Hacdaki Hikmetler

Âlem-i İslâm’ın çektiği sıkıntılar hepimizin yüreğini sızlatıyor ve ferec ve fütûhât ne zaman gelecek diye muzdarip bir vaziyette bekliyoruz. Çünkü Müslümanların yaşadığı musîbetler ve felâketler bizleri derinden üzüyor, bu musîbetlerin altında yatan hikmetlerin neler olabileceği yönünde düşüncelere sevk ediyor. Bu musîbet ve sıkıntıların kader ciheti ile hikmetleri neler olabilir? Bu sorunun cevabı olarak musîbetlerin altında yatan hikmetlerin birisinin Hac’daki ihmâlin olduğunu öğreniyoruz Sünûhât’tan. Tabiî başka hikmetler de vardır. Önce hac ile ilgili Sünûhât’taki bölüme bakalım:

“Rüyâ hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmâli, musîbeti değil, gazab ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z-zünub değil, kessâretü’z-zünûb oldu. Haccın bahusus taarrüfle tevhîd-i efkârı, teâvünle teşrîk-i mesa’iyi tazammun eden içindeki siyâset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimâîyenin ihmâlidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdâma zemin ihzâr etti. (Sünûhât, 71)

Bedîüzzamân hac ve ondaki hikmetin ihmâlinin musîbeti değil, gazap ve kahrı celp ettiğini söylüyor. Hakikaten yaşanan hadiseler musîbetin de ilerisinde gazap ve kahır şeklinde tecelli ediyor. Bir günde yüzlerce, hatta tusunami gibi musîbetlerde yüz binlerce insan hayatını kaybediyor. Bedîüzzamân hacdaki ihmâlin cezasının da “keffâretü’z-zünûb ya’nî günahların keffâreti; mü’minlere, işledikleri günahların affı için Allah tarafından verilen keffâret hükmündeki hastalık ve musîbetler değil; kessâretü’z-zünûb ya’nî günahların çoğalması olduğunu” belirtiyor. Çünkü kefferatü’z zünûb olsa ceza çekilir ve musîbet kalkar.

Üstad Sünûhât’ta “Musîbet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiilinizle kadere fetva verdirdiniz ki, şu musîbetle hükmetti? Musîbet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder.” sorusuna karşı cevap olarak söyle bir îzâhât yapar.

“Dedim: “Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmâlimizdir: salât, savm, zekât” şekilde cevap vererek Birinci Dünya Şavaşı’nda çekilen sıkıntıların üç tane ibâdetteki ihmâlimiz olduğunu belirtir ve şöyle devam eder. “Zirâ’, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat tâlim, meşakkat, tahrikle bir nevî namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsân ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterâkim zekâtı aldı. El cezâu min cinsi’l-amel” sırrınca çekilen musîbetlerin kefferâtü’l zünûb olarak “Mü’minlere, işledikleri günahların affı için Allah tarafından verilen keffaret hükmündeki hastalık ve musîbetler” şeklinde tecelli ettiğini belirtmektedir.

Ancak hacdaki ihmâl ise “kessâretü’z-zünûb” olduğu için günahları dahâ da artırıyor. Çünkü hacdaki hikmetin ihmâlinin keffâretü’z-zünûb olmayacağını ve bu ihmâllerin devam ettikçe gazap ve kahrın da devam edeceği anlaşılmaktadır. Buradan haccın hikmetlerinin çok büyük olduğunu anlıyoruz. Demek ki hacdaki hikmetleri hacda yapılan şahsî ibâdetler karşılayamıyor. Haccın hikmetlerini ise Üstad şu şekilde ifâde ediyor:” Taarrüfle tevhîd-i efkârı, teâvünle teşrîk-i mesâî’yi tazammun eden içindeki siyâset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimâîye” diye sıralayarak tamamlıyor. Bunları incelersek hacda:

• Taarrüfle tevhîd-i efkâr: Tanışmakla birlikte fikir birliği.

• Teâvünle teşrîk-i mesâî’yi tazammun: Ya’nî yardımlaşma ile âlem-i İsâamın mesâî’sinin tanzîmi ve birlikte çalışma, yardımlaşma mesâî’si kurmak.

• İçindeki siyâset-i âliye-i İslâmiye: İçerisinde İsâamın o yüksek siyâseti ve devlet yönetimindeki ihmâllerin görüşülmesi ve yüksek İslâm siyâsetinin tezâhürünün şûrâ ve meşveretinin tahakkuku.

• Maslahât-ı vâsîa-i içtimâîye: Geniş içtimâî ve sosyal hayatın faydasına yapılacak çalışmalar.

Yukarıdaki dört maddede saymaya çalıştığımız hikmetlerin hacda yapılması gerekirken ihmâl edilmesi ve Sünûhât’taki bahsin devamında Hint, Tatar, Kafkas, Arap ve Afrika Müslümanlarının yaptıkları ihmâlleri de sayarak bu ihmâllerin kessâretü’z-zünûb” (günahların çoğalması) olarak tecelli etiğine işaret ediyor.

İşte o kardeş Müslüman ülkelerin işledikleri hatalar.

• “İşte Hint, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.

• İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, bîçare vâlideleri olduğunu, “ba’de harabi’l-Basra” anlıyor. Ayakucunda ağlıyorlar.

• İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.

• İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vaveylâ ediyor.

• İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, vâlide gibi saçlarını çekip âh ü fîzar ediyor.

Bedîüzzamân, yukarılarda saymaya çalıştığımız hatalar ve ihmâllerin kessâretü’z-zünûb (günahların çoğalması) olacağını ve öyle de olduğunu belirterek bunun sonucunun ise “düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdâma zemin ihzâr etti” diyerek ve “Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatlar ettirildi. Fa’tebirû! İbret alın! tespitleriyle neticelerini izhâr etmektedir.

Acaba İslâm âlemi bu hikmetleri yapabiliyor mu? O yüksek hac kongresi olan şurayı toplayıp Âlem-i İslâm’ın dertlerini ve problemlerini konuşup karar altına alabiliyor mu? Diplomatlık alanında İslâm’ın yüksek siyâsî şecâatini yerine getirebilecek kararları alıp dünyaya bu duruşunu birlik ve beraberlik içinde ilân edebiliyor mu? İslâm kardeşleri olan ülkelerin yaptıkları hataları telâfî edecek uhuvvet ve ittihâd vazîfelerini deruhte edebiliyor mu? Elbette ki bu ihmâllerin sonucu olarak halen âlem-i İslâm gazap ve kahrın hükmü altında yapılan hataların neticesini ödemeye devam etmektedir. Bu gazap ve kahrın kalkması için ise bu yapılan ihmâllerin telâfisi yanında Üstad Bedîüzzamân fıtrî ıztırâr hali ile;

• “Korkaklıkta darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat-i cinsiyesiyle câmusa saldırır. İşte dehşetli bir cesâret…

• Hem darb-ı mesel olmuş, keçi, kurttan havfı, ıztırâr vaktinde mukavemete inkılâp eder; boynuzuyla kurdun karnını deldiği vâkidir. İşte harîka bir şecâat,

• Fıtrî meyelân, mukavemet-sûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa mâruz bırakılsa, meyl-i inbisât demiri parçalar.” Tespitlerini nazarlara sunarak îzâhlara şöyle devam eder.

“Evet, şefkatli tavuk cesâreti, hamiyetli keçi ıztırârî şecâati gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün burudetli husûmet-i kâfiranesine ma’rûz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şahittir.”

Bununla beraber îmânın mâhiyetindeki hârikulâde şehâmet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecâat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mucîzeleri gösterebilir.

“Birgün olur elbette doğar şems-i hakîkat

Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem?”

Bedîüzzamân bu tespitleri ile bu gazap ve kahrın kalkacağını ve bu zulmetin ebedî kalmayacağını, bir gün elbette hakîkat güneşinin doğacağını müjdelemektedir. İnşâallah bu müjde gecikmez ve âlem-i İslâm beklenen ferec ve futûhatı çok fazla bedeller ödemeden vazîfelerini derûhte ederek yaşar. Bunu rahmet-i İlâhîden ümîtle bekliyoruz. (Sünûhât, 73)

Burada haccın, hacılar üzerinde bıraktığı büyük te’sîr ve hacdaki vazîfe yapan Müslümanların kulluk ve ubûdiyet cihetini de nazarlara sunalım. Hacdaki şahsî vazîfe ve ubûdiyetleri ise Üstad Bedîüzzamân Saîd Nursî Onaltıncı Söz’de şöyle sıralıyor.

• Hacda pek kesretli Allahu ekber denilmesi,

• Hacc-ı şerif, bil’asâle herkes için bir mertebe-i küllîyede bir ubûdiyet oluşu.

• Bir hacı, ne kadar âmi de olsa, kat-ı merâtib etmiş bir velî gibi, umûm aktâr-ı arzın Rabb-i Azîmi ünvânıyla Rabbine müteveccih, bir ubûdiyet-i külliye ile müşerref olması.

• Elbette, hac miftahıyla açılan merâtib-i külliye-i Rubûbiyet ve dürbünüyle nazarına görünen âfâk-ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayâline gittikçe genişlenen devâir-i ubûdiyet ve merâtib-i Kibriyâ ve ufk-u tecelliyâtın verdiği harâret, hayret ve dehşet ve heybet-i Rubûbiyet Allahu ekber, Allahu ekber ile teskîn edilebilir.

• Ve onunla, o merâtib-i münkeşife-i meşhûde veya mutasavvire ilân edilebilir.

Allah (cc) hac ibâdetine şahsi ve umûmî çok hikmetler, vazîfeler ve maslahatlar ile kulluklar derc etmiştir. İşte haccın umâma bakan hikmetlerinin ihmâli sanırım çok mes’ûliyetleri de berâberinde getirmektedir. İnşâallah haccın ihmâl edilen umûmî hikmetleri derûhte edilir de umûmî gazap ve kahrın kalkmasına vesîle olur.

Abdülbâkî ÇİMİÇ

bkicimic@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir