Risâle-i Nûr’da Âyet ve Hadislerin Tefsîr Usûlü

Öncelikle önemli bir kâide ve düstûru nazarlara sunmak gerekiyor. Bedîüzzamân Hazretleri Sünûhât adlı eserinde ” Bazı âyât(ayetler) ve ehâdis(hadîsler) vardır ki, mutlakadır(kayıtsız, şartsız, serbest, müstakil, yalnız, tektir); külliye (bütüne, umûma, çoğunluğa ait) telâkki edilmiş(anlaşılmış). Hem öyleler vardır ki, münteşire-i muvakkatedir(geçici olarak, belli bir zaman için ortaya çıkan, meydana gelendir); daime(her vakit, sürekli, her zaman) zannedilmiş. Hem mukayyed (kayıtlı, sınırlı, husûsi) var; âmm(herkese ait, umûma şamil) hesap edilmiş.[1]” Diyerek çok önemli bir noktanın îzâhını yapmıştır.

Öyleyse ayet ve hadîslerin tefsîrinde ve açıklanmasında bu noktaların göz önünde bulunması gerekir. Çünkü içtihâd ve tecdid meselesinde ehliyet ve selâhiyet gerekir. Herkes bu konuda ehliyet sahibi değildir. Onun içindir ki bir sözü; “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makâmda söylemiş?” temel kâidesi dikkate alınmalıdır. Evet, kelâmın tabakâtının ulvîyeti, güzelliği ve kuvvetinin menbâı şu dört şeydir: “Mütekellim, muhatap, maksat ve makâm.[2]” Ayrıca şu gelen hadîs-i şeriflerde çok önemlidir. “Muhakkak Allah bu ümmet için her yüz sene başında dini yenileyen bir müceddid gönderir.[3]” ve ” Asrın imamını tanımadan ölen cehalet ölümü üzerine ölür.[4]” buyrulmuştur.

Nisâ’ Sûresi’nde de bu noktaya bakan ayet şöyledir: “Hâlbûki, bu haberi yayacak yerde peygambere ve mü’minlerden ihtisâs ve selâhiyet sahibi kimselere müracâat etselerdi, elbette o kimseler hüküm çıkarmaya ehliyetli olanlar işin doğrusunu bilirlerdi.[5]” Hem Şualar, Beşinci Şua’da da Bedîüzzamân Hazretleri şu açıklamaları yapmıştır.” Âhirzamânda vukû’â gelecek hâdisâta dair hâdislerin bir kısmı, müteşâbihat-ı Kur’âniye (Kur’ân’ın müteşâbih, teşbihli olan âyetleri) gibi, derin mânâları var. Muhkemât (Hüküm ihtiva eden ayetler, te’vîl ihtimâli bulunmayan Kur’ân âyetleri) gibi tefsîr edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsîr yerinde te’vîl (yorum) ederler. “Hâlbuki o ayetlerin tefsîrini Allah’tan ve ilimde derinlik ve istikâmet sahibi olanlardan başkası bilemez.[6]” sırrıyla, vukû’undan sonra te’vîlleri anlaşılır ve murâd ne olduğu bilinir ki, ilimde râsih olanlar “Biz buna inandık. Muhkem ayetler de, müteşâbih ayetler de, hepsi Rabbimizin katından indirilmiştir.[7]” deyip o gizli hakîkatleri izhâr ederler(açıklarlar).[8]”

Müteşâbih hadîslere bir misal verecek olursak “Hem meselâ, bir vakit huzûr-u Nebevîde derin bir ses işitildi. Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: “Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür.” Bu garip haberden beş altı dakika sonra birisi geldi, dedi: “Ya Resulallah, yetmiş yaşında bulunan filân münâfık vefat etti, Cehenneme gitti.[9]” Peygamberin yüksek belîğâne kelâmının te’vîlini gösterdi.[10]”

Bu noktada Mâide Sûresi’nin tefsîrinde Bedîüzzamân Hazretleri çok mühim bir noktayı daha nazarlara sunarak ayetlerin farklı tefsîr açıları olduğunu açıklamıştır. Şöyle ki; “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse kâfirdir.[11]… (ila ahir) ayetini Bedîüzzamân Saîd Nursî Hazretleri “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse kâfirdir.[12]…(ila ahir) hüccet edenlere(delil gösterenlere), “Biçâre (çaresiz) bilmezdi ki “Kim Hükmetmezse” bimânâ (mânâ olarak) “Kim tasdîk etmezse”dir.[13]” şeklinde tefsîr etmiştir. Ayetteki “hükmetmezse” mânâsının “tasdik etmezse” mânâsında olduğunu îzâh ederek büyük bir farkı ortaya koymuştur.

Ayrıca Münâzarât’ta “Yahûdi ve Nasara(Hıristiyan) ile muhabbetten Kur’ân’da nehiy(yasak) vardır. “Yahûdileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.[14]” Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz? Sorusunu soranlara Bedîüzzamân Hazretleri şöyle cevap vermiştir:

Evvelâ: Delil kat’iyyü’l-metîn(ibârenin kesin, şüphesiz oluşu) olduğu gibi, kat’iyyü’d-delâlet(bir ibârenin, ifâde ettiği mânâya ve hükme işaretin kesin olması, delilin kesinliği) olmak gerektir. Hâlbuki te’vîl(yorum) ve ihtimâlin (olabilirliğin) mecâli (gücü, imkânı) vardır. Zirâ, nehy-i Kur’ânî (Kur’ân’ın yasakları) âmm(herkese ait, umûmî ) değildir, mutlaktır (kayıtsız, şartsızdır). Mutlak (kayıtsız ve şartsız oluş) ise, takyid olunabilir(kayıt altına alınabilir). Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse(açıklasa, gösterse), i’tirâz olunmaz. Hem de hüküm müştak (düşkün, istek) üzerine olsa, me’haz-ı iştikakı(iştirak, katılma noktası), illet-i hüküm(hükmün sebebi, nedeni) gösterir. Demek bu nehiy, Yahûdi ve Nasara ile Yahûdiyet ve Nasraniyet olan ayinleri(dinî merâsim, dinî adet, örf, gelenek, usûlleri) hasebiyledir (özelliğiyledir).

Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san’atı içindir. Öyleyse herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san’atı, istihsan etmekle(beğenmek, güzel bulmakla) iktibâs etmek(alıntı yapmak) neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin(eşin, hanımın) olsa elbette seveceksin!

Saniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azîm-i dinî(büyük dinî değişiklikler) vücuda geldi. Bütün ezhânı(zihinleri) nokta-i dine(din noktasına) çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti (düşmanlığı) o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için, gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak(münâfıklık) kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir(şaşırtıcı bir medeniyet ve dünya değişimidir). Bütün ezhânı (zihinleri) zapt ve bütün ukûlü(akılları) meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki(ilerleme) ve dünyadır. Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed (kayıtlı ve bağlı) değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan (beğenmek) ile iktibas etmektir(alıntı yapmaktır, ilmen istifâde etmektir). Ve her saadet-i dünyeviyenin esâsı olan âsâyişi muhâfazadır. İşte bu dostluk, kat’iyen nehy-i Kur’ânîde dahil değildir.[15]”

Buraya kadar olan açıklamalarda konunun anlaşılmasına vesîle olacak yerler aktardık ve açıklamalar yapmaya çalıştık. Demek ki Ku’ân ayetlerini ve hadîsleri tefsîr ederken ve yorumlarken çok dikkat etmek gerekiyor; hem ehliyetli hem de selâhiyetli olmak i’cab ediyor. Bir nev’i müçtehid ve müceddit olmak gerekiyor. Bizler ise böyle konularda ayetlerin sadece meali ile değil o konuda ehliyetli müceddid ve müçtehdilere mürâcaat etmekle mükellefiz. Yoksa mes’uliyetli bir yükün altına girerek hata yapma riski ile karşı karşıya kalabiliriz. Bundan da Allah’a sığınırız. Bizler dahâ çok mesâimizi Risâle-i Nûr külliyatına sarf etmiş durumdayız. Çünkü bu tür mevzûların tefsîri ve açıklamaları bu eserlerde asrın idrâkine ve anlayışına uygun olarak hem izâh hem de ispat edilmiştir biliyor ve inanıyoruz.

Hem “İçtihadın şartını hâiz olan her müstaid(kabiliyet ve ihtisas sahibi), ediyor nefsi için nass olmayanda(açık hüküm olmayan ayetlerde) içtihad. Ona lâzım, gayra ilzâm edemez(içtihadını başkasına mecbûr tutamaz). Ümmeti davetle teşri’ edemez(Müslümanları içtihadına davet edemez ve zorlayamaz). Fehmi(anlama, kavraması), şeriatten olur, lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri'(kânûn koyucu ve uymaya zorlayıcı) olamaz. İcmâ(fikir birliği) ile cumhurdur(çoğunluktur), sikke-i şer’î(şeriatın mührünü) görür. Bir fikre davet etmek, zann-ı kabûl-ü cumhur(çoğunluğun kabûlüne dayanma) şart-ı evvel(birinci şart ve kural) oluyor. Yoksa davet bid’attır(dinden ve sünnetten değildir), reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz.[16]” İşte burada da çok önemli açıklamalar yapılmıştır ki öyle her önüne gelen ben hüküm çıkarmaya ehliyetliyim ve çıkardığım hükümlere başkaları da uymak mecbûriyetindedir diyemez. Eğer derse kendi kendini mes’uliyet altına atmış olur ve hata eder. Öyleyse “Her müstâid, nefsi için içtihad edebilir, teşrî edemez. Bir fikre davet, cumhur-u ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa davet bid’attır, reddedilir.[17]”

Nisâ’ Sûresi: 60.Ayet; Tâğût Meselesi

Bu girizgâhtan sonra tağut meselesine gelelim ve Kur’ân’da geçen tağut ayetleri ile birlikte bu ayetlerin sebeb-i nüzûlüne ve ayet hakkında müfessirlerin görüşlerine de yer verelim. Öncelikle tağut kelimesinin ne ifâde ettiğini açıklamaya çalışalım.

Tâğût; lügât mânâsı olarak, azma, sapma, zulmetme, put, şeytan; İslâmdan önce Mekke’deki Lât ve Uzzâ putları; insanları, Allah’a îmân ve kulluk etmekten uzaklaştırıp kendisine veya başkasına kulluk yapmaya çağıran ve yönlendiren her şey, Allah’a baş kaldıran, kötülük ve sapıklıkla hükmeden, kendisine başkalarını kulluk etmeye zorlayan veya başkalarının bile bile kendisini put edindikleri insan, şeytan veya putlar anlamlarındadır.

Tâğût; ”Allah’ü teâlânın indirdiği hükümlere mukâbil olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tâğûttur.[18]” Allah’ü teâlânın emir ve yasaklarına karşı gelen ve ibâdetten alıkoyan şeytânî varlık ve güçlerdir.[19]” tağutlar. “Dinde zorlama yoktur. Hakîkat, îmân ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâğûtu tanımayıp da Allah’a îmân ederse o, muhakkak ki kopması (mümkün) olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işitici, (her şeyi) kemâliyle bilicidir.[20]”

“Sana indirilen kitaba ve senden önce indirilen kitaplara îmân ettiklerini idia eden o kimseleri görmedin mi ki, onlar, tağutu reddetmekle emrolundukları halde;tağutun hükmüne mürâcaat etmek isterler. Şeytan da onları haktan pek uzak bir sapıklıkla saptırmak ister.[21]”

Bu ayet (Nisâ’,60) nüzûl etmeden önce şöyle bir hâdise yaşamıştır ve ayetin sebeb-i nüzûlü de bu hâdise olmuştur: Münâfıklardan biri ile bir Yahûdi arasında çıkan bir ihtilâfta, Yahûdi Peygamber Efendimize mürâcaat etmek istediği halde münâfık buna râzı olmayarak rüşvet yemesiyle meşhûr Yahûdi âlimi Kâb bin Eşref’e başvurmayı teklif etmişti. Yahûdinin ısrarı üzerine Resulullah’a mürâcaat edildiğinde, O(asm) Yahûdiyi haklı buldu. Münâfık ise râzı olmadı; sonunda ikisi berâber Hazret-i Ömer’e gidip durumu anlattılar. Hazret-i Ömer de “Resulullah’ın hükmüne râzı omayan hakkında benim hükmüm budur” diyerek münâfığın boynunu vurdu. Bunun üzerine münâfığın akrabâları Resulullah’a başvurarak Hazret-i Ömer’den şikâyette bulununca , Cebrâil Aleyhisselam gelerek, “Ömer, fâruktur, hak ile batılın arasını ayırmıştır ” dedi ve Allah katından bu ayetleri getirdi.[22]

Bu ayette tağut kelimesi, ilâhî olmayan hükümlere göre kararlar veren kimseler anlamına gelir. Aynı zamanda ne Allah’ı tek Hâkim ve ne de Rasûlü’nü (asm) nihaî otorite olarak tanımayan hüküm sahiplerini de kasteder. Yani bu ayet göstermektedir ki bir kimsenin, prensip i’tibâriyle tağutî olan bir merciye kendi ile ilgili kararlar vermesi için başvurması, o kişinin îmânına ters bir davranıştır. Allah’a ve Kitab’ına îmân, bir kimsenin böyle bir mercii’ kabûl etmemesini gerektirir. Kur’ân’a göre Allah’a îmân, tâğutu inkâr etmeyi gerektirir. O ikisini birden aynı anda kabûl etmek münâfıklığın ta kendisidir.

Nisâ’ Sûresi 60. ayet ile ilgili Elmalılı Tefsîrinde de gelen açıklamalar meselenin anlaşılmasına yardımcı olması açısından önemlidir. “Sana indirilene ve senden önce indirilene îmân ettiklerini iddia edenlere, dış görünüşe göre müslüman görünüp münâfık olanlara baksana! Muhakeme olunmak üzere tağuta, yani Allah’tan korkmaz azgın şeytana başvurmak istiyorlar. Halbuki “Kim tağutu inkar edip Allah’a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.[23]” âyeti gereğince tağutu inkâr etmek kendilerine emredilmiş bulunuyordu. Böyle iken tağutun mahkemesine gitmek istiyorlar. “Şeytan, onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.”Bu âyetin indirilmesinin sebebi olmak üzere birkaç olay rivâyet edilmiştir. Birçok tefsircilerin İbnü Abbas’tan rivâyet ettikleri açıklamalarına göre bir münâfık ile bir Yahûdi kavga etmişler. Yahûdi yargılanmak için Hz. Peygambere başvurmayı, münâfık da Yahûdilerin başkanı olan Ka’b b. Eşref’e gitmeyi teklif etmiş. Çünkü Yahûdi haklı, münâfık haksızmış. Halbuki Hz. Peygamberin ancak hak ve adaletle hükmettiği Ka’b b. Eşref’in rüşvete düşkün bulunduğu her iki tarafça bilindiğinden Yahûdi, Peygambere başvurmayı, münâfık da Ka’b’a başvurmayı istiyormuş. Nihâyet Yahûdi ısrar etmiş, Resulullah’a başvurmuşlar. Yahûdinin lehine, münâfıkın aleyhine (zararına) hüküm çıkınca münâfık razı olmamış, “Haydi Ömer’e gidelim aramızda o hakem olsun.” diye teklif etmiş. Hz. Ömer’in yanına varmışlar. Yahûdi, “Resulullah benim lehime hükmetti, bu onun hükmüne razı olmadı.” diye anlatmış. Bunun üzerine Hz. Ömer münafığa “öyle mi?” diye sormuş. O da “evet” demiş. Bunun üzerine, “yerinizde durunuz, azıcık dışarı çıkayım, gelir hükmümü veririm.” diyerek çıkmış, varıp kılıcını kuşanmış gelmiş ve derhal münâfıkın boynunu vurmuş, işini bitirmiş, sonra, “Madem ki beni hakem yaptınız, işte Allah’ın hükmüne ve Resulünün hükmüne razı olmayan hakkında benim hükmüm budur.” demiş. Yahûdi kaçmış. Bundan dolayı münafığın akrabaları Hz. Peygambere şikâyet etmişler. Hz. Peygamber Ömer’i getirtmiş, olayı sormuş, o da, “Hükmünü reddetti ey Allah’ın elçisi!” diye cevap vermiş. O zaman hemen Cebrail (a.s.) gelip, “Ömer, faruktur, hak ile batılı birbirinden ayırdı.” demiş. Hz. Peygamber (s.a.v.) de Hz. Ömer’e “sen Faruksun” buyurmuştur. Bu durumda demek ki, tağut, Ka’b b. Eşref’e işarettir.

Bu noktada Risâle-i Nûrlarda bahsedilen tağut ile ilgili yerleri de yazımıza ekleyerek devam edelim inşâallah.

“Evet evvelâ: Başta لاَ اِكْرَاهَ فِى الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ (“Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan, îman küfürden iyice ayrılmıştır.[24]”) cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mana-yı işarî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikrâha ve icbâra ve mücâhede-i dînîyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kânun-u esasî, bir düstur-u siyâsî oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil manevî bir cihad-ı dinî, imân-ı tahkîkî kılıncıyla olacak. Çünki dindeki rüşd-ü irşâd ve hak ve hakîkatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhâr edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’ân’dan çıkacak diye haber verip, bir lem’a-i i’caz gösterir. Hem tâ خَالِدُونَ (“Ebediyen kalıcıdırlar.[25]”) kelimesine kadar Risâle-i Nûr’daki bütün müvâzenelerin aslı, menbâı olarak aynen o müvâzeneler gibi mükerreren nur ve zulümat ve imân ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emaredir ki, o tarihte bulunan cihad-ı mânevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namında Risâle-i Nûr’dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun mânevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.

Evet hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risâle-i Nûr bu ihbâr-ı gaybı ve lem’a-i i’cazı bil’fiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm içindir. ki; Risâle-i Nûr şakirdleri dünya siyâsetine ve cereyanlarına ve maddî mücadelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar ve hakikî şakirdleri en dehşetli bir hasmına ve hakaretli tecavüzüne karşı ona der: “Ey bedbaht! Ben seni i’dam-ı ebedîden kurtarmaya ve fâni hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden bir bâki insaniyet saadetine çıkarmaya çalışıyorum. Sen benim ölümüme ve i’damıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa ve âhirette ceza ve belaların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi defol; senin ile uğraşmam, ne yaparsan yap.” der. O zalim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor, keşki kurtulsa idi diyerek ıslahına çalışır.

Sâniyen: وَيُؤْمِنْ بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ( “Ve kim Allah’a îman ederse, işte o (…) yapışmıştır.[26]”) بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى (“Sapa sağlam bir kulpa…[27]”)Bu iki kudsî cümleler, kuvvetli münasebet-i maneviye ile beraber makam-ı cifrî ve ebcedî hesabıyla, birincisi Risâlet-ün Nûr’un ismine, ikincisi onun tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütuhatına mânen ve cifren tam tamına tetabukları bir emaredir ki; Risâlet-ün Nûr bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah”tır. Ona elini atan, yapışan necat bulur diye mana-yı remziyle haber verir.

Sâlisen: اَللّهُ وَلِىُّ الَّذِينَ آمَنُوا (“O kopmaz ve kırılmaz. Allah ise herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir.

Allah imân edenlerin dostu ve yardımcısıdır.[28]”)cümlesi hem mânâ, hem cifr ile Risâlet-ün Nûr’a bir remzi var. Şöyle ki:……… (Bu makâmda perde indi. Yazmaya izin verilmedi. Başka zamana te’hir edildi.)[29] Bu açıklamalardan sonra bir haşiye konulmuştur. Haşiye şöyledir: “(Haşiye): Bu nüktenin bâki kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyâsete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz. Evet اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى (Muhakkak ki insan azgınlaşır.[30]”)bu tağuta bakar ve baktırır.[31]

Şualar, Beşinci Şua’da ise bu tağuta şöyle işâret vardır: İkinci Hâdise: O İslâm Deccalı, Sure-i وَ التِّينِ وَ الزَّيْتُونِ “Yemin olsun incire ve zeytine.[32]” mânâsını merak edip soruyor” diye çoklar nakletmişler. Gariptir ki, bu sûrenin akîbinde olan اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ “Rabbinin ismiyle oku.[33]” sûresinde اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى “Muhakkak ki insan azgınlaşır.[34]” cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına cifirle ve mânâsıyla işaret ettiği gibi, ehl-i salâta ve camilere tâğiyâne tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidraçlı adam, küçük bir sûreyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.[35]”

Bedîüzzamân Hazretleri ise bizzat o eşhası tanıdığını şu ifâdelerle beyan eder: “Ben bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşâhede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir cür’et ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avam-ı nâs hakikat-ı hali bilmediklerinden, hârikulâde iktidar ve cesaret zannederler.

Hem şanlı ve kahraman bir millet, mağlubiyeti hengâmında, böyle istidraclı ve şanlı ve tali’li ve muvaffakıyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan gizli ve dehşetli olan mahiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister. Fakat kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-u imân ve Kur’ân ışığıyla hakîkat-ı hali göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır.[36]”

Bir diğer müjde de şöyledir: Bir rivayette, “İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek[37]” denilmiş. “Gaybı ancak Allah bilir.” bunun bir tevili şudur ki: “Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur’ân’ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor.[38]”

Ayrıca bu tağuta karşı siyâset canibi ile mücahede edilemeyeceğini ise yine Efendimiz (sav)’in hadîslerine istinâden Tarihçe-i Hayat’ta şöyle ifâde edilir: “Bedîüzzamân, rivayetlerde gelen eşhas-ı âhirzamana ait haberlerin mühim bir kısmını ve Hürriyetten evvel İstanbul’da tevilini söylediği hadislerin ihbar ettiği âhirzamanın dehşetli şahıslarının âlem-i İslâm ve insaniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine, gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan hizbü’l-Kur’ân hakkında, “O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset canibiyle onlara galebe edilmez; ancak mânevî kılıç hükmünde i’câz-ı Kur’ân’ın nurlarıyla mukabele edilebilir” tavsiyesine müracaatla, Ankara’da teşrik-i mesai edemeyeceği için, kendisine tevdi edilmek istenen meb’usluk, Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye gibi Diyanetteki azalığı, hem vilâyât-ı şarkiye vaiz-i umumiliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım meb’usların da arzularına uyamayacağını bildirerek Ankara’dan ayrılır, Van’a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernabad Suyu başında bir mağaracıkta idame-i hayat etmeye başlar.[39]”

Bedîüzzamân Hazretleri “Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete[40]” gidildiğini hem “Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’nın[41] “O kör dehân ile, herşeyin hâlıkı olan Rabbini unuttun, mevhum bir tabiata isnad ettin, âsârını esbaba verdin, o Hâlıkın malını bâtıl mâbud olan tâğutlara taksim ettin.[42]” demektedir.

Ayrıca Bedîüzzamân Hazretleri tağut meselesine farklı açılardan bakmış ve gelen açıklamaları yapmıştır.”Ene, haddizatında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlıkın evâmirine mübarezeye başlar. Küçük âlemde, yani insanda ene, büyük insanda, yani kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tâğutlardandır.[43]” demektedir. Yine gelen paragrafta da önemli açıklamalara devam edilmiştir.“Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene’dir, diğeri tabiattır. Birinci tâğutu gayr-ı kastî, gölgevâri bir ayna gibi gördüm. Fakat o tâğutu kasten veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar. İkinci tâğut ise, onu İlâhî bir san’at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyunlarca bir ilâh olur. Maahaza, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san’attır. Cenab-ı Hakka hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi. Evet, Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubâb risâlelerinde ispat ve îzâh edildiği gibi, mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlâhiye ve san’at-ı şuuriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza, firavunluğa delâlet eden ene’den, Sâni-i Zülcelâle râci olan Hüve tebârüz etti.[44] Şeklinde ifâde ederek bu iki tağutun birinin insandaki ene diğerinin de tabiat olduğunu beyan eder ki Risâle-i Nûr eserleri de bu iki tağuta karşı verilen mücahedenin en te’sîrli ilacıdır.

İnsanın ene ve tabiat tağutlarının ise nasıl öldürüleceği ise şu ifâdelerde îzâh edilmektedir.

”Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sümbüllenip neşvünemâ bulamaz, ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah Allah” zikrinin şuâ ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semâvat ve Arza isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde ene mahvolur. İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde, kalbin fethiyle, ene ve enâniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmârenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezâlik, Kâdirîler de, zikr-i cehrî sayesinde tabiat tâğutlarını tarümâr etmişlerdir.[45]”

İşte Risâle-i Nûr Külliyatı bu tağutları hem teşhis eder, hem de onlarla nasıl mücadele edileceğinin metodunu ortaya koyar. Böylece Risâle-i Nûr gibi bir müceddide ne kadar ihtiyacımızın da şedid olduğu anlaşılmış olur.

Bâkî ÇİMİÇ

bakicimic@hotmail.com

——————

[1] Sünûhât,2007 Baskı,s:68-69 (Y.A.Neşriyat)

[2] Sözler,1999,s:709-710

[3] Ebu Davut,Mişkat,1:82-Keşfü’l-Hafa,1:243-244

[4] Muhammed Ebu Zehra,Tarihül Mezahibül Fıkhiyye,s:34 

[5] Nisâ’ Sûresi,83

[6] Âl-i İmrân Sûresi, 7

[7] Âl-i İmrân Sûresi, 7

[8] Şualar,2005,s:902-903

[9] Müslim, Cennet, 31; Müsned, 3:341, 346.

[10] Şualar,2004,s:904

[11] Maide-44,45,47

[12] Maide-44,45,47

[13] Münazarat-s:124

[14] Mâide Sûresi, 51

[15] Münâzarât,2007 Basım, s:170,171,172,173

[16] Sözler,Lemeat,2004 Basım,s:1147

[17] Mektubat, Hakikat Çekirdekleri No:24,25

[18] Muhammed ibni Cerîr

 [19] Nisâ’ Sûresi,76

 [20] Bekara sûresi: 256

 [21] Nisâ’ Sûresi,60

 [22] Kur’ân-ı Kerim meali,Yeni Asya Neşriyat,2001 Baskı, s:87

 [23] Bakara,256

[24] Bakara Sûresi, 2:256.

[25] Bakara Sûresi, 2:257.

[26] Bakara Sûresi, 2:256.

[27] Bakara Sûresi, 2:256 

[28] Bakara Sûresi, 2:256-257

[29] Asa-yı Musa ,s:90

[30] Alâk Sûresi, 96:1

[31] Asa-yı Musa, s:91

[32] Tîn Sûresi, 95:1.

[33] Alâk Sûresi, 96:1

[34] Alâk Sûresi, 96:6.

[35] Şualar,2005,s: 931

[36] Şualar,2005,s:929,930

[37] Tirmizi, Fiten: 57; İbni Mâce, Fiten: 33;

[38]Şualar,2005,s:931–32

[39]Tarihçe-i Hayat,2005,s:233

[40]Mesnevî-i Nuriye,2006,s:251

[41]Mesnevî-i Nuriye,2006,s:241

[42]Mesnevî-i Nuriye,2006,s:24 

[43] Mesnevî-i Nuriye,2006,s:318

[44]Mesnevî-i Nuriye,2006,s:189

[45] Mesnevî-i Nuriye,2006,s:165

http://www.yeniasya.com.tr/haber_detay2.asp?id=19741

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir