Kur’ân-ı Hakîm’in hazinesinin dellâlı

Bilindiği üzere Bediüzzaman Hazretleri maddî ve mânevî makamları kabul etmiyor. Talebelerinin ısrarlı tahşidatına karşı büyük makamları red ediyor. Talebelerinin ellerinde bir hak ve hakikat olduğunu kabul ettiği halde, bir nevi tevil ve izah ile kendisine verilen makamların yönünü ve yüzünü Riale-i Nur’a ve şahs-ı mânevîye çeviriyor. Kendisine tevcih edilen büyük makamları üç şahsiyetinden birisi ve en birincisi olan Kur’ân’a dellallık cihetiyle taşıdığı şahsiyeti için kabul ediyor. Bu şahsiyetinden tezahür eden etvar ve ahvallerin ise şahsına aid olmadığını, Kur’ân’a aid olduğunu açıkça söylüyor. Bunun dışındaki şahsiyetleri için verilen makam ve teveccühlerdeki ısrarların ise Risale-i Nur hizmetine zarar vereceğini ifade buyuruyor. Kutbiyet de verilse ihlâs için hizmetkârlığın tercih edilmesi gerektiğini ısrarla vurguluyor. “Bana o mukaddes dükkânın hizmetkârlığı yeter. Müflis bir hizmetkâr olsam, daha hoşuma gidiyor.”[1] diye ifade ediyor. İşte bu ve benzeri meseleleri ve sorulan suallere verilen cevapları Bediüzzaman’ın kendi ifadelerinden takip edelim:

“Sual: Hem maddî hem mânevî, hem nefsim hem benimle temas edenler gayet ehemmiyetli benden sual ediyorlar ki: “Neden herkese muhalif olarak -hiç kimsenin yapmadığı gibi- sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun? İstiğna gösteriyorsun? Ve herkes müştak ve talib olduğu ve Risale-i Nur’un intişarına, fütuhatına çok hizmet edeceği ve Risale-i Nur şakirdlerinin hasları müttefik oldukları ve senden kabul ettikleri büyük makamları kabul etmiyorsun? Şiddetle çekiniyorsun?

Elcevab: Bu zamanda ehl-i îmân öyle bir hakîkata muhtaçtırlar ki; kâinatta hiçbir şeye âlet ve tâbi’ ve basamak olamaz ve hiç bir garaz ve maksad onu kirletemez ve hiçbir şübhe ve felsefe onu mağlub edemez bir tarzda îmân hakîkatlarını ders versin. Umum ehl-i îmânın bin seneden beri teraküm etmiş dalaletlerin hücumuna karşı îmânları muhafaza edilsin. İşte bu nokta içindir ki, dâhilî ve haricî yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tâbi’ olmuyor. Tâ avam-ı ehl-i îmânın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın ve doğrudan doğruya hayat-ı bâkîyeden başka hiçbir şeye âlet olmadığından, fevkalâde kuvveti ve hakîkatı, hücum eden şübheleri ve tereddüdleri izale eylesin.

“Amma manevî ve makul ve zararsız ve bütün ehl-i îmân ve hakîkatın istedikleri nurânî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hâlis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla ve ihlâsınıza zarar gelmediği halde, eğer kabul etsen reddedilmeyecek derecede senedler, hüccetler bulunduğu halde; sen değil tevazu ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden o makamlardan kaçıyorsun?”

Elcevab: Nasılki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini feda eder; öyle de ehl-i îmânın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmesi için, lüzum olsa -hem lüzum var- kendim değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakikî hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi feda etmeye, Risale-i Nur’dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terkederim. Evet her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalaletten gelen gaflet-i umumiyede, siyaset ve felsefenin galebesinde ve enaniyet ve hodfüruşluğun heyecanlı asrında, büyük makamlar herşeyi kendine tâbi’ ve basamak yapar. Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesatını âlet eder. Mânevî makamlar olsa, daha ziyâde âlet eder. Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakîkatları basamak ve vesile yapıyor diye ittiham altında kalıp, neşrettiği hakîkatlar dahi tereddüdler ile revacı zedelenir. Şahsa, makama faidesi bir ise, revaçsızlıkla umuma zararı bindir.

Elhasıl: Hakîkat-ı ihlâs, benim için şan-ü şerefe ve maddî ve mânevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men’ediyor. Hizmet-i Nuriyeye gerçi büyük zarar olur; fakat kemmiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakîkat-ı ihlâs ile, herşeyin fevkinde hakaik-i îmâniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünkü o on adam, tam o hakîkatı herşeyin fevkinde gördüklerinden sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şübheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor nazarıyla bakıp, mağlub olarak dağılabilirler. Bu mana için hizmetkârlığı, makamatlara tercih ediyorum.”[2]

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Mektubat(Yirmi Altıncı Mektubun İkinci Mebhası’nın Âhiridir)

[2] Emirdağ Lahikası-1, s.140-141-142

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir