Hayır- Şer ve Fiiller

catsHayır- Şer ve Fiiller

Fenâ ve şer fiillerin durumu nedir? Bu fiiller zatında şer midir? Yoksa şerler esâsında şer değil, kul irâde-i cüzîyesi ile seçerek sû-i istimâl ile kendisine şer mi yapıyor? Sualler sürüp gidiyor…

Cenâb-ı Hak hayırdan ve haseneden yanadır. Kullarının hayır işlemesini ister, şer işlemesini istemez. “Fakat seyyiatı isteyen, nefs-i insâniyedir—ya isti’dâd ile, ya ihtiyâr ile.”[1] Öyleyse seyyiatı(şerri) nefs-i insâniye ister. Çünkü nefsin mâhiyetinde böyle bir özellik vardır. İnsan imtihâna tâbidir. Dünya hayatı bir imtihandır. Din de bir tekliftir. Elmas ile kömür, çalışan ile çalışmayan, hak eden ile etmeyen imtihan ile tefrik edilir. Böylece ervâh-ı tayyibe ile ervah-ı habîse ayrılmış olur. Çünkü “Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ, ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile, müsabaka meydanında birbirinden ayrılsın.”[2]

Hem şerler ademdir(yokluktur). Hayırlar ise vücûdîdir. Vucût için ise illet-i hakîkî, irâde ve kudret-i Rabbâniye gerekir. Onun için de irâdî fiillerde insanın dilemesi ve meyli sadece irâde-i külliyeye bir şart-ı âdî hükmündedir. Yoksa illet(hakîkî sebep) değildir. İnsan dilese dahi kudret ve irâde-i Rabbâniyenin hikmeti iktizâ etmezse dilemez ve vücût vermez. “İnsan her ne kadar fail-i muhtar ise de, fakat “Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz.”[3] sırrınca, meşiet-i İlâhiye asıldır, kader hâkimdir. Meşiet-i İlâhiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir,”Kader gelince, gören göz görmez olur.”[4] hükmünü icra eder. Kader söylese, iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyâr-ı cüz’î susar.”[5]

Mesela; namaz kılmak hayırdır ve vücudîdir. Biz diledik ve zâhiri şerîata uyarak namazımızı kılmak için irâdemizi sarf ettik ve Allah(cc) namaz ibâdetini bize nasip etti, hayır olarak o fiilimizi yarattı. Hem bu ibâdetin illeti emirdir. Neticesi ise rızâ-i haktır. Semerâtı ise uhrevîdir.

Namaz kılmayan kişi ise bir terk ile şer işlemiş olur. Öyleyse bu fiil ademdir. Zaten namaz kılmayan kişi için namaz diye bir şeyden bahsedilemez. Çünkü ortada böyle bir ibâdet ve fiil yoktur. Namaz ibâdetinin vücûdu için gerekli bütün şartlar olsa da o kişinin isteme ve dileme şartı olmadığı için, o ibâdetin neticesi vücûd olarak yaratılamamış ve şer olmuştur. Yanî kişi kendi sû-i ihtiyârı ile bu fiili kendisine şer yapmıştır. Bu şerrin neticesi ezelî kaderde tayin edilmiş ve Kur’ân ile de bildirilmiştir. Yüce Allah ise kullarının namaz kılmasını istemekte ve terk edilmesini istememektedir. Onun için hayırlar Allah’a aittir. İnsanın nefsi ise şerden yana olduğu için hayrı istememektedir. İnsan, hayırları istiyorsa nefsinin rağmına istemektedir. Çünkü kalbdeki imân fenâ meyelanları tard eder ve kul Rabbinin emri istikâmetinde îmânın te’sîri ve Allah’ın dilemesi ve istemesi ile hayırlara ulaşır.

Bir misal ile konuyu akla yaklaştırmaya çalışalım. Yüce Rabbimiz kaderde verem hastalığına düşmenin ve düşmemenin şartlarını birlikte tayin etmiş ve ecel-i muallâk gibi Levh-i Ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbatta mukadder olarak yazmıştır.  İnsanlar kaderde tayin edilen verem hastalığına düçâr olacak tercihleri yaparak neticesi kaderde tayin edilen hastalığa kendi irâdeleri ile düşmüşlerdir. Eğer sağlıklarına dikkat etmişler, dengeli ve yeterli beslenmişler, verem mikrobunun bulaştığı ortamlardan uzak kalmışlar ise bu sefer kaderde tayin edilen ve verem hastalığına düşmeme şartlarına riâyet ettikleri için bu hastalığa yakalanmamışlardır.

İşte kaderde bütün şartlar tahakkuk etmiş ve neticeleri de belirtilmiş, Kur’ân ve sünnet ile insanlara bildirilmiştir. Kul kendi sû-i istimâli ile kendisine sağlıklı olarak verilen vücûdu istikâmette kullanmamış ve bahsedilen hastalığın şartlarını seçerek o neticeyi kendisi istemiştir. Ancak kendi kesbi ile bu neticeyi istediği için de önceden kendisine bildirilen neticeye ulaşmış olup itirâza hakkı olamaz ve neticeden kendisi sorumludur. Çünkü emânete zarar vermiş ve yanlış tercihleri bilerek kesb etmiştir.

Bir talebe aynı şartlarda, aynı sınıfta ve aynı muallimden ders aldığı ve okulun da bir imtihân yeri olduğunu bildiği halde, çalışmamış ve tamâmen kendisinin menfâati ve faydası için yapılan imtihânı kaybetmiş ise; o imtihân sorularında hatalı şıklar vardı, ben o şıklardan dolayı kaybettim, burada suçlu yanlış şıklardır veya o şıkları oraya koyandır diyebilir mi?

Hâlbuki aynı imtihândan yüz de alan, seksen de alan, elli de alan ve sıfır da alan oldu. Eğer o yanlış şıklar talebelerin kabiliyetlerini inkişaf ettirmemek üzere ve zararlı olsaydı başarılı olan talebeleri ve yüksek neticeleri ne ile îzâh edecektik? Demek ki insan şer ve tahribi kendisi istiyor ve önceden kedisine bildirilen neticeye ulaşıyor.

Talebe daha önce neticesi ve şartları belirlenen imtihâna çalışmayarak kendisi şerri istemiş ve o neticeye ulaşmıştır. Ancak imtihânın şartlarında ve neticenin belirlenmesinde dahli yoktur. İmtihân, şartlar ve netice bütünü ile öğrencinin hayrına ve faydasınadır. Hiçbir öğretmen talebesinin kötü not almasını istemez. Devamlı onları çalışmaya ve başarılı olmaya teşvik eder ve yüksek not almaları için uyarır. Ancak imtihânın gereğidir ki doğru cevaplar yanında yanlış cevaplar da olmalıdır. Yoksa bir soru, bir tane de doğru cevap olursa o zaten imtihân olmaz. Madem dünya bir imtihân yeridir, o halde ezdâd yanî hayırlar ve şerler birlikte bulunmalıdır.

Cenâb-ı Hak bu imtihân dünyasında emir ve nehiyleriyle teklifini sunmuş, Peygamberler ile de o teklifin bütün inceliklerini ümmetlerine bildirmiş ve tâlim ettirmiştir. Kimsenin i’tirâz hakkı olamaz. Şerler ve kubuhlar, hayırlar ve haseneler iç içe berâber bulunacak ki kullar seçimlerini yapabilsin ve çalışanla çalışmayan tefrik edilebilsin. “Evet, zeminde ezdad içtima etmiş, eşrar ahyara karışmış, içlerinde münakaşat başlamış. O sebepten ihtilâfat ve ıztırabat düşmüş. Ve ondan imtihanat ve müsabakat teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyat ve tedenniyat çıkmış.”[6] Ancak şu bilinmelidir ki şerler ve kubuhlar, hayırlar ve hasenelerin ortaya çıkarılması içindir; vücûdî değildirler. “Kâinatta maksud-u bizzat ve küllî ve şümullü olarak yaratılan, ancak kemaller, hayırlar, hüsünlerdir. Şerler, kubuhlar, noksanlar ise hüsünlerin, hayırların, kemallerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz’iyet kabilinden tebeî olarak yaratılmışlardır ki, hayırların, hüsünlerin, kemallerin mertebelerini, nevilerini, kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakaik-i nisbiyenin vücuduna veya zuhuruna bir mukaddeme ve bir vahid-i kıyasî olsunlar.”[7]

Abdülbâkî ÇİMİÇ
bkicimic@hotmail.com

http://www.feyzinur.com

[1] Sözler,2013,753

[2] Sözler,2013,s.422

[3] İnsan Suresi: 30

[4] Feyzü’l-Kadîr, Hadis No: 3312; Fethu’l-Kebir, 3:37, 366; Kenzü’l-Ummal, Hadis No: 3312.

[5] Mektubat,2013,s.88

[6] Sözler,2013,s.290

[7] İşârâtü’l-İ’câz,2013,s.50

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir