduran asker-sivil karışımı kalabalık, başsız ve kontrolsüz bir şekilde ”Yaşasın Şerîat” sloganlarıyla ortalığı inletiyordu. Bu kanlı kargaşa hâli, birkaç gün devam etti. İnsanlar mahkemesiz ve muhakemesiz bir şekilde vuruluyor, dövülüyor, canından ediliyordu. Üstelik kimsenin kimseyi dinlediği de yoktu. Doğrusu, bütün bu yaşananların üzerinde ciddî soru işaretleri vardı. Aklı başında olan bir dindârın, bu anarşik ortamı tasvip etmesi mümkün değildi. Demek ki, işin içinde gizli bir tertip, bir kumpas ve bir provokasyon hâli vardı.”[6]

Bediüzzaman bu noktaya şöyle işaret ediyordu: ”Zemin bataklık ve dam ve plân serilmişti. Mukaddes olan itâat-i askeriye feda edildi. Üssülesâs esbap, fırkaların taraftarâne ve garazkârâne münâkaşâtı ve gazetelerin belâgat yerine mübalâğat ve yalan ve ifratperverâne keşmekeşleri idi.”[7] Başka gizli ifsadât şebekelerinin ellerinin işin içinde olduğu “Zemin bataklık ve dam ve plân serilmişti.”[8] cümlesiyle net olarak anlaşılıyordu. Zaten, Bediüzzaman da mes’elenin ciddiyetini şu sözleriyle açığa çıkarıyordu: “Ben otuz Bir Mart Hâdisesi’nde şuna yakın bir hâl gördüm. Zirâ, İslâmiyet’in Meşrûtiyetperver ve hamiyetli fedaîleri, cevher-i hayat makâmında bildikleri nimet-i Meşrûtiyeti şerîata tatbik ile, ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşat ve nâm-ı mukaddes-i şerîatı Meşrûtiyet kuvvetiyle ilâ ve Meşrûtiyeti şerîat kuvvetiyle ibkâ ve bütün seyyiât-ı sâbıkayı muhâlefet-i şerîat üzerine ilka’ etmek için bazı telkinâtta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan fark edemeyenler-hâşâ-şerîatı, istibdada müsait zannederek tutî kuşları taklidi gibi “Şerîat isteriz!” demekle, hakikî maksat ortada anlaşılmaz oldu. Zaten plânlar serilmişti. İşte o zaman, yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. İşte cây-ı ibret bir nokta-i siyah!”[9]

İşte, Bediüzzaman yaşanan hâdiseleri teşhis etmiş ve bu vaziyete göre bir tavır belirlemişti. Gelişen bu hadiselere hiç âlet olunmaması gerekiyordu. Nitekim Bediüzzaman da bu yolu seçti. Divan-ı Harb-i Örfî, Yedinci Cinayet’te meseleyi şöyle ifade ediyordu: “Martın Otuz Birinci günündeki dehşetli hareketi iki-üç dakika uzaktan temaşa ettim. Müteaddit metalibi işittim. Fakat, yedi renk sür’atle çevrilirse yalnız beyaz göründüğü gibi, o ayrı ayrı matlâblardaki fesâdatı binden bire indiren ve avamı anarşilikten kurtaran ve efrat elinde kalan umûm siyâseti mu’cize gibi muhafaza eden lâfz-ı şerîat yalnız göründü. Anladım, iş fena; itâat muhtel, nasihat tesirsizdir. Yoksa, her vakit gibi, yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat avam çok, bizim hemşehriler gafil ve safdil, ben de bir şöhret-i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim. Bakırköy’üne gittim; tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre miktar dahlim olsa idi; zaten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu; bu işte pek büyük görünecektim. Belki Ayastafanos’a kadar, tek başıma olsun, Hareket Ordusu’na karşı mukabele ederek, ispat-ı vücut edecektim, merdane ölecektim. O vakit dahlim bedihî olurdu, tahkike lüzum kalmazdı. İkinci günde bir ukde-i hayatımız olan itaat-i askeriyeden sual ettim. Dediler ki: “Askerlerin zabitleri asker kıyafetine girmiş; itaat çok bozulmamış.” Tekrar sual ettim: “Kaç zabit vurulmuş?” Beni aldattılar, dediler: “Yalnız dört tane. Onlar da müstebit imişler. Hem, şerîatın âdab ve hudûdu icra olunacak.” Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zira, en mukaddes maksadım, şerîatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itâat-i askeriyeye halel geldiğinden nihayet derecede me’yus ve müteessir oldum. Ve umûm gazetelerle askere hitaben neşrettim ki: “Ey Askerler! “Zabitleriniz bir günahla nefislerine zulmediyorlarsa, siz o itâatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfûs-i İslâmiye’nin haklarına bir nevi zulmediyorsunuz. Zira, umûm İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saadet ve bayrak-ı tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itâatinizle kâimdir. Hem de, şerîat istiyorsunuz; fakat itâatsizlikle şerîata muhalefet ediyorsunuz.” Ben onların hareketini ve şecaatlerini okşadım. Zira, efkâr-ı umûmîyenin yalancı tercümanı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatimi bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle asan olmazdı.”[10]

Görüldüğü üzere Bediüzzaman 31 Mart’ta hadiseleri takip ediyor ve ilk anlarda fena bir planın tatbik edildiğini anlayınca olaylara müdahale etmeyerek çekiliyor. Çünkü “Anladım, iş fena; itaat muhtel, nasihat tesirsizdir. Yoksa, her vakit gibi, yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim.”[11] ifadeleri ile nasihatin tesirsiz, itaatin bozulduğunu görerek o ateşin söndürülmesine teşebbüs edemiyor. Daha önce yaşanan Ferah Tiyatrosu hadisesi, Beyazit talebe içtimaı ve hamalların boykotuna müdahale etmiş ve netice de alınmıştı. Ancak bu defa iş karışık, zemin bataklık ve hadiseler bulanık görünüyor. Bediüzzaman da üç dakikadan sonra çekiliyor. Bakırköy’üne giderek kendisini tanıyanların karışmamalarını sağlıyor. Rast gelenlere de karışmamayı tavsiye ediyor.  Ancak hadiselerin ilerleyen günlerinde ise gazetelerde teskin edici yazılar yazıyor.

31 Mart Vak’ası’nın sebepleri ve nasıl başladığı?

31 Mart’ın elbette bilinenleri kadar, bilinmeyenleri daha fazladır. Târihçiler bazı olaylara temas etmiş olsalar bile, tam olarak netleşmeyen çok kapalı alanlar var. Bilinen ve bilinmeyen hâdiselerin yanında, cesaretle hâdiseleri tam çıplaklığıyla ortaya çıkaran târihçilerin sayısı yok denecek kadar azdır. “Çok bilinmeyenli bir denklem gibi, 31 Mart Vak’ası, aradan bir asır geçmesine rağmen hâlâ kapalı bir kutu olarak önümüzde duruyor. “Zira bildiklerimiz kadar bilemediklerimizden de bahsediyoruz 31 Mart’ı konuşurken. Olayda neler olduğu, yani ‘fiiller’ gayet iyi bilinmiyor. 12 Nisan 1909’u, 13 Nisan’a bağlayan gece yarısında İstanbul’daki Taşkışla’da bulunan 4. Avcı Taburu’nun askerlerinin ayaklanması ile başlayan isyan, İttihat ve Terakkî’nin Selanik’ten toplayıp İstanbul’a getirdiği(derme çatma ve çoğu asker dahi olmayan kişilerden oluşan) Hareket Ordusu ile bastırılır. Hareket Ordusu’nun İstanbul’u işgali ile beraber Padişah II. Abdülhamid, 27 Nisan(1909) da tahttan indirilir. Olaydan kimin ne kadar etkilendiği, yani ‘mef’ul’ da biliniyor. Bir defa olayın (görünürde)kesin kaybedeni tahttan indirilen padişah II. Abdülhamid’dir.(Asıl kaybeden ve darbe yiyenler ise meşrutiyet ve hürriyet taraftarlarıdır. Konuya ileride temas edilecektir.) Kesin kazananı ise (perde altında iş gören Selânik komitesi ile İngiliz siyaseti ve) iktidarını perçinleyen İttihat ve Terakkî’dir. Bir başka kaybeden ise, dönemin şiddetli muhalefetidir. Muhalefetin en güçlü iki kanadından birisinin başındaki Derviş Vahdetî’nin asılması, diğerinin başındaki Prens Sabahattin’in tutuklanması; bunun yanında isyanı kimin çıkardığı resmî olarak ortaya çıkarılamayınca şüphelerin muhalefet üzerinde yoğunlaşması da, muhalefetin iktidar olma hayalleri bir tarafa, muhalefet yapmasını dahi zorlaştırmıştır. Bu iki bilinen karşısında, çok güçlü iki de bilinmeyen vardır. Olayın nasıl gerçekleştiği ve kimin tertiplediği. İsyanı kimin düzenlediği konusunda liste epey kabarıktır. İsyanı bizzat Abdülhamid’in düzenlediğini ileri süren tezler olduğu gibi, bunun dışında dönemin İslâmcılarının, muhalefetin, İttihat ve Terakkî’nin, İngilizlerin, Almanların, Yahudiler’in isyanı düzenlediği de ayrı ayrı söylene gelmiştir. Failler resmen bulunmadığı gibi, isyanı kimin düzenlediği hakkında ittifak edilmiş resmî bir söylemde yoktur.”[12] Bu değerlendirmeden sonra 31 Mart Vak’ası’nın sebepleri üzerinde durmaya çalışalım. Biraz daha olayları aralamaya ve anlamaya çalışalım inşâallah.

31 Mart Vak’ası’nın sebepleri nelerdir?

İç içe yaşanan çok hâdise, 31 Mart Vak’ası’nın net bir sebebini ortaya koymaya yetmiyor. Anlaşılan o ki, asıl failler perde arkasında kalmışlar. Hâdisenin görünen bir tarafı olduğu halde, bir de görünmeyen ve halen netleşmeyen bir yanı daha var. Görünen tarafında ise şu hadiseler peş peşe yaşanmıştır. “İttihat ve Terakkî komitesinin İstanbul’da tertip etmiş olduğu siyâsî cinayetler, şehirde bir tedhiş(korku) havası hâsıl etti. Hususan İsmail Mahir Paşa’nın yolda öldürülmesi, “Serbestî Gazetesi’nin” İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ni şiddetle tenkit eden Baş Muharriri Hasan Fehmi Bey’in Galata Köprüsü üzerinde vurulması ve katilin yakalanmaması; âlaylı zabitlerin(subayların) ordudan çıkarılmaları; devlet dairelerinde yapılan tensikat(memurların işten çıkarılmaları) üzerine pek çok memurun açıkta kalması; halkın ruhî temayül ve mâneviyatına karşı İttihat ve Terakkî komitesinin lâubali davranması; İttihat ve Terakkî kurucularıyla kumandanların halk arasında şayi olan masonluğu; Bosna-Hersek ve Bulgaristan felaketleri sebebiyle, halk arasında bu vilayetlerin İttihat ve Terakkî tarafından satıldığına dair şayialar çıkması; ve Paris’te Jön Türkler’le bir müddet çalıştıktan sonra İstanbul’a gelip Şura-yı Devlet âzası olan tarihçi Murat Bey’in o sırada ‘Mizan Gazetesi’nin tekrar neşri ile İttihat ve Terakkî’ye karşı çok şiddetli hücumlarda bulunması; İngiliz gizli servisinin ve İttihat-Terakkî’nin Sultan Abdülhamid’i tahttan indirmek için bahaneler araması gibi sebeplerin tesiriyle ve bazı çapulcuların tahrikiyle ‘şerîat isteriz’ velveleleri ve İttihat ve Terakkî’cilerin olayları teşvik ve kışkırtmalarıyla 31 Mart Vak’ası başlar.[13]

Hâdise nasıl başlıyor?

Hâdise vuku’ bulmadan önce, zemin daha önceden hazırlanmış ve olaylar çığırından çıkmaya başlamıştı. Sanki ayaklanma geliyorum diyordu. Çünkü planlar serilmiş, hâdiseler kontrolden çıkmaya çoktan başlamıştı. Son reddede şu hâdiseler yaşanır: “Meşrûtiyet muhafızları olan Avcı taburları, kendi subaylarını kışlalara kapattıktan sonra, gece yarısına doğru Sultanahmet ve Ayasofya Camii meydanında kalabalık bir insan yığını toplamaya başlar. Bilahare de o zamanki Meclis binasına doğru yürüyerek Meclisi kuşatırlar. Zamanın sadrazamı Hüseyin Hilmi Paşa ile, Meclis-i Mebusan Reisi Ahmet Rıza Bey’in istifalarını ve İttihatçılar’ın nefyi (sürgüne gönderilmeleri) ile alaylı zabitlerin (kıtadan yetişme subayların) vazifeye iadelerini istemişlerdi. Bu arada Adliye Nazırı Nazım Paşa, Ahmet Rıza Bey zannedilerek öldürülür. Lazkiye Meb’usu Emir Şekip Arslan da, muhalif Hüseyin Cahit (Yalçın) sanılarak vurulur. İsyan hareketine katılan askerde padişaha karşı bir eğilim görüldüğü inkâr edilemez. Bu isyana Sultan’a karşı ayaklanma değil, düzene karşı bir isyan da denemezdi. Tam bir başıboşluk ve kaynayış idi. Silahlı bir başıboşluk kadar korkunç bir şey düşünülemez. O halim selim Türk neferinin, özellikle subayları aleyhine beliren kin ve husumeti, nefretle izlenmeye değer bir manzara göstermişti. O tarihlerde, orduda alaylı-mektepli davası henüz halledilmiş değildi; orduda, neferden askerî mertebelerin en yükseğine kadar alaydan gelme subay vardı. Bunlar mektepli subaylara karşı bir nevi ayrılık hissi taşırlardı. Erler alaylı subayları kendine daha yakın buluyor ve mektepli subay aleyhine gizli de olsa bir düşmanlık duygusu taşıyordu. Şerîat diye başlayan isyan, mektepli subay öldürmekte karar kıldı. Ve târihte büyük bir leke olarak kalacak olaylara İstanbul birkaç gün feci bir sahne oldu.”[14]

Hadiseler kaç gün devam ediyor?

Bu isyan ve ayaklanmaya, 31 Mart hâdisesinin oluşmasına sebep olan reaksiyon neticesinde; askerlerden, zabitlerden, ulemadan, halktan pek çok kişi katılır. Bu İsyan ve kargaşa Rumî 31 Mart 1325(Miladî 13 Nisan 1909)’de başlayıp, Rumi 11 Nisan 1325 (Miladî 24 Nisan 1909) gününe kadar devam eder. Bu kargaşa esnasında daha evvel Yıldız Sarayı’nın denizden topa tutmak hevesinde bulunan Asar-ı Tevfik Süvari Reisi Ali Kabulî Bey, kendi bahriyelileri tarafından Yıldız Sarayı’na yakın bir yerde öldürülür. Bu arada “Tanin” ve “Şura-yı Ümmet” gibi gazetelerin idarehaneleri de tahrif edilir. On bir gün devam eden bu kargaşa ve anarşi Selanik’ten hareket edip gelen Hareket Ordusu ve başında bulunan Mahmut Şevket Paşa’nın İstanbul’u kuşatarak duruma hâkim olması ile son bulur.[15]

31 Mart Vak’ası’nın Arka Planı

31 Mart Vak’ası’nın arka planında yaşanan olayları aralayabilmek ve anlayabilmek için istifade ettiğimiz kaynaklardan[16] hâdiseye temas eden noktaları nazarlara sunalım inşâallah. Böylece olayların arka planında cereyan eden nokta-i siyah alanlar biraz aralanmış olabilsin.

II. Meşrûtiyet’in ilanıyla birlikte bütün toplumda mâkes bulan ümit havası, gelişen hâdiseler sebebiyle yerini ümitsizliğe bırakmıştı. Beklentiler boşa çıkmıştı. İnsanlar hayal kırıklığına uğradılar ve memnuniyetsizlik alabildiğine arttı. Uygulamaya konulan yanlış icraatlar karşısında, önceden taraftar olan insanlar dahi, hüsn-ü zanlarını yitirdiler. Bu gelişmeler sırasında hep arka planda kalan ve henüz resmî bir parti olmayan İttihât ve Terakkî Cemiyeti, isyandan bir gün önce açılmış ve siyasi bir parti olduğunu ilan etmişti.[17] İttihât ve Terakkî Cemiyeti’nin üyeleri, resmen iktidarda[18] olmadıkları için, kimseye karşı sorumlu değildi. Fakat hükümet işlerine sürekli müdahale etmeye başlamışlardı. Müdahalenin dozu zamanla iyice arttı. Ayrıca, Sultan Abdülhamid’in aksine, hiçbir idârî tecrübeye sahip olmamaları ve daha da kötüsü tecrübesiz olduklarını kabul etmemeleri, sürekli toprak kaybeden Osmanlı Devleti’ni, geri dönülmez bir uçuruma sürükledi. Bu sıralarda sansür kaldırılmıştı. İttihatçılar, basın yoluyla Osmanlı Sultanı’na acımasızca hücum etmeye başladılar. Bir yandan (görünürde) anayasal sistemi sahiplenirken, diğer yandan topluma kendi görüşlerini kabul ettirme gayretine düşmüşlerdi. Bu yönde gerçekleştirdikleri her bir icraat, içlerindeki mutlakıyetçi eğilimleri biraz daha gün yüzüne çıkardı. Gerçek yüzlerini gösterdikçe, kendilerine karşı kamuoyunda var olan olumlu imaj da hızla kayboldu ve halkın güveni ve sevgisi iyiden iyiye zayıfladı. Partiler ve cemiyetler arasındaki mücadele ve çatışmalar daha da şiddetlendi. Basın organları birer savaş meydanına dönüştü. Bu gelişmeler sırasında İttihatçılar, kendi konumlarını sağlamlaştırmak için gizli ve gayr-i kânûnî yöntemlere müracâat ettiler. Mesela, muhaliflerini yok etmek için gittikçe artan bir şekilde sürekli güç kullandılar. Hatta en küçük muhalefete dahi şiddetle karşılık vermeye başladılar. Diğer yandan cemiyetlerinin “Cemiyet-i Mukadderse” olduğuna ve kendilerinin de “Münci-i Millet (Milletin Kurtarıcıları)” olduklarına inanıyorlardı. İnsanları yıldırma gayretleri ve politik şiddet, bir süre sonra bir terör havası estirdi ve her zaman bu hâdiseleri körükleyenler perde arkasında kaldı.[19]

“İttihât ve Terakkî Cemiyeti, 31 Mart Hâdisesi’ni bir irticâî hareket olarak ilan etmiş[20] ve bu hareketin esas sorumlusu olarak da Sultan Abdülhamid’i göstermişti.[21] İttihât ve Terakkî Cemiyeti yönetimine karşı duyulan öfkeye dair birçok sebep ileri sürülmekle birlikte isyanın çıkış nedenleri hakkında tatmin edici bir açıklama henüz yapılabilmiş değildir. Üstelik hâlihazırda, elimizde bulunan kaynak ve belgelerin tarafsız bir şekilde incelenmediğine de şahit olmaktayız. O günlerin medyasında yayınlanan haber ve yorumlarda olduğu gibi, günümüzde de, o dönemin kişi ve hâdiselerine İttihât ve Terakkî Cemiyeti cephesinden bakılmakta, ona göre değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu açıdan bakıp yorum yapanlara göre, 31 Mart Hâdisesi irticâi bir hareketti. Çünkü İttihât-ı Muhammedî Cem’iyyeti, liberal anayasal rejimi reddediyordu ve Sultan Abdülhamid’in hürriyetleri sınırlandırıcı yönetimine geri dönmeyi amaçlıyordu. Buna karşılık, İttihât-ı Muhammedî Cem’iyyeti üyelerinin, Volkan Gazetesi’nde kendilerinin de ifade ettikleri gibi, böyle talepleri yoktu. Üstelik tanınmış bir târihçi tarafından yapılan bir yoruma göre, İttihât ve Terakkî Cemiyeti, tüm rakiplerini “mürteci” olarak lanse ederken, “irtica” kelimesini “muhalefet” kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanıyordu.”[22]

Bazı tarihçilerin görüşü ve kaynakların belirtiğine göre;[23] isyan, İngilizlerle işbirliği içinde olan liberaller tarafından çıkartıldı ve Vahdetî tarafından yönetildi. Ancak, daha sonra hâdiseler onların da kontrolünden çıktı.[24] Bu görüşü ileri sürenler asıl failleri gizliyor ve perde arkasında etkili olan komiteleri kaçırıyor. Hadise bu kadar yüzeysel ve basit değil. Bu düşünceye sahip olanlar bir nevi hedef şaşırtma yolunu seçmiş oluyorlar. Burada şunu da ifade edelim, Derviş Vahdetî’nin tahrik edici yazılarının toplum üzerinde ve 31 Mart hadisesine katılanları heyecana getirmekte etkili olduğu söylenebilir. Ancak 31 Mart’ın bütün sorumluluğu Derviş Vahdetî’ye yüklenemez. Meseleye böyle yaklaşılırsa asıl failler atlanmış olur ve perde altında saklı kalır. Derviş Vahdetî metod olarak Bediüzzaman’dan çok farklı bir yol takip etmiş olup, müfrit bir mizaca sahiptir. Bediüzaman Vahdetî’yi teskin etmeye ve itidalli olmaya davet etmiştir. Derviş Vahdetî bir nevi “dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan olanlar”[25]sınıfına dahil olabilecek fıtrata sahip bir şahsiyetti. Bu özelliği cihetiyle 31 Mart öncesi yazdığı yazılar kışkırtıcı bir üsluba sahipti. Yoksa Bediüzzaman durup dururken kendisini ikaz edici yazılar keleme almazdı. Zaten Hareket Ordusu Ayastefanos’a geldiğinde kendisi de kayıplara karışır. Gizlenir ve Ege Denizi üzerinden Yunanistan’a geçmeye çalışırken yakalanır. Divan-ı Harb’de yargılandıktan sonra Ayasofya Meydanı’nda asılır.

31 Mart Vak’ası’nda İngiliz siyasetinin etkisi

31 Mart Vak’ası’nın arkasında bazı kesimler ciddî mânâda “İngiliz İstihbarat Servisi’nin bulunduğuna dair değerlendirmelerde bulunmuşlardır.”[26] Bu değerlendirmeler dikkatle incelendiğinde 31 Mart’ın arkasında İngiliz İstihbaratı’nın bulunduğuna dair düşünceler hiç de yabana atılacak cinsten değildir. Burada İngiliz siyasetiyle ilgili Bediüzzaman’ın da tespitlerine yer verelim. Bediüzzaman’a İ.G.Z. siyaseti hakkında sorulan soru ve cevap şöyledir:

“Suâl: Neden bu kadar İ.G.Z. siyaseti galip çıkar?

Cevap: Siyasetinin hâssa-i mümeyyizesi, fitnekârlık, ihtilâftan istifade, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahripkârlık, hariçte menfîliktir.”[27] İngiliz siyaseti, bu mümeyyiz sıfatları ile 1876’da I. Meşrutiyetin ilanıyla harekete geçmiş ve Rusları tahrik ederek meşhur Doksan Üç Harbi’ni(1877-78) çıkararak Osmanlı ve Âlem-i İslâm’ın kurtuluşu olacak olan hürriyet güneşini küsûfa tutmuştur. Bu meyanda Yakın tarih araştırmacısı olan ve Yeni Asya Yazarlarından M. Latif Salihoğlu’nun 31 Mart Vak’ası ile ilgili bir programda yapmış olduğu tespitlere yer verelim:

“31 Mart Vak’ası 112 sene önce oldu. 31 Mart Vak’ası’nın öncesi ve sonrası vardır. Arka planda ne var? Ön planda olanlar belli. (Görünürde ön planda)Hareket Ordusu var. Hareket Ordusu’nun kumandanları var. Gayet kaba, gayet vahşi, gayet zalimlikle bilinen Mahmut Şevket Paşa gibi kimseler var. Bir de Hareket Ordusu’nun kurmay heyeti var. Bunlar pek bilinmiyor, pek nazara verilmiyor. Beş kişilik Kurmay heyeti var. Esas işleri bunlar sevk ve idare ediyor. Önde görünen kumandan bir nevi kukla gibidir. Onu istedikleri gibi oynatabiliyorlar. Bu kurmay heyetinin beşi de Selanik doğumludur. Kırk bin civarında Balkanlar’dan topladıkları çoğu da eğitimsiz insanlar var. O kırk bin kişinin yarısı Balkanlar’dan toplama eşkıya gruplarıdır. Derme çatma ordu deniliyor bunlara. Diğer tarafta kim görünüyor? İşte aktörlerden Padişah Sultan Abdülhamid. O hedef tahtasında. Başka kim var? Derviş Vahdetî. O da Hareket Ordusu Selanik’ten kalkıyor Yeşilköy’e Ayastefanos’a geldiği vakit Derviş Vahdetî kayıplara karışıyor. Yani onun da bu hadisede rolü vardır. İnsanları (isyana)sürüklemiştir, kışkırtıcı rol oynamıştır. Hatta çoğu kişi bilmez, Volkan Gazetesi’nde yazdığı son yazılarda, durum iyice ağırlaştığında, ortam iyice gerildiğinde, şunu yazıyor Sultan Abdülhamid’e hitaben: “Ne Ahrârlar’ın dediğini yapın, ne İttihatçıların dediğini yapın.” diyor. Yani(o zamanlar) Ahrârlar, Ahrâr-ı Osmaniye Fırkası muhalefet partisidir. Fakat, iktidar onun elinde. İttihatçılar’dan doğru dürüst hükümet edecek adam yok, devlet adamı yok. Komitacı adamlar hep ön planda. Onun için Ayan Meclisi’nde Ahrârlar ve bir kısım Mebusân Meclisi’nden Ahrâra geçmiş olanlar ve bağımsızlardan bir hükümet teşkil ediliyor. 1908’den 1909’un Nisan’ına kadar. İttihatçılar ikide bir homurdanıyor. Bunlarla olmaz, istediklerimizi yaptıramıyoruz bunlara diye. (İttihatçılar)Tetikçiliğe başladılar. Gazetecileri, fikir adamlarını infaz ettiler. Ulu orta (her)yerde tedhiş hareketleri, terör hareketleri(yapılmaya başlandı). Tabii gitgide ortam geriliyor. Aslında ortamı germeye çalışan dahili bir odak var. Bunlar Selanik komitesidir. Bir de harici odak olarak tekrar ifade edelim İngiltere, İngiliz siyaseti(var). Burada belgeleri var, bu kitapta.[28]  Şimdi Profesör olan Mim Kemal Öke’nin Sultan Abdülhamit dönemini anlatan doktora tezi (bu kitap). Bu doktora tezinde İngiltere’nin rolünden bahsediyor. Hem I. Meşrutiyet’in inkıtaa uğramasında, hem II. Meşrutiyet’ten sonra 31 Mart Vak’ası ve I. Dünya Savaşı’na girilmesinde İngiltere’nin etkin rolünden bahsediyor bu kitap. Târihe şahitlik eden belgeler var bu kitapta. Buradaki belgeler neyi anlatıyor? 135. sayfada İngiltere ve Rusya’nın antlaşmasından bahsediyor. Meşrutiyet ilan edilir edilmez; “Bu meşrutiyeti boğmamız lazım.” diyor. İngiliz siyaseti bu. “Bu Meşrutiyeti boğmazsak, bütün sömürgelerimizi kaybederiz.” diyor. “Başta Mısır olmak üzere, bütün sömürgelerimizi kaybederiz.” diyor.

I. Meşrutiyet’in ilanı ile(1876) İngiltere telaşa kapıldı. O vakit dünyadaki en büyük sömürgeci ülke olan, iki yüz sene boyunca iki yüz milyon İslâm toplumunu sömürgeleştiren İngiltere telaşa kapıldı. Dedi ki; “Eğer bu Meşrutiyet, meclis, parlamento, Osmanlı’da oturursa biz dünyadaki bütün sömürgelerimizi kaybetmeye başlarız.” Çünkü meclisler, parlamentolar şahs-ı mânevîler, sömürgeciliği kabul etmez. Tek adamcılığı kabul etmez. Krallığı kabul etmez. Valiyi de kabul etmez. Yani valilerle idare ediyorlardı ülkeleri. Bunları da kabul etmeyecek diyor. En başta Mısır başlayacak, çok enteresan tespitleri. Yani Türkiye’den sonra Meşrutiyete, Hürriyet’e en yakın olarak Mısır’ı o zaman anlatıyorlar. Tabi büyük bir ülke, o da Arap dünyasını temsil ediyor. Veya lideri konumunda. Bunları kaybederiz diyor. Ne yapıp ne etmeli, Türkiye’nin başına bir savaş açmalı. İşte Doksan Üç Harbi’nin Birinci Şua’da da anlatıldığı gibi arka planında hazırlayıcısı, planlayıcısı, İngiliz siyaseti diyor. İngilizler Rusya’yı kışkırtarak ne yaptı? İslâm’ın parlak bir güneşini setr etti. Bulut çekti. İslâm’ın parlak güneşi nedir? Meşrutiyettir. Yani Meşrutiyet ve hürriyet. Yani I. Meşrutiyet bu şekilde dahildeki Selanik komitesi ile, hariçteki İngiliz siyasetinin bağlanmaları ve birleşmeleri neticesinde I. Meşrutiyet boğduruldu. Mutlakıyetçi Tek Adam da, savaşı bahane ederek I. Meşrutiyeti askıya aldı. Zaten bu diktatörlük hevesleri hep buradan doğuyor. Bir bahane çıksın, şöyle bir sebep çıksın, bir hadise çıksın, bütün hakkınızı hukukumuzu askıya alalım. Sebep de hazır. Vatan tehlikede, millet tehlikede, padişah tehlikede, Reis tehlikede. Ee, ne yapalım? Bütün insan hak ve hürriyetlerine askıya alalım.”[29]

İşte böylece 31 Mart hadisesinin de arka planında İngiliz siyasetinin varlığı ve etkisi açık olarak belgelerle ortaya çıkmış oluyor. İngilizler’in hem Rusları kışkırtarak Doksan Üç Harbi ile I. Meşrûtiyeti askıya aldırması; hem de Selânik komitesi ile birlikte hareket edilerek II. Meşrûtiyet’in askıdan indirilerek hürriyetin ilan edilmesi sonrasında 31 Mart Vak’ası ile Meşrûtiyet ve hürriyetin boğulması; hem de Ahrâr ve Hürriyetçiler’in perişan edilerek iktidardan düşürülmesi, sonrasında da şiddetli istibdata geçilmesi tesadüfî olamaz.

Birinci Şua’dan 31 Mart’a bakan işaretler

Bediüzzaman, Birinci Şua’da bir kudsî hakikate şahitlik ediyor.  Hem Doksan Üç Harbi’ni, hem de I. Meşrûtiyet zamanındaki hâdiseleri burada tahlil ediyor. Hem 31 Mart Vak’ası’ndan sonra başlayan zincirleme savaşları da burada anlatıyor. Yani hem I. Meşrûtiyet zamanında, hem II. Meşrûtiyet zamanında arka planda ne olduğu, Türkiye’deki ifsat komiteleri, zındık komiteleri ile harici odaklar ne yaptılar. Zahiri târih nazarında hala Doksan Üç Harbi’nin(1877-78) mahiyeti anlaşılmadı. 31 Mart Vak’ası ve I. Dünya Savaşı’na niçin girdik? Çünkü 31 Mart Vak’ası’ndan sonra savaşlar zinciri başlıyor. 1911’de İtalyan Savaşı, 1912’de Balkan Savaşı, 1913’te II. Balkan Savaşı, 1914’te I. Dünya Savaşı, 1918’den sonra Millî Mücadele. Bunların izahı Kur’ânî projeksiyonla aydınlatılmış. İzahı Birinci Şua’da vardır. Biz ise ne yapıyoruz? Buradaki hakîkatlere târihî belgeleri şahit olarak gösteriyoruz. Zaten vazifemiz bu. Risale-i Nur’daki Kur’ânî perspektifi esas alıyoruz. Onun dışındaki bütün delilleri, belgeleri, bilgileri şahit olarak göstermeye çalışıyoruz. Burada da şahit niteliğinde belgeler var.[30]

Bediüzzaman ise, Kur’ânî işaretlere istinaden Tevbe Suresi’nde “Allah’ın nurunu üflemekle söndürmek isterler. Allah ise nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz.”[31]ayetini “Eğer şeddeli “mim” dahi şeddeli ‘lam’lar gibi bir sayılsa, o vakit bin iki yüz seksen dört eder(1284/1868). O tarihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiye’nin nurunu söndürmeye niyet ederek on sene sonra(1877-78) Rusları tahrik edip Rus’un Doksan Üç(1293/1877-78) muharebe-i meş’umesiyle âlem-i İslâm’ın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler.”[32] şeklinde gaybî işarete dikkat çeker. Böylece I. Meşrûtiyet akîm kalır. Âlem-i İslâm’ın parlak nuruna muvakkat çekilen bulut, 24 Temmuz 1908’de II. Meşrûtiyet ile birlikte hürriyetin tekrar ilanıyla dağılmaya başlayacaktır ki; Tevbe Suresi’ndeki “Allah’ın nurunu üflemekle söndürmek isterler. Allah ise nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz.”[33] cümlesi, kuvvetli ve letâfetli münâsebet-i mânevîyesiyle beraber şeddeli “lâm”, birer “lâm” ve şeddeli “mim” asıl kelimeden olduğundan iki “mim” sayılmak cihetiyle bin üç yüz yirmi dört (1324/1908-9) ederek, Avrupa zalimleri Devlet-i İslâmiye’nin nurunu söndürmek niyetiyle müthiş bir suikast plânı yaptıkları ve ona karşı Türkiye hamiyetperverleri, hürriyeti yirmi dörtte(1324/1908) ilânıyla o plânı akim bırakmaya çalışmışlardı.”[34] Ancak yine İngiliz dessas siyaseti devreye girerek “1324/1908’te mason komitesinin hürriyet perdesi altında hilâfet-i İslâmiyeyi kaldırmak teşebbüsünün târihini göstermekle”[35] 31 Mart hadisesine işaret ederek II. Meşrûtiyet’le birlikte gelen Hürriyet güneşi yine küsufa tutulmuş; böylece mason komitesinin hürriyet perdesi altında mebde-i isyânı olan 1324/1908-9 târihinde Türkiye hamiyetperverleri darmadağın edilmiştir.

Türkiye hamiyetperverleri I. Meşrûtiyet’in ilanı karşılığında Abdülhamid’in tahta geçmesine razı olmuş ve onu desteklemişlerdi. Ancak İngilizlerin kışkırtması ve Rusun Doksan Üç muharebe-i meş’umesiyle âlem-i İslâm’ın parlak nuru olan Meşrûtiyete muvakkat bir bulut perde ettiler. I. Meşrûtiyet, 23 Aralık 1876’da Türkiye hamiyetperverlerinin destek ve tavsiyesi ile ilan edilmiş; ancak II. Abdülhamid 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nı gerekçe göstererek 14 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan’ı kapatmıştır. Böylece İngilizlerin istediği olmuş, I. Meşrûtiyet akîm kalmış, âlem-i İslâm’ın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde edilmiştir.

Konuyu bir de M. Latif Salihoğlu’nun analizlerinden takip edelim: “1908’de II. Meşrûtiyet hazırlıkları başladı. Yani Ahrâr-i Osmanî’ye tarafından. Tabi bu otuz sene içerisinde(I. Meşrûtiyet’ten sonra) çok bedeller ödendi. 31 Mart Vak’ası’ndan sonra hürriyet taraftarları, Meşrûtiyet taraftarları, başta Namık Kemal, Prens Sebahattin’in babası Mahmut Celalettin Paşa, Niyazi Bey, Ziya Paşa, Enver Bey… Bütün bu ekip darmadağın edildi. Burada ele geçirilenler hapislere, zindanlara atıldı. Bir kısmı hariç memleketlere gitti. Abdülhamid’in siyasetine karşı çıkanlar sonunda Manastır’da dağa çekildiler. Niyazi Bey, esas hürriyetin birinci kahramanı odur. Resneli Kolağası Niyazi Bey’dir. Üstad Bediüzzaman Niyazi Bey’e; “Ey zamanın Rüstem-i Zâl’i!”[36] diyor. Korkusuz bir insan, cesur bir insan. Bütün hayatını, her şeyini hürriyete feda eden bir insandır. Temmuz 1908’de Manastır’da Hürriyeti ilan etti. Zaten Meşrûtiyet ilan edilmişti. I. Meşrûtiyet tekrar devreye sokuldu. Önceden ilan edilmiş ve askıya alınmıştı. 24 Temmuz 1908’de Hürriyet ilan edildi.

31 Mart Vak’ası öncelikli olarak Abdülhamid’i devirmeye yönelik değildi. Meşrûtiyeti ve hürriyeti baltalamaya yönelikti. Meşrûtiyeti, daha şiddetli istibdadın eline vermekti. 31 Mart’ta bunu analiz edemediler, bunu çözemediler. İş çığırından çıktı. Arka planlar serilmişti. Dahildeki Selânik Komitesi ile hariçteki İngiliz siyaseti birbirine entegre oldu ve yine Rusya’yı kışkırttılar. İtalya’yı kışkırttılar. Bulgarları kışkırttılar. Sürekli Osmanlı’nın başına savaş gâilesini çıkardırlar. Ta ki Meşrûtiyet yeşermesin, ta ki Hürriyet gelişmesin. Mesele budur. Ama burada kullandıkları malzeme önemli. Kimleri kullanabiliyorlar. Çok garip tuti kuşları gibi şerîat isteriz, şerîat isteriz diyenler. Padişah, padişah yaşasın diyenler. 31 Mart Vak’ası’nda da bunları kullandılar. Yani o arka plancılar bunları kullanarak Meşrûtiyeti katlettiler. Ahrar-ı Osmaniye’yi adeta bitirdiler, biçtiler. Darbe yaptılar.”[37]

Bediüzzaman 31 Mart Vak’ası’nı nasıl görüyor?

31 Mart Vak’ası’nıBediüzzaman başta olmak üzere bir kısım âlimler, askerlere ve hamallara, bunun bir oyun olduğunu ve oyuna gelmemeleri gerektiğini ikaz ettiler. Hatta Bediüzzaman, bir nutuk ile sekiz taburu itâata getirmişti. Bediüzzaman Hazretleri hâdiseyi önlemek için var gücü ile gayret etti. Konuşmalar, görüşmeler yaptı, nutuklar îrad etti, gazetelerde yazılar yazdı. Târihe 31 Mart Vak’ası olarak geçen hâdisede yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman da, sıkıyönetim mahkemesinde, diğerleri gibi idam talebiyle yargılandı. 31 Mart olayından (13 Nisan 1909) sonra çıktığı sıkıyönetim Mahkemesi’nde yaptığı bütün müdafaalarını “İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi”, Yahut “Divan-ı Harb-i Örfî” eserinde anlatmaktadır.

Bediüzzaman’ın 31 Mart’ı tahlili

Bediüzzaman, 31 Mart Vak’ası’nı eserlerinde şöyle tahlil eder: “Otuz Bir Mart Hâdisesi denilen o saika ve müthiş fırtına, esbâb-ı adîde tahtında öyle bir istidâd-ı tabiîyi müheyya etmişti ki, neticesi hercümerç olduğu hâlde, min indillah, ehl-i kıyamın lisânına daima mu’cizesini gösteren ism-i şerîat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden Nisan’ın nısfından sonraki gazeteleri indallah mahkûm ediyor. Zira, o hâdiseye sebebiyet veren yedi mesele ve onunla beraber yedi hâl nazar-ı mütalâaya alınsa, hakîkat tezâhür eder. Onlar da bunlardır:

1.Yüzde doksanı İttihâd ve Terakkî’nin aleyhinde, hem onların tahakkümü ve istibdâdı aleyhinde bir hareket idi.

2. Fırkaların meydan-ı münâkaşatı olan vükelâyı tebdil idi.

3. Sultan-ı mazlumu sukût-i musammemden[38] kurtarmaktı.

4. Hissiyat-ı askeriyenin ve adâb-ı dindarânelerinin muhalif telkinatın önüne set olmaktı.

5. Pek çok büyütülen Hasan Fehmi Bey’in kàtilini meydana çıkarmaktı.

6. Kadro haricine çıkanları ve alay zabitlerini mağdur etmemekti.

7. Hürriyeti, sefahate şümulünü men ve adâb-ı şerîatla tahdit ve avamın siyaset-i şer’î bildikleri yalnız kısas ve kat-ı yed haddini icra idi.

Fakat, zemin bataklık ve dam ve plân serilmişti. Mukaddes olan itâat-i askeriye feda edildi. Üssülesas esbap, fırkaların taraftarâne ve garazkârâne münâkaşâtı ve gazetelerin belâgat yerine mübalâğat ve yalan ve ifratperverâne keşmekeşleri idi.”[39]

Bediüzzaman’ın yaptığı nasihatler nelerdir?

Bediüzzaman yangını söndürmek için var gücü ile çalışır. Konuşmalar,  görüşmeler yapar. Gazetelerde yazılar yazar. 6 Ağustos 1908 târihli ilk yazısı ile 11-15 Nisan 1909 arasında yaklaşık 250 günlük sürede toplam 25 kadar yazısı çıkarken, 31 Mart Hâdisesi sürecinde 8 günde çıkan yazı sayısı 12’dir. 20 Nisan 1909 günü ise (Volkan’da 3, Serbestî’de 1) 4 yazısı birden çıkar.  Bu, onun hâdiseleri yatıştırmak için nasıl çırpındığının bir göstergesidir. Ne çâre, kader hükmünü icrâ edecektir. Bediüzzaman’ın bütün endişesi dinin zarar görmesi ve dahilde dinin istimal edilmemesiydi. Bediüzzaman menhus Otuz Bir Mart’ta, cihandeğer nasihatlerde bulunur. “Zira ki din dâhilde, menfi tarzda edilmez, istimal ve istihdam; Otuz Bir Mart gösterdi, gösteriyor. En ehven suretinde, müthiş netice verdi; İslâm zararlı çıktı.”[40] Bu nasihatler yapıldığı halde Bediüzzaman’ı da “Şerîat isteriz!’ diyenlerin içine, Otuz Bir Mart’ta dâhil ettiler.”[41] Ancak Bediüzzaman boş durmaz. 31 Mart Hâdisesi’nde isyan eden sekiz taburu itaate getiren ve musibeti yüzden bire indiren ders ve nasihatlerine devam eder. Bu nasihatler dinî ceridelerde 1325’te (Milâdî 1909) neşredilmiştir.

Evet, Bediüzzaman’ı da ‘Şerîat isteriz’ diyenlerin içine Otuz Bir Mart’ta dahil ettiler. ”Bu vatana ve millete hiç zarar etmeyip pek çok menfaati dokunan; ”Eskiden 31 Mart hadisesinde çendan onu da(Bediüzzaman’ı) karıştırdılar, bazı dostlarını da ezdiler. Fakat sonra tebeyyün etti ki, mesele başkaları tarafından çıkmış. Onun dostları, onun yüzünden değil, onun düşmanları yüzünden belâ gördüler. Hem o zaman çok dostlarını da kurtardı.”[42]

31 Mart il alâkâlı bir suale Bediüzzaman’dan cevap:

Bediüzzaman, “Hutbe-i Şamiye’nin, 6.Sual: Otuz Bir Mart Hadisesi hakkındaki” bahsinde sual edilen bir soruya şöyle cevap verir:

Sual: Haylaz bazı kimselerin dillerine doladıkları Otuz Bir Mart Hadisesi hakkında ne dersin?

Cevap: Evvelen; şayet On Bir Nisan[43] saikası hakkında soruyorsan, o hususta gereken açıklamayı Divan-ı Harb’deki savunmam olan İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi[44] adlı eserimde yapmışım. Bu izahtan sonra bütün kuvvetimle derim ki; o hadise, taraftar olan ve olmayanların, hatalarını bazı masum, sessiz ve mütevekkil kimselerin üstüne atmakla meydana gelmiştir. Ey bozgunculuklarını başkalarının üstüne atarak kendilerini temize çıkarmaya çalışan mağrurlar! Sizin meseliniz, birbirlerini katlederek yeryüzünde fesat çıkaran kimselerin durumuna benzer. Sonra bir kısım salih kimseler araya girip onların fesatlarını defetmeye çalışır ve onları barışa davet eder. Barışmaları için araya giren bu insanlar onların dehşetli hilelerini ortadan kaldırmak için onlara mukaddes bazı şeyleri hatırlatırlar. Cenab-ı Hak bu aracı kimseleri de, hatırlattıkları o mukaddes şeylerin bereketiyle, o fesat çıkaranların fesatlarını yüzden bire indirmeye muvaffak eder.

Daha sonra o iki hasım taraf kendilerini temize çıkarmak için birbirlerinin gurur ve enaniyetini okşayacak sözler sarfederek, hiçbir günahı ve suçu bulunmayan ve sadece nasihatçı olan o arabuluculara insafsızca saldırmaya başlarlar. Böylece yaptıkları bütün hatalarını, vebalı yollarını kapatmaya çalışan o masum kimselere yüklemeye çalışırlar.

Evet, gerçi o nasihatçi gruptan da bazı kimseler hücumda bulundular. Dikkatli nazarlarıyla, şimdi hanzele meyvesini vermeye başlayan ağacın tohumlarında zakkum ağacının tohumlarından bir miktarının bulunduğunu keşfedip gördükleri için onlar da hücum ettiler. Ama bu hücumlarıyla Allah yolunda cihad etmiş oldular.”[45]

31 Mart için tarihçiler ne diyor?

31 Mart olayları ile ilgili olarak, Ahmet Bedevi Kuran: “İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler” isimli eserinde 31 Mart vakası içinde olduğu ve hadise kendisine de bulaştığı halde, hâdiseyi şöyle izah etmektedir.

*Ahmet Bedevi Kuran: “31 Mart hadisesinin iç yüzü hemen tamamen aydınlanmamıştır. Bu faciayı İttihad ve Terakkî liderlerinin takip ettiği siyasetin bir aksülameli olarak telakki edenler çoktur. Her ne olursa olsun, şurası muhakkaktır ki, hükümetin idaresizliği ve hürriyeti kendi görüşüne göre tahdide kalkışması, bu hadisenin vücuda gelmesinde mühim tesiri olmuştur. İsyan, hürriyet ve Meşrûtiyet’in bekçileri olarak Rumeli’den getirilen Avcı Taburları’ndan çıkmıştır.[46]

*Prof. Dr. Sina Akşin ise; “31 Mart aslında İttihat ve Terakkî Partisi’nin baskı zulüm ve siyasi cinayetlerine karşı muhalefetin çeşitli hissiyatlı grup ve şahısların ayaklanmasından ibarettir.” der. Aynı eserinde, Bediüzzaman hakkında da şunları kaydeder: “Bediüzzaman da asakire; ulu’l emre (yani subaylarına) itaatin farz olduğunu hatırlatıyor. Diğer bir yazısında ise; ‘cemiyetlere ihtar-ı mühim’ cemiyet ve fırkaların çeşitli zararlarını saydıktan sonra, siyasete karışan kuruluşların ya birleşmesini, ya da toptan ortadan kaldırılmasını öne sürüyor.”[47] 

*Münir Süleyman Çapanoğlu ise; “O zat, (Bediüzzaman Said Nursi) o hadiselerde daima yatıştırıcı rol oynamıştır. Ben bunu “Sosyalist Hilmi” isimli eserimde yazmıştım. 31 Mart’ı destekleyen, kuran, hazırlayan; İttihat ve Terakkî Cemiyeti’dir.[48] Ben o hadiselere yetişmiş bir insan sıfatıyla, o günleri görmüş ve yaşamış bir kişi olarak, millet ve târih huzurunda söylüyorum; O zat(Bediüzzaman) isyanları daima bastıran, kavgaları yatıştıran, dargınları barıştıran, memleketçi ve vatansever bir insandı. O’nun hakkındaki bu şekilde söylenen sözler ve yazılan yazılar pek ihticaca salih değildir.” [49] (Yani delil ve hüccet tarafı yoktur.) demektedir.

*Araştırmacı Yazar Ahmet Nezih Galitekin ise; “31 Mart olayı hakkında birçok kitaplar, sayısız makale yazılmakla beraber, hâlâ karanlıktadır. Olayı, derinlemesine araştıran Divanı Harb-i Örfi tutanakları hâlâ araştırmalara açılmamıştır. Sebep olarak, birçok şey ileri sürülüyor. Araştırmacılar Üstad Bediüzzaman’ın teşhis ettiği sebepleri doğruluyor.”[50] demektedir.

*Eski Diyanet İşleri Reislerinden Ahmet Hamdi Akseki ile Nazik Paşa’nın Bediüzzaman’ın 31 Mart’taki tavrı ile ilgili hatırası şöyledir: Diyanet İşleri Başkanlığı sırasında Ahmet Hamdi Akseki’yi ziyaret etmiştim. Yanında meşhur Nazif Paşa vardı. Orada Bediüzzaman’dan bahis açılınca Akseki; “Üstad bu asrın dehrisidir. Hayatı, eserleri, Kur’ân ve hadis çerçevesi içinde bulunmaktadır… Onda menfî milliyetçilik ve ırkçılık yoktur. Kendisi İslâm milliyetçisidir. Türk Milletinin de, bu kutsî milletin bayraktarı olduğunu ifade etmektedir.” Demişti. Akseki’nin bu beyanı üzerine Nazif Paşa da; “Bediüzzaman’ı 31 Mart hâdiselerinden beri tanıdığını, O isyanda yaptığı çok tesirli konuşmalarla Avcı Taburları’nı itaate getirdiğini.”[51] söylemişti.[52]

Sultan Abdülhamid’in hatıratında 31 Mart Olayı

31 Mart Vak’ası ile ilgili olarak hâdiselere muhatap olan Sultan Abdülhamid hatıra defterinde, zamanın padişahı olarak 31 Mart’ı şöyle değerlendirir: “31 Mart’ın gerekçesini İttihat ve Terakkî Cemiyeti ile bu cemiyete dayanan Hükümetin tecrübesizliği ve tedbirsizliği hazırladı. Başta Kamil Paşazade Said Paşa ile İsmail Kemal Bey oldukları halde bir takım İttihad ve Terakkî muhalifleri bu durumdan yararlandılar. Bir kısım bilmeyerek ve tehlikeyi hissetmeyerek ateşi körüklüyordu. Nisan’ın birinci günü yayınlanan gazeteler genellikle ayaklananların şakşakçı olmuş ve Murat Bey’in Mizan’ı çok ileri giderek subaylarını öldüren erlere gazilik dağıtmıştı. 31 Mart olayları ile benim kesinlikle münasebetim yoktur. Hatta kendiliğinden gelmiş bu fırsattan yararlanmaya bile tenezzül etmedim. Eğer olaylara girmek isteseydim ve yararlanmayı düşünseydim bugün Beylerbeyi’nde değil, Yıldız Sarayı’nda bulunurdum.”[53]

31 Mart’ı bir başka açıdan Mizancı Murat Bey’in anlatımı:

“İnkılap, Üçüncü Ordu içindeki bir kısım askerin eseri olarak ortaya çıktı. İttihatçılar yapılan tenkitleri değerlendiremediler. Çünkü siyasi değillerdi. İnkılabın curcunasından yararlanarak maddî kazanç sağlamak isteyenler, mevki sahibi olmak isteyenler, İttihat ve Terakkî’ye girdiler. Askerler siyasetin acemisi oldukları için bunu fark edemediler. Fark edenler ise geri çekilmek zorunda kaldılar ve meydanı cahiller doldurdu. İttihat ve Terakkî siyasi bir iktidarı yıkmak üzere iş başına gelmişti. Yıkıcı sıfatla yapıcı sıfat bir arada olamaz. Cemiyet’in istibdat yönetimine son verdikten sonra işi yapıcılara, bilenlere devretmesi gerekirdi. Fakat yapmadılar. Yıldız’ın istibdadını kaldığı yerden devam ettirdiler. İnkılabın ilanı Şark meselesi yüzünden Avrupa’yı çok ilgilendirmişti. Fakat Osmanlı Dışişleri bunu da doğru olarak değerlendirememiştir. İnkılabın kansız bir şekilde gerçekleşmesi inkılabın başındaki devlet büyüklerinin tecrübeli kişiler olduğu intibaını veriyordu. Böylece tekrar eski gücüne kavuşacak olan Osmanlı İmparatorluğu ve dolayısıyla Şark ile ilgili hayalleri bulunan Avrupa’nın İnkılabımızı başarısızlığa uğratmak için çalışacağı şüphesizdi. Bunların çareleri olmasına rağmen Babıâli gaflet ve cehalete daldı. Hilafet kuvveti sayesinde Akdeniz’den Okyanus’a kadar hüküm sürebilecek bir devleti istemeyecek olan İngiltere, Fransa ve Rusya inkılabın iyi meyvelerinin oluşmaması için her türlü tedbiri alacaktı. İşi bilen idareciler bu üç büyük devletin endişelerini def etmeye çalışılırdı. Osmanlı Devleti’nin hudutlarını genişletmeyeceği, Hilafet kuvvetini kullanamayacağı temin edilebilirdi. İşin erbabına bırakılmaması sonucu inkılabın semereleri mahvedildi.

Cemiyet(İttihat ve Terakkî), hırsı yüzünden diğer partilerin kurulmasına izin vermedi. İttihatçıların zorbalığı ve başıboş idaresi 31 Mart Hadisesi’ne sebep oldu. Halbuki Meşrûtiyet, kànun dairesinde halkın serbestliğe demektir. Bu bakımdan hukuka, kànuna, Meşrûtiyete talip ve laik cemiyetler geçmişte mağdur olanları affeder ve affettirirdiler. Hâlbuki kànunsuzluk baş göstermiştir. Vazifesini bilen bir hükümet olsa idi 31 Mart olmazdı. Sadrazam Kamil Paşa’nın azli, Hasan Fehmi’nin öldürülmesi, Fedakârân-ı Ümmet vak’ası halkta gerginlik yarattı. Hükümet gerginliği kıracağına olayları körükledi.  Asker itaatsizliğe sevk edildi. Şeref Sokağı mensuplarının hareketleri 31 Mart’ı hazırladı. İdare-i örfiyyede istibdadın bile fevkinde zulüm yapıldı. Murat Bey, istibdad taraftarı diye suçlanmıştır. Tutuklanmış ve Mizan kapatılmıştır. Mizan’ın kapatılması kànunsuzluktur. Kimse düşüncelerini açıkça söyleyememektedir. Asker için din ve devlet çok önemlidir. O, yeniliklerden hoşlanmaz. 31 Mart’ın sebeplerinden biri de budur. Rumeli’den Avcı taburları çağrılarak onlara önemli bir mevki verildi. Hazırda duran ordu yerine, dışarıdan asker çağrılması haysiyet meselesi oldu. Lüzumsuz, mânâsız terfiler zabit sayısını artırdı. Mektepliler haklı olarak kadroya alınırken “her fesat mektepten çıkar” propagandası ile tahrikler başladı. Temmuz inkılabını meydana getiren cemiyet (İttihat ve Terakkî), eski Cemiyet değildir. Cemiyet’te mürşitlik ve müritlik adabı hâkimdir. Askerî otorite ikinci derecede bırakılmıştır. Subay ile asker aynı seviyeye indirilmiştir. Bu askerin gözünden kaçmamış ve itaatsizlik başlamıştır. Asker ‘musavat ve uhuvveti’ yanlış yorumlamıştır. Cemiyet’in İstanbul şubesi, hükümeti kendi bildiği gibi idare etmek elinde idi. “Yaşasın Şeriat, Yaşasın padişah” diyerek sokaklara dökülecek olan başıboş asker; mağazaları, müesseseleri tahrip edecek, kanlar dökülecek, Sultan Hamid bundan cür’et alarak tamiri imkânsız bir hata yapacak ve Ordu İstanbul’a çağrılarak istediği gibi asacak, kesecekti. Fakat muhalefet, isyanın başında Avcı taburlarını görerek işin aslını anlamıştır. Lüzumsuz yere Hareket Ordusu çağrılmış ve asıl maksadın Sultan Hamd’i tahtan indirilmek olduğu ortaya çıkmıştır.”[54]

31 Mart ve Bediüzzaman(Birinci Gün)

Birinci Gün(31Mart 1325/13 Nisan 1909 Salı): Bediüzzaman’ın hadiseler karşısındaki ilk ifadeleri: “Dehşetli hareketi iki-üç dakika uzaktan temaşa ettim.”[55] “Üç dakikadan sonra çekildim. Bakırköy’üne gittim; tâ beni tanıyanlar karışmasınlar.”[56]

13 Nisan 1909 gece yarısı Taşkışla’da bulunan Dördüncü Avcı Taburu askerleri ayaklandılar. Subaylarını bağladıktan sonra kışlalarından silahlı olarak çıkarak Sultanahmet’e gelip Meclis-i Mebusan’ı kuşattılar. Ayrıca diğer kışlalara da giderek oradaki askerleri de ayaklanmaya çağırdılar. İsyana katılan askerlerle birlikte sabah olunca ayaklananların sayısı üç bini açmıştı.[57] Öğle saatlerinde ayaklanan askerlere birçok ilmiye öğrencisi de katılmış. Öyle ki Meclis-i Mebusan’ın önü beyaz sarıklıların yığılması ile bir anda beyaza kesilmişti.[58] Askerler selam dururken ulema tekbir getiriyor ayaklanmanın sloganı da ‘şerîat isteriz’ oluyordu.[59]

Bediüzzaman 31 Mart’ın Birinci gününde ne yaptığını anlatıyor:

İstanbul’da bu gelişmelerin olduğu 31 Mart gününde Bediüzzaman, ne yaptığı hakkında şunları söylüyor:

Mart’ın Otuz Birinci günündeki dehşetli hareketi iki-üç dakika uzaktan temaşa ettim. Müteaddit metalibi işittim. Fakat, yedi renk sür’atle çevrilirse yalnız beyaz göründüğü gibi, o ayrı ayrı matlâplardaki fesadatı binden bire indiren ve avamı anarşilikten kurtaran ve efrat elinde kalan umum siyaseti mu’cize gibi muhafaza eden lâfz-ı şerîat yalnız göründü. Anladım, iş fena; itaat muhtel, nasihat tesirsizdir...”[60]

Bediüzzaman’ın da bahsettiği şerîat lafzının ortaya çıkıp slogan haline gelmesinden dolayı 31 Mart isyanı hep şerîatçıların isyanı diye anıldı. Peki, şerîat kalkmış mıydı ki şerîat isteniyordu? Miras hukuku, borçlar hukuku, evlenme, kişilik hukuku gibi şerîatın kanunları zaten yürürlükte, şerîat mahkemeleri yerli yerindeydi. Dolayısıyla şerîat zaten vardı. Demek ki asilerin, şerîat devletinde ‘şerîat isteriz’ diye bağırmaları şerîat aşkından veya şerîat açlığından değildi. Bediüzzaman’ın da bahsettiği gibi ayaklananların farklı isteklerini tek bir potada eritme mecburiyetinden ileri gelmekteydi. Nitekim istekler arasında, askerlerin bu ayaklanmadan sorumlu tutulmaları yani affedilmek, hükümetin ve Mebusan Meclisi Reisi Ahmet Rıza’nın istifası, bazı komutanların değişmesi, ordudan atılan alaylı subayların işlerine yeniden alınmaları gibi farklı istekler vardı.[61] Dolayısıyla burada din, isteklerin yerine gelmesi için muhalefeti güçlendirecek ve meşrulaştıracak bir araç olarak kullanılmıştır.[62]

Prof. Dr. Sina Akşin’in değerlendirmesi:

31 Mart Vak’ası’nın şerîatçı bir vak’a olup olmaması konusunda Prof. Dr. Sina Akşin şu değerlendirmeleri yapar: “Esas itibarıyla 31 Mart’ta din unsuru hemen hemen tümüyle bir istismar konusu, bir âlettir. Hatta ayaklanmaya katılan en saf askerlerin bile dini büyük ölçüde alet olarak kullandıkları, istismar ettikleri iddia edilebilir. Zira onların şikâyetleri dinî değil, askerî idi. Ağızlarındaki şerîat sloganı daha çok ayaklanmalarını kolaylaştıran bir araçtı. Gerçek bir şeriatçılığa gelince bol bol kullanılan bir slogana rağmen, bu çeşit bir gericiliğin ufukta pek zayıf bir ihtimal olarak bulunduğunu tekrarlamak gerekir. Şimdiye kadar çoğu incelemeciler sloganla gerçeği, sözle özü karıştırarak, 31 Mart’ı her şeyden önce bu çeşit dinci bir gericilik olarak yorumlamak istemişlerdir.”[63]

Tarih Profesörü Kemâl Karpat’ın değerlendirmesi:

Prof. Kemâl Karpat ise 31 Mart isyanının Cumhuriyet döneminde dinsel yobazlık şeklinde anılarak sömürüldüğünü ifade etmektedir: “Aslında toplumsal bir hareket olan 1909 karşı devrimi, Cumhuriyet döneminde dinsel yobazlık olarak anılarak sömürülmüştür. Bunun nedeni, devrimi başlatan gösterilerin örgütlenmesinde İttihad-ı Muhammedî Fırkası’nın ve bu fırkanın lideri Derviş Vahdetî’nin önemli bir rol oynamış olmasıdır. Oysaki bu hareketin ardındaki asıl güç, başkentte üstlenmiş olan askerlerdi.”[64]

Bediüzzaman 31 Mart’ın birinci gününde ne yapıyor?

Bediüzzaman’a gelince; “Sözlerinin devamında Bediüzzaman isyanın geniş boyutlara vardığı için nasihatin tesirsiz olacağını söylemektedir. Bediüzzaman, bu tespitinde haklıydı. Zira Antalya mebusu Hamdi (Elmalılı) Beyanü’n Halk Gazetesi’nde yazdığı ‘Keza’ adlı yazısında; ulemânın ileri gelenlerinin meydanda görülmesini açıklarken bunların hükümetin davetiyle asi askerleri yatıştırmak için geldiklerini, fakat ulemânın isyancılara tesir edemedikleri için üzüntü içinde olduklarını ifade etmektedir. Bediüzzaman, kısa bir süre sonra isyan bölgesinde uzaklaştığını, Bakırköy’e gittiğini ve karşılaştığı kimselere de isyana karışmamalarını tavsiye ettiğini söylüyor. Bununla beraber isyana karışmış olsaydı tanınan bir kişi olmasından dolayı olaya dahlinin herkes tarafından bilineceğini ifade ediyor. Görüldüğü gibi isyanım birinci günü Bediüzzaman isyanı uzaktan kısa bir süre izlemiş, tasvip etmediği için katılmamıştır.[65]

“Bu arada isyanın birinci günü olan Mart 1325 (13 Nisan 1909) tarihli Volkan Gazetesi’nde Bediüzzaman imzalı bir yazı yayınlanır. İki gün önce basılmış olan ‘Lemean-ı Hakikat ve İzale-i Şübehat’ adlı yazı dizisinin devamı olan bu yazıda Bediüzzaman; şahsıyla ve İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti ile ilgili bazı sorulara cevap verir.[66] Dolayısıyla hem konusu itibariyle, hem de 31 Mart gününden önce yazılmış olması itibarıyla yazının isyanla herhangi bir ilgisi yoktur. Henüz isyanın birinci gününde isyancılar istediklerini elde ettiler. Hükümet ve Mebusan Meclisi Başkanı Ahmet Rıza istifa etmiş; Padişah da askerleri affetmişti. Bu afla birlikte asi askerler birinci günün gecesinde kışlalarına çekilmiş; böylece İstanbul’daki hareketlilik durmuş, düzen sağlanmıştır.”[67]

31 Mart ve Bediüzzaman(İkinci gün)

İkinci gün(1 Nisan 1325/14 Nisan 1909 Çarşamba):İkinci günde bir ukde-i hayatımız olan itaat-i askeriyeden sual ettim. Dediler ki: “Askerlerin zabitleri asker kıyafetine girmiş; itaat çok bozulmamış.”

Tekrar sual ettim: “Kaç zabit vurulmuş?” Beni aldattılar, dediler: “Yalnız dört tane. Onlar da müstebit imişler. Hem, şeriatın adap ve hudûdu icra olunacak. ”Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zira, en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itaat-i askeriyeye halel geldiğinden nihayet derecede me’yus ve müteessir oldum.[68]

31 Mart’ın ikinci günü ile ilgili kaynaklarda şu değerlendirmeler yer alır: “İsyanın ikinci gününde Padişah Abdülhamid, hükümeti kurma görevini Tevfik Paşa’ya vermiş ve 14 Nisan 1909’da yeni kabine kurulmuştu. Asi askerler kışlalarına dönmeye devam etmiş, Galata ve eski İstanbul’daki bazı dükkânlar açılmıştı.[69] Mustafa Turan’ın yazdığına göre ise isyanın ikinci günü sükûnet sağlanmıştı, fakat askerî birliklerin başında belli başlı zabitler hâlâ yoktu.[70] Ziya Nur Aksun da aynı görüşü dile getirerek İstanbul’daki isyanın durduğunu ve sükûnet devresine girilmiş olduğunu belirtmektedir.[71] İstanbul’dan yazan Neue Freie Presse muhabiri de isyanın ikinci günündeki gelişmelerle alakalı ‘İstanbul’da Sakin Bir Gün’ başlıklı haberinde, İstanbul’da sükûnetin bütünüyle hemen hemen sağlandığını; büyük ve küçük askerî grupların sevinç atışlarının, gösterilerin ve çıkardıkları ufak tefek olayların da bittiğini ifade etmektedir.[72] Aynı gazetede bir gün sonra çıkan benzer bir haberde ise İstanbul’daki gösterilerin tamamen sona erdiğini ve sükûnetin şekilsel olarak tamamen sağlandığını yazmıştır.[73] Avusturya sefiri Pallavicini de 15 Nisan’da gönderdiği raporunda hadiseleri anlattıktan sonra, Jön Türk hâkimiyetinin tasfiye edildiğini ve şehirde sükûnetin sağlandığını belirtmektedir.[74] Dolayısıyla isyanın henüz ikinci gününde hareket ordusunun İstanbul üzerine yürümesini gerektirecek bir durum kalmamış, bulanık sular durulmuş ortada isyandan hiçbir eser kalmamıştı.[75] Nitekim bundan sonraki günlerde asi askerlerin isyanla alakalı faaliyetleri hakkında herhangi bir bilgi kaynaklarda geçmemektedir. Sadece bazı derneklerin ve oluşumların siyasi ortamın yumuşatılmasına ve toplumsal uzlaşmanın sağlanmasına dair teşebbüsleri vardır.”[76]

Bediüzzaman ikinci gün ne yapıyor?

Bediüzzaman, ikinci gün yine olayları dışarıdan tahkik ve takip ediyor. 16 Nisan’da başlayıp sonraki günlerde devam edecek olan yazılardaki asi askerlere yönelik nasihatleri de bu kabildendir. İsyanın ikinci gününde Bediüzzaman neler olduğunu sorup duruyor; isyan eden askerlerin subaylara itaat edip etmediklerini merak ediyor.31 Mart’ın ikinci gününe dair aktardığı cümleler, Bediüzzaman’ın isyana nasıl baktığını ve isyan günlerindeki konumunu açık seçik gösterir niteliktedir. Daha ilk cümlesinde isyan eden askerlerin, âmirleri olan subaylara karşı itaatlerini(itaat-i askeriye), hayatlarının olmazsa olmaz bir çekirdeği(ukde-i hayatiye) olarak niteleyen Bediüzzaman’ın isyana karşı olumsuz tavrı en başından kendini belli etmektedir. Nitekim daha sonra itaat-i askeriyenin bozulduğunu duyduğunda nihayet derecede üzüldüğünü ifade etmektedir. Bediüzzaman’ın yaşanan olaylar hakkında bilgi sahibi olmak için etrafındakilere soru sorması dikkat çekici diğer bir noktadır. İsyanın birinci gününden sonra ikinci gününde de Bediüzzaman’ın olayları bilenlerden ve gazetelerden öğrendiği kadarıyla takip ediyor olması; ilk iki gün için onun yaşanan bu olayların ne kadar dışında kaldığının bir göstergesidir. İsyan eden askerlerin kaç subayı öldürdükleri hakkında Bediüzzaman’ın sorduğu soruya verilen ‘dört’ cevabı, 31 Mart isyancılarını destekleyen ve isyan eden askerlerin yaptıklarını küçük gösterme çabasındaki İkdam Gazetesi’nin isyanın ikinci gününde çıkan 14 Nisan 1909’da (1 Nisan 1325) tarihli nüshasında verdiği sayıdır. Bediüzzaman kendisine verilen bu cevabın yalan olduğunu, daha fazla insanın öldürüldüğünü daha sonra öğrenecektir. Burada Bediüzzaman’ın şeriatın ahkâmı tamamen icra olunacağına sevinmesi, İttihad ve Terakkî’nin kurduğu despot rejimin artık ortadan kalkıp siyasi suikastların sona ereceğine yönelik bir sevinme olmalıdır.[77]

Selanik’te 31 Mart aleyhine miting tertip ediliyor

Öte yandan Selanik’te 31 Mart aleyhine büyük bir miting tertiplendi. 11 Temmuz meydanında yapılacak toplantı için sokaklara tellallar çıkarıldı. İsyan duyulur duyulmaz ağırlığı henüz Rumeli’de olan İttihat ve Terakkî, kesin tavır almakta gecikmemiş; isyanı kendisine yapılmış bir darbe olarak görmüştü. Bunun için isyanın ikinci gününde, isyanı bastırma yolunda Rumeli’de önemli gelişmeler oldu. Selanik redif fırkasının bütün taburları silahaltına alındı. Bunun yanında Selanik’te bütün unsurların katıldığı büyük bir miting düzenlendi. Böylece toplanan 20-30 bin kişilik bir kalabalık önünde Yeni Asır Gazetesi başyazarı Fazlı Necip Bey, müderris Recep, Avdül (Arnavutça), Tomak (Bulgarca), Karaso (Türkçe ve Yahudice), Nikola (Sırpça), Kurki Apono (Ulahça) tarafından konuşmalar yapıldı.; konuşmalar ‘Silah başına, arş İstanbul’a’ diye bitiyordu. Bunun üzerine ihtiyat ve redif askerleri silahlarını almaya giderken, birçok kişi de gönüllü yazılıyordu. Bu şekilde İstanbul’a gelecek olan Hareket Ordusu’nda nizamiyeden olmayan askerî birlikler de önemli yer tutmuştu.[78]

31 Mart ve Bediüzzaman(Üçüncü gün)

Üçüncü Gün(2 Nisan 1325/15 Nisan 1909 Perşembe):

31 Mart’ın üçüncü günü olan 15 Nisan 1909 (2 Nisan 1325) Perşembe günü Bediüzzaman’ın Volkan’da iki yazısı çıkar. Bunlardan biri 11 Nisan’da başlayıp 12 ve 13 Nisan’da devam eden ‘Lemean-i Hakikat ve İzale-i Şübehat’ yazısının son bölümüdür. Bu yazıda Bediüzzaman kendisine sorulan “Sen Selanik’te İttihat ve Terakkî ile ittifak etmiştin, neden ayrıldın? Volkan’a nedir bu kadar münasebet! İttihad-ı Muhammedî bununla ne hizmet görecek?  Sen imzanı Bediüzzaman yazıyorsun, lakab medhi ima eder…”[79] gibi 31 Mart isyanı ile bağlantısı olmayan sorulara cevap veriyordu. Aynı gün çıkan Bediüzzaman imzalı ikinci yazıda ise Bediüzzaman ‘Biraderim Derviş Vahdetî Bey’e başlıklı yazısında Derviş Vahdetî’ye bazı uyarılarda bulunuyordu.[80]

Bediüzzaman Derviş Vahdetî’yi uyarıyor!

2 Nisan 1325(15 Nisan 1909) tarihli, Volkan Gazetesi’nin 105. sayısında “Leme’an-ı Hakîkat ve İzâle-i Şübehât” başlıklı makalesinin sonunda Bediüzzaman’ın Derviş Vahdetî’ye şöyle hitab ettiği görülür: “Edipler edepli olmalıdırlar. Hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddip olmalıdırlar. Matbuat nizamnamesini vicdanlarındaki hiss-i diyanet tanzim etsin. Zira, bu inkılâb-ı şer’iye gösterdi ki, umum vicdanlarda hükümferma nure’n-nur olan hamiyet-i İslâmiyedir. Hem de anlaşıldı ki, ittihad-ı İslâm, umum askere ve umum ehl-i imânâ şamildir. Hariç kimse yoktur.”[81] Bediüzzaman bu ikaz ve uyarılarıyla Derviş Vahdetî’yi aşırılıklardan muhafaza etmeye çalışıyor, beki de başına gelecek olan fecî hadiseyi hissetmiş olmalı ki Vahdetî’yi kendi gazetesinde itidale çağırıyordu.

Bediüzzaman Derviş Vahdetî’yi hangi yazısı için ikaz ediyor?

Derviş Vahdetî’nin hangi yazısının, Bediüzzaman’ı böyle bir uyarı yapmaya sevk ettiği tam olarak belli değildir. Ancak bazı ipuçları bu konuyu kısmen aydınlatmaktadır. 19 Nisan 1909 tarihinde Volkan Gazetesi’nde Derviş Vahdetî’nin ‘Cemiyet-i İlmiye-i Muhtereme’ye’ başlıklı bir yazısı çıkar. Yazıda Derviş Vahdetî, kendisinin 14 Nisan 1909’da ‘Halife-i İslâm Abdülhamid Han Hazretleri’ne Açık Mektup’ başlıklı yazısındaki Meşrûtiyeti kaldırıp, Meclisi kapatmanın Padişahın elinde olduğunu beyan eden sözlerine tepki geldiğini ve eleştirildiğini dile getirir. Bediüzzaman da ‘Biraderim Derviş Vahdetî Bey’e başlıklı’ yazısını Derviş Vahdetî’nin Padişahı kışkırtacak ifadeler bulunan bu yazısına tepki verenlerden biri olarak yazmış olma ihtimali yüksektir. Aslında Derviş Vahdetî bu yazısında ısrarla Padişah’a Meşrûtiyeti kaldırmayıp Meclisi kapatmamasını tavsiye etmiştir. Hatta bunu kendisine tavsiye edecek olanlara din ve vatan haini gözüyle bakmasını dahi söylemiştir. “Zat-ı emirü’l mü’minleri(padişah) için en büyük bir şeref varsa o da Meşrûtiyet-i Osmaniyemizin himaye buyrulması kaziyyesidir. Meclis-i Mebusan’ı bir dakika bile kapatmak fikrini şayet Zat-ı âli-i Cenab-ı Cenabilerinesize(size) telkin edecek bulunursa, o gibilere hain-i din-ü vatan nazarıyla bakınız.”[82] Yazısının bütün ruhunda, Meşrûtiyet ile Meclisi bu denli savunmasına rağmen; “Bugün Meşrûtiyetimizi ref etmek, Meclis-i Mebusan-ı Osmaniyi kapatmak yed-i kudret-i şahanenizdedir.” cümlesinden dolayı Derviş Vahdetî’nin ulemadan tepki alması, dönemin İslâm âlimlerinin özgürlükçü rejim olan Meşrûtiyet’in korunması hakkındaki umutlarını gösterir.[83] Buradan yola çıkarak şunu söylemek gerekir ki, hiçbir tarihi olguya dayanmadan dönemin İslâmcılarını özgürlükçü, Meşrûtiyet düşmanı mutlakiyetçiler olarak gösterip, irticacı diye yaftalamak târihi ters yüz etmek demektir. Zira yaşananların da, yazılanların da ortaya koyduğu gibi 31 Mart sürecinde Meşrûtiyet’in en yavuz muhafızları, güncel söylemle dönemin muhafazakârlarıdır. Başka bir bakış açısı da Bediüzzaman’ın “Biraderim Derviş Vahdeti Bey’e” şeklinde başlayan ikazı, Derviş’in 14 Nisan’da çıkan yazısına karşılık olmayıp, Vahdetî’nin Birinci Ordu Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa ile girdiği polemik üzerine yapılan bir ikaz olabilir.

Meclise askerlerden gelen dilekçe:

Üçüncü gün toplanan Mecliste mebus Zohrap Efendi alaylı askerlerden kendisine gelen bir dilekçeyi açıkladı. Dilekçede alaylı askerlerin mağduriyetlerinin giderilmesine dönük şu tedbirlerin Meclis tarafından kabul edilmesi gerektiğinden söz ediliyordu: 1) Bütün askeri komisyonlarda ve Meclis-i Askeri’de ikinci mülazımdan feriğe kadar alaylı subay bulundurulacak, 2) Gazetelerde ve ordulara gönderilecek resmî bildirilerle harbiyeli-alaylı ayırımının kalktığı ilân edilecek, 3) Ordularda hep aynı alaylı-harbiyeli oranı bulundurulacak, alaylıların çoğunun 5., 6., ve 7. ordularda görev yapmasına son verilecek. Dilekçe bir tehdit ile bitiyordu: “Ve baladaki maruzat-ı muhikamızın kabulünü istirham eyleriz, kabul buyurulmadığı takdirde ordularda büyük fenalıklar çıkacağını ve selâmet-i vatan namına ihbar eyler ve cevabını bekleriz.”[84] Mebusan bu dilekçeyle ilgili olarak, alaylılığın kusur sayılarak bu gibilerin kadro dışına çıkarılmalarının adalete uygun olmayacağının Harbiye Nazırı’na bildirilmesini kararlaştırdı.[85]

Hareket Ordusu Hazırlık yapıyor

Hazırlıkları peyderpey yapılan Hareket Ordusu’nun ilk birliklerinin Selanik’ten sevkiyatı 15 Nisan öğleden sonra başlamıştır. İlk olarak Yüzbaşı Refet Bey komutasında bir Jandarma keşif müfrezesi gönderilmiştir.[86] Daha sonra 15 Nisan gecesi Binbaşı Muhtar Bey kumandasındaki Hareket Ordusu Birliği Selanik’ten yola çıkmıştır.[87] Hareket Ordusu’nun bir endişesi de, Edirne’de bulunan 2. Ordu’nun kendilerine nasıl bir tavır takınacağı idi. Ancak, 2. Ordu’nun tutumunu öğrenmek için Edirne’ye giden Mithat Şükrü, bu ordunun hareket ordusunu desteklediğini öğrendi.[88]

Ali Kabuli Bey olayı

31 Mart’ın üçüncü günü meydana gelen olaylardan birisi de Ali Kabuli Bey olayıdır. İddiaya göre, Asar-ı Tevfik Süvarisi ve Bahriye silahendaz Taburu Kumandanı Binbaşı Ali Kabuli Bey, Yıldız’ı topa tutmağa hazırlanıyordu. Karadan yapılan telkinat neticesinde erler ayaklanarak Ali Kabuliyi esir aldılar. Ali Kabuli önce, Bahriye şurasına getirildi. Burada serbest bırakılmasına karar verilince, askerler serbest bırakmayarak Padişahın huzuruna götürdüler. Padişah, olayın mahiyetini anlamak için, Kabuli’nin karakola götürülmesini istedi. Ancak, yolda erler tarafından öldürüldü.[89]

31 Mart ve Bediüzzaman(Dördüncü gün)

Dördüncü Gün(3 Nisan 1325/16 Nisan 1909 Cuma): “31 Mart Vak’ası ile ilgili ilkyazı: ”Kur’ân ve hadis ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki, haklı âmire itaat farzdır.[90]

31 Mart Vak’ası’nın dördüncü günü olan 16 Nisan 1909 Cuma günü Bediüzzaman’ın İkdam’da yazısı vardır. Bu yazı ertesi gün Mizan, Volkan ve Serbestî Gazeteleri’nde de çıkacaktır. İkdam Gazetesi’nin okuyucularına “Şehrimizde bulunan ulemay-yı İslâmiye’den Kürt Hoca demekle meşhur olan Bediüzzaman Said Efendi Hazretleri’nden varid olmuştur.” başlığıyla duyurduğu yazıda Bediüzzaman şöyle demektedir: ”Ey şanlı asakir-i muvahhidin! Ve ey bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyet’i iki defa büyük vartadan tahlis eden muhteşem kahramanlar! Cemâl ve kemâliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız ve kuvvetiniz, itaattir. Bu meziyet-i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irae ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâm’ın namusu artık sizin itaatinize bağlıdır. Sancak ve tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecaatinizdedir. Sizin o mübarek elinizin kuvveti de itaattir. Sizin zabitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur’an, hadis ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki, âmire itaat farzdır. Malumunuzdur ki, otuz üç milyon nüfus yüz sene zarfında böyle iki inkılâbı yapmadı. Sizin o itaatten neşet eden hakiki kuvvetiniz umum millet-i İslâmiyeyi medyun-u şükran etti. Bu şerefi hakkıyla teyid etmek, zabitlerinize itaatledir. İslâmiyetin namusu da o itaattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zabitlerinizi mesul etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi iş bitti. Zabitlerinizin ağuş-u şefkatlerine atılınız. Şeriat-ı garra böyle emrediyor. Zira zabitler ulü’l-emirdirler. Ulü’l-emre itaat farz-ı ayndır. Şeriat-ı Muhammedi’nin (aleyhissalâtü vesselam) muhafazası da itaat iledir.”[91]

Bediüzzaman’ın 31 Mart ile ilgili yazdığı ilk yazısı

Yukarıda alıntı yaptığımız bu yazı Bediüzzaman’ın 31 Mart Vak’ası başladığından bu yana, Vak’a ile ilgili yazdığı ilk yazıdır. Yazıda göze çarpan ilk şey yazıya “Ey şanlı asakir” şeklinde değil de, “Ey şanlı asakir-i muvahhidin” şeklinde başlanmış olmasıdır. Yazıya böyle başlanmış olması, basit bir tercihten öte, bilinçli yapılmış olmalıdır. Zira isyan eden askerlere Müslümanlar için kullanılan muvahhidin kelimesi ile hitap edilmesi, en başta onlara Müslüman oldukları için İslâmî emirlere uymaları gerektiğini hatırlatmak içindir. Nitekim yazının devamında Bediüzzaman İslâmî kaynakların tümünün âmire itaati farz kıldığını birçok defa söylemektedir. Bu bakımdan Bediüzzaman’ın 31 Mart olayları hakkındaki düşüncelerini ilk defa açıkladığı yazısına, isyan eden askerlere muvahhid diye hitap ederek başlaması; henüz ilk cümlesinde isyandan yana değil, itaatten yana tavır aldığını göstermesi açısından oldukça önemlidir. Yazının isyan eden askerleri yatıştırmaya yönelik yoğun bir hava barındırdığı görülmektedir. “İslâmiyet’in namusu da o itaatledir; Şeriat-ı Muhammedi’nin(asm) muhafazası da itaatledir.“ gibi hedefe odaklı çarpıcı cümleler de ayrıca dikkat çekmektedir. Bunun dışında yazıdaki bazı sayısal değerler bile tek başlarına değerlendirildiğinde, yazının askerleri yatıştırma amaçlı yazıldığı anlaşılmaktadır. On dokuz cümlelik bu kısa yazı da dokuz kez itaat kelimesi kullanılırken, beş kez de itaatin Allah’ın emri olduğu hatırlatılıyor. Bu yazı için üzerinde durulması gereken bir başka husus da Bediüzzaman’ın bu ve başka yazılarında askerleri övmesidir. Askerlere ısrarla itaati tembih etmesine rağmen arada bir iki cümleyle bile olsa onların bu hareketini övmesinin sebebini Divan-ı Harbi Örfi de açıklayacaktır. Bu açıklama göz önüne alındığında, Bediüzzaman’ın askerleri öven cümlelerini de itaat etmelerini sağlamak için yazdığı anlaşılmaktadır. Bediüzzaman Divan-ı Harb savunmasında “Ben onların hareketini ve şecaatlerini okşadım. Zira, efkâr-ı umûmîyenin yalancı tercümanı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatimi bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle asan olmazdı.”[92] şeklinde ifade etmiştir.

 Anlaşıldığı üzere Bediüzzaman’ın askerin hareketini okşayıp, takdir etmesinin altında yatan sebep; yapmış olduğu itaat nasihatlerini etkili olmasını sağlamak içindir. Askerlerin salt yaptıklarının yanlış olduğunu, öğütlerinin etkisiz kaldığını, olayların bir başka şahidi olan Antalya Mebusu Hamdi Yazır’ın ve Bediüzzaman’ın önceki teşebbüslerinden de biliyoruz. Dolayısıyla bunun farkında olan Bediüzzaman, nasihatlerinin etkisini göstermesi için isyan eden askerlerin bir derece takdir edilmesi gerektiğini ve daha sonra nasihat edilmesi gerektiğini düşünmüştür. Bu nedenle onların bu hareketini bir iki cümle ile takdir etmiştir. Nitekim Bediüzzaman’ın yazının bütününde asi askerlere defalarca itaati nasihat edip sadece bir iki cümle ile övmesi; onların bu hareketini takdir etme gerekliliğini yerine getirmek için olduğunu gösterir.[93]

Bediüzzaman “Cuma günü sekiz taburu itaate getirdim“[94]

16 Nisan Cuma günü Bediüzzaman’ın bu yazısının dışında önemli bir faaliyeti daha vardır. Askerlere konuşma yapmak için Harbiye Nezareti’ne gider. “Harbiye Nezareti’nde ki askerler içine Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate getirdim. Nasihatlerim tesirini sonradan gösterdi.”[95] Bediüzzaman’ın Harbiye Nezareti’ne beraber gittiği ulemânın Cemiyet-i İlmiye’ye mensup âlimler olma olasılığı yüksektir. Zira Cuma günü bir toplantı yapan Cemiyet-i İlmiye kışlalara, donanmaya ve askerî dairelere nasihat heyetleri göndermeyi kararlaştırmış[96] ve bunun için beşer kişiden oluşan heyetler kurulmuştu. Bu heyetlerden birinin de Harbiye Nezareti’ne gittiği biliniyor. Bediüzzaman’ın da Harbiye Nezareti’ne bu heyetle beraber gitmiş olması muhtemeldir. On Dördüncü Şua’da geçen “Otuz Bir Mart Hâdisesi’nde Bab-ı seraskerîde Şeyhülislâm ve ulemayı dinlemeyen sekiz taburu bir nutukla itaate getiren bir adam…”[97]ifadeleri bunu doğrulamaktadır. Bundan başka isyan eden askerleri itaata getirmek amacı ile ulemanın vaziyet alması gerektiğine dair Prens Sabahattin’in gazete vasıtasıyla çağrıda bulunduğu gibi, askerlere hitabende ayet ve hadis referanslı yazılar yazdığı da bilinmektedir.[98]

Hareket Ordusu Çatalca’ya geliyor

“İsyanım dördüncü gününde Hareket Ordusu’nun iki taburunun Çatalca’ya vardığı haberi İstanbul’a yayıldığında ortalığı heyecan kaplar; dükkânlar kapatılır. Hükümet de Hareket Ordusu’nun gelişi karşısında büyük telaş ve endişeye kapılır. Zira bu ordu ile 31 Martçıların karşılaşması İstanbul şehri içinde kanlı çarpışmalara yol açabileceği gibi, bu durumda şehirde bulunan Müslüman olmayan yerli ve yabancıların korumak amacıyla büyük devletlerin İstanbul’a asker çıkarmaları tehlikesini de barındırıyordu.”[99]

31 Mart ve Bediüzzaman(Beşinci ve Altıncı Gün)

Beşinci Gün(4 Nisan 1325/17 Nisan 1909 Cumartesi):

Hareket Ordusu İstanbul’da

Beşinci günün en belirgin özelliği artık İstanbul basınının Çatalca’ya gelmiş olan bazı Hareket Ordusu birliklerinden etkilenerek, askerî ayaklanmayı eleştirmeye başlamış olmasıdır. Bu arada Hurşit Paşa’nın başkanlığında askerî bir nasihat heyeti Çatalca’ya gelen askerî birlikler ile görüşmek üzere 17 Nisan da buraya gelmiştir.[100] 31 Mart’ın beşinci günü, ilginç bir gelişme yaşanmış ve farklı fırkalar ‘Heyet-i Müttefika-i Siyasiye’ adı altında bir araya gelerek hazırladıkları şu bildiriyi imzalayıp ilan etmişlerdi: “Memleketimizde bulunan bir cümle siyâsi fırka, cemiyet ve heyetler hâl-i tehlikede bulunan vatan ve Meşrûtiyet’in temin-i selâmeti için kâffe-i ihtilafatı(bütün ihtilafları) bertaraf ederek nâm-ı âli-i Osmaniye altında bir cemiyet-i müttefika teşkil etmişlerdir.”[101] Bu bildirinin altına imza atan cemiyetlerden bazıları şunlardır. İttihat ve Terakkî Cemiyeti, Ahrar Fırkası, Kürt Teavün Kulübü, Ermeni Taşnaksütyun, Rum Cemiyet-i Siyasiyesi.[102] Bu bildiriye göre Heyet-i Müttefika’nın birinci görevi, vatanı ve Meşrûtiyeti tehdit eden durumlara karşı cemiyetler arasındaki tartışmalar ve çekişmeler unutularak birlikte ve elbirliği ile Meşrûtiyet’in bekasını korumaktır. 31 Mart sürecinde sükûnetin, barışın ve birbirine muhalif olan grupların arasında uzlaşmanın tekrar sağlanması noktasında önemli olan bu heyet çalışmalarına başlamıştı. Heyet-i Müttefika’nın kuruluşunun ertesi günü Bediüzzaman, bu oluşumu zımnen destekleyen bir yazı kaleme alacaktır.[103] Ayrıca 17 Nisan günü Mizan, Volkan, Serbestî de Bediüzzaman’ın önceki gün ikdam da çıkmış olan ‘Ey şanlı Asâkir-i Muvahhidin’ cümlesi ile başlayan yazısı yayınlanır.

Altıncı Gün (5 Nisan 1325/18 Nisan 1909 Pazar): “Tarih-i âlem serâpâ şahadet ediyor ki, asker neferatının siyasete müdahaleleri, devletçe ve milletçe müthiş zararları intaç etmiştir.”[104]

18 Nisan’da büyük devletlerden gelebilecek tehlikenin büyüdüğünü anlayan Hareket Ordusu Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa, İstanbul’daki elçiliklere telgraflar çekerek Hareket Ordusu’nun Meşrûtiyeti güçlendirmek için geldiğini, elçilerin ve bütün yabancıların can ve mallarının saldırılardan korunacağını ve İstanbul’da asayişin bozulmasına izin vermeyeceklerini temin ediyordu.[105]

Bediüzzaman’ın Gazetelerde çıkan yazıları

Bediüzzaman’ın Mizan Gazetesi’nde iki, Serbestî’de bir yazısı vardır. Mizan’daki yazılardan biri “Ey Asakir-i Muvahhidin” diğeri “Cemiyetlere İhtâr-ı Mühim” başlığı ile yayınlandı. Serbestî’deki yazının başlığı ise “Asker Kardeşlerime”dir. Bediüzzaman isyanın dördüncü günü, 31 Mart Vak’ası ile ilgili yazmış olduğu ilk yazısındaki (16 Nisan’da İkdam’da, 17 Nisan’da Volkan’da, Mizan ve Serbestî’de çıkan yazı) itaat vurgusuna Mizan’da çıkan yazısında da devam ettiği görülmektedir. Yine muvahhidin vurgusu ile başlayan yazının daha ilk cümlesinde yöneticilere itaatin Hazret-i Peygamberin(asm) emri olduğu söyleniyor. İkinci cümledeki “Ulu’l emriniz, üstadınız zabitlerinizdir.”[106] sözleriyle Bediüzzaman, askerin isyan etmiş olduğu subaylara karşı itaat etmelerinin farz olduğunu belirtiyor. Sözlerinin devamında da askerlerden bazı subayların kıymetsiz olan yanlış hareketlerinden dolayı itaate zarar vermemelerini istiyor. Bu yazısında Bediüzzaman’ın ikinci gündemi Ordu’nun siyasete karışması meselesidir. 1906 yılında 3.Ordu’da bulunan Subaylar, Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne katılmışlar ve daha sonra bu cemiyet 1907’de İttihat ve Terakkî Cemiyeti ile birleşmişti. 1908 yılında harekete geçip Meşrûtiyet’in ilanına vesile olan Mektepli Subaylar daha sonra asıl işleri olan askerlik görevine dönmemiş, günlük siyasete müdahil olarak 31 Mart’ın patlak vermesinde önemli rol oynamışlardır. Bundan yakınan Bediüzzaman, tarih boyunca ordunun siyasete karışmasının devletçe, milletçe müthiş zararlarla sonuçlandığını dolayısıyla bundan kaçınması gerektiğini ifade ediyor. Bediüzzaman Serbestî’de de çıkan yazısının önemli bir kısmını da Ordu’nun siyasete müdahil olmasına ayırmıştır.

Bediüzzaman askerlere hitap ediyor

Ey Asakir-i muvahhidîn! Şeriat namına size söylüyorum ki, İslâmiyet’in ruh-i kuvveti ordudur. Ve ordunun da ruhu ve müfekkiresi mektepli zabitlerdir. Bunlara ilişmek hayat-ı millete ve devlete cinayet etmektir. Şimdiki âlemde hükümferma şecaat-ı akliye ve fikriyedir ki, biri binlere mukabil gelir. Bir münevverü’l-fikir mektepli zayi etmekle binler adamı mübareze-i medeniyede kaybetmiş gibidir. Bu zamanda yalnız şecaat-i maddiye kâfi değildir. Zira ecnebiler bize fenn-i harb ile galebe çalmışlar.Bir sene zarfında zabit ve asâkirin, cemiyetlere intisab cihetiyle siyasete karışmaları pek fena tohum-u fesad ve inhilâl-i itaate istidat vermişti. Eğer şu son vak’a husule gelmese idi, şimdiki halden bin defa müdhiş zararları tevlid edecekti. İnkırazı da muhakkak idi. Şimdi, elhamdülillah, devam-ı meşrutiyete kalbimiz mutmaindir. Bu ikinci inkılâb, eski fesad-ı sâriyi mahvetti. İnkılab olduktan sonra orduyu siyasete karıştıran ve o vasıta ile itaat-ı askeriyeye zaaf veren, bu inkılâbdan evvel adamların hatalarıdır ve cinayetleridir. Mesuliyet de onlara aittir.[107]

Bu yazısında Bediüzzaman ordu-siyaset ilişkisinin dışında alaylı-mektepli çatışmasına da değinmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi İttihat ve Terakkî Cemiyeti Ordu’dan alaylı subayların büyük kısmını tasfiye etmişti. 31 Mart Vak’ası’nın en önemli sebeplerinden olan bu olaydan dolayı isyan çıktığı sırada askerler, rastladıkları mektepli subayları öldürmeye kalkmışlardı. Hatta bazen işi harbiyeli(mektepli) subay avından çok, subay olsun olmasın sadece mektepli avına çevirenler de olmuştu.[108] Bu yüzden bu yazısında Bediüzzaman, mektepli subayların önemini askerlere anlatmaya çalışmaktadır. “Şeriat namına size söylüyorum ki, İslâmiyet’in ruh-i kuvveti ordudur. Ve ordunun da ruhu ve müfekkiresi mektepli zabitlerdir. Bunlara ilişmek hayat-ı millete ve devlete cinayet etmektir.”[109] diye sözlerine başladığı yazısının yarısında mektepli subayların önemini anlatmaktadır. Alaylı-mektepli çatışmasında alaylılar 31 Mart öncesi mağduru, mektepliler de isyan sırasındaki saldırılardan dolayı 31 Mart dönemi mağdurudurlar. Dolayısıyla alaylı-mektepli çekişmesinde ortam oldukça hassastır. Bu yüzden alaylı askerler Bediüzzaman’a bu yazısından dolayı tepki göstermiş olacak ki, Bediüzzaman iki gün sonra bu konudan dolayı kendisini yanlış anlayanlar için bir yazı kaleme alacaktır. Mizan Gazetesi’nde çıkan “Cemiyetlere İhtar-ı Mühim” başlıklı yazıda ise Bediüzzaman, insanlar arasındaki irfan seviyesinin bir olmadığından dolayı böyle bir zeminde fırkalar arasında husumetin oluşacağını, bundan dolayı da siyasete karışan cemiyetlerin ya birleşmesini, ya da hepsini lağvedilmesi gerektiğini söylemektedir. Görüşleri itibariyle Bediüzzaman’ın bu yazısında bir önceki gün birçok fırka ve cemiyetin birleşmiş olduğu Heyet-i Müttefika’yı desteklediği söylenebilir.[110]

31 Mart ve Bediüzzaman(Yedinci ve Sekizinci Gün)

Yedinci Gün (6 Nisan 1325/ 19 Nisan 1909 Pazartesi):

Üçüncü Orduya Çekilen telgraf

19 Nisan’da çıkan Volkan Gazetesi’nde eski heyecanlı yazılar kalmamıştı. Derviş Vahdetî, zamanın “buhranlı” oluşundan söz ediyordu.[111] Yeni kurulan hükümet henüz güvenoyu almamıştı. Meclis’te yeni durumda en iyi işin güvenoyu vermemek olduğu düşünülüyordu. Çünkü, güvenoyu verilmiş olsa, İttihat ve Terakki’ye karşı çıkılmış olacak; güvensizlik oyu ise, Hareket Ordusu İstanbul’a hâkim olmadan anlamsızdı. İşte bu yönden durumun dondurulması, yani Tevfik Paşa kabinesinin güvenoyu almadan göreve devam etmesi hem Meclisin, hem de İttihat ve Terakki’nin işine geliyordu. O gece Tevfik, Edhem, Nazım, ve Memduh Paşalar, Hareket Ordusu’nun etkisini üzerlerinde hissettiklerinden istifa ettiler, ama istifaları kabul olunmadı. Bu arada Miralay Hasan İzzet, Kaymakam Selahaddin ve Cemal Beyler, 3. Ordu kumandanlığına bir telgraf rapor çektiler. Bu raporla, isyancı askerlerin Hareket Ordusu’na katılan askerlere karşı koymaması amaçlanıyordu. Raporun dikkati çeken yönlerinden biri de, Abdülhamid aleyhinde belirli bir tutumun yokluğudur. Onun tahttan indirilmesi veya doğrudan doğruya suçlanması söz konusu değildir.[112]

Hareket Ordusu’nunbeyannâmesi

19 Nisan’da Hareket Ordusu Yeşilköy’e ulaşmış ve burayı işgal etmişti. Hüseyin Hüsnü Paşa buradan biri Erkan-ı Harbiye-i Umûmiye Riyaseti’ne, diğeri de İstanbul halkına olmak üzere iki beyanname göndermiştir.[113] Yani Hareket Ordusu, Hüseyin Hüsnü Paşa’nın ağzıyla resmen konuşmuştur. İstanbul halkına yazılan beyannameye göre, bütün Âlem-i İslâm’ın lânetlediği 31 Mart ayaklanmasının amacı, istibdada dönmekti. Hareket Ordusu’nun amacı Meşrûtiyeti güçlendirmek, vatan ve millet hainlerine son ve kat’i bir ders-i intibah vermekti. Mazlum ahalinin, tarafsız askerlerin, saygıdeğer ulemanın, mebusların, elçiler ve yabancıların bir şeyden korkmamaları gerekiyordu. Ama ayaklanmanın failleri, kışkırtıcılar ve yardımcıları hesap vermeye çağrılacaklardı.[114]

Sekizinci Gün (7 Nisan 1325/20 Nisan 1909 Salı):

Bediüzzaman’ın gazetelerde yazdığı son yazılar

Sekizinci günde Bediüzzaman’ın Volkan’da üç, Serbestî’de bir yazısı vardır. Bu yazılar Bediüzzaman’ın 31 Mart sürecinde yazdığı son yazılardır. 31 Mart’ın sekizinci gününde Volkan Gazetesi’nin en son sayısı çıktı. Bu nüshada Derviş Vahdetî’nin ve Bediüzzaman’ın yazıları vardı. Vahdetî’nin yazısı veda üslûbuyla yazılmıştı. Hükümetin aleyhe döndüğü Volkan’ın çıkması halinde kendilerine yapılan suçlamaları cevaplandıracaklarını ancak, gazete kapanırsa, hukukunu müdafaa edemeyeceğini belirtiyordu. Gazetenin kapatılması halinde yapılacakları da yazıyor. İttihad-ı Muhammedî’nin her yerde gelişerek büyümesi gerektiğini yazıyor; ayrıca hükümeti ve Ahmet Rıza’yı tehdit etmekten de geri durmuyordu. Eğer hayatta kalırsa o­nlarla hesaplaşacağını belirtiyordu. Bu nüshada Bediüzzaman’ın da yazısı vardı. Bu yazılar, daha önce başka gazetelerde yayınlanmış olan, “Asakire Hitap”, “Cemiyetlere İhtar-ı Mühim” ve “Saday-ı Vicdan”dı.[115] “Asakire hitap” başlığını taşıyan yazı, askerlerin subaylarına itaat etmelerini tavsiye ediyordu. Onlar iki müthiş istibdadı-yani Abdülhamid istibdadı ile İttihat ve Terakki istibdadını-“def’aten” öldürmekle şerîatın iki mucizesini göstermişlerdi. Ama siyasete karışılmamalıydı. Bediüzzaman “Tarih bize gösteriyordu ki, asker neferatının siyasete müdahaleleri devletçe milletçe müthiş zararları netice vermiştir.”[116]diyordu. İkinci yazı, yedinci gün Mizan’da gördüğümüz “Cemiyetlere İhtar-ı Mühim” adlı yazıydı. Bu yazıda cemiyetlerin husumete zemin hazırladığı belirtiliyor, buna neden olarak da “seviye-i irfan”ın düşük olması gösteriliyordu.[117] Bediüzzaman’a ait üçüncü yazı Said-i Kürdi imzasını taşıyordu. Bu yazıda da İttihad-ı Muhammedî isminin, tahdidi kabul etmeyeceği anlatılıyordu. Bütün fırkalar hadim-i şeriat unvanını taşıması gerektiği yazılıyordu.[118] Ayrıca, Serbestî’de yer alan “Umum zabitlerimize” başlıklı bir yazıda zabitler konusundaki düşüncelerinin yanlış anlaşılmalara neden olduğunu belirterek, zabitlerin de hürmete lâyık insanlar olduğunu belirtiyordu.[119] Bir gün önce Serbestî’de yayınlanan yazı zabitlerin siyasete girmesinin zararlarına değiniliyordu. Bu yazı o günkü İstanbul şartlarında büyük makes bulmuş olmalı ki, bugün yanlış anlamaları tashih eden bir yazı yayınlandı. Bu yazıda mektepli zabitlerin de muhterem insanlar olduklarından bahsediliyor; önceki yazıda mektepli zabitleri hakir gören bir anlam çıkarılamayacağını belirtiyordu.

Mahmut Şevket Paşa’nın hükümete gönderdiği telgraf

Sekizinci gün Mahmut Şevket Paşa hükümete bir telgraf gönderdi. Paşa bu telgrafında amaçlarını şöyle açıklıyordu:

1) Meşrutiyet aleyhindeki ayaklanmadan ötürü İstanbul’un bozulmuş olan asayişini sağlamak,

2) Fesat ve hainlerin aldattığı askeri itaat altına almak,

3) Ayaklanmaya sebep olanları, düzenleyenleri ve olayda rol oynamış olanları ortaya çıkarıp kanuna göre cezalandırmak,

4) Meşrutiyetin bir daha böyle tehlikelere girmemesini sağlayacak tedbirler almak.[120]

Mahmut Şevket Paşa, bu amaçlarına ulaşabilmek için alınması gereken tedbirleri de sayarak, bu tedbirlerin alınmaması halinde meydana geleceklerden hükümetin sorumlu olacağını belirtiyordu. İstediği şeylerde, isyana karışan askerler Rumeli’de tutulacak, İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilecek, Mebusan Meclis’i Anayasaya uygun olarak toplanacak, başkan ve kabine seçilecek, meclis matbuat, dernek, miting gibi konularda yeni kanunlar yapacak, padişah Meşrûtiyete uydukça yerinde kalacaktı.[121] Bugün milletvekilleri Hareket Ordusu’nun toplandığı Ayestefanos’a gitti. Orada Ahmet Rıza meclis başkanı seçildi. Böylece vekiller, 31 Mart olayına karşı olduklarını gösterdiler. Cemiyet-i ilmiye bir bildiri daha yayınladı. Bu bildiride, “Şeriat bilmenin, istemenin yolu vardır. Şeriat isteriz diye memleketi ihtilâle mi verirler? Vatanımız devr-i istibdadın sademat-ı tahribiyle pek hasta düşmüştür.” diyorlardı. Serbestî Gazetesi’nde Hareket Ordusunun İstanbul’a nasıl gireceği anlatılıyordu.[122]

31 Mart ve Bediüzzaman(9.,10. Ve 11.Günler)

Dokuzuncu Gün(8 Nisan 1325/21 Nisan 1909 Çarşamba):

Mahmut Şevket Paşa’nın telgrafına cevap

Risale-i Nur Enstitüsü’nün yapmış olduğu çalışmadan istifade ederek devam edelim. 31 Mart’ın dokuzuncu gününde “Hareket Ordusu çoğalarak İstanbul’a yaklaşıyordu. Rami ve Davutpaşa kışlalarının askerleri de Hareket Ordusu’na katıldı. O gün kabine Nazım Paşa ve Genel Kurmay Başkanı İzzet Paşa ile birlikte Mahmut Şevket Paşa’nın bir gün önceki telgraflarına kesin cevabını hazırladı. Bunda Paşa’nın istekleri kabul ediliyor. Fakat İstanbul’daki asker tamamıyla elde olmadığı için bunlarla uygulamaya geçilemeyeceği bildiriliyordu. Zira gelen askerden ürken bazı kimselerin kışkırtması ve sevki ile ayaklanma yeniden patlak verelebilirdi. O­nun için sırayla, 1) Gelen askerin İstanbul’a yaklaştırılması, 2) İstanbul askerinden müfrezeleler gönderilerek gelenlerle barıştırılmaları, 3) Gelen askerden lüzumu kadarının İstanbul’a alınması teklif ediliyordu. Bundan sonra da Paşa’nın şartları yerine getirilebilirdi. İlk tedbirlerin nasıl alınacağının kararlaştırılması içinde, Hassa ve Hareket Orduları kumandanlarının, aralarında yapılacak haberleşme sonucunda “tayin olunacak mevkide buluşmaları” öne sürülüyordu.[123] Kabine İstanbul askerine yemin ettirmenin yararlı olacağını düşünüyordu. Mahmut Şevket Paşa, o gün Selanik’ten yola çıktı. Fakat daha yolun beşte birini katetmeden, Serez’den Babıaliye bir telgraf çekti. Bu telgrafta, İstanbul’daki ihtiyat askerinin terhis edilmesi gerektiğini istiyordu. Böylece çatışma yapacak asker kalmayacaktı.”[124] Serbestî Gazetesi, “Hükümet ne duruyor?” başlıklı yazıda hükümetin “Gelen bu kahraman fedailerin karşısında hükümet nasıl bir vaziyet aldığını ne için bir beyanname ile ilan etmiyor?” şeklinde soruyordu.[125]

Volkan Gazetesi çıkmıyor, Vahdetî firar ediyor, Hareket Ordusu’na katılım artıyor

Onuncu Gün(9 Nisan 1325/22 Nisan 1909 Perşembe): 31 Martın onuncu günü olan9 Nisan’daVolkan Gazetesi çıkmaz ve Derviş Vahdetî ortadan kaybolur. Gazetelerde Vahdetî’nin ne kadar kötü bir insan olduğu anlatılmaya başlanmıştır. O gün Ethem, Nazım, İzzet Paşalarla 1. ve 2. fırka kumandanları kışlalara giderek Hareket Ordusu’yla bir çatışma olmaması için zemin hazırlamaya çalışırlar. Hareket Ordusu gittikçe büyüyordu. İzmir’den yola çıkan bazı birliklerin Eskişehir’de beklediği haberi alınmıştı. Bir subaya göre ordunun sayısı 25000 muvazzaf, 15000 gönüllü idi. Gönüllülerin içinde güya birçok Arnavut milyonerler vardı. Ve bunlar da er olarak çalışmayı kabul etmişlerdi.[126]
Basının Abdülhamid’e tavrı ve “İrticaiyyun” listesi

Basında Abdülhamid aleyhtarlığı artmaya başlamıştı. Yeni çıkmaya başlayan Hürriyet gazetesi, 9. gün çıkarak kapatılan Hilal gibi Abdulhamid’i zalim ilan ediyor; tahttan inmezse indirileceği yazıyordu. Öte yandan Hüseyin Hüsnü Paşa’nın elinde 543 kişilik “İrticaiyyun” listesi vardı. İçlerinde saray memurlarından o­n bir kişi, musahip Nadir Ağa, eski Hassa Hazinesi müsteşarı Halis Efendi (bu ikisi askere ve hocalara para dağıtmışlardı) dört gazete sahibi, o­n yedi yazar vardı. Bunlar adi mahkemelerde yargılanacaklardı. İkdam bu listeyi basmakla birlikte, La Turquie’nin bu bilgileri nereden elde ettiğine şaşıyordu.[127] Meclis saat 16’ya kadar süren gizli toplantı sonunda bir bildiri hazırladı. Buna göre, 31 Mart’taki “hadise-i müellime-i istibdadiye” ile Meşrûtiyet’e bir “darbe” vurulmuştu. Baş gösteren istibdadın kökünden kaldırılması, Meşrutiyet ve asayişin sağlanması ve olaya sebep olanların şeriat ve kanunlar çerçevesinde cezalandırılmaları konusunda Hareket Ordusu’nun yayımladığı bildiriyi Meclis destekliyor ve milletin isteklerine uygun buluyordu. Bundan ötürü de ordunun yapacaklarına karşı çıkmak, sorumluluk ve ceza konusu olacaktı. Böylece Hareket Ordusu’nun şimdiye kadarki ve bundan sonraki davranışları meşruiyet kazanmış oluyordu. Hareket Ordusu meşru yönetimi hiçe sayan uygulamaları bu olayla ortadan kaldırılıyor, askerlere meclisin verdiği sivil destek, o­nları görünürde “meşru” hale getiriyordu.

On Birinci Gün(10 Nisan 1325/23 Nisan 1909 Cuma)

Gazetelerin Hareket Ordusu’ndan yana tavrı

31 Mart’ın on birinci gününde İkdam Gazetesi, Hareket Ordusu’ndan yana görünüyordu. Abdülhamid’in 33 yıllık istibdadından söz ediyordu. Serbestî’nin bugünkü tavrı ihtilaldeki süreç değişimini çok iyi gösteriyordu. Hareket Ordusu’na şöyle hitap ediyordu: “Ey pençe-i tiz istibdattan halas eden ordu, Ey İstanbul’u daire-i mader-i muhasara edip hürriyetperveranı memnun ve müstebitleri dilhun eden gazanferler, artık hışm-ı intizar-ı millet size teveccüh etmiş şu bahid ikbali mübeşşir toplarınızın sadalarını işitmek istiyoruz.”[128]  diyordu. O gün selamlık resmi yapıldı. Altı bine yakın asker hazır bulundu. Ama başlarında ancak beş o­n subayın bulunması Padişahın dikkatini çekti. Durumu Harbiye Nazırına sorunca o, bunun tabi olduğunu söyledi.[129]
Hareket Ordusu’na İstanbul’a girme emri veriliyor

O gece Mahmut Şevket Paşa Hareket Ordusu’na İstanbul’a yaklaşma ve girme buyruğu verdi. Saat 17’de Hareket Ordusu öncüleri Maslak ve Kâğıthane taraflarında görülmüş olduklarından, Abdülhamid başkâtibi Ali Cevat’ı evinden çağırttı. Daha önce saraya gelmiş bulunan Sadrazam, Harbiye Nazırı ve sarayı koruyan 2. fırkanın kumandanı Ferik Memduh Paşa, ters bir olayın çıkmaması için Hassa Kumandanı Nazım Paşa’yı Ayastefanos’tan çağırmaya karar verdiler. Harbiye nazırı telgraf çektiyse de ses seda çıkmadı. Sayıları dört bini bulan ve Yıldız etrafındaki kışlalarda barınan ikinci fırka askerleri, Hareket Ordusu’nun haberini alınca telaşa kapılıp cephane istemeye başladılar. Subayların durumu haber vermesi üzerine, kendilerine zinhar cephane verilmemesi buyuruldu. Ama gece saat bir ve iki sıralarında bazı askerler başkatibin Sadrazam ve Harbiye Nazırı ile oturduğu odaya gelerek “Askeri vuracaklar, bizim ne günahımız vardır? Cephane isteriz. Karı gibi ölmek istemeyiz. Onlar asker ise biz de askeriz.”[130] dediler. Nitekim cephanelik kapıları kırılarak cephane alınmaya başlanınca Padişah binek taşına çıkarak: “Asker zinhar kurşun atmasın. Eğer kurşun atacaklarsa, ilk önce beni vursunlar, sonra kurşun atmaya başlasınlar.”[131] dedi. Fırka kumandanı yardımcısı Mirliva Veli Paşa, subaylar, elde edilebilen çavuşlar ve yaverlerden kaymakam Mehmet Ali Bey, askerlere padişahın buyruklarını bildirdiler.[132]

31 Mart ve Bediüzzaman(12.,13.,14. ve 15.Günler)

On İkinci Gün(11 Nisan 1325/24 Nisan 1909 Cumartesi ):

Hareket Ordusunun İstanbul’a Girişi

31 Mart’ın On birinci “Cuma günü Şevket Paşa’nın verdiği ilerleme emri, Cumartesi günü Hareket Ordusu’nun İstanbul’u işgal etmesi ile sonuçlandı. Harbiye Nezareti’nde bulunan askerler kısa bir direniş göstermişlerse de gece o­nlar da Hareket Ordusu tarafından esir alındılar. Padişah ve Harbiye Nazırı Ethem Paşa askerin direniş göstermemesi için çabaladı. Askerler tek tek teslim oldular. Teslim olmayarak kaçanlarda oldu. On ikinci gün asayiş sorununa el atan Hareket Ordusu, Dersaadet Jandarma Polis Genel Müfettişliği’ne tayin ettiği Miralay Galib’in imzasını taşıyan bir resmi ilân yayımladı. Buna göre, “Baği ve mürtecî”lerin yenildiği şu sırada sükûnet şarttı ve halkı heyecana verecek-fesatçı yazılar yazmak, heyecanlandırıcı sözler söylemek, sokaklarda koşmak gibi-davranışlarda bulunulmaması isteniyordu. Ayrıca, güneş battıktan bir saat sonra başlamak üzere sokağa çıkma yasağı konuyordu. Silâh taşımak da yasaklanıyordu.[133]

On Üçüncü Gün(12 Nisan 1325/25 Nisan 1909 Pazar)

Yönetim fiilî olarak Hareket Ordusu’na geçiyor, sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor

31 Mart’ın on üçüncü günü İstanbul’da gazete çıkmadı, çünkü o­n ikinci günü çarpışmalar yüzünden gazete idarehaneleri çalışmadı. Bundan dolayı o­n iki ve o­n üçüncü günün olaylarını o­n dördüncü günün gazetelerinden öğrenebiliyoruz. O gün çıkan İkdam, başyazı olarak Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girişini İstanbul’un ikinci fethi olarak tanımlıyordu. Bu fethin bir özelliği de ülkeyi istibdattan kurtarmak için önemli bir görev yapıyordu.[134] Bundan sonra yönetim fiilen Hareket Ordusu’na geçmişti. Devir tamamen değişmişti. Çeşitli bildiriler yayınlanarak İstanbul’da sükûnet sağlanıyordu. Bu bildiriler sokağa çıkma yasağı (11 Nisan 1325/24 Nisan 1909), Hareket Ordusu Kumandanı Birinci Ferik Mahmut Şevket Paşa’nın olayları özetleyen 12 Nisan (25 Nisan 1909) zafer bildirisi, sıkıyönetim, Hareket Ordusu’nun İttihat ve Terakki ile ilgisinin olmadığı gibi konuları içeriyordu. Mahmut Şevket Paşa’nın hükümete danışmadan sıkıyönetim ilân etmesi ve çeşitli bildirilerle yönetimi ele alması hükümeti boşluğa düşürmüştü. Yine, Şevket Paşa’nın isteği ile hükümet, kurulacak harp divanının başına Tophane Nazırı Ferik Hurşit Paşa’yı atadı. İstanbul’da sanki iki başlı bir yönetim başlamıştı. Hükümet bu duruma bir son vermek için ertesi gün güvenoyu verilmezse, hükümetin istifa etmiş sayılması gerektiğini meclise bildirdi. Bu sırada yabancı elçiliklerden padişaha halini sormak için aracı gönderenler oldu. Meclis uzun tartışmalardan sonra sıkıyönetim ilân etmeyi kabul etti.[135]

On Dördüncü Gün(13 Nisan 1325/26 Nisan 1909 Pazartesi)

Yurt dışına çıkışlar başlıyor ve dış ülkelerin tavrı

Şevket Paşa, yayınladığı resmi bildiride, hain ve canilerin cezalandırılacağını bildiriyordu. Bu ortamdan zarar görmek istemeyen bazı muhalifler yurt dışına kaçtılar. Bunların arasında Ahmet Cevdet, Ali Kemal, Rıza Nur, İsmail Kemal, Mısırlı Prens Aziz Paşa, Mevlanzade Rifat, Ahmet Celaleddin Paşa, Ergiri Mebusu Müfit, Kâmil Paşazade Said Paşa gibi kişiler de vardı.[136] Alman kaynaklarına göre, bu olay sonunda İngiliz elçiliğinde derin bir hayal kırıklığı oluşmuştu. Gazetelerin yazdığına göre, Almanya’da sevindirici olan bu olaylar İngiltere için üzücü olmuştu. Bu durumlar ülkenin iç meselesinden dış ülkelerin nasıl menfaat elde ettiklerini görebilmek için önemli ipuçlarıydı. Tanin Gazetesi o gün İstanbul’da değil Selanik’te çıktı ve geliri bir hürriyet anıtı yapılmasına ayrıldı. Hüseyin Cahit’e ait olması gereken önemli yazılar vardı. O gün Tevfik Paşa istifa zabtını padişaha göndermişti.[137] Ancak bir süre sonra Sait Paşa ve Ahmet Rıza’nın bir tezkeresi geldi. Bu tezkerede Meclisi Umumi kararıyla güven konusunda bir karara varılıncaya kadar görevden ayrılmaması rica ediliyordu. Tevfik Paşa bu ricayı kabul etti ve işgal altındaki Saraya giderek durumu Abdülhamid’e bildirdi. Tevfik Paşa göreve devam edileceğini diğer nazırlara da bildirdi. O gün Harbiye Nezareti’nden Sadarete gelen bir yazıyla Nazım Paşa’nın bir mektubu sunuldu. Paşa, bu mektupta Hassa Ordusu Kumandanlığı’ndan affını istiyor ve iştigalat-ı resmiyesine son verdiğini bildiriyordu.[138]

On Beşinci Gün(14 Nisan 1325/27 Nisan 1909 Salı)

Abdülhamid tahttan indiriliyor

Bu şartlar içerisinde İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti ile ilişiği olanlar uzaklaşmaya çalışırken İttihat ve Terakki taraftarları alay-ı vala ile şehre geliyorlardı. Millî Meclis toplandı ve II. Abdulhamid’i tahttan indirerek yerine V. Mehmet’i getirdi. Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi ve Fetva Emini Hacı Nuri Efendi ikna edilerek fetva alındı. Meclis, bu kararı o­nayladı ve V. Mehmet Reşat Padişah oldu.[139] Heyetler oluşturularak Abdülhamid’e ve Reşat’a durum bildirildi. Reşat, Harbiye Nezareti’ne geldi ve Ayan ve Mebusan başkanlarının, ikinci başkanlarının, kabinenin bazı kumandanların huzurunda, Meclis başkanlarının “ihtarı” üzerine, Şeriatı, kanun-u esasi hükümlerini Meşrutiyet usulünü, milletin haklarını koruyacağına dair and içti ve kendisine biat edildi. Reşat padişah olduktan sonra, Tevfik Paşa’yı Dolmabahçe’ye çağırıp Sadarette kalmasını istedi, o da kabul etti. Bu arada Hareket Ordusu komutanı Mahmut Şevket Paşa Zaptiye nezaretine gönderilen bir emirde taşkınlıkları önlemek ve kişisel cezalandırmaların önüne geçmek için Divan-ı Harb reisinin kararı olmadan hiç kimsenin tevkif edilmemesi yolunda bir emir yayınlar.[140] Aynı gün Serbestî Gazetesi sahibi Mevlanzade Rifat’ın derdest edildiği yazıyordu.[141]

Afyon Hapsinden 31 Mart ile ilgili yazılan mektup

Bediüzzaman Hazretleri şahsı hakkında yapılan tenkidlere ve mülahazalara çok ehemmiyet vermez. Hatta kendisi hakkımda sebepsiz, gıyabında tezyifkârâne, hakaretli sözler söylendiğinde; “Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan razı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemişse, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemişse, beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsimle musalâha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.”[142] Yapılan tenkitler Bediüzzaman’ın hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için ise gerekirse canını feda eder bir şecaati gösterir ve şöyle karşılık verir:  ”Eğer o adamın tahkirâtı, benim imâna ve Kur’ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sahib-i Kur’ân‘a havale ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.”[143] Görüldüğü üzere Bediüzzaman şahsına yapılan tenkitleri nefsi adına kabul ederken, imâna ve Kur’ân’a ait hizmetine gelen tenkitleri ise öncelikle Sahib-i Kur’ân‘a havale ediyor, gerekli gördüğü noktada umuma bakan ve toplumun iğfal eden cihetini de dikkate alarak cevap veriyor.

Bediüzzaman Hazretleri, hakkında yayın yapan gazetelere de bu cihetle cevap verir. Yazdığı veya yazdırdığı mektupları ilgili gazetelere birer nüsha olarak gönderirken bir nüshasını da kendisinde tutar. Mecliste yazılan namaz beyannamesi veya resmî makamlara yazılan istidalarda da bunu görmek mümkündür. Bediüzzaman, 10 Mart 1949’da Vatan Gazetesi’nde çıkan 31 Mart ile ilgili bir yazıya karşı talebelerine yazdırdığı mektubu hem Vatan Gazetesi idaresine, hem de Şebilülreşad Gazetesine göndermiş ve bir nüshasını da kendisinde muhafaza etmiştir. “İşte Bediüzzaman’ın cevap vermeye değer bulduğu yazılardan biri, daha sonra Anayasa Profesörü olacak olan, Türkiyede Siyasal Partiler kitabının da yazarı Tarık Zafer Tunaya’nın Vatan Gazetesi’nde yazdığı 31 Mart yazısıdır.(Aynı Tarık Zafer Tunaya, 1952’de Gençlik Rehberi davasında bilirkişilik yapmış ve Bediüzzaman’ın sert eleştirisine maruz kalmıştır.) “Kırkıncı Yıldönümü Yaklaşan İrtica Hareketi: 31 Mart Vakası” başlıklı yazıda olay, sığ bir şekilde anlatılırken olayın failleri hakkında ise sürekli olarak Bediüzzaman’ın da üyesi olduğu İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti ve Cemiyet’in yayın organı olan Volkan Gazetesi’nden bahsedilmiştir. Tunaya’ya göre asi askerleri Ayasofya Meydanı’na toplayan kimseler bir kısım Abdülhamid taraftarı ve İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’dir. Tunaya yazının devamında bir adım daha ileri giderek Volkan Gazetesi’nin asi askerlerin karargâhı olduğunu söylemektedir.”[144]

Hapisten Yazılan Mektup

Tarık Zafer Tunaya’nın yazısı 10 Mart 1949 tarihinde Vatan gazetesinde yayınlanır. Bediüzzaman bu tarihte Afyon Hapishanesi’nde on dört aylık tutukludur. Zamanında üyesi olduğu cemiyete(İttihad-ı Muhammedî Cemiyetine) yapılan ithamları kabul etmeyecek ve hapishanede olmasına rağmen tıpkı kırk sene önce yaptığı gibi Cemiyeti adına cevap verecektir. Talebelerine yazdırdığı mektupta Bediüzzaman 31 Mart’ın bir iktidar-muhalefet çarpışması olduğunu (Osmanlı’nın son yıllarında İttihat ve Terakki sürekli olarak iktidarda ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası ise sürekli olarak muhalefette olduğu için mektupta İtilafçı-İttihatçı müsademesi-çarpışması denmiştir), İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin ekseriyet-i mutlaka itibariyle karışmadığını ve hatta olayın teskinine çalıştığını ifade ettikten sonra mektup Bediüzzaman’ın olay sırasında Harbiye Nezareti’nde (Bab-ı Seraskeri) sekiz tabur askeri itaate getirdiği (Bu olay isyanın 4. Günü, 16 Nisan 1909’da olmuştur) ve daha sonra da yargılanmasına rağmen beraat ettiğinden söz etmektedir. Mektubun tamamı şöyle:

Bismihi Subhanehu, Vatan Gazetesi Üstad’ımıza (kırk sene evvel olan 31 Mart hâdisesinde) bir inkılapcı nazarıyla bakmış. Onun o hadisedeki mahiyetine dört-beş not olarak hem matbu Tarihçe-i Hayat’ına, hem bir haftada iki defa basılan meşhur Divan-ı Harb-i Örfi ve Said-ül Kürdi namıyla olan müdafaatına ve o zaman İstanbul’da bulunanların malûmatlarına istinaden deriz;

Birinci Nokta: O hâdise İtilafçı-İttihadcıların bir müsademesidir. İttihad-ı Muhammedî Cemaati ekseriyet-i mutlaka itibariyle karışmadı. Belki teskinine çalıştı, hattâ Üstad’ımız Bâb-ı Seraskerî’de isyan eden sekiz taburu bir nutukla itaata getirdi. Yüzer zabitlerin hayatlarını kurtardı.

İkinci Nokta: Üstad’ımız o vakit İstanbul’da bütün kuvvetiyle ihtilali yatıştırmağa tesirli çalıştı. Ve İttihad-ı Muhammedî(a.s.m) yani İttihad-ı İslâm Cemiyeti’ne dair hiç emsali vuku bulmamış Ayasofya’da elli bin adama okuduğu nutkunu umûmuna kabul ettirmiş. Ve Volkan Gazetesi’ne verdiği bir makale ile İzmit ve sair taraflarda otuz bin kişinin o makale hakkaniyetine karşı o cemiyete dâhil oldukları ilân edildi.

Üçüncü Nokta: Divan-ı Harb-i Örfi’de pek şiddetli ve dokunaklı müdafaatı, hattâ demiş: “Eğer meşrutiyet bir şubenin istibdadından ibaretse veya hilaf-ı şeriat hareket ise, bütün dünya şahid olsun ki ben mürteciyim.” Hem Reis Hurşid Paşa ona sordu: “Sen şeriat istemişsin?” Cevaben dedi: “Ben şeriatın bir tek meselesine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım.” Hem bu şiddetle beraber beraat etmiş.(Afyon Medrese-i Yusufiye talebeleri namına Ahmed Nazif, Hüseyin Tabancalı, Salahaddin Ahmed, Feyzi, Zübeyr, Ceylan)[145]

Yakın talebelerinin imzasıyla yazılan bu mektuptan bir nüsha Vatan Gazetesine, bir nüsha Sebilürreşad’a gönderilmiş; bir nüsha da Bediüzzaman’da kalmıştır. Vatan Gazetesi mektubu yayınlamamıştır. Sebilürreşad ise takip eden ilk sayısında mektuptan bahsetmiş ve mektubun içeriğinden söz ederek Bediüzzaman’ın 31 Mart’ta isyancıların yanında olmadığını söylemiştir. Tarık Zafer Tunaya bu mektuba Türkiye’de Siyasal Partiler isimli kitabında kısa bir cevap vermektedir. Yazdığı yazıya bir mektupla cevap verildiğini anlatan Tunaya, cevabının sonunda: “Biz Said-i Kürdi’nin tahrikçiliğinden değil, Fırka ile olan (İttihad-ı Muhammedî) yakın ilişkilerinden bahsettik ve bu yakınlığı da bizzat Volkan da neşrettiği yazılarına dayanarak saptamaya çalıştık” demiştir.[146]

Sebilürreşad, Bediüzzaman’ın yazdırdığı mektubu haber yapıyor:

Sebilürreşad’ın Haberi: “Afyon’da ikamet eden Ahmet Nazif, Ahmet Feyzi, Hüseyin Tabancalı, Salâhaddin Çelebi, Zübeyr, Ceylân Çalışkan tarafından aldığımız bir mektupta, meşhur yüksek İslâm ulemasından Bedi’-üz’Zaman’ Said-i Kürdi hakkında Vatan Gazetesi’nde neşrolunan hilâf-ı hakikat isnatlar reddedilmektedir. Bir İttihatçı-İtilâfçı çarpışması olan 31 Mart hâdisesinde mumaileyhin, âsilerle teşrik-i Mesaj değil, bilâkis isyan hareketini yatıştırmak hususunda büyük hizmeti olduğu, bilhassa Bâb-ı Seraskerî’de isyan eden sekiz taburu bir nûtukla itaate getirdiği, yüzlerce zabitleri muhakkak ölümden kurtardığı, Ayasofya’da eli bin kişi huzurunda, irad ettiği nutukta ihtilali teskin hususunda büyük tesiri olduğu, Divan-ı Harb-i Örfî’de bu büyük hizmetleri takdir olunarak beraet ettiği, vilâyat-ı şarkiyede aşiretler arasında Meşrutiyeti kabul ettirmek için dolaştığı ve eserler neşrettiği, bu hizmetleri İttihat ve Terakkice takdir olunarak medresesine 19 bin altın lira tahsis edildiği, ancak Harb-i Umumi dolayısıyla o paranın alınamadığı, fakat Cumhuriyet hükümeti bu tahsisatı 163 mebusun kararıyla 150 bin liraya iblâ ettiği bildirilmekte, üstatlarının millet ve memleket uğrundaki yüksek hizmetleri kaydedilmektedir.”(Sebilürreşad’,Nisan 1949)[147]

Vatan Gazetesi’nin yalanlarına verilen cevaplar

Vatan Gazetesi’nde 1 Ocak 1953 senesinde çıkan bir haberde Bediüzzaman Hazretleri ile ilgili yalan-yanlış hatta iftira niteliğinde haberler çıkar. Bu haberler içinde 31 Mart hadisesi ile ilgili iftiralar da olduğu için seri yazılarımıza bir tetimme olması hasebiyle ilgili mektupları yayınlamak istedik. Mektupları Bediüzzaman’ın talebeleri kalem almış olup ilgili yalan ve iftiralara Üstad’dan aldıkları cevapları da yazmışlar. Tarihe bir belge niteliği taşıyan bu mektuplar o günün şartlarında münteşir lahikalara girememiş, belli şahıslarda saklı kalmıştır. İlgili mektupların birisi Emirdağ Lahikası-II Gayr-ı Münteşir mektuplar içinde, diğeri ise Afyon Hapis Mektupları içinde olup, elimizde bulunan Risale-i Nur Külliyat programında mevcuttur. İlgili mektupları birer resim ile takdim ediyoruz.

Vatan Gazetesi’nde çıkan habere karşı yazılan tekzip niteliğindeki mektup

“Vatan Gazetesi’nin 1 Ocak 1953 tarihli nüshasında, hasta olan Üstadımız hakkında hiç münasebetsiz, sırf yalan ve garazlarla bahsetmesi biz Nur talebelerine çok sıkıntı verdi. Üstadımız otuz beş seneden beri siyaseti terk ettiği ve çok hasta olduğu için böyle sıkıntılı haberleri ona duyurmak istemiyorduk.

O dönme gazetesi demiş ki: “Said, İzmir’de i’dadiye mektebinde Arabiye muallimliği yapmış ve Mart hâdisesinde Derviş Vahdeddin’in baş yardakçılığını ve Mart hâdisesinin ihtilâlini çıkarmış” diye beş vecihle yalan ve iftiralarını okuduk.

Bu yalanlardan birincisi: Biz Üstadımıza sorduk: “Hiç İzmir’e gittiniz mi?”

Dedi: “Bütün eski ve yeni dostlarım biliyorlar ki, tek bir defa Şam’dan gelirken vapur ile geçmişim.”

İkinci yalan: Üstadımız hiç bir vakit mektep muallimliği yapmamış. Belki Van’da medresede müderrislik etmiştir.

Üçüncü yalan: Hiç bir vakit i’dadî mektebine ne girmiş, ne muallim olmuş, ne de Arabî ders vermiştir.

Dördüncü dehşetli yalan: 31 Mart hâdisesinin baş yardakçısı namını vermesi ne kadar asılsız yalan ve iftiradır ki, kırk beş sene evvel Divan-ı Harb-i Örfî’de bir ay zarfında, Üstadımız memleketine gittiğinden sonra “İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi”ni Ahmed Ramiz iki defa rağbet-i umûmiyeye binaen tab’ettirmiş. O zaman o kadar şerîat aleyhinde desiseler olduğu halde, Divan-ı Harb-i Örfî ittifakla beraet kararı vererek o “İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi” şimdiki bu dönme muharririn yalan ve iftirasını esasıyla keser. Çünkü hem Divan-ı Harb-i Örfî, hem Hareket Ordusu kuvvetli delillerle anlamış ki, ihtilâli çıkaranlar başkasıdır. Üstad ise o ihtilâli kısmen bastırmış ve çok taburları itaata getirmiş ve itaat-ı askeriyeye çok hizmet etmiştir.

İşte böyle bir vatanperver ve İslâmiyetperver ve asayiş teminine çalışan ve herkesin kalbinde iman ve Kur’ân dersiyle bir yasakçıyı bırakan, asayişe ilişmeyiniz diyen Üstadımıza böyle siyasî iftira ile efkâr-ı umûmiyeyi bulandırdığı için, efkâr-ı umûmiye namına protesto ederiz.

Hattâ Üstadımıza dedik: “Avukatınız vasıtasıyla bu yalancı ve iftiracı muharriri mahkemeye verelim.”

Üstadımız dedi: “Ben böyle yalan ve iftiracılarla alâkadar olmak istemem.”[148]  

Görüldüğü üzere Vatan Gazetesi’nin bu çarpıtma ve hezeyan dolu haberine karşı Bediüzzaman’ın talebeleri bigâne kalmamışlar ve tekzip niteliğinde bu mektubu kaleme alarak tarihe bir not düşmeyi ihmal etmemişler. Aradan kırk sene geçtiği halde 31 Mart hâdisesi ile ilgili yalan-yanlış iftira ve hezeyanları cevapsız bırakmayarak safi zihinlerde bırakılmak istenen menfî izleri izale etmişler.

Vatan Gazetesi’ne yazılan başka bir mektup:

Yine aynı Vatan Gazetesi’nin hezeyan dolu yayınlarına karşı Bediüzzaman’ın talebeleri[149] bir başka mektupta şu açıklamaları yapmışlar.

Vatan Gazetesi’nde çıkan 31 Mart ile ilgili habere karşı yazılan mektup:

Vatan Gazetesi Üstadımıza kırk sene evvel olan 31 Mart hâdisesinde bir inkılapçı nazarıyla bakmış. Onun o hâdisedeki mahiyetine dört-beş not olarak hem matbu’ Tarihçe-i Hayatı’na, hem bir haftada iki defa basılan meşhur Divan-ı Harb-i Örfî ve Said-ül Kürdî namıyla olan müdafaatına ve o zaman İstanbul’da bulunanların malûmatlarına istinaden deriz:

Birinci Nokta: O hâdise İtilafçı-İttihatçıların bir müsademesidir. İttihad-ı Muhammedî Cemâati ekseriyet-i mutlaka itibariyle karışmadı. Belki teskinine çalıştı. Hattâ Üstadımız Bâb-ı Seraskerî’de isyan eden sekiz taburu bir nutukla itaata getirdi. Yüzer zabitleri kurtardı.

İkinci Nokta: Üstadımız o vakit İstanbul’da bütün kuvvetiyle ihtilali yatıştırmağa tesirli çalıştı. Ve İttihâd-ı Muhammedî (asm) yani İttihâd-ı İslâm Cem’iyeti’ne dair hiç emsali vuku’ bulmamış Ayasofya’da elli bin adama okuduğu nutkunu umumuna kabul ettirmiş. Ve Volkan Gazetesi’ne verdiği bir makale ile İzmit ve sair taraflarda otuz bin kişinin o makale hakkaniyetine karşı o cem’iyete dâhil oldukları ilân edildi.[150]

Bediüzzaman’ın İzmit’e gelmesi

Bediüzzaman Hazretleri’nin 31 Mart hâdisesini tasvip etmediği, bunu her ortamda dile getirdiği bilinen bir hakikattir. İtidal ölçüleri içerisinde davranmanın gereğini her daim vurgulamıştır. 20 Nisan’da Volkan Gazetesi’nde hâdise ile alâkalı en son makâlesi yayınlanır. Bu makâlesinde de aynı minval üzere nasihatlerine devam etmiştir. 31 Mart Vak’ası’nın karışık ve iğtişaşlı günlerinde, bu isyanı ve bu kanlı anarşiyi bastırmak için o zamanlar otuz yaşlarında olan Bediüzzaman, çok çalışıp, büyük gayret göstermiştir. Çeşitli topluluklarda yaptığı nasihatlerle ve cihan değer konuşmalarla bu yangını söndürmek için büyük fedakârlıklar yapmıştır. Böyle bir hâdiseyi desteklemediğini göstermek için bu târihten sonra İzmit’e geçer. İzmit’te kaldığı süre içinde de uzlaştırıcı ve yatıştırıcı çalışmalarına ara vermeden devam eder. Çünkü Bediüzzaman bir denge, istikamet ve asayişi temin konusunda çok hassas bir insandır. Her ne kadar 31 Mart Vak’ası’nın arkasında derin bir komitenin etkisi ve planı olsa da, hâdiseler çığırından çıktığında Bediüzzaman itidal ve sükûtetin sağlanması için çok gayret ettiği bilinen bir konudur.

Bediüzzaman’ın İzmit’e geldiği ve bazı faaliyetlerde bulunduğu zamanın biraz öncesinde yaşanan hâdiselere kısaca bakalım. 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) Salı günü, Selanik’ten İstanbul’a Meşrûtiyet muhafızı olarak gönderilmiş ve Taşkışla’ya yerleştirilmiş bulunan avcı taburları efradı, zabitlerini kışlalara hapsettikten sonra gece yarısına doğru Sultanahmet Meydanı’nda toplanarak büyük bir isyan başlattılar.[151] Bu isyan sırasında, Bediüzzaman’ın rolü daima yatıştırıcı olmuştur. Makâleleriyle, hitabeleriyle, isyan eden sekiz avcı taburuna karşı bizzat yaptığı konuşmalarıyla,[152] onları subaylarına itâate davet etmiş ve bunda da başarılı olmuştur. Ancak işler iyice karışmış, hâdiseler çığırından çıkmış ve artık nasihatinde tesir etmediği anlaşılınca 31 Mart’ın o karışık günlerinde Bediüzzaman, İzmit’e gitmiştir. Kaynaklara göre “İzmit’e bağlı Yarımca ve Kalburcu beldelerinde bazı çalışmalarda bulunmuştur.”[153]

Karşıla… Kaçma!” fıkrası

31 Mart Vak’ası’nı bastırmak için Selanik’ten gelen Hareket Ordusu, duruma hâkim olup isyanı bastırdıktan sonra Divan-ı Harb Mahkemeleri kurulup cezalandırmalar başlamıştı. 31 Mart’ın o keşmekeş ve hercümerç günlerinde; Bediüzzaman’ın İzmit’e çekildiği görülüyor. “Uğursuz 31 Mart’ta cihan-değer nasihatleriyle ortaya atılan hoca-i dânâya; “böyle tehlikeli zamanlarda kendisini koruması gerektiği” ihtâr edildiği zaman “En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkâr dersi vermektir…”[154] diyerek Yirmi Sekizinci Lem’a’da bu bahis anlatılırken 1325 yani 1909 tarihi gösterilerek şunlar ifade edilmektedir: “Ezcümle: “Akbil velâ tehrab (Karşıla, kaçma)” fıkrası belki altı satırdaki on üç fıkrada istikbalde gelen ve müthiş korkulara düşen birisine hitap ediyor ki, “Karşıla… Kaçma!” deyip teşci’ ediyorlar. Sair fıkraların delaletiyle bu umûmî hitapta husûsî bir muhatap “Said Nursî”dir. O halde  “Yâ Saîde’n Nursî” (Ey Said Nursî!) zammiyle bin üç yüz yirmi beş (1325/1909) eder. Çünkü şeddeli nun iki nun ve “En-Nursî” deki şeddeli ’y’  iki ‘y’ dir. İşte o tarihte 31 Mart hâdisesi münasebetiyle İstanbul’dan kaçarak[155] muvakkat bir zaman mücâhede-i mânevîyeyi bırakmak niyetiyle Hareket Ordusu’ndan firar edip İzmit’e geldiği târihe tevafuk ediyor.”[156] Bu hadiseyi Rıfat Yüce, “Kocaeli Tarih ve Rehberi” isimli kitabında “Meşhur Said Nursî’nin Meşrûtiyet’ten evvel ve sonra İstanbul’da bulunarak çeşitli gazetelerde yüce mefkûresini anlatan yazılar yazdığını ve 31 Mart’ın o karışık günlerinde İzmit’e geldiğini yazmakta. Sonra merkez-i umûmî ile temas edildikten sonra tekrar İstanbul’a döndüğünü ifade etmektedir.”[157] Bediüzzaman muhtemelen orada Hazret-i Ali Efendimiz’in “Bedi” mânâsına gelen “Celcelûtiye” ismindeki duâsını okurken “Karşıla! Kaçma!” hitabına muhatap olunca tekrar İstanbul’a dönme kararı aldı. Resmî makâmlara teslim olunca Bediüzzaman’ın kama ve rovelverine el konulmuş olmalı ki 24 Mayıs 1909 tarihinde Zaptiye Nezareti İzmit Polis Komiserliği’ne bir tezkire göndererek Bediüzzaman’ın kama ve rovelverinin Zaptiye Nezareti’ne iade edilmesi istenir.

Bediüzzaman’ın kama ve rovelverine el konulması

Bediüzzaman, 31 Mart Hâdisesi sonrası memleketine dönmeye ve bu zulümleri görmekten ise uzaklaşmaya karar vermiş ve yola çıkmıştır. Ancak Osmanlı Arşivi’ndeki bir belgeden İzmit’te gözaltına alındığı ve elinden rovelver tabancası ile kamasının alınarak İstanbul’a gönderildiği anlaşılmaktadır. Zira Divân-ı Harbe verilmesinden bir gün sonra, İzmit’te alıkonulan söz konusu silahlarının İstanbul’a iadesi istenmektedir.

İlgili belgede şu ifadeler geçer: “11 Mayıs 1325 (24 Mayıs 1909) Mektubî Kalemine Mahsus, 309

İzmid Polis Komiserliği’ne Bediüzzaman Kürd Sa’id Efendi’den idârece alınmış olan bir kama ile rovelverin seri’an Dâire-i Zabtiye’ye gönderilmesi. Tebyiz”[158]

Bediüzzaman’la İzmit’te yapılan mülâkat

İzmitli gazeteci ve o zamanın İzmit’teki İttihad ve Terakkî Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden olan Rıfat Yüce, ‘Kocaeli Tarih ve Rehberi’ isimli kitabında Bediüzzaman’ın İzmit’e geldiği zaman kendisiyle yaptığı görüşmeyi anlatıyor. Rıfat Yüce’nin yazdığına göre; Bediüzzaman İzmit’e geldiğinde, bu durumu İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin merkezine bildiriyorlar. Merkez de tutuklanmasını söylüyor ve Bediüzzaman gözaltına alınıyor.[159] Kitabının daha sonraki sayfalarında Rıfat Yüce, Bediüzzaman’ın İzmit’e gelişini ve aralarında geçen ilişkileri ve konuşmaları şu şekilde aktarıyor: “31 Mart olayı olduktan sonra, gün aşırı cemiyette toplantılar yapıyorduk. Yeni haberler öğrenmek için her gün İstanbul’dan gelen treni karşılamak için istasyona giderdim. Bir gün gittiğimde trenin askerle dolu olduğunu gördüm. Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaştığında İstanbul’da isyan etmiş olan askerler sırayla memleketlerine gidiyorlarmış. Onlarla biraz konuştum. Bu hareketlerinin iyi olmadığını ve geri dönmeleri gerektiğini söyledim. Onlar da ‘Memleketimize bir gidelim düşünürüz’ gibi bir cevap verdiler. Ertesi gün yine istasyona gittiğimde geç kalmıştım. Tren gelmiş, yolcular şehre doğru geliyorlardı. Aralarında farklı elbiseli bir zat gördüm. Herkes ona bakıyordu. Kim olduğunu sordum. Bediüzzaman Said Nursî dediler. Bu zatın şöhretini daha Meşrûtiyet ilân edilmeden önce duyuyordum. Diyorlardı ki; ’Doğudan bir Kürt Hoca gelmiş, İstanbul ulemasının takdirlerini kazanmış.‘ Meşrûtiyet ilân edildikten sonra bu zat matbuat sahasına çıktı. (…) Fikrî ve mütalâaları halkın dinî hislerini okşar surette olduğundan onun yazısı çıkan gazeteler çok okunurdu. Said Nursî İstanbul hamallarının kaba kumaştan yaptırmış oldukları dayanıklı elbiselerden giyinmiş, ama buna birçok ilaveler yapmış, kollarına yakasına çeşit çeşit yamalar, allı, mavili, kırmızı, pembe ve açık ve kolları, renk renk ve insanın aklına ne türlü gelirse o renkleri Bediüzzaman’ın elbisesinde bulabilirsiniz. Böyle türlü renklerin olması bilgin olduğuna işaretmiş. Sarığı da aynı şekildeydi. Ben bunun benzeri birisini görmüştüm ama o meczuptu. Fakat bu öyle değil.”[160]

Rıfat Yüce, bunları söyleyerek, kendisine verilen “Bediüzzaman’ın maddî ihtiyaçlarıyla (yatacak yer temini vs.) ilgilenmek, fikirlerini anlamak” gibi görevleri için bir otele yerleştiriyor. Yemek yediriyor. Bediüzzaman da namazını kılıp uykuya çekiliyor. Bu arada İtihat ve Terakkî merkezinden Bediüzzaman’ın tutuklanması için emir geliyor. Tutuklanıyor ve İzmit Polis dairesinde Divan-ı Harb’e çıkarılıncaya kadar tutuklu olarak kalıyor.

Rıfat Yüce Bediüzzaman ile mülakat yapıyor

Otelde İzmit eşrafından ve özellikle muhafazakâr kısımdan birçok kişi ziyarette bulunuyor. Bu arada Rıfat Yüce de bazı sorular soruyor. Bu sorular ve cevapları şöyledir;

1. İstanbul bilginleri ile konuşma yapıp yapmadıklarını sordum. Cevaben; ‘İstanbul bilginleri ile görüştüm. Onlar çok iyi adamlar, fakat pek çokları derin bilgin değillerdir.’ dedikten sonra içlerinde farsça bilenlerin az olduğunu ilave etti. ‘İçlerinde sarf ve nahiv kaidelerle mantık, beyan, belagat, bedii, fıkıh usûlü, fıkıh, kelâm, hikmeti atik iyi bilenler var’ diyerek takdir eden bir dil ile anlatmıştı.

2. ‘Niçin memleket elbisesini giyiyorsunuz?’ sorusuna da; ‘Bizim memleket halkı böyle giyer, ben de o halktan biriyim. Hocalar içinde İstanbul bilginleri gibi seçilmiş ayrı bir elbise yoktur. Yalnız bu renkler bilgin olduğuna işarettir’ dedi.

3. İnkılâbı(Meşrutiyetin ilanını) nasıl karşıladığı sorusuna cevabı ise; ‘İnkılâbı iyi karşıladım. Allah’ın emri mucibince hareket edilirse iyi… Fakat İstanbul’un kötü düşünceli adamlarının elinde âlet olursa tabi kötü olur. Ben İnkılâb’dan sonra Selanik’e gittim. Niyazi ve Enver Beyler’le görüştüm. Onların fikirleri ve yapmak istedikleri şeyler çok iyi, fakat iş İstanbul’da bozuluyor.’

4. Muhaliflere ve gazetelere yazdıkları hakkında sorduğum soruya cevabı; ‘Meşrûtiyet ilan edildikten sonra İstanbul gazetecileri yanıma geliyorlar. Onlarla konuşurken söylediklerime, ertesi gün gazetelerinde birçok şeyler daha ilave ettikleri halde görüyorum. Zira yazım düzgün değildir ve kitâbetim yoktur. Onlar iyi kâtip, gazete usûlü üzerine yazıyorlar. En çok yazı da İkdam Gazetesi’ne veririm. O hep doğru yazıyor. Volkan ve Serbestî gazeteleri çok ilâve yapıyorlar. Ben ancak gazetede görüyorum’ dedi.
5. İstanbul’dan niçin kaçtığını ve sonra ne yapacağını sordum. Cevaben; ‘İstanbul’dan korkudan kaçmadım, bir karışıklık var da ondan geldim. Buradan da Anadolu içlerine gideceğim’ dedi. Bu soru-cevaplar karşısında Rıfat Yüce, Bediüzzaman’ın Anadolu içlerinde yaşamış olmasına rağmen birçok ilmi okuduğuna ve bilgi sahibi olduğuna karar veriyor. Kaç yaşında olduğunu sorup, otuz iki[161] olduğu cevabını alıyor. Yaşını söyledikten sonra da Üstad Said Nursî; ”Fakat bu son sekiz ay içinde yarım asırlık olaylara şahid oldum” diyor. [162]

Bediüzzaman Abdülhamid ile görüştü mü?

Burada dikkatimizi çeken nokta Bediüzzaman’ın Rıfat Yüce’ye Abdülhamid ile görüştüğünü ifade etmesidir. Rıfat Yüce’nin Padişah ile görüşüp görüşmediği sorusuna Bediüzzaman’ın ‘Önceden Abdülhamid ile görüşmüştüm. Fakat dün de saraya gittim. Millet arasında fitne fesat ika eden emrin şer’an halli vacip olduğunu söyledim. Bunun üzerine bugün de buraya geldim.”[163] ifadesi teyid ve belgeye muhtaçtır. Hele hele 31 Mart hadisesinin çok şiddetli olarak yaşandığı saray ve çevresine yaklaşıp Padişah Abdülhamid ile görüşmek neredeyse mümkün görülmüyor. Zaten Sultan’ın sarayından dışarı çıkıp dolaştığı çok vaki değil. Daha önceki zamanlarda Bediüzzaman görüşmek için Mabeyn’e müracaat ettiği halde görüştürülmediğini kendisi ifade ediyor. Rıfat Yüce ise Bediüzzaman için “Önceden Abdülhamid ile görüşmüştüm. Fakat dün de saraya gittim.” şeklinde ifade etmiş. Bu mümkün gözükmüyor. Böyle bir görüşmeyi bu zamana kadar ne Bediüzzaman, ne de talebeleri aktarmıyor. Belgelerde de böyle bir bilgiye tevafuk edemedik. Bildiğimiz, Bediüzzaman’ın Abdülhamid ile görüşmek için Mabeyn’e kadar gitmesi, dilekçe vermesi ve görüştürülmeyerek geri dönmesi şeklindedir. Bu minvalde Araştırmacı Yazar Müfid Yüksel “Bediüzzaman’ın Sultan II. Abdülhamid ile vaki olan bir görüşmesi yok. Yıldız Saray-ı Hümayunu’nda Mabeyn’e bir layiha arz ediyor. Oradaki Mabeyn görevlileri de onu Tımarhaneye gönderiyor. Asıl problemin kaynağı bu olay.“[164] ifadesi ile görüşme olmadığını; ayrıca bir başka araştırmada “Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Sultan Abdülhamid ile görüşmeye gelmiş, fakat o günün şartları içinde şifahi bir görüşme olmamıştır.”[165] ifadelerine yer veriliyor. Arşiv Belgeleri kaynağında ise İstanbul’a geldiğinde “Padişahla görüşmek istemiş, fakat görüşememesi neticesinde bir dilekçe ile Mâbeyn-i Hümâyun’a müracaat etmek suretiyle teşebbüse geçmiştir.”[166] İfadeleri yer almaktadır. Bu konunun takipçisi olacağımızı belirtir, ciddî bir belgeye ulaşırsak meseleyi tavazzuh ettirebiliriz inşâallah.

Bediüzzaman’ın İzmit’ten İstanbul’a sevki

Bediüzzaman, 31 Mart olaylarının o karışık günlerinde, Gebze eski Belediye Başkanı’nın da önceki davetine icabet etmek, hem de İstanbul’un karışık ortamından kurtulmak üzere, İzmit’e geçer. İzmit’ten daha da uzaklara gitmeyişini bilakis İstanbul’a dönüş vesilesini beklediğine dair aldığı mânevî ihtarı Yirmi Sekizinci Lem’a, Birinci Nüktesi’nde; “31 Mart hâdisesi münasebetiyle, İstanbul’dan kaçarak muvakkat bir zaman mücahede-i mâneviyeyi bırakmak niyetiyle, Hareket Ordusu’ndan firar edip İzmit’e geldiği tarihe tevafuk ediyor.[167] ifadesi mevcuttur. Buradan da; “Hazret-i Ali’nin (r.a.) ‘Bedi’ anlamındaki Celcelûtiye’sini okurken: “Yâ Saîde’n Nursî” (Ey Said Nursî!) zammiyle bin üç yüz yirmi beş (1325/1909) eder. İşte o tarihte: “Akbilvelâtahreb” (Karşıla!. Kaçma) ve yine “Vela’tahşe..” tabirinin de: “Hâkimler, padişahlar, reislerin sana hücûmlarından ve esaretlerinden ve yakalamalarından korkma![168] hitabına muhatap olduğunu, İstanbul’a dönme kararını alarak bir vesile beklemeye başladığı anlaşılmaktadır.  Buradan da Bediüzzaman’ın hemen bütün hayatında olduğu gibi, 31 Mart olaylarında da yine Şeyh Geylâni’nin mânevî yönlendirilmesi ve himâyesi altında olduğunu anlamaktayız.[169]

Bediüzzaman’ın İstanbul’a döndüğünü yazan Ceride-i Sufiyye Gazetesi

İzmit’te tevkif edilerek İzmit’ten[170] trenle İstanbul’a sevk edilişini ve Harbiye Nezareti nezarethanesine konmasını Ceride-i Sofiye Gazetesi 18 Nisan 1325 tarihli nüshasında haber vermektedir. Gazete en erken bir önceki gün havadislerini yazdığına göre, tevkifin 17 Nisan 1325’te yani 30 Nisan 1909 günü gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Gazete baş sayfanın üst kısmında yer alan haberde, onun İzmit’te tutuklandığı, trenle Dersaadet’e(İstanbul’a) gönderildiği, ardından Harbiye Nezareti’ne nakledildiği bildiriliyordu. [171]

1 Mayıs 1909 târihli Cerîde-i Sufiyye şu haberi geçer: “Bedîüzamân-ı Kürdî, İttihâd-ı Muhammedî Cem’iyeti a’zâsından bulunan Kürd Hoca denmekle ma’rûf Bedîüzzamân Sa’îd dün İzmit’te tevkîf olunarak şimendüferle Dersaâdet’e gönderilmiş ve Dâire-i Harbiye’ye i’zâm kılınmıştır.”[172]

Son Şahitler’da Bediüzzaman’ın İzmit’ten sevki

Bediüzzaman’ın İzmit’e geldiği merkez-i umûmîye soruldu, nezaret altına alınması cevabı geldi. O karışık günlerde, sanki Bediüzzaman da isyancıymış gibi, İzmit’ten alınarak İstanbul’a getirilmişti. Bütün mübarek ömrü boyunca asayişin, nizam ve intizamın taraftarı ve hizmetkârı olan Bediüzzaman gibi bir şahsiyeti bilemeyen nâdanlar, başkalarıyla kıyaslıyorlardı. İşte bunlardan birisi de Mahmud Şevket Paşa’ydı. 31 Mart hâdisesine karışan isyancılar birer birer toplanarak, bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin arkasında bulunan Bekir Ağa Bölüğü denilen hapishaneye atılıyorlardı. Kocaeli’den İstanbul’a dönen Bediüzzaman’ı da, diğer mahkûmlarla beraber muhakeme edilmek üzere, Bekir Ağa Bölüğü’ne kapatmışlardı. Hem de ağır ceza alabilecek idamlıkların koğuşuna… İşte Sultan II. Abdülhamid devrinin namlı paşalarından Kabasakal Mehmed Paşa ile Genç Bediüzzaman, Bekir Ağa Bölüğündeki idam hücresinde karşılaşmışlardı. Bu hatıra ve tespitleri 31 Mart hâdisesinde idam mahkûmlarının celladı Hasan ismindeki bir zabitin hatıra notlarından okumaktayız.”[173]

Bediüzzaman’ın Nezarete konması

İzmit’ten trenle İstanbul’a sevk edilen Molla Said Harbiye Nezareti nezarethanesine konur. Burada, 31 Mart harekâtı ile birlikte Merkez Kumandanı olan Enver Bey (Paşa) ile bire bir görüştükleri ve aralarında bir yakın dostluk kurulduğunu esaret dönüşünde, Enver Paşa’nın Bediüzzaman’ı takdiri ile kendisini Harbiye Nezareti adına o zamanın en yüksek ilmî hey’eti olan Daru’l Hikmet’il İslâmiye’ye aza olarak Padişah tarafından tayin ettirmesinden anlıyoruz.  31 Mart’ta İstanbul Merkez Komutanlığı’ndaki nezaret günlerinin ardından Bekir Ağa Bölüğü Cezaevine konulan Bediüzzaman Divan-ı Harp’te yargılanır ve neticede beraat eder.

Bediüzzaman Bekir Ağa Bölüğü’nde

Askeri cezaevi olarak kullanılan Bekir Ağa Bölüğü, Beyazıt’taki Harbiye Nezareti’nin yanındaydı. Bu cezaevi, kötü şartlar ve muameleler ile biliniyordu. 31 Mart Vak’ası’ndan sonra buraya üç binden fazla insan tutuklanarak getirilmişti. Koğuşlar kalabalık ve tıklım tıklımdı. Muhtelif rütbeden askerler, yazarlar, gazeteciler, din adamları, mebuslar gibi her çeşit meslekten insan vardı. Kimden şüphelenilmişse, kimin hakkında ihbarda bulunulmuş ise tutuklanıp Bekir Ağa Bölüğü’ne konulmuştu.

Bediüzzaman ise, 31 Mart’tan sonra İzmit’e çekilir ve İzmit(Kocaeli)’ten İstanbul’a sevk edilerek tutuklanır. Diğer mahkûmlarla beraber muhakeme edilmek üzere Bekir Ağa Bölüğü’ne kapatılır. Hem de ağır ceza alabilecek idamlıkların koğuşuna yerleştirilir. 31 Mart Vak’ası’ndan sonra tevkifhâne olarak kullanılan bu yer, halen İstanbul Üniversitesi Bâyezid tarafındaki büyük kapısından girildiğinde sağ tarafa düşen kırmızı boyalı binadır.

Cellat Hasan Bekir Ağa Bölüğü’nde yaşananları anlatıyor

31 Mart Vaka’sı’ndan sonra adı geçen Bekir Ağa Bölüğü tevkifhânesine “kanûn muhâfızı olarak” tayin edilen Cellat Hasan ismindeki adamın 15 sene sonra yayınlamış olduğu ‘Resimli Perşembe’ adındaki mecmuanın 3 Mart 1927 den 21 Nisan 1927’ye kadarki sayılarında bu tevkifhânenin halinden ve manzarasından çok şey anlatılır. Cellat Hasan’ın yazdıklarından kısa bir özeti buraya alalım: “Ben buraya getirildiğimde isyan henüz yeni bastırılmıştı. Bütün koğuşlar getirilen insanlarla dolmuştu. Her gün yüzlerce insan getirilir, buraya tıkılırdı. Binanın camii bile dolduruldu. Buraya getirilenler; Kumandandır, neferdir, paşadır, gedadır tefrik edilmeden koğuşlara dolduruluyordu. Yüz kişi alan bir koğuşa iki yüz kişi koyuyorduk. Her taraf, koridorlar bile hıncahınç dolmuştu. Üç bin insan bu daracık koğuşlara dolduruldu. Tevkifat, altı ay devam etti. Tevkif edilenlerden 62 kişi idam edildi. Tevkif edilenler arasında Abdülhamid’in (Sultan II. Abdülhamid) kurenasından (yakın adamlarından) Cevher Ağa, Nadir Ağa, Kabasakal Çerkes Mehmed Paşa, Derviş Vahdeti, Miralay Ramazan Bey, Bahriye Nâzırı Hüseyin Hüsnü Paşa’nın oğulları Cemal ve Kemâl Efendiler, Miralay Mustafa Sâdık, Bediüzzaman Sa’id-i Kürdi, sabık merkez kumandanı Sadeddin Paşa, Serasker Ali Rıza Paşa ve saireler vardı.[174]

Cellat Hasan, Resimli Perşembe Dergisi’nin daha sonraki sayılarında, bazı idamların tarz ve şeklinden bahseder. Mesela Kabasakal Çerkes Mehmed Paşa’nın ve Sultan Abdulhamim’ id Tüfekçibaşısı Arnavut Halil Ağa’nın (paşanın) idam ediliş şekillerinden bahseder. Lakin yazarın karakteri düşük seviyeli bir durumda olduğu için yapılan bu zulümleri diş bileyerek anlatır. Belki de idamları bizzat kendisi icra ettiği için suçluluk psikolojini böyle bir üslupla anlatmış olmalı. Çünkü aynı günlerde idamlardan etkilenerek bu vazifeden azledilme talebini şöyle ifade eder: “Hayatımda yaptığım işlerin belki de en fecisi bu idi. İlk gece bir kaç kişi asmıştık. Onların bende yaptığı tesir o kadar feci idi ki, yirmi dört saat kendime gelemedimdi. Ertesi günü idam işlerinden affedilmekliğimi rica ettiğim halde kabul edilmemişti.”[175]

Resimli Perşembe Dergisi’nde Bediüzzaman’dan 11 defa bahsedilir

Cellat Hasan’ın Resimli Perşembe adındaki mecmuasının aynı sayılarında Üstâd Bediüzzaman Sa’id-i Nursi’den 11 defa söz edilmekte, ama her defasında adının tekrarında Bediüzzaman Sa’id-i Kürdi, Bediüzzaman Şeyh Sa’id-i Kürdi, Şeyh Sa’id, Bediüzzaman Kürd Sa’id, Sa’id-i Kürdi ad ve lakaplarıyla anılıyor. Bediüzzaman Hazretleri’nin isminden bahis yapıldığı bir yerde Abdülhamid’in kurenasından(yakın adamlarından)  diye geçmekte ise de, bu da yazarın bilgisizliğini gösterir. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri Sultan Abdulhamid’le hiç görüşmüş değildir. Sair yerlerinde, Bediüzzaman Said-i Kürdi’ye hususi bir oda tahsis edildiğini ve onun bu hususi odasına Cevher Ağa’yı, sonra Kabasakal Çerkes Mehmed Paşa’yı, en sonunda da Sultan Hamid’in Tüfekçibaşısı Arnavut Halil Ağa’yı onun rızasıyla verdiklerini kaydeder.”[176]

Bekir Ağa Bölüğü’nde yapılan zulümler

31 Mart Vak’ası sonrası yapılan tutuklamalarda cezaevi şartları gerçekten korkunçtu. Tutuklular büyük bir korku içinde beklemekteydiler. Görevliler ve bazı askerler ara sıra koğuşların önünden geçerek tutukluları korkutmaya çalışıyorlardı. Herkes endişeli bir bekleyiş içindeydi. Mahkûmlara söylenen sözler ve getirilen haberlerle korkuların daha da korkunç bir hâl almasına sebep oluyorlardı. Herkes adeta ölümü bekliyordu. Ağızları bıçak açmıyordu. Konuldukları zindanlar kapkaranlıktı. Ara sıra bazı görevliler, tutuklularla dalga geçip eğleniyorlardı. Hapishanenin muhafızı ve aynı zamanda cellatlık görevini de yapan Cellat Hasan ismindeki kişi, yıllar sonra yayınladığı hatıralarında hapishane ve Bediüzzaman ile ilgili hatıralarını paylaşır. Bediüzzaman’ın, darağaçlarının olduğu bir ortamda cesaret sahibi ve korkusuz olduğunu, hiçbir zaman metanetini kaybetmediğini söyler. Herkese karşı merhametli ve şefkatli davrandığını belirtir. Çok cömert olduğunu, idam edilecek bir paşa ile(Kabasakal Çerkes Mehmed Paşa) günlük yemeği olan ekmek ve zeytini kendisiyle paylaştığını da anlatır.[177]

Bediüzzaman’a zulmetmek isteyenlerin hazin hâli

Bediüzzaman Hazretleri, Bekir Ağa Bölüğü’nde hapis olduğu günlerde, iki zabit hiç bir sebep yokken gelip Bediüzzaman’a hakaret etmek istemişlerdi. Bu meseleyle alakalı olarak Sikke-i Tesdiki Gaybî’de şöyle bir bahis vardır: “Yirmi beş sene evvel Divan-ı Harb-i Örfî’de kendi idam kararını beklerken, sebepsiz, kalbsiz, rütbeli iki adam, mahpus olduğu koğuşa tahkir için geldikleri zaman gayet acip bir surette söylediği o hale mahsus meşhur bir şetmi üç defa zalim ve garazkâr ehl-i dünyaya karşı sarf ediyor, “Benden ne istiyorsunuz?” diye bağırarak tekrar ediyor, sonra susuyor.”[178] Bu hâdiseyle alakalı olarak Ahmet Tanyeli, merhum Zübeyir Gündüzalp’dan naklen şunları anlatmaktadır: “Sıcak bir yaz günü, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi isimli eseri tashih ediyorduk, matbaaya basılmak için ulaşacaktı. Bu vesileyle Zübeyir Ağabey bizlere şunları anlatmıştı: “Üstad Hazretleri’ni 31 Mart’ta İstanbul Üniversitesi’nin altındaki bodruma (Bekir Ağa Bölüğü Hapishanesi) koymuşlardı. Oradaki koğuşlarda bulunan diğer mahkûmlara dayak atarlar ve işkence yaparlarmış. Onların sesleri her taraftan duyulurmuş. Bu arada Üstad Bediüzzaman’ın kapısı da açılarak, ona da hakaret ederek zulmetmek isterler. Üstad Bediüzzaman orada bulunan bir kürsüyü kaptığı gibi, kapıyı açan adamlara ve zaptiyelere karşı gök gürlemesi bir sesle: ‘Ey ekbekül küpekadan tekepküp etmiş köpekler!’ diye gürleyerek üzerlerine yürüyünce, genç Bediüzzaman’ın bu hücumu karşısında, adamlar ne olduğunu anlayamadan dehşet içinde kaçmışlar. Bir daha da taciz edememişler. Diğer mazlumlara da zulmetmekten vaz geçmişler.” Başka tespitte ise genç Bediüzzaman bu zalim zabitlere: “Defolun!” diye gürlemişti.[179]

Bediüzzaman kumandan ve paşalara hiç boyun eğmedi

Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca kendisine yapılan baskılara, zulümlere hatta görülmemiş işkencelere misilsiz bir cesaretle, metanetle karşı koymuştur.  Bu duruş, Bediüzzaman’ın faziletli imanından tezahür eden bir şecaattir. Çünkü o, “hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.”[180] Kendi ifadesiyle “Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfî’de idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor.”[181]

Sadakat ve istikamette birinci olan Zübeyir Gündüzalp’in ifadeleriyle; “Padişahın küçük bir tahakkümüne tahammül edemeyen ve Meşrutiyet ilânında ve Divan-ı Harb-i Örfî’de mahkeme Reisi Hurşid Paşa’ya ve mahkeme âzâlarına cevaben, “Eğer Meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise, bütün ins ve cin şâhid olsun ki ben mürtecîim. Şeriatın birtek meselesi uğrunda bin ruhum olsa fedaya hazırım.” diyen ve Meclis-i Meb’usanda Mustafa Kemal’e karşı, “Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduttur.” söyleyen ve İslâmî kıyafeti kat’iyen ve asla tebeddül etmeyen ve kıyafetine ilişmek isteyen ve sonra kendi kendini öldürmekle tokadını yiyen Nevzat isminde Ankara Valisine, “Bu sarık bu başla beraber çıkar.” tarzında konuşarak boynunu göstermesiyle dokunulmayan bir zat”[182]tır Bediüzzaman. Hayatı boyunca korku nedir bilmeyen, “İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydan-ı mübarezede iki harp ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın.”[183] diyen bir zattır Bediüzzaman. Bu ifadelerde Bediüzzaman Hazretleri’nin; İslam hakikatleri için, hem dünyasını hem de ukbasını feda edecek kadar samimi ve cesur olduğunu görmekteyiz. Böyle gözü kara bir adamın karşısında, tek hayatı esas alan birisi çıkamaz.  O, “İyi bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.”[184] ayetini bizzat yaşamış bir kahramandır.

Bediüzzaman Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemesi’nde

Bediüzzaman, Bekir Ağa Bölüğü’nde 24 gün hapishanede tutulur. Çünkü tevkif ve tahliye haberlerini veren gazetelerin târihleri dikkate alınırsa; 31 Mart Hâdisesi dolayısıyla Üstâd’ın nezâret/hapishâne ve muhâkeme süresinin tamâmı 24 gün olduğu açıkça tespit edilebilir. Bediüzzaman Hazretleri 30 Nisan 1909’da tutuklanır, 23 Mayıs 1909’da İkinci Divan-ı Harb Mahkemesi’nden tahliye edilir. Mahkeme safahatı şöyle cereyan eder. Bediüzzaman tutuklandıktan bir süre sonra idam talebiyle Divan-ı Harbi Örfi’ye (Askeri Sıkıyönetim Mahkemesine) sevk edilir. Silahlı muhafızlar tarafından mahkemeye getirilir. Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin rektörlük binası, mahkeme binası olarak kullanılır. 23 Mayıs 1909’da İkinci Divan-ı Harb Mahkemesi’nden tahliye edildikten sonra 24 Mayıs 1909 da Birinci Divan-ı Harb Mahkemesi’ne sevk edilir. Bu mahkemenin başkanı Hurşit Paşa, yardımcısı da Rauf Orbay’dır. Mahkemede sorgulaması yapılırken, mahkemenin penceresinden, darağacına asılmış on beş din adamının cesedi görülüyordur. Bunun anlamı, psikolojik baskı yapmak ve gözdağı vermektir. Böyle bir psikolojik baskı ve tahakküme Bediüzzaman zerrece itibar etmez. Kahramancasına müdafaasını yapar.

Mahkemede Hurşit Paşa ile yaşananlar

Mahkeme Reisi Hurşit Paşa, “Sen de şeriat istedin mi? İşte şeriatı isteyenler böyle asılırlar!” diyerek darağaçlarında idam edilenleri işaret eder. Bediüzzaman, hiçbir korku eseri göstermeden, heybetli bir şekilde, “Şeriatın bir hakîkatine, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım! Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.”[185] diye cevap verir. Mahkeme başkanının, “İttihad-ı Muhammediye’ye dâhil misin?” sorusuna, “Maaliftihâr! En küçük efradındanım. Fakat benim tarif ettiğim veçhile. Ve o ittihattan olmayan dinsizlerden başka kimdir? Bana gösteriniz?”[186] der. Bediüzzaman devamında: “İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı me’yusiyetten ve ehl-i asrı târih nazarında cehil ve cünundan ve hakikati evham ve şüpheden kurtarayım. İşte başlıyorum.” [187] diyerek savunmasını pervasızca yapar. İlgili bahis Divan-ı Harb-i Örfî eserinde mevcuttur.(Bakınız “Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî),2020, s.119,120 ve devam eden sayfalar.)

Bediüzzaman mahkemede neler anlatır?

Bediüzzaman, duruşmada tutuklanmasına sebep olarak gördüğü hususların savunmasını, “On bir buçuk cinayet” adıyla, maddeler hâlinde müthiş bir şekilde yapar.[188] Savunmasında, millet ve memleketin birlik ve beraberliğinin sağlanması, hürriyet ve özgürlüklerin yaygınlaştırılması için yaptığı hizmetleri ifade eder. İstanbul’da kaldığı süre zarfında din, iman ve eğitim konularındaki çalışmalarından bahseder. Toplumun maddî ve mânevî anlamda kalkınmasına yönelik gayretlerini tek tek sıralar. İsyan öncesi, toplumda huzursuzluk ve kargaşa çıkarmak isteyenleri nasıl itidal ve sükûna çağırdığını hatırlatır. İsyan sırasındaki tutum ve tavrını geniş bir şekilde anlatır. Çeşitli gazetelerde yayınladığı makalelerle toplumun yanlış düşüncelerini hakka ve adalete yönlendirme çalışmalarından bahseder. 31 Mart olayının sebeplerini de inandığı şekilde maddeler hâlinde anlatır. Genel hatları ile hürriyetin yanlış anlaşılmasından doğan hataları hatırlatır. Ordu içindeki bazı askerlerin üstlerine karşı disiplinsiz davranışları ve yapılan haksız uygulamaları dile getirir. Doğru İslâmiyet’i anlatmayan gazeteler ile bazı grupların, dini kendi emellerine alet ettiklerine işaret eder. Gazetelerde yayınladığı makalelerin içeriğine inancının devam ettiğini ve söylediklerinin arkasında olduğunu bildirir. Savunmasındaki hususları her zaman ve her yerde dile getireceğini söyledi.[189]

Bediüzzaman Beraat alıyor

Bediüzzaman Hazretleri 23 Mayıs 1909’da İkinci Divan-ı Harb Mahkemesi’nden tahliye edildikten sonra 24 Mayıs 1909 da Birinci Divan-ı Harb Mahkemesi’ne sevk edilir ve bu mahkemede oy birliği ile beraatına karar verilir. Mahkeme heyetine teşekkür etmeden salondan dışarı çıkan Bediüzzaman Beyazıt’tan, Sultanahmet Meydanı’na kadar büyük bir kalabalığın önünde yürür. “Zalimler için yaşasın Cehennem! Zalimler için yaşasın Cehennem![190] nidâlarıyla ilerler.

Bediüzzaman’ın,  23 Mayıs 1909’da İkinci Divan-ı Harb Mahkemesi’nden tahliye kararını, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin naşir-i efkârı olan Tanin Gazetesi 24 Mayıs 1909 Pazartesi günkü sayısında: “Bediüzzaman Said-i Kürdi mukaddemen (başlangıçta) vaki olan ihbaratın zania’dan (uydurmadan) ibaret olduğu ve bilakis mümaileyhin (kendisinin) tesis-i meşrutiyette hidemat-ı bergüzidesi sebk eylediği (üstün ve seçkin hizmetleri geçtiği) tahakkuk eylemekle, tahliye edilmiştir.[191] şeklinde tahliye ve beraat haberini birlikte vermektedir.

O günlerde yaşananları Bediüzzaman’ın talebeleri anlatıyor:

Muhsin Alev Anlatıyor: ”Bu eski günlerin geçtiği yerleri zaman zaman gezmeyi de çok severdi. Hassaten hatırası geçen yerleri bazen birlikte gezerdik. “Yine böyle bir gezinti sırasında, eski Harbiye Nezareti olan İstanbul Üniversitesi merkez binasını gezerken, 31 Mart Olayı’nda asılanların yerlerini göstererek, anlatıyordu. Kendisini de asılanların, pencereden gözüktüğü yerde muhakeme etmişlerdi. “Yaptığı çok şahane ve celâlli müdafaadan sonra, beraat etmişti. Kendisi beraat etmekle kalmamış, birçok suçsuz insanların da tahliye edilmelerini sağlamıştı. “Bu şiddetli mahkemelerde suçsuzluğu tebeyyün etmişti. Temyizi, müdafaası ve avukatı olmayan mahkemede kararlar derhal infaz ediliyordu. Mahkemede beraat etmekle kalmamış, vuku bulan yanlışlıktan dolayı Hurşid Paşa Divan-ı Harb’de kendisinden özür dilemişti.”[192]

Ali Demirel anlatıyor: “Üstadın sesi o gün çok kuvvetli çıkıyordu. Yatağın üstünde ayağa kalkarak bize 31 Mart Hâdisesi’ndeki Divan-ı Harb-i Örfi’deki mahkeme safahatından anlattı: “Mahkeme Reisi Hurşid Paşa bana, ‘Said sen de mürteciymişsin?’ diye sordu. Ben de ona, ‘Meşrutiyet bir zümrenin istibdadı ise, bütün cin ve ins şahid olsun ki ben mürteciyim’ dedim.”[193]

Bediüzzaman’ın Divan-ı Harp’ten tahliye ve beraatı basında

İçinde Bediüzzaman Hazretleri’nin de bulunduğu tahliye ve beraatler 23 Mayıs 1909 [10 Mayıs 1325]  [3 Cemâziyelevvel 1327] târihli Şanlı Ordu Gazetesi’nde 31 Mart sonrası tahliye ve beraat edenler haber yapılır. Haber şöyledir:

“(…) Dahâ birçok kişi isticvâb edilmiştir. Piyâde Binbaşılarından Refîk, dâmâdı İhsan, mahdûmu Şahâbeddin Efendiler ve talebeden Nevşehirli Tevfîk, Volkan muharrirlerinden Ali Fuâd, Hoca Kâzım, Mehmed Emin, Hayreddin Efendiler, Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî, Volkan muharrirlerinden Râmî, Hoca Âdem, Süvâri Dördüncü Alayından Halil Mustafa, Süvâri Mülâzımı Mehmed Bey, Kürd Resul, Bodrumlu Hüseyin ve İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyetin’den bâzıları.”

Bediüzzaman’ın Divan-ı Harb-i Örfî’de Sorgulanması-Tanîn Gazetesi, s.3

Divan-ı Harb-i Örfî’ye sevk

Divan-ı Harb-i Örfî’de evrakı mahkemeye sevk edilenler arasında Bediüzzaman Said Nursi de var.(Yeni Gazete, 273, 23 Mayıs 1909)

Tanîn Gazetesi’nin 23 Mayıs 1909 tarihli sayısında çıkan haberde Dîvân-ı Harb’e verilenlerin listesi yayınlanır. İlgili haber şöyledir: İkinci Hey’et-i Tahkîkiyye [tarafından]Evrâkı bi’l-ikmâl Dîvân-ı Harb’e verilenler: Bahr-i Siyâh boğazı efrâdı, Çeşme meydanında Rizeli Ahmed, Çırçır’da da‘vâ vekili Mustafa Âsım Efendi, Alasonyalı Nazmi, Bedîüzzaman Saîd el-Kürdî, Fâtih dersiâmlarından Abdullah Ziyâeddin Efendi, Piyâde Binbaşılarından Refîk, dâmâdı İhsan ve Hayri ve mahdûmu Şehâbeddin Efendiler, Talebeden Nevşehirli Tevfîk Efendi, Volkan gazetesi kâtibi Ali Fuâd Efendi, Hoca Kâzım Efendi, Mehmed Emin Hayretî Efendi (Bedîüzzaman’dan i‘tibâren buraya kadar olanların cümlesi İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyyeti a‘zâsı ve Volkan gazetesi muharrirlerindendir.)…”

Bedîüzzamân’ın Dîvân-ı Harb-i Örfîden tahliye tarihi [23 Mayıs 1909]

Bu tahliye, Tanîn ve Sabâh gazetelerinin 24 Mayıs 1909 târihli nüshalarında ortak bir haber metni ile duyurulur. Bediüzzaman’ın tahliye haberi 24 Mayıs 1909 târihli Tanîn Gazetesi’nde: “Bedîüzzamân Sa‘îd-i Kürdî Efendi hakkında mukaddemen vâkı‘ olan ihbârâtın sanîadan ibâret olduğu ve bil’akis mûmâileyhin te’sîs-i Meşrûtiyette hıdemât-ı bergüzîdesi sebk eylediği tahakkuk eylemekle tahliyye edilmişdir.” Yeni Gazete ve Sabah da haberi ayni cümlelerle verirler.[194]

Tevkif ve tahliye haberlerini veren gazetelerin târihlerine dikkat edilirse; 31 Mart Hâdisesi dolayısıyla Üstâd’ın nezâret/hapishâne ve muhâkeme süresinin tamâmı 24 gündür. Bu tahliye, Tanîn ve Sabâh gazetelerinin 24 Mayıs 1909 târihli nüshalarında ortak bir haber metni ile duyurulur: Üstad Bediüzzaman Hazretleri, savunmasını verip tahliye olduktan sonra, o günün bazı gazetelerinde tahliye haberleri şöyledir:

Sabah Gazetesi’nde çıkan haber metni:

24 Mayıs 1909 tarihli Sabah Gazetesinde “Bediüzzaman Said Kürdî’nin hapishaneden tahliye edildiğini” okumaktayız. Şöyle ki: “Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî Efendi hakkında mukaddemen vâki‘ olan ihbârâtın,  sanîadan ibâret olduğu ve bil’akis mûmâileyhin te’sîs-i Meşrûtiyette hidemât-ı ber-güzîdesi sebk eylediği tahakkuk eylemekle, tahliye edilmiştir.”

Tanin Gazetesi’nde çıkar haber de şöyledir: “Bediüzzaman Said Kürdi Efendi hakkında mukaddemâ (önce) vâki olan ihbârâtın (haberlerin), sanîadan (düzmeceden) ibaret olduğunu ve bilakis, mûmâileyhin (adı geçen Bediüzzaman’ın) tesîs-i meşrûtiyete (meşrutiyetin kurulmasına) hizmet-i meşrutiyete (meşrutiyetin kurulmasına) hıdemât-i bergüzidesi (takdir edilen hizmetleri) sebk (ilerleme) eylediği tahakkuk eylemekle tahliye edilmiştir!

Cay-ı ibret bir nokta-i siyah!

31 Mart Vak’asıyla ilgili olarak Bediüzzaman Hazretleri o hâdiseden bir sene sonra kaleme almış olduğu Münâzarât isimli eserinde, onun başka bir yönünü ele alarak bir ders-i ibret olsun diye şöyle izah eder ve der ki: “Faraza bazılarının altında büyük bir fenalıkları varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zira çok fenalık vardır ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça, ondan tegaful edildikçe; mahdûd ve mahsur kaldığı gibi, sahibi de perde-i hicab ve hayâ altında ıslâhına çalışır. Lâkin vakta ki, perde yırtılsa, hayâ atılır. Hücum gösterilse fenalık fena tevessü’ eder. Ben Mart hâdisesinde şuna yakın bir hal gördüm. Zira İslâmiyet’in meşrûtiyetperver ve hamiyetli fedaileri cevher-i hayat makamında bildikleri ni’meti meşrûtiyeti Şeri’ata tatbik ile, ehl-i hükümeti adâlet namazında kıbleye irşâd; ve nâm-ı mukaddes-i Şerî’atı Meşrûtiyet kuvvetiyle ilâ; ve meşrûtiyeti Şerî’at kuvvetiyle ibka; ve bütün seyyiât-ı sabıkayı muhâlefet-i Şerî’at üzerine ilka etmek için bazı telkinâtta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra sağını solundan fark etmeyen hâşâ Şerî’atı istibdâda müsa’id zannederek; tûti taklidi gibi ‘Şerî’at isteriz’ demekle maksat ortada anlaşılmaz oldu. Zaten plânlar serilmişti. İşte o vakit yalan olarak, hamiyet maskesini takan bazı herifler o ismi mukaddese tecâvüz ettiler. İşte cay-ı ibret bir nokta-i siyah!”[195]

Bediüzzaman, planlar serilmişti diyerek perde altında bir komiteyi işaret ediyor. Hamiyet maskesini takınanlar piyasaya sürülerek iş çığırından bilerek çıkarılmış görünüyor. Hadiseler siyah bir nokta olarak kalmaya devam ediyor. Bunların arkasındaki güç ve kişiler kimdi veya kimlerdi? Hem sokakta şeriat isteriz diye toplumu ayaklandıranların; hem de padişahı kurtarmaya geliyoruz diyen yalancı hamiyetfürûşların, hem de Meşrûtiyeti kurtarmaya ve korumaya geliyoruz diyen Hareket Ordusu’nun; tam tersine padişahı tahttan indirerek, şerîat isteriz diyenleri sehpalarda sallandırmasının arkasında kimler vardı? Anladığımız kadarıyla bu gibi suallerin cevabı Bediüzzaman’ın “İşte cay-ı ibret bir nokta-i siyah!”[196] ifadesinin içinde yer alıyor.

Bediüzzaman, 31 Mart hâdisesinin içyüzünü ve fezlekeli haritasını böyle çizdikten sonra; aynı bahsin devamında onun neticesini çok dikkat çekici bir noktaya çekerek acip bir üslûp ile Arapça ibareli şu cümleler ile bitirmektedir: “Gitme, dikkat et. Âlî himmet olanlar, o hâdisede sükût ettiler. Garazkâr cerideler, hakikî Hürriyet’in sadâsını susturdular. Meşrûtiyet pek az adamların üstüne münhasır kaldı. Fedakârları da dağıldılar.” [197]  Yani “İşte o siyah nokta, o kördüğüm sebebiyle ehl-i hamiyet ve himmeti bil-mecburiye yerlerine oturmaya mecbur eyledi. Hiçbir harekete de çareleri kalmadı. Çeşitli garaz ve maksatların vızıltıları da, hürriyet musikasının sesini müşevveş edip boğdu. İşte o zaman meşrûtiyetperverlik ve hamiyetkârlık, sadece yalancı, münafık az bazı kimselerde, yalnız isimden ibaret kaldı. Asıl meşrûtiyeti getiren, hürriyet için mücadele vermiş olan hamiyetkâr fedai zâtlar, meşrûtiyetten bil-mecburiye ayrılmış gibi göründüler ve hakezâ!”[198]

Yazıda Bediüzzaman Hazretleri, 31 Mart hâdisesinin çok mühim sebeplerinden birisini de, hürriyetçi, meşrûtiyetçi ve gerçek hamiyetperver zâtların yanlış tatbiklerinin sonucuna bağlamaktadır. Hamiyetperver ve meşrûtiyetçi zâtlar, şeri’âtı meşrûtiyet kuvvetiyle ibka ettirmek, meşrûtiyeti de ona dayandırarak ayakta tutmaya gayret sarfederken, yanlış bir tatbikin eseri olarak, lüzumsuz bazı telkinât ve tatbiki çok sonra icab eden teferruatın tatbikatına girişmeleriyle birlikte, sağını solundan ayıramayan bazı kimseler ise, başka bir mecrada harekete geçtiler. Bunlar adeta sanki Şeri’at, istibdâd ve mutlakiyete müsa’idmiş gibi ve meşrûtiyet, tamamen Şeri’ata ve dine muhâlif imişcesine, papağan taklidi misillü, “Şeri’at isteriz!” sloganıyla, hamiyetperverlerin asıl maksad ve gayelerinin kaybettirilmesine sebep olmuşlardır. Hatta muhtelif maksat ve gayeler peşinde hareket eden bazı grupların da bir ağızdan “Şerî’at isteriz” sloganını atmalarıyla; hükümet ve İttihâdçıları hizaya getirmeye çalışanların maksadları büsbütün ortadan kaybolmuş oldu. Aynı zamanda bu karışık durumdan istifade etmeye çalışanlar ise, zaten tuzaklarını, plânları mucibince serpmişlerdi. Bu hâdisenin neticesinde yalancı bazı hamiyetçi namı altındaki münafıklar, fırsatı ganimet bilerek doğrudan doğruya Şerî’ata ve Şerî’at isteyenlere hücuma giriştiler. İşte acib ve garib, tarihin yüz karası, ibret verici bir siyah nokta! Ve anlaşılmaz, açılmaz kör bir düğüm!

Yine bu münasebetle Bediüzzaman Hazretleri Mektûbât’tan Hücumât-ı Sitte Risâlesi’nde 31 Mart hâdisesinden şöyle bahsetmektedir: “Eskiden 31 Mart hâdisesinde çendan (gerçi) onu da (yani kendisini de) karıştırdılar. Bazı dostlarını da ezdiler. Fakat sonra tebeyyün etti ki: Mes’ele başkaları tarafından çıkmış. Onun dostları onun yüzünden değil, onun düşmanları yüzünden belâ gördüler. Hem o zaman çok dostlarını da kurtardı.”[199] Bu ifadeden de anlaşılıyor ki, Bediüzzaman Hazretleri’ni ezmek için kasd-ı mahsusla onun düşmanı olan İttihâdçılardan mason kısmı onun ismini de ona karıştırdılar. Fakat az sonra hakîkat meydana çıktı ki, Bediüzzaman’ın ne uzaktan ne de yakından 31 Mart olayıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bundan dolayı da kayıtsız ve şartsız olarak mahkemede berat ettiği gibi, yaptığı müdâfa’alarla da birçok dostlarını kurtarmıştır.[200] Bediüzzaman’ın bu dediklerini tarafsız tarihçiler de doğrulamaktadır. Nitekim Târihçi Yazar Münir Süleyman Çapanoğlu şöyle demektedir: “O zat (Üstâd Bediüzzaman) o hâdiselerde daima yatıştırıcı rol oynamıştır. Ben bunu Sosyalist Hilmi isimli eserimde yazmıştım. 31 Mart’ı destekleyen, kuran, hazırlayan İttihâd ve Terakki Cemiyeti’dir. Ben o hâdiselere yetişmiş bir insan sıfatıyla, o günleri görmüş ve yaşamış bir kişi olarak, millet ve tarih huzurunda söylüyorum: O zat isyanları daima bastıran, kavgaları yatıştıran, dargınları barıştıran, memleketçi ve vatansever bir insandı. Onun hakkındaki bu şekilde söylenen sözler ve yazılan yazılar pek ihticaca sâlih değildir. (Yani delil ve hüccet tarafları yoktur.)”[201]

Tarihçi Sina Akşin de aynı manayı teyid eylemektedir: “Bediüzzaman da, asâkire; ululemr’e (yani subaylara) itaatın farz olduğunu hatırlatıyordu. Bediüzzaman’ın diğer yazısında ‘cem’iyyetlere ihtârı mühim? cemiyet ve fırkaların çeşitli zararlarını saydıktan sonra, siyâsete karışan kuruluşların ya birleşmesini, ya da toptan ortadan kaldırılmasını öne sürüyordu.”[202] Bundan sonraki iki yazısı imzasız, üçüncüsü Sa’id-i Kürdi’nin imzasını taşıyordu. Ama ikinci yazı, yedinci gün Mizân’da çıktığı için, onun da Sa’id-i Kürdi tarafından yazıldığını biliyoruz.[203] Bediüzzaman’ın Divân-ı Harb-i Örfi Mahkemesi’nden beraat ettiğini ve bu vesileyle onun 31 Mart hâdisesinde hep yatıştırıcı rol oynadığını işmam etmektedir.[204]

Bediüzzaman ve Mahmud Şevket Paşa

Bediüzzaman’ın dört büyük kumandanlara[205] karşı tavrını Risale-i Nur okuyanlar bilir. Bu kumandanlardan birisi de 31 Mart Vak’ası’nda Hareket Ordusu Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa’dır. Mahmud Şevket Paşa 31 Mart’ta Hareket Ordusu’nun acımasız ve gaddar bir komutanı olarak tanındı ve bilindi. Yaptığı zulüm ve işlerle gaddarlığı tarihe mal oldu. Hatta o derece ileri gitti ki Bediüzzaman’a bile hiddetli bir tavır göstermeye teşebbüs etti.

31 Mart Vak’ası’nda Rumeli’den İstanbul’a gelen meşhur Hareket Ordusu’nun komutanı olan Mahmud Şevket Paşa, değişik askerî ve siyâsî görevlerde bulunmuş; Harp Okulu’nda ders vermiştir. 31 Mart Vak’ası’ndan sonra İstanbul’a gelerek şehirde sıkıyönetim ilan etmiş ve çok sert tedbirlere başvurmuştur. Mahkemede idam cezasına çarptırılanların onayından geçmesiyle birçok kişinin cezası infaz edilmiştir. Balkan Savaşları’nda komuta edeceği mevkii beğenmediği için görevi reddetmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti sayesinde yıldızı parlamış, Harbiye Nazırlığı yaptıktan sonra Sadaret makamında da bulunmuştur. Ürküntü veren çehresi, asabî ve sert mizacıyla tanınmıştır.

Mahmud Şevket Paşa’nın Bediüzzaman’a hiddetli tavrı

Divan-ı Harb-i Örfi’de yargılanıp beraat eden Bediüzzaman, Paşa’nın kendisine karşı çok hiddetli olduğundan bahseder. Emirdağ Lâhikası’nın birinci cildinde Bediüzzaman, Mahmud Şevket Paşa’yla karşılaşmasını şöyle ifade etmektedir: “Otuz Bir Mart hâdisesinde Hareket Ordusu’nun Başkumandanı Mahmud Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken…[206] Mektubun devamında, Bediüzzaman, “Şevket Paşa gibi daha nice kumandanların ileride, çıkacak ve bütün cihana yayılacak Risale-i Nurların heybetinden çekinerek bana, bir şey yapamadan geri çekilip karşımda durakladılar.[207] meâlinde izahlarda bulunmaktadır.

Bu asrın en dehşetli üç büyük kumandanları

Yine Emirdağ Lahikası birinci ciltte “Bu da inayet-i İlâhiyenin Risale-i Nur’a verdiği bir keramettir ki, nasıl ki bu asrın en dehşetli üç büyük kumandanlarını korkutup harika bir tarzda, hem Mart Hâdisesi’nde Hareket Ordusu’nun Başkumandanı, hem İstanbul’un eski Harb-i Umumî’deki istilâsındaki Hareket-i Milliye sırasında İstanbul’u istilâ eden dehşetli ecnebi kumandanı korkutup bize taarruz edememesi ve hem Ankara’da, Divan-ı Riyaseti’nde en dehşetli Reisin hiddetini tarziyeye çevirmesi gibi, üç adliyenin de dokunaklı, şiddetli müdafaata karşı binler bahane tutabildikleri hâlde, hakperestane ve musalâhakârâne, ittifakla beraat kararını vermeleri, elbette Kur’ân’ın bir mu’cize-i mânevîsi olan Risale-i Nur’un bir kerametidir diye kat’î bu gece bir ihtâr hissettim ve kaleme aldım.[208] ifadeleri yer alır.

Risale-i Nur’da, Mahmud Şevket Paşa’nın Hareket Ordusu Başkumandanı olarak ismi zikredilir. 31 Mart Olayı’ndan sonra kurulan mahkemelerde yargılanacak insanlar öncelikle Mahmud Şevket Paşa imzasıyla mahkemelere gönderilir. Bilahare yargılanarak Padişahın onayına sunulur. Bu uygulama ile çok sayıda kişi idam cezasına çarptırılmıştır. Bediüzzaman da Divan-ı Harb-i Örfi’de yargılanırken, Mahmud Şevket Paşa’nın kendisine karşı çok hiddetli olduğunu belirtmekte ve mahkeme reisi Hurşid Paşa’nın, “Sen şeriatı istedin mi? İşte şeriatı isteyenler böyle asılırlar.[209] şeklindeki ifadelerine yer vermektedir. Hurşid Paşa’nın “şeriatı isteyenler” diye Bediüzzaman’a gösterdiği, o sırada idam edilip henüz darağacında asılı duran on beş kadar kişi idi. Bediüzzaman da, “Şeriatın bir meselesine bin ruhum olsa feda ederim” [210]diyerek mukabelede bulundu ve mahkeme sonunda beraat etti.

31 Mart Hâdisesi’nde Mahmud Şevket Paşa

Burada, 31 Mart hâdisesinde Hareket Ordusu’nun başında bulunan Mahmud Şevket Paşa ile ilgili biraz daha detaylı bilgi vermek gerekirse: “31 Mart 1325’den başlayıp, tâ 11 Nisan 1325 gününe kadar devam eden 31 Mart hâdisesi 11 gün devam etmiştir. Nihayet Selanik’ten hareket edip gelen, Hareket Ordusu ve başında bulunan Mahmud Şevket Paşa İstanbul’u kuşatarak duruma hâkim olmasıyla son bulmuştur.[211] Son derece dikkat çekici ve hayret verici bir husustur ki: Bediüzzaman Hazretleri 31 Mart arefesinde ve sonrasındaki, son derece kıymettar hizmetleri meydanda iken ve 31 Mart meş’um hareketinin patlamasında, onun ne yakından, ne uzaktan hiçbir dahli, hiçbir ilgisi yokken, tam tersine onun nasihatleri ve mev’izalarıyla o fitne ateşinin yüzde ona düşmesinde vasıta olmuşken, İttihad ve Terakki’deki onun hasm-ı canı olmuş mason ve dinsiz ve farmason kimselerin oyunlarıyla[212] onu ezmek ve vücudunu ortadan kaldırmak için, Hareket Ordusu kumandanı Mahmud Şevket Paşa nezdinde iftira ve yalanlarla girişimde bulundular.[213]

31 Mart sonrası Bediüzzaman’ın tutuklanıp Divan-ı Harp’ten beraati

31 Mart 1325 (13 Nisan 1909)’da gerçekleşen ve “31 Mart Hadisesi” adıyla tarihe geçen isyan hareketi ve bu isyanın bastırılmasının ardından üç ayrı Divan-ı Harb kurulmuştu. Harbiye Nezareti tarafından tahkikat yapma görevi, Birinci Divan-ı Harb’e verildi. Bu kurulun başına Tophane Nazırı Ferik Hurşid Paşa atandı. Otuz yedi kişiden meydana gelen bir araştırma kurulu tarafından bir rapor hazırlandı ve bu rapor 21 Haziran 1909 tarihinde Hareket Ordusu kumandanı Mahmud Şevket Paşa’ya sunuldu. Rapor doğrultusunda “irticaiyyûn taifesi (gericiler grubu)” veya “Volkancılar” gibi isimlendirmelerle anılan “isyancılar” tutuklanıp yargılanmaya başlandı. Tutuklananlar arasında Bediüzzaman Said Nursî de vardı. 1 Mayıs 1909’da tutuklanan Bediüzzaman, diğer tutuklular gibi bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt Kampüsünün içerisinde bulunan “Bekir Ağa Bölüğü” denilen yerde tutuluyordu. Tutuklular arasında komutan, nefer, ulema her çeşitten insan vardı. Bir süre tutuklu kalan Bediüzzaman Said Nursî, İkinci Heyet-i Tahkikiye tarafından sorgulandı. İlk sorgulaması yapıldıktan sonra Hurşid Paşa başkanlığındaki Birinci Divan-ı Harbe sevk edildi[214] ve mahkeme sonunda beraat etti.

Mahmud Şevket Paşa suikast ile öldürülür

Mahmud Şevket Paşa, Osmanlı’nın son dönem komutanlarındandır. II. Meşrutiyetin ilânı sırasında İttihat ve Terakkî ileri gelenleriyle işbirliği yapar. Selânik’ten Sultan II. Abdülhamid’i devirmeye gelen Hareket Ordusu’nun başında bulunur. 1913 yılında İttihatçıların hükümetinde sadrazam olur. Aynı yıl bir suikast sonucu öldürülür. Ne garip ve ibretlidir ki, Bediüzzaman’a muhatap olan, tâ ilk gençlik günlerinden beri karşılaştığı, konuştuğu ve görüştüğü paşaların, akibetleri gerçekten incelenip, araştırılmaya değer bir meseledir.

Abdülbaki Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Eski Said Dönemi Eserleri(Hutuvat-ı Sitte), 2013, s.453

[2] İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi,1972,s. 4/371

[3] Eski Said Dönemi Eserleri(Makalât), 2013, s.100

[4] Ahirzaman Tarihi, M. Latif Salihoğlu, Cilt-II, s.65,66

[5] M.Askeri Küçükkaya, Bediüzzaman Said Nursi Seyahatnamesi, 2019, s.102

[6] Ahirzaman Tarihi, M. Latif Salihoğlu, Cilt-II, s.66

[7] Eski Said Dönemi Eserleri, 2013, s.140

[8] Eski Said Dönemi Eserleri, 2013, s.140

[9] Eski Said Dönemi Eserleri(Münâzarât), 2013, s.257

[10] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.130,131

[11] Age,130

[12] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, 2016, s.38,39

[13] Eski Said’den Yeni Said’e, Çağın Örtüsünü Kaldıran Bilge, Mustafa Süzen, 2015,s.134-135

[14] Doğmayan Hürriyet ve Yarıda Kalan İhtilal, Alpay Kabacalı, s.128, Engin Yayınları, İst.1995

[15] Eski Said’den Yeni Said’e, Çağın Örtüsünü Kaldiran Bilge, Mustafa Süzen, 2015,s.138-139

[16] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi Entelektüel Biyografi, 2006, s.101,102,103

[17] Lewis, Emercenge of Modern Turkey, s.215

[18] Bu dönemde muhalefet partisi konumunda olan Ahrâr-ı Osmaniye Fırkası hükümeti iş başında bulunuyordu.

[19] Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi Entelektüel Biyografi, 2006, s.102,103

[20] Özçelik, Sahibini Arayan Meşrutiyet, s.271; Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, 1:185,

[21] Zürcher, Turkey, s.103.

[22] Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, 4:364; Birinci, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, s.33.

[23] Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, 1:148

[24] Zürcher, Turkey, s.103, 104

[25] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî),2020, s.133

[26] Öke, Siyonizm ve Filistin Sorunu, s.127

[27] Eski Said Dönemi Eserleri(Tuluat),2020, s.413

[28] Mim Kemal Öke, Sultan Abdülhamit Dönemini Anlatan Doktora Tezi, s.135

[29] https://www.yeniasya.com.tr/video/31-mart-hadisesi_537830

[30] M. Latif Salihoğlu, 31 Mart Vak’ası

[31] Tevbe Suresi: 32

[32] Şualar, s.1103

[33] Tevbe Suresi: 32

[34] Şualar, 2013, s.1112,13

[35] Rumazat-ı Semâniye,2016, İttihad Yayınları, s.110

[36] Eski Said Dönemi Eserleri(Nutuk), 2020, s.105

[37] M. Latif Salihoğlu; https://www.yeniasya.com.tr/video/31-mart-hadisesi_537830

[38] Bulunduğu makamdan

[39] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.140

[40] Eski Said Dönemi Eserleri(Hakikat Çekirdekleri), 2013, s.686

[41] Eski Said Dönemi Eserleri(Hutbe-i Şamiye), 2013, s.364

[42] Mektubat,2013, s.706

[43] Rumi 11 Nisan 1325, Miladî 24 Nisan 1909 tarihidir. Hareket Ordusu bu tarihte İstanbul’a girmiştir.

[44] Maalesef bu eserimi o hadisenin verdiği heyecan anlaşılmaz kıldığı gibi, matbaa da onu tahrif etmiştir. – Müellif

[45] Eski Said Dönemi Eserleri > Hutbe-i Şamiye >  6.Sual: Otuz Bir Mart Hadisesi hakkında

[46] Ahmet Bedevi Kuran, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, s.276,

[47] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s. 129

[48] Doğrusu İttihad ve Terakki Cemiyeti içine sızan etkili bir komitedir. (Abdülbaki Çimiç)

[49] Nurs Yolu, s.129, Necmettin Şahiner, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1977

[50] Mufassal Tarihçe-i Hayat, s.294- 297, Abdulkadir Badıllı, İstanbul 1998

[51] Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi anlatıyor, Selahattin Çelebi Hatıratı, Necmettin Şahiner, Cilt-2, s.118

[52] Eski Said’den Yani Said’e, Mustafa Süzen,2015, Ankara, s.154

[53] Sultan Abdülhamid’in Not Defteri, Sayfa: 112-107

[54] Mizancı Murat Bey’in II. Meşrutiyet Dönemi Hatıraları, s.12-15,Marifet Yayınları, İstanbul,1977

[55] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî), 2013, s.129,

[56] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî), 2013, s.130

[57] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.46

[58] Lütfü Bey, “Dünkü Hâl”, 14 Nisan 1909(1 Nisan 1325)

[59] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.47

[60] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî), 2013, s.130

[61] Osman Selim Kocahanoğlu,31 Mart İsyanı ve Hareket Ordusu: Abdülhamind’in Selanik Sürgünü, s.155

[62] Kemal Karpat, Osmanlı’da Günümüze Asker ve Siyaset, s.117

[63] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.46

[64] Kemal Karpat, Osmanlı’da Günümüze Asker ve Siyaset, s.117

[65] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, 2016, s.43

[66] “Lemean-ı Hakikat ve İzale-i Şübehat” Volkan, 13 Nisan 1909(31 Mart 1325)

[67] Mehmet Selahattin, Bildiklerim, s.22

[68] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî), 2013, s.130

[69] Yunus Nadi, İhtilal ve İnkılab-ı Osmânî, s.49

[70] Mustafa Turan, Taşkışla’da 31 Mart Faciası, s.69

[71] Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, Cilt:5, s.189

[72] Neue Freie Presse, “Ein ruhiger Tag in Kostantinopel”, 15 Nisan 1909, Sayı: 16038, s.2’den aktaran, Necmettin Alkan, Selanik İstanbul’â Karşı, s.208

[73] Agg, age

[74] Bridge, “Die jungtürkische Revolution aus österreichisch-ungarische Sicht”, s.45’ten aktaran, Necmettin Alkan, Selanik İstanbulâ Karşı, s.208

[75] Mustafa Turan, Taşkışla’da 31 Mart Faciası, s.69

[76] Necmettin Alkan, Selanik İstanbulâ Karşı, s.169

[77] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, 2016, s.46

[78] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.75

[79] Eski Said Dönemi Eserleri(Makalat), 2013, s.375

[80] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, 2016, s.47

[81] Eski Said Dönemi Eserleri(Makalat), 2013, s.100, (29 Mart 1325, Volkan, Sayı: 105.)

[82] Derviş Vahdetî, “Halife-i İslâm Abdülhamid Han Hazretlerine Açık Mektup”, Volkan, 14 Nisan 1909(1 Nisan 1325)

[83] Ali Birinci de, Vahdetî’nin bu yazısını göstererek onun isyana en çok sahip çıkan kişi olduğunu söyler. Bkz. Ali Birinci, Tarihin Hududunda, s.245

[84] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.91

[85] http://www.risaleinurenstitusu.org/bediuzzaman-said-nursinin-31-mart-olayindaki-tavri-i/

[86] Süleyman Kâni İrtem, 31 Mart İsyanı, s.213

[87] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.94

[88] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.95

[89] Ali Cevat Bey, İkinci Meşrutiyetin İlanı ve Otuzbir Mart Hadisesi, Ankara, s. 60,61

[90] Eski Said Dönemi Eserleri(Makalat),2020, s.80

[91]Eski Said Dönemi Eserleri(Makalat),2020, s.80; Bu makale, 2 Nisan 1325, Mizan, Sayı: 128; 4 Nisan 1325, Volkan, Sayı: 107, Serbestî, Sayı: 151.sayılarında yayınlanmıştır.

[92] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.131

[93] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, 2016, s.52

[94] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.100

[95] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi), 2010, s.131

[96] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.114

[97] Şualar,2013, s.585

[98] Mahir Sait (Pekmen),T.T.K. tarafından yayınlanan “31 Mart Hatıraları İsyan Günlerinde Bir Muhalif” adlı hatıraları.

[99] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.112

[100] Necmettin Alkan, Selanik İstanbul’a Karşı, s.229

[101] İkdam, 21 Nisan 1909(8 Nisan 1325), Nadi, İhtilal ve İnkılab-ı Osmani, s.75

[102] agy

[103] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, 2016, s.54

[104] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.102

[105] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, s.139

[106] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.101-102(4 Nisan 1325, Mizan, Sayı: 129)

[107] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.105(5 Nisan 1325, Serbestî, Sayı: 152)

[108] Mustafa Müftüoğlu, İstanbul’a Yürüyen Ordu 31 Mart Olayı’nın Perde Arkası, s.50

[109] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.105(5 Nisan 1325/18 Nisan 1909, Serbestî, Sayı: 152)

[110] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, 2016, s.58

[111] Vahdeti, “Enzar-ı Umumiyeye”, Volkan, 19 Nisan 1909

[112] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul, 1994, s. 163

[113] Ali Cevdet Bey, İkinci Meşrutiyet’in İlanı ve Otuz Bir Mart Hadisesi,137-141; Yunus Nadi, İhtilal ve İnkılab-ı Osmanî, s.146-151

[114] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, 2016, s.58

[115] Bediüzzaman Said-i Kürdi, Volkan, 20 Nisan 1909

[116] Bediüzzaman Said-i Kürdi, “Asakire Hitap”, Volkan, 20 Nisan 1909

[117] Bediüzzaman Said-i Kürdi, “Cemiyetlere İhtar-ı Mühim”, Volkan, 20 Nisan 1909

[118] Bediüzzaman Said-i Kürdi, “Saday-ı Vicdan”, Volkan, 20 Nisan 1909

[119] 7 Nisan 1325/20 Nisan 1909 tarihli Serbestî’de yer alan yazı.

[120] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul, 1994, s. 170

[121] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul, 1994, s. 171,72

[122] Serbesti, 20 Nisan 1909/7 Nisan 1325

[123] Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul, 1994, s. 180

[124] Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul, 1994, s. 181

[125] Serbesti, 21 Nisan 1909/8 Nisan 1325

[126] Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul, 1994, s. 185

[127] Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul, 1994, s. 187

[128] Serbesti, 10 Nisan 1325/23 Nisan 1909

[129] Ali Cevat Bey, İkinci Meşrutiyetin İlanı ve Otuzbir Mart Hadisesi, Ankara, 1991, s. 68

[130] Ali Cevat Bey, İkinci Meşrutiyetin İlanı ve Otuzbir Mart Hadisesi, Ankara, 1991, s.71

[131] Ali Cevat Bey, İkinci Meşrutiyetin İlanı ve Otuzbir Mart Hadisesi, Ankara, 1991, s. 71

[132] http://www.risaleinurenstitusu.org/bediuzzaman-said-nursinin-31-mart-olayindaki-tavri-i/

[133] http://www.risaleinurenstitusu.org/bediuzzaman-said-nursinin-31-mart-olayindaki-tavri-i/

[134] İkdam, 25 Nisan 1909

[135] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul, 1994, s. 213

[136] Prof. Dr. Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul, 1994, s. 215

[137] Ali Cevat Bey, age., s.76

[138] http://www.risaleinurenstitusu.org/bediuzzaman-said-nursinin-31-mart-olayindaki-tavri-i/

[139] Ali Cevat Bey, age., s. 82

[140] Şanlıordu, 10 Nisan 1909/16 Nisan 1325/9 Rebiülahir 1327

[141] Şanlıordu, 10 Nisan 1909/16 Nisan 1325/9 Rebiülahir 1327

[142] Mektubat, 2013, s.106

[143] Mektubat, 2013, s.106

[144] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, Şubat 2016, s.70

[145] Hapis Mektupları, Afyon Hapis Mektupları, Vatan ve Sebilülreşad Gazeteleri’ne gönderilen mektup.(G.M.)

[146] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, Şubat 2016, s.73

[147] Gerçeğin Aynasında Bediüzzaman, Nurettin Ceylan, Şubat 2016, s.69,…74

[148] Gayr-i Münteşir>Muhtelif Lahikalar> Emirdağ Lahikası-2 Mektupları [Talebeler]> GAYR-i MÜNTEŞİR > Muhtelif Lahikalar > Emirdağ-2 Mektupları [Talebeler] >

[149] Ahmed Nazif, Hüseyin, Tabancalı, Salahaddin, Ahmed Feyzi, Zübeyr, Ceylan

[150] Gayr-i Münteşir>Hapis Mektupları>Afyon Hapis Mektupları>

[151] Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, Ocak 2000, s.131

[152] Hutbe-i Şamiye, İstanbul, YAN, s.95 (Ayrıca Bak. Volkan gazetesinin 110. sayısı)

[153] Öztüre, Avni, Resim-Fotoğraf-Belgelerle Yarımca Tarihi, İstanbul, Çeltüt Matbaası, 1971 Aralık, s.93

[154] ABIBSNİŞ, Cilt-I, s.630

[155] Burada ifade edilen “kaçma” suçlu bir kişinin kaçması değil, 31 Mart’ın o keşmekeş vaziyetinden hızf-ı hayatı muhafaza sadedindedir.

[156] Lem’alar, Yirmiserkizinci Lem’a, 2013, s.600

[157] Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Sad Nursi, s.122

[158] BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), ZB. 629/55, 11 Mayıs 1325 (24 Mayıs 1909)

[159] Rıfat Yüce, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Eylül 2007, s.119

[160] Rıfat Yüce, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Eylül 2007, s.236

[161] Nisan 1909 tarihinde Bediüzzaman’ın yaşı belgelere göre 32 değil, 31’dir.

[162] Rıfat Yüce, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Eylül 2007, s. 237

[163] Rıfat Yüce, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Eylül 2007, s. 237

[164] https://twitter.com/mufidyuksel/status/1279573882240995328

[165] http://www.ittihad.com.tr/bediuzzaman-hazretlerinden-yedi-devlet-adamina-7-mektup-1/

[166] Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursi’nin İlmî Şahsiyeti, Cilt-I, s.377

[167] Lem’alar, Yirmiserkizinci Lem’a, 2013, s.600

[168] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 2013, s.219

[169] Eski Said’dem Yeni Said’e, M.Süzen, 2015, s.168

[170] Ceride-i Sofiye Gazetesi, 18 Nisan 1325 (1 Mayıs 1909) tarihli, 6 sayılı nüshası, s. 3

[171] Badıllı, Nursi, 1:304

[172] Cerîde-i Sôfiyye, 11 Rebîul-âhir 1327/18 Nîsan 1325 [1 Mayıs 1909], Sayı: 6, s.3.

[173] Son Şahitler, 1.Cild s. 179

[174] Resimli Perşembe, 3 Mart 1927

[175] Son Şahitler, 1993 Basım, 1.Cild s. 184

[176] Mufassal Târihçe-i Hayât, s.309; Resimli Perşembe, 2.Sene, C.II, Sayı:94

[177] Resimli Perşembe, 3 Mart 1927

[178] Sikke-i Tesdiki Gaybî, 2013, s.46

[179] Son Şahitler, 1993 Basım, 1.Cild s. 186

[180] İşârâtü’l-İ’câz, 2013, s.46

[181] Emirdağ Lahikası-II, 2013, s.870

[182] Emirdağ Lahikası-II, 2013, s.517

[183] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat), 2013, s.282

[184] Yunus Sûresi, 10:62

[185] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî),2013, s.118

[186] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî),2013, s.118

[187] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî),2013, s.118

[188] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî),2020, s.119,120…

[189] Bediüzzaman Said Nursi Seyahatnamesi, 2019, s.106

[190] Tarihçe-i Hayat, 2013,s.96

[191] Tanin Gazetesi, 24 Mayıs 1909 İstanbul; Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, 2.Baskı, İst.1998, 1/304-307

[192] Son Şahitler, 4.Cild s. 307

[193] Son Şahitler, 3.Cild s. 257

[194] Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, 2013, s. 662-64.

[195] Eski Said Dönemi Eserleri(Minâzarât),2020, s.190,

[196] Eski Said Dönemi Eserleri(Minâzarât),2020, s.190,

[197] Eski Said Dönemi Eserleri(Minâzarât),2020, s.191

[198] ABIBSNİŞ,Cilt-I, s.666

[199] Mektubat, 2013,s.706,

[200] Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 294-295

[201] Münir Süleyman Çapanoğlu, Türkiye’de Sosyalist Hareketleri ve Sosyalist Hilmi, Pınar Yayınevi, 1964, s.19; Şahiner, Nurs Yolu, s.129

[202] Sina Akşin, 37 Mart Olayı, s. 129

[203] Sina Akşin, 37 Mart Olayı, s. 158

[204] Sina Akşin, 37 Mart Olayı, sh. 253.

[205] Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor.(Emirdağ Lahikası-II,2013, s.870)

[206] Emirdağ Lahikası-I,2013, s.421

[207] Age,s.421

[208] Emirdağ Lahikası-I,2013, s.431

[209] Emirdağ Lahikası-I,2013, s.421

[210] Emirdağ Lahikası-I,2013, s.421

[211] Mufassal Tarihçe-i Hayat, Nisan 1998, s: 298.

[212] Âsâr-ı Bediiye, s: 324.

[213] Mufassal Tarihçe-i Hayat, Nisan 1998, s: 301-304.

[214] http://www.erisale.com/content/bilgiler/tr/494.xhtml

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir