Hadd-i Bülûğ ve Sinn-i Teklif

Bedîüzzamân Hazretleri Asa-yı Musa’da “sinn-i teklif onbeş seneye işarettir.[1]” demektedir.  Ayrıca Mektubat’ta da bunu teyid eden şu ifâde vardır.” Sinn-i mükellefiyet onbeş sene kabul ediliyor.[2]”

Hadd-i bülûğ; bülûğa erme, ergenlik yaşı ve çağıdır. Sinn-i bülûğ ise ergenlik yaşıdır. Sinn-i teklîf de insanın dînî emirleri yapmakla mükellef olduğu çağ; bülûğ çağı ve yaşıdır. Tarihçe-i Hayat’ta bu yaşın on beş yaş civarı olduğuna şöyle işâret edilmiştir.” Molla Said, Bitlis’te iken onbeş-onaltı yaşlarında idi. Henüz sinn-i büluğa vâsıl olmuştu.[3]”

Yine Otuz İkinci Sözde bu konu ile alakalı şu îzâhatlar yapılmaktadır.”Onbeş yaşına girmeden, yani hadd-i bülûğa vâsıl olmadan vefat eden çocuklar, وِلْدَانٰ مُخَلَّدُونَ ile tabir edilen Cennet çocukları şeklinde ve Cennet’e lâyık bir tarzda gayet süslü, sevimli bir surette, onları Cennet’te dahi peder ve vâlidelerinin kucaklarına verir. Veledperverlik hislerini memnun eder, ebedî o zevki ve o lezzeti onlara verir. Zira çocuklar sinn-i teklife girmediklerinden, ebedî, sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en âlâsı Cennette bulunur. Yalnız, çok şirin olan veledperverlik, yani çocuklarını sevip okşamak zevki, Cennet tenasül yeri olmadığından, Cennette yoktur zannedilirdi. İşte bu surette o dahi vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir tarzda vardır. İşte, kablelbülûğ evlâdı vefat edenlere müjde![4]”

Mesele Emirdağ Lahikası’nda biraz dahâ netleştirilir ve şu îzâhatlar yapılır. ”Sarîh âyet وِلْدَانٌ tâbiri ifâde eder ki, feraiz-i şer’iyeyi yapmaya mecbûr olmayan ve ma’sûniyet cihetiyle de yapmayan ve kable’l-bülûğ (ergenlik öncesi, bulûğdan önce) vefat eden çocuklar, Cennete lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat şer’an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder ve vâlideleri onları alıştırmak için, teşvikkârâne emretmek ve on yaşına girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şeriatta var. Demek, “Vacip olmadığı halde, nafile nevînden yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar büyükler gibi namaz kılıp oruç tutan çocuklar, mütedeyyin büyükler gibi büyük mükâfatı görmek için otuz üç yaşında olacaklar” diye, bir kısım tefsir bu noktayı îzâh etmeden, umûm çocuklara teşmil etmişler. Has iken âmm zannedilmiş.[5]”

Öyleyse şöyle diyebiliriz. Hadd-i bülûğ ve sinn-i teklif yaşı Bedîüzzamân Hazretleri’nin de ifâdesi ile onbeş yaştır. Bu yaştan önce çocuklarımız, feraiz-i şer’iyeyi yapmaya mecbûr değiller ve ma’sûniyet durumundadırlar. “Fakat şer’an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder ve vâlideleri onları alıştırmak için, teşvikkârâne emretmek ve on yaşına girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şeriatta var.” olduğunu da Üstad Bedîüzzamân Hazretleri ifâde etmiştir. Ayrıca Çocukların “Vacip olmadığı halde, nafile nevînden yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar büyükler gibi namaz kılıp oruç” tutabileceği de îzâh edilmiştir.

İnsanın dinen mükellefiyet yaşı sinn-i teklîf olan onbeş yaştır. Onbeş yaşta din-i teklîf başlar ve Barla Lahikası’sında Bedîüzzamân Hazretleri’nin Mehmed Mes’ud adlı talebesinin şu ifâdeleri de onbeş yaştan sonra mes’uliyetin başladığı ve şeytanın insana musallat olduğunu göstermektedir. “Hadd-i büluğumdan bu âna kadar, laîn şeytanın zırhından mamul bir sanduka derununda kilitlemiş olduğu akl-ı uhrevî ve imânımı tazyîk altına almıştı.[6]”

Şimdi hakîkat-i hâl böyleyken şeytan-i laîn hadd-i bülûğ ve sinn-i teklif yaşı olan onbeş yaştan önce yapılamayan ibâdetleri ve işlenen kusûrları istimâl ederek vesvese verebilmekte ve hadd-i bülûğdan sonra, hadd-i bülûğ ve sinn-i teklif öncesi kusûrâtları ve ihmâlleri kullanarak kulları rahatsız edebilmekte ve kalbe yakın olan lümme-i şeytaniyeden vesveseler fısıltıyarak, kulu Rabbinin huzurundan kaçırma planları yapmaktadır. Böylece vesvesenin mâhiyetini bilmeyen insanlarda büyük bir huzursuzluk ve rahatsızlık meydana getirerek mükellef olmadığı bir dönemin yükünü ve sorumluluğunu kula yüklemeye çalışmaktadır. Hatta cehaletimizden de istifâde ederek esâsında zayıf olan desiseleri ile kulları Rabbine karşı sû-i edepte bulunmakla avlamaya çalışmaktadır.

Kul, hadd-i bülûğ ve sinn-i teklif yaşından önce ebeveyninin de yardımı ve telkini ile ibâdetlere başlatılır ve ta’kîb de edilir. Bu nafile nev’înden yapılan ibâdetlerdir. Bu mânâda Bedîüzzamân Hazretleri’nin gelen ifâdeleri ne kadar önemlidir.” Risâle-i Nûr’un fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak, başta, mâ’sûm çocuklardır. Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i îmânî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve i îmânın erkânlarını rûhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabûl etmek derecesinde zor oluyor, yabânî düşer. Bilhassa, peder ve vâlidesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, dahâ ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet yerinde istiskâl edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevî belâ olur. Âhirette de onlara şefaâtçi değil, belki dâvâcı olur: “Neden îmânımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız?”diye şekvacı olur.

“İşte bu hakîkate binaen, en bahtiyar çocuklar onlardır ki, Risâle-i Nûr dairesine girip dünyada peder ve vâlidesine hürmet ve hizmet ve hasenatı ile onların defter-i a’mâline vefatlarından sonra hasenatı yazdırmakla ve âhirette onlara derecesine göre şefâat etmekle bahtiyar evlât olurlar.[7]”

Sonuç:
*Sinn-i teklif onbeş seneye işarettir.

*Sinn-i mükellefiyet onbeş sene kabul ediliyor.

*Sinn-i teklîf; insanın dînî emirleri yapmakla mükellef olduğu çağ; bülûğ çağıdır.

*Sinn-i bülûğ ise ergenlik yaşıdır.

*Hadd-i bülûğ da bülûğa erme yaşı, ergenlik çağı.

*Sinn-i teklîf, insanın dînî emirleri yapmakla mükellef olduğu çağ; bülûğ çağı ve yaşıdır.

*Onbeş yaşına girmeden, yani hadd-i bülûğa vâsıl olmadan vefat eden çocuklar ebediyen cennet çocuklarıdır.

*Sinn-i teklife girmediklerinden, ebedî, sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklardır.

*Kable’l-bülûğ (ergenlik öncesi, bulûğdan önce) vefat eden çocuklar, feraiz-i şer’iyeyi yapmaya mecbûr olmayan ve ma’sûniyet durumundadırlar.

*Şer’an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder ve vâlideleri onları alıştırmak için, teşvikkârâne emretmek ve on yaşına girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şeriatta vardır.

*Çocuklar, vacip olmadığı halde, nafile nevînden yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar büyükler gibi namaz kılıp oruç tutabilirler.

*İnsanın dinen mükellefiyet yaşı sinn-i teklîf olan onbeş yaştır. Onbeş yaşta din-i teklîf başlar.

* Laîn şeytan, hadd-i büluğdan sonra akl-ı uhrevî ve imânımızı tazyîk altına almaya başlar.

*Şeytan-i laîn hadd-i bülûğ ve sinn-i teklif yaşı olan onbeş yaştan önce yapılamayan ibâdetleri ve işlenen kusûrları istimâl ederek vesvese verebilmektedir.


*Bunun çare-i yegânesi vesveseyi tanımak ve bilmektir. Bedîüzzamân Hazretleri vesveseyi şöyle ta’rîf eder. Vesvese;” Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mâhiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mâhiyetini bilsen, onu tanısan, gider. Zirâ’ şu vesvese öyle birşeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider. [8]”

*Hem şeytanın desiselerine ve vesveselerine karşı şöyle davranılmalıdır. “Senin başın böyle bir tedâi-yi efkâra müptelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibaha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusûr ettim!” deyip tetkikle meşgul olup durma; tâ o zayıf münâsebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zirâ’, teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner, bir maraz-ı hayâlî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevî tahattur ise, gâliben ihtiyarsızdır. Husûsan, hassas asabîlerde dahâ gâliptir. Şeytan şu nevî vesvesenin madenini çok işlettirir. Şu yaranın merhemi şudur ki:Tedâi-yi efkâr, gâliben ihtiyarsızdır; onda mes’uliyet yoktur. Hem tedâide mücâveret var, temâs ve ihtilât yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri birbirine sirâyet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek-i ilhâm, kalb taraflarında mücaveretleri var. Ve füccâr ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi-yi efkâr saikasıyla, istemediğin pis hayalât gelip nezih efkârın içine girse, zarar vermez-meğer kasten olsa veya zarar zannıyla onunla ziyâde meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele birşeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur; pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.[9]”

*Hem “Dinde harec yoktur.” Yanî “Dinde zorluk yoktur.[10]” Madem böyledir. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal bir harecdir. Hakîkat-i hale muttali’ olmak güçtür, dindeki yüsre münâfidir. “Din kolaylıktır.[11]” esâsına muhaliftir.

*Şeytanın verdiği vesveselere karşı kullanacağımız önemli silahlar vardır. Meselâ;” Nasıl ki aynada yılanın sûreti ısırmaz ve ateşin misali yandırmaz ve murdarın aksi telvis etmez.[12]”

*Hem bazan şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde, Cenâb-ı Hak hakkında fenâ sözler söyler. O adam zanneder ki, onun kalbi bozulmuş ki böyle söylüyor; titriyor. Halbuki onun titremesi ve korkması ve adem-i rızâsı delildir ki, o sözler kalbinden gelmiyor, belki lümme-i şeytâniyeden geliyor veya şeytan tarafından ihtâr ve tahayyül ediliyor.

*Hem insanın letâifi içinde teşhis edemediğim bir iki lâtife var ki, ihtiyâr ve irâdeyi dinlemezler, belki de mes’uliyet altına da giremezler. Bazan o lâtifeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: “Senin isti’dadın hakka ve îmâna muvafık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin seni şekâvete mahkûm etmiştir.” O bîçare adam ye’se düşüp helâkete gider.

*İşte, şeytanın evvelki desiselerine karşı mü’minin tahassungâhı, muhakkıkîn-i asfiyanın düstûrlarıyla hudûtları taayyün eden hakaik-i îmâniye ve muhkemât-ı Kur’âniyedir. Ve âhirdeki desiselerine karşı, istiâze ile, ehemmiyet vermemektir. Çünkü ehemmiyet verdikçe, nazar-ı dikkati celb ettirip büyür, şişer. Mü’minin böyle mânevî yaralarına tiryak ve merhem, Sünnet-i Seniyyedir.[13]”

Bâkî ÇİMİÇ 

bakicimic@hotmail.com
 

Dipnotlar:
[1] Asa-yı Musa, s:242
[2] Mektubat, s:281
[3] Tarihçe-i Hayat, s:45
[4] Sözler, s: 648
[5] Emirdağ Lahikası-2;s:66
[6] Barla Lahikası, s:91-92
[7] Emirdağ Lahikası-1,s:41
[8]Sözler, s:274
[9] Sözler, s:274
[10] Şer’î bir hükümdür.
[11] Buhari, Îmân: 29
[12] Lem’alar s: 75
[13] Lem’alar, s: 75

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir