Latîfe-i Rabbâniye

İnsana Rabbimiz tarafından verilen hislerin istimâl mahalli ve zirveye ulaşması muhabbetullaha bağlanmıştır. Demek ki hisler hakîkî mânâda muhabbetullah için yaratılmış. Bu mânâda Risâle-i Nûr’dan bir alıntı yapalım.

“Rûh-u insanî gayr-ı mütenahi ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahi elemlere mahaldir. Gayr-ı mahsur lezzetlere iştahlıdır. Gayr-ı mahdut âmâli beslemektedir. Hattâ, kalbin dalâletiyle beraber rûhtan fışkıran şefkat, gayr-ı mütenahi elemleri tazammun ediyor.( Mesnevî-i Nuriye)

Yine Üstad Bedîüzzamân hazretleri Hutbe-i Şamiye’de;” Allah kalbin bâtınını îmân ve mârifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zahirini sair şeylere müheyya etmiştir.” demektedir.

Bu mânâları nazara arlığımızda kalbin batını sadece ve sadece muhabbetullaha aittir. Muhabbetullaha bizleri sevk eden duygu ise hislerdir.

Latîfe dahâ şümûllüdür diye düşünüyorum. Mesela Üstadımız latîfe için şu cümleyi kullanır.” Kalbden maksat, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latîfe-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, mâkes-i efkârı dimağdır.”( İşârâtü’l-İ’câz)

Yine Üstadımız kalb için şu îzâhları yapmaktadır.” Kalb, îmânın mahalli olduğu gibi, en evvel Sânii arayan ve isteyen ve Sâniin vücudunu delâiliyle ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze maruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerinin tenmiyesi (nemalandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramaya başlar. Bu noktalar ise, imân ile elde edilebilir.”( İşârâtü’l-İ’câz)

O zaman  his ve latîfe arasındaki farka şöyle diyebiliriz. His muhabbetullahta gâyat’ül gâyata muharrik olarak rûha dercedilmiş bir duygu iken latîfe-i rabbaniye kalb olarak vicdanı da kapsayan bütün duyguların şümûlünü kapsamaktadır diye düşünebiliriz.

Bu nedenle de latîfeden çıkan sonuç müşahedetullahtır. Hisler tek başına müşahedetullaha ulaşamıyor. Bütün duyguların merkezi olan kalb komutasındaki latîfelerle müşahedetullaha ulaşılıyor diye düşünüyorum.

Hem Üstadımız bu mânâda şöyle diyor:” Eğer insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı, bütün mâsivâyı terk, hattâ esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakkın zâtına rapt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, rûh, sır, nefis gibi, pek çok vazifedar letâifi ve hasseleri vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi, kendilerine mahsus ayrı ayrı tarik-i ubudiyette hakikat cânibine sevk etmekle, Sahâbe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa, kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medar-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.”( Yirmi Yedinci Söz)

Bu derse bir de bu cihetten bakma gereği hissettim.

Üstad Hazretleri latîfe-i rabbaniye için şu tespitleri yapıyor:

1.Âdetâ latîfe-i Rabbaniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nurânî olan aklın sekeratını ilân etmek demektir.(Muhakemat)

2.Vicdanın anâsır-ı erbaası ve rûhun dört havassı olan “irade, zihin, his, latîfe-i Rabbaniye…(Hutbe-i Şâmiye)

3.Kalbden maksat, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latîfe-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, mâkes-i efkârı dimağdır. Binaenaleyh, o latîfe-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki, o latîfe-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir.

Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâü’l-hayatı neşreden o cism-i sanevberî, bir makine-i hayattır ve maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir; sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar.

Kezalik, o latîfe-i Rabbaniye a’mâl ve ahvâl ve mâneviyatın hey’et-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u îmânın sönmesiyle, mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır.(İşârâtü’l-İ’câz )

4.Kâinat kitabıdır. Evet, şu kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları, efrâden ve terekküben Zât-ı Zülcelâlin vücud ve vahdetini, elsine-i mahsusaları kıraatla “Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin.” (İsrâ Sûresi, 17:44.)”yi tilâvet ediyorlar. Cemî zerrat-ı kâinat, birer birer, zat ve sıfât ve saire vücuh ile hadsiz imkânat mabeyninde mütereddit iken, birden bire bir ciheti takip, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret-bahşâ hikemi intaç ettiğinden, Sâniin vücub-u vücuduna şehadetle, avâlim-i gaybiyenin enmuzeci olan latife-i Rabbâniye içinde ilân-ı Sâni eden misbah-ı îmânı ışıklandırıyorlar. (Mesnevî-i Nuriye)

5.Evet, fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir Zâtın aynası olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letâfetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir latîfe-i Rabbâniye, şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.(Yirminci Söz)

6.İnsanın nasıl rûhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki, bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekvîniyeye ve o emirden vücud-u hâricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve latîfe-i Rabbâniye olan rûh, onların idaresinde, onların mânevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, rûhu şaşırtmaz. (Otuz Üçüncü Söz )

Küçük bir gaflette ölen latîfeler var.
Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve latîfeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o latîfe, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.”
Yukarıya aldığımız Risâle-i Nûr paragrafından anladığımıza göre latîfeler insanda tek bir  latîfe ile sınırlanamıyor ve insanın mahiyetinde envâ-i çeşit  latîfeler olduğu anlaşılıyor.

Yine anlıyoruz ki  latîfelerin insan rûhuna dercedilen merkezleri kalb ve vicdan oluyor.

Kalp ile vicdan ise  mahal’li imândır.

İmânın mahallî olan kalb ve vicdan ise mahalliin mazharı oluyor.

Yine Üstadın îzâhına göre bu mânevî duygular olan mazharı maddî cihazatın yaşaması ve hayatının devamı için maddî gıdalar istediği gibi o mânevî mazharı  de mânevî gıdalar istiyor. İşte o mânevî gıdanın şahı ve padişahı imân-ı billahtır ki özellikle kalbi ve vicdanı nurlandırarak onlara bağlı  latîfeler de böylece hayatlanır ve gıdalarını almış olurlar.

O  latîfelerin hayat bulması ve yaşaması ya da gıdalanması ise kalb ve vicdanı aydınlatan ve nurlandıran nûr-u imânla olacaktır.

İşte kalb ve vicdan nûr-u imândan mahrum olursa insanın kalbine ve vicdanına dercedilen latîfelerin hayatı sönecek ve ızdıraplar içinde kalacaktır. Bu da demek oluyor ki o  latîfelerin bazen sönmesi ve ölmesidir.

 Latîfeler sönerse ne olur?

 Latîfelerin sönmesi demek oraya nûrun gelmemesi demektir. Ne zaman o nûr oraya gelirse tekrar aydınlanması ve gıdalanması mümkündür.

Ya  latîfelerin ölmesi ne demek?

İşte bu durumda o insan kalbinin ve vicdanının nûru olan ve kişinin iarâdesinin meylinden sonra kalbine Allah tarafından derc edilecek olan nûr-u imânı istememiş ve meyletmemiş olacak ki o zaman kalbine ve vicdanına bağlı olan o  latîfe hayat bulamayacak ve ölecek demektir. İşte kâfirlerin halet-i rûhiyesi bu olmalıdır. Kalbinin yani kalbe bağlı  latîfelerin ölmesi bu olabilir.

İnsanda sınırsız latîfeler vardır. Her birisinin makamı farklı olabilir. Yani her birisi her makamdan istifâde etmeyebilir. Bu nedenle de bazı latîfeler kendi makamını ve alacağı nûru bulmadan gıdasını alamayabilir. Bu mânâda inanıyorum ki Risâle-i Nûrlar Kur’ân’ın manevi bir dersi ve tefsiri olması hasebiyle insan Risâle-i Nûr dersleri ve okumaları ile latîfeler gıdalarını alabilir.
O zaman Risâle-i Nûrları her daim okumak ve rûhumuza dercedilen latîfelerin her birinin farklı makamda derslerini alınması ve latîfelerin gıdalanması gerekiyor.

Velîlerin himmetleri, imdatları, mânevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî veya fiilî bir duâdır. Hâdî, Muğîs, Muîn, ancak Allah’tır. Fakat insanda öyle bir latîfe, öyle bir hâlet vardır ki, o latîfe lisânıyla her ne sual edilirse-velev ki fâsık da olsun-Cenab-ı Hak o latîfeye hürmeten o matlûbu yerine getirir. O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim. (Mesnevî-i Nuriye – Şûle)

Yukarıdaki “Fakat insanda öyle bir latîfe, öyle bir hâlet vardır ki, o latîfe lisânıyla her ne sual edilirse-velev ki fâsık da olsun-Cenab-ı Hak o latîfeye hürmeten o matlubu yerine getirir.” ifâdesi çok ilginç ve bir o kadar da önemli bir ifâde diye düşünüyorum. Devam eden cümlede ise Üstâdımızın o latîfeyi pek uzaktan görünse de teşhis edemeyişi ise ayrı biz önem ve dikkat çekici durumdur. Şahsî olarak bu ksım çok dikkatimi çekti paylaşmak istedim.

Ve mâdem insanda bâzı letâif var ki, teklif altına giremez; o latîfe hâkim olduğu vakit, tekâlif-i şer’iyeye muhâlefetiyle mes’ul tutulmaz.

Ve mâdem insanda bazı letâif var ki, teklif altına girmediği gibi, ihtiyar altına da girmez, hattâ aklın tedbiri altına da girmez; o latîfe, kalbi ve aklı dinlemez.

Elbette, o latîfe bir insanda hâkim olduğu zaman -fakat o zamânâ mahsus olarak- o zat, şerîata muhâlefette velâyet derecesinden sukut etmez, mâzur sayılır. Fakat bir şartla ki, hakàik-i şerîata ve kavâid-i îmânîye karşı bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın. Ahkâmı yapmasa da, ahkâmı hak bilmek gerektir. Yoksa, o hâle mağlûp olup -neûzü billâh- o hakàik-i muhkemeye karşı inkâr ve tekzibi işmam edecek bir vaziyet, alâmet-i sukuttur. (Yirmi Dokuzuncu Mektup)

Evet Risâle-i Nûrlardan yine hârika anektodlar latîfe konusuna. Böylece insanın mahiyetinin ne kadar şümûllü ve sırlı olduğu da anlaşılıyor. Latîfe konusu üzerinde epey fikir jimnastiği yapmamız gerekecek diye düşünüyorum.

Hem insanın letâifi içinde teşhis edemediğim bir iki latîfe var ki, ihtiyar ve iradeyi dinlemezler, belki de mes’uliyet altına da giremezler. Bazan o latîfeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: “Senin istidadın hakka ve imânâ muvafık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin seni şekavete mahkûm etmiştir.” O biçare adam ye’se düşüp helâkete gider.(On Üçüncü Lem’a )

Bu teklif altına girmeyen letàîf hakkında biraz dursak iyi olur diye düşünüyorum. Bu latîfenin mâhiyeti şöyle;

1.Teklif altına girmediği gibi,
2.İhtiyar altına da girmez,
3.Hattâ aklın tedbiri altına da girmez;
3.O latîfe, kalbi ve aklı dinlemez.
4.Üstadın tabirince;”Hem insanın letàifi içinde teşhis edemediğim bir iki latîfe var ki, ihtiyar ve irâdeyi dinlemezler, belki de mes’uliyet altına da giremezler.”
5.Ba’zan o latîfeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar.

Bâkî ÇİMİÇ
bakicimic@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir