Risâle-i Nur’da İnsan

İnsan denen mucîze-i kudret

Bediüzzaman’ın “Evet, Risaletü’n-Nur, size mükemmel bir me’haz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, meselâ Kur’ân’ın kelâmullah olduğuna ve i’cazî nüktelerine dair, müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya Haşre dair ayrı ayrı bürhanlar cem edilse ve hakeza mükemmel bir izah ve bir haşiye ve bir şerh olabilir.”[1]tespitine istinaden bizler de müteferrik risalelerden insan denen mucîze-i kureti cem etmeye çalıştık. Böylece insanın hilkati, mahiyeti, vazifesi ve yolcuğunun hikmetleri bir nebze ortaya çıkmış oldu kanaatindeyiz.

İnsan, Cenâb-ı Hak tarafından mükerrem kılınmış, bütün hayvanlardan mümtâz ve müstesnâ olarak, acîb ve latîf bir mîzâc ile yaratılmıştır; hayvanlar gibi değildir. Dünyaya sırf Hâlıkını tanımak, bulmak için gönderilmiştir.  Ayrı ayrı istidâtlara mâliktir. İstidâdca en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde ve bekâya en ziyâde müştâk ve muhtâç ve en çok lâ­yık ve müstehâkdır.  Zîşuûrun en câmiidir. Zîhayatın hülâsasıdır. Kâinâtın neticesi ve arzın halifesi ve enva’-ı mahlûkâtın nâzırı ve zâbitidir. Yani kâinâtın en mühim meyvesi ve arzın halifesi ve Hâlıkın en ehemmiyetli masnû’u ve sevgilisidir. Şu kâinât ağacının en son ve en cem’iyetli meyvesi ve Hakîkat-ı Muhammediye (asm)  cihetiyle çekirdek-i aslîsidir. Kâinât Kur’ân’ının âyet-i kübrâsı ve ism-i a’zamı taşıyan âyet-ül kürsisidir. Kâinât sarayının en mükerrem misâfiri ve o saraydaki sâir sekenelerde tasar­rufa me’zun en fa’âl me’mûrudur. Kâinât şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridât ve sar­fiyâtına ve zer’ ve ekilmesine nezârete me’mûr ve yüzer fenler ve binler san’atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırıdır. Kâinât ülkesinin arz memleketinde, Padişâh-ı Ezel ve Ebed’in gâyet dikkat altında bir müfettişi, bir nev’i halife-i arzı ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedi­len bir mutasarrıfıdır. Semâ ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emânet-i kübrâyı omuzuna alan ve önüne iki acîb yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyârı, çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd-i küllîdir.  Kâinât sultânının ism-i a’zamına mazhâr ve bütün esmâsına en câmi’ bir âyinesi ve hitâbât-ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtâb-ı hassıdır. Kâinâtın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyâçlısı ve hadsiz fakrıyla ve aczi ile beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihâyetsiz düşmanları ve onu inci­ten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayatıdır.

İnsan aynı zamanda bîçâre, âciz-i mutlakdır. Kâinâta câmi’ bir nüsha ve onsekiz bin âlemi hâvi şu büyük âlemin kitâbına bir fihrist olarak yaratılmıştır. Kalbiyle teslim ve inkıyâda, aklıyla îmân ve tevhide, kalıbıyla amel ve ibâ­dete mükelleftir. Zâhir ve bâtın havas ve duygularıyla, bilhassa derinliğine nihâyet olmayan vicdânıyla kâinâtı ihâta etmiş bir kâbiliyettedir. Ebedî hayat ve saâdete namzed ve ebedî bir zât-ı Akdesin âyine-i müştâkıdır.

İnsan ebed için yaratılmıştır. Onun hakîkî lezzetleri, ancak ma’rifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umûr-u ebedîyededir. Her ne kadar küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Bir taraftan arzın şifâsı için bir ilâç iken, diğer taraftan ölümünü intâc eden bir zehirdir.

İnsan, devâmı ve saâdet-i ebedîyeyi hadsiz duâlarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekâya karşı arzusunu tatmin etmeyen ve ona ihsânlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mû’cize-i Kudret-i Samedâniye ve bir acûbe-i hilkattır.

İnsan, kâinâtın en müntehâb neticesi ve arzın halifesi ve ekser mahlûkât-ı arziyenin kumandanıdır.  Kâinât sergisinde teşhir edilen garîb acîb kudretin mû’cizelerini görmek ve mütâlâa etmek için Sultân-ı Ezelî tarafından gönderilmiş mütâlâacıdır. Fıtrî bir medeniyete sâhib olduğundan cihât-ı sittede bulunan mahlûkâtla alâkadar olur ve îmân ni’meti ile de cihât-ı sitteden istifâde edebilmesi im­kânı vardır. Herbir zîhayatla alâkadârdır. Bu i’tibarla insan her zîhayatın saâdeti ile saidleşir ve elemleri ile müteessir olur.

Ayrıca kusûrdan, nisyândan hâlî değildir. Küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Başı boş değil, bir celâl ve gayret sillesine her vakit ma’rûzdur. Nihâyetsiz şerre ve cühûda müstaid olduğundan, nihâyetsiz bir temerrüd ve bir tuğyân yapar. Âciz ve nihâyetsiz zaîf ve nihâyetsiz fakir ve nihâyetsiz muhtâç ve yalnız cüz’î bir ihtiyâr ile îcâda kâbiliyeti olmayan zaîf bir kesb ile mücehhezdir…

İnsan denen acûbe-i hilkat

İnsan, ahsen-i takvimde(en güzel surette) bir mû’cize-i Kudret-i Samedâniyedir. Semere-i âlemdir. Şecere-i hilkatin bir semeresi, en son cüz’ü olan zîşuûr bir meyvesidir. Yani şecere-i kâinâtın en câmi’ ve en nazik ve en nâzenin, en nazdar, en niyâzdar bir meyvesidir. Kâinatın çekirdeği hükmünde olarak âlem-i asgardır. Şu âlem-i kebîrin bir misâl-i musaggarıdır. Âlemin en mükemmel meyvesi ve arzın halifesi ve emânet-i kübrânın hâ­milidir. Arz’ın halifesi olduğunu fenleriyle, san’atlarıyla göstermiştir. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir bahârı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştâk olduğu gibi, Cemîl-i Zül Celâl’i de görmeye müştâktır. Bir kitle-i mevâttan bir zîhayat değildir. Bir misâfir me’mûrdur. Bu âleme ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir.

İnsan, bu kâinâtın büyük neticesidir. Hikmet-i hilkatıdır. Kıymetli bir meyvesidir. Bütün mahlûkât üstünde bir muhâtab-ı İlâhî ve Cennet’e lâyık bir misâfir-i Rabbânîdir. Bütün yerin nebâtî ve hayvânî olan mahlûkâtına bir nev’i tanzîmât me’mûrudur. Câmiiyet-i fıtrat i’tibâriyle şu mevcûdât içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı saltanat-ı İlâhiyyedir. Cenâb-ı Hakk’ın antika bir san’atıdır. En nâzik ve nâzenin bir mû’cize-i kudretidir. Dünya misâfirhânesinde vazîfesi çok bir misâfirdir. Ebed için halkedilmiş ve ebede gidecektir. En câmi’, en bedi’ ve en âciz, en aziz, en zaîf, en lâtif bir mû’cize-i kudrettir. Böyle bir mû’cize-i kudret intizâmsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez, fenâ-yı mutlak ile mah­kûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz. Eğer Kadîr-i zül Celâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i’timâd edip teslim ol­mazsa, vicdânı dâim azâb içinde kalır.

İnsan, en yüksek tabaka-i hayatta ve ervâh-ı bâkiye sâhibidir. Esfel-i sâfilînden tâ a’lâ-yı illiyyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makâmâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydân-ı imtihâna atılmıştır. Fıtraten gâyet zaîftir, âcizdir, fakirdir, tenbel ve iktidârsızdır. Hem melâikeye benzer, hem hayvânâta benzer. Îmân ile insanda tezâhür eden san’at-ı İlâhiyye ve nukûş-u Esmâ-i Rabbâniye i’tibârîyle bir kıymet alır. İpi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. İstidâdı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsûl alıyor. Kâinâtın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinâtı istilâ edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine derç edilmiştir. Kâinâtın kıymetdâr bir meyvesi ve Sâni’-i Kâinât’ın nazdâr sevgilisidir. Küçük- büyük her amellerinden suâl edilecek, mahşere gidip mahkeme-i kübrâyı görecektir. Mâhiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahlûktur. Mahlûkâta zâbitlik etmeye ve hayvânât ve nebâtâta kumandanlık yapmaya ve mevcûdât-ı arziyeye halifelik etmeye kâbildir.

İnsan, makbûl bir misâfir-i Rahmândır. Masnû’at içinde en münevver ve mükemmel ferddir. Mektûbât-ı Samedâniyenin bir nüshâ-i câmiasıdır. Melâikenin hilâfına olarak pek mühim terakkiyât ve tedenniyâta mazhârdır. Milyarlarla zîhayat hüceyrâtından mürekkeb ve zîhayat bir hücre-i insanîdir. Nihâyetsiz musîbetlere ma’rûz olduğu halde iktidârı, hiç hükmünde bir şeydir. Nihâyetsiz sukut ve suûda giden iki yol önünde açılmış bir mû’cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acûbe-i san’at olarak şu dünyaya gönderilmiştir. Nihâyetsiz şeylere muhtâç olduğu halde sermâyesi hiç hükmündedir. Nûr-u îmân ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Bir şeceredir; kökü esâsât-ı îmâniyedir.

İnsan, Sultân-ı Ezel ve Ebed’in bir muhâtabı, bir abd-i hassı, kemâlâtının istihsâncısı, halili ve cemâlinin hayretkârı, habibi ve Cennet-i bâkiyesine namzed bir misâfir-i azizidir. Şu âlemin bir çekirdeği gibi, enva’-ı âlemin ekser nümûnelerini câmi’dir. Şu kâinât içinde pek nâzik ve nâzenin bir çocuğa benzer. Za’fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Şu kâinât sarayında bir nev’i hademedir. Şu kâinâtın hülâsası ve neticesi ve nazdâr bir halifesi ve nâzenin bir meyvesidir. Şuûrca kesrete mübtelâ, istidâdca ubûdiyet-i külliyeye müheyyâ sûretinde yaratılmıştır. Ubûdiyet-i külliyeye mazhâr olduğundan büyük ehemmiyeti vardır. Üstünde nakışları görünen Esmâ-i İlâhiyyeye âyinedarlık eder. Vazîfe ve mertebe noktasında şu haşmetli kâinâtın dikkatli bir seyircisidir. Vazîfe ve mertebe noktasında şu hikmetli mevcûdâtın belâgatlı bir lisân-ı nâtıkıdır.  Vazîfe ve mertebe noktasında şu ibâdet eden masnû’atın hürmetli bir ustabaşısı hükmündedir. Vazîfe ve mertebe noktasında şu kitâb-ı âlemin anlayışlı bir mütâlâacısıdır.  Vazîfe ve mertebe noktasında, şu tesbîh eden mahlûkâtın hayretli bir nâzırıdır. Kâinâtın ekser enva’ına muhtâç ve alâkadârdır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmıştır.

İnsan, zaîftir, belâları çoktur. Fakirdir, ihtiyâcı pek ziyâdedir. Âcizdir, hayat yükü pek ağırdır. Zulmet-i küfür ile, esfel-i sâfilîne düşer; Cehennem’e ehil olacak bir vaz’iyete girer. İnsan mükerremdir. Mükerrem olan insan nifâka tenezzül etmez.

İnsan denen garâib-i san’at

İnsan, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr’in, gınâsı nihâyetsiz Ganî bir Zâtın hadsiz tecellîyatına câmi’ geniş bir âyinedir. Hayât-ı ma’neviye-i ubûdiyet cihetinde âmâlinin dalları ebede uzanmış bir şecere-i-i bâkiyenin makinası ve şu şecere-i kâinâtın bir münevver meyve­sidir. Nazik, nâzenin çocuğa benzer. Za’fında büyük bir kuvvet, aczinde büyük bir kudret vardır. Eğer za’fını anlayıp duâ etse, aczini bilip istimdâd etse, metâlibine öyle muvaffak olur ve makâsıdı ona öyle musahhâr olur ki ikti­dâr-ı zâtîsiyle muvaffak olamaz. Vazîfe ve mertebe noktasında, şu kâinât-ı muhteşemenin seyircisi ve şu mevcûdâtın lisân-ı nâtıkı ve şu kitâb-ı âlemin mütâlâacısı ve şu müsebbih ve âbid mahlûkâtın nâzırı ve ustabaşısı hükmündedir. İnsanîyeti cihetiyle başkasının elemiyle müteellim olur.

İnsan, zîhayat içinde en eşref ve ihtiyârca en geniştir. İnsan olmadığı vakit, şeytan bir hayvan olur. Ecnebiler gibi ihtirâsat-ı hayvânîyede terakki ettikçe, hayvânîyeti şiddetlenir; daha ziyâde hayvan olur. Müstakbelin korkusuna, mâzinin hüznüne giriftârdır. Bu ikisi insanı pek ciddî düşündürür. İnsanın başını mütemâdiyen döver. Öyleyse insan başıboş, serseri, sâhibsiz bir hayvan değildir. Ancak onun da bütün harekât ve ef’âli yazılıyor, tesbit ediliyor ve a’mâlinin neticeleri hıfzediliyor ki, mu­hâsebe-i kübrâda ona göre derece alsın. Gayr-ı mütenâhî acz ve fakrıyla beraber Cenâb-ı Hakk’a îmânıyla, kudret ve gınâ ve izzetine mazhâr olmuştur. İşte bu mazhâriyetten dolayı insan, hayvânîyetten terakki edip halife-i zemin olmuştur. Hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile mübtelâ ve meşgûl değildir. Belki müs­takbelin korkusu ve mâzinin hüzün ve kederi ile hâl elemlerine ma’rûzdur.

İnsan, imâret-i arzın direğidir. Hilkat şeceresinin semeresidir. Hilkat-ı âlemin ille-i gâiye hükmünde olan çekirdeğidir. Ebede namzeddir ve saâdet-i ebedîye için halk olunmuştur. Hikmet ile yapılmış bir masnû’dur. Hayât-ı ma’neviye cihetiyle emelleri ebede kadar uzanan bir şecere-i bâ­kiyedir. Kendi kelâmını fehmettiği gibi, îmân kulağıyla zevilhayatın da, belki cemâdâtın da bütün tesbîhlerini fehmeder. Kendisine beşik olarak yaratılan küre-i arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Saltanat-ı  Rubûbiyet’in mehâsinine nâzır ve esmâ-i kudsîyenin cilvelerine dellâl ve kalem-i kudretle yazılan mektûbât-ı İlâhiyyeyi mütâlâa ile mütefekkir olduğu cihetle, eşref-i mahlûkât ve halife-i arz olmuştur. Sâniin gâyet hakîm olduğuna, yaptığı vuzûh-u delâlet ile sanki mücessem bir hikmet-i nakkâşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtârdır. İncimâd etmiş bir kudret-i bâsîredir.

İnsan, muhterem bir misâfir ve sevgili bir muhâtabtır. Bütün esmânın cilvelerinin ve san’atlarının inceliklerini mîzâna çekecek âletleri hâvi bir halife-i arzdır. Maddî ve ma’nevî rızkın hadsiz enva’ına muhtâçtır. Şükür olmazsa, esfel-i sâfilîne düşer; bir zulm-ü azîmi irtikâb eder. Şu kâinâtın zîşuûru ve en mükemmel meyvesi ve neticesi ve gâyesidir. Yani bir şükür fabrikasıdır. Büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccâr ve dellâl ve âbid ve mem­lûktür. Cenâb-ı Hakk’ın bütün esmâsına câmi’ bir âyinedir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün rahmetinin hazînelerinin müddehârâtını tartacak, tanıyacak cihazâta mâlik bir mû’cize-i kudrettir. Hâlik-ı zül Celâl’e karşı hadsiz bir muhabbete müstâid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyâde cemâl ve kemâl ve ihsânına karşı hadsiz bir mahbûbiyete müstehâktır. Enva’-ı zîhayat içinde en ziyâde rızkın enva’ına muhtaçtır. Gâyet ma’nidâr bir mektûb-u Rabbânîdir. Hâlık-ı Kâinât’ın esmâsının nihâyetsiz tecellîlerine bir âyine olduğu için, kuvalarına nihâyetsiz bir istidâd verilmiş.

İnsan, küçük bir âlemdir. Mahlûkâtın en mükerremidir. Şu kâinâtta bir fihriste-i câmiadır. Şu kâinâtın zîşuûru ve en mükemmel meyvesi ve neticesi ve gâyesidir. Zîşuûr içinde hadsiz terakkiyâta müstaiddir. Muntazam bir kaside-i kaderdir. Bir diğer cihetten hırs ile, bütün dünya ona verilse “Hel min mezîd(daha yok mu)” diyecek. Hodgâmlığıyla, kendi menfaâtine binler adamın zararını kabûl eder. Bekâya âşıktır, elbette bütün kemâlâtı, lezzetleri, bekâya tabidir. Mâhiyet-i câmiiyeti i’tibârîyle mevcûdâtın hemen ekserîsiyle alâkadârdır. Zişuûrların en câmii ve en muhtâcı ve en mütefekkiri ve en müştâkıdır. Kendi saâdetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadâr olduğu zâtların saâdetle­riyle dahi mütelezziz oluyor. Kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever. Şecere-i hilkatın câmi’ bir semeresidir. Mahlûkâtın en mükerremi, belki en a’lâsıdır. Eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyâde bozuk olur.

Şecere-i kâinatın en mükemmel meyvesi

Şecere-i kâinatın en mükemmel meyvesi, insandır.İnsan, zîhayatın kumandanıdır. İsm-i Rahmân’ı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Hadsiz acz ve nihâyetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçaredir. Hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesidir. Mahlûkât içinde en ehemmiyetli ve mevcûdât içinde en kıymetdârdır. Eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâbeder. Ubûdiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı arz ve semâvât’ın mahbûb bir abdi ve arzın halifesi, sultânı ve hayvânâtın reisi ve hilkât-ı kâinâtın neticesi ve gâ­yesidir. Ebede meb’ustur ve saâdet-i ebedîyeye ve şekâvet-i dâimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhâsebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek. Arzın halifesi ve kâinâtın neticesi ve zîhayatın sultânıdır. Bütün kâinâtın meyvesidir.

İnsan, kâinâtın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve listesidir. Zîhayatın en mükemmeli, en yükseği ve cihazâtça en zengini, belki zîhayatların sultânıdır. Bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Şu kâinâtın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinât’ın en sevdiği masnû’udur. Kâinâtın merkezi ve medârı ve zîşuûr meyvesidir. İsm-i Kayyûm’un mazhâr-ı ekmelidir. Câmiiyetiyle kâinâtın küçük bir fihristesi ve bir misâl-i musaggarası hük­münde olup, umûm esmânın nakışlarını gösterir.   Hayât-ı câmiasıyla Zât-ı zül Celâl’in sıfât ve şuûnâtına bir mikyâs-ı ma’rifettir. Hayât-ı câmiasıyla Zât-ı zül Celâl’in cilve-i esmâsına bir fihristedir. Hayât-ı câmiasıyla Zât-ı zül Celâl’in cilve-i esmâsına şuûrlu bir âyinedir. Şu kâinâtın hakâiklerine bir vâhid-i kıyâsîdir, bir fihristedir, bir mikyâstır ve bir mîzândır.  Küçük bir mikyâsta, kâinâttaki hakâik-i  îmâniyeyi şuhûd derecesinde gös­terebilir.

İnsan, Cemâl-i Bâki’ye âyinedir, kemâl-i sermedîye dellâl-ı mazhârdır ve Rahmet-i ebedîyeye muhtâc-ı müteşekkirdir. Cemâl-i Bâki’nin âyine-i müştâkı ve kemâl-i sermedî’nin dellâl-ı âşıkı ve Rahmet-i ebedîyenin muhtâc-ı müteşekkiridir. Şecere-i kâinâtın en mükemmel meyvesidir. Mevcûdâtın en mükemmeli ve zîhayatın reisi ve arz’ın halifesidir. Emanet-i kübrâ hamelesi ve arz’ın halifesi ve kâinâtın meyvesidir. Birbiri içinde yerleştirilmiş binler kubbeli bir saray ve herbir kubbesi binler zerrâtın başbaşa vermesiyle teşekkül etmiş acîb nakışlı garîb bir san’at-ı hâ­rikadır. Kâinâtın hulâsâsıdır. Mahlûkât içinde en mükerrem, en ehemmiyetlidir. Bu kâinâtta en müntehâb netice ve Hâlık’ın nazarında en ehemmiyetli mahlûkdur.

İnsan, kusûrsuz olmaz ve olamaz. Masnû’atın en ekmeli ve en ebdâi ve mahlûkâtın en güzeli ve câmiidir. Kâinât mescidinde bir abd-i sâciddir. Maddî cisim i’tibârîyle bir acz-i mütecessid ve bir ihtiyâc-ı mahz ve bir in’âm-ı mücessem ve uyanık zannolunan bir nevm-i mümevveh dir. Küre-i arzın bir çekirdeğidir. Hikmetle yoğrulmuş sırf şuûrî bir san’atdır. Hikmet-i nakkâşe’nin mücessemi ve bir Muhtâr’ın ilminin mütecessidi ve liyâkatına göre ihtiyâcâtını gören bir Kudret-i Basîre’nin müncemididir. Kadîr-i Ezelî’nin vücûb-u vücûd ve vahdetini gösterecek bir fâtih, bir kâşif ve bir bürhân-ı neyyiridir. Şecere-i hilkatın en nâzenin bir semeresidir. Kendi Sâniini mâzi, hal ve müstakbel dilleriyle ve enfüs ve âfak lisânlarıyla tesbîh edebilir bir mâhiyettedir. Mahlûkâtın tesbîhâtını müşâhede edip onların üstünde şâhidlik yapabilmesi sırrıyla, Sâni’-i eşyâya san’at-ı eşyâdaki hikmetin derûnunda tertib ve terettüb ile yazılı bulunan bütün esmâyı okuyarak medh ü senâ edebilir bir fıtrat ve vaz’iyettedir.

İnsan, hem nebâttır, hem hayvandır, hem insandır, hem mü’mindir. Kendi vücûd ve hayatında bir devâir-i mütedâhile ve masnû’at-ı müterâkibedir. Esmâ-i Hüsnâ’nın delilleri olan mevcûdâtın bütün konuştuklarını gözü ile bir anda müzâhametsiz işitebilir. En küçük bir cüz’-i cüz’îden tâ en büyük bir küll-ü küllîye kadar her şey’e muhtaçdır. Gökleri şu yıldızlar ve güneşlerle süsleyen bir Sâniin san’atıdır. Şu koca âlemin aziz, nâzenin küçük bir kardeşidir. Milyonlarla ölçü âletlerini ve fehim ve idrâk terâzilerini müştemil bir makine gibidir ve onlarla rahmet hazînesinin müddehârâtını ve kenz-i hafînin cevâ­hir-i servetini tartabilir bir mâhiyettedir. Su ile, hava ile, ziyâ ile, gıdâ ile tegaddi edip mütelezziz olur. Bu yolun yolcusu, bu hanın misâfiri, bu fabrikanın muvakkat bir amelesidir. En müntehâb şeyleri ister;  en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insanîyete lâyık bir maîşet ve bir şerefle yaşamak ister. Santral gibi, bütün hilkatın nizâmlarına ve fıtratın kânûnlarına ve kâinâttaki nevâmis-i İlâhiyyenin şuâlarına bir merkezdir.             İslâmiyyet sâyesinde, ibâdet sâikâsıyla bütün müslümanlara karşı sâbit bir münâsebet peydâ eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder.

İnsan, çendân bütün esmâya mazhâr ve bütün kemâlâta müstâiddir. Lâkin iktidârı cüz’î, ihtiyârı cüz’î, istidâdı muhtelif, arzuları mütefâvit olduğu halde binler perdeler, berzâhlar içinde hakikatı taharri eder. İhsân edene, perestişe lâyık olana, kurbiyet ister ve görmek taleb eder. Cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvelâ ve bizzât yalnız zâtını sever, başka herşeyi nefsine fedâ eder. Sonra akâribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinâtı, dünyayı sever. Seyyiâtından tamâmen mes’uldür. Çünki seyyiâtı isteyen odur. Za’fını anlayıp, kâlen, hâlen, tavren duâ etse ve aczini bilip istimdâd eylese; o teshirin şükrünü edâ ile beraber matlûbuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle müsahhar olur ki, iktidâr-ı zâtîsiyle onun öşr-i mi’şârına muvaffak olamaz. Kâinât mescid-i kebirinde bir abd-i sâcid fıtratında yaratılmıştır. Acîb cihâzlarıyla küllî cins hayvandan aşağı değildir.

İnsan, kâinâtın bir güzel takvimidir

İnsan, dünyaya bir me’mûr ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidâd ona verilmiştir. Ve o istidâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiştir. Ve insanı, o gâyeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiştir. Dünyaya pek çok meftûn ve mübtelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekâya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyâk-engiz bir hâlete mazhâr olur. Eğer nefis ve şeytanı dinlerse, esfel-i sâfilîne düşer, eğer Hak ve Kur’ân’ı dinlerse, a’lâ-yı illiyyîne çıkar, kâinâtın bir güzel takvimi olur. Emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları; dâiresi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Enâniyetine istinâd edip hayât-ı dünyeviyeyi gâye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gâyet dar bir dâire içinde boğulur gider. Fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî i’tibâriyle zaîf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur, dâire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki; elini uzatsa ona yetişebilir. Hayât-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse; yüz derece sermâyece hayvandan yüksek olduğu halde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Yani hayât-ı dünyeviyeyi gâye-i maksad yapsa ve ona dâim çalışsa, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olur. Hayât-ı uhreviyeyi gâye-i maksad yapsa ve şu hayâtı dahi ona vesile ve mezraâ etse ve ona göre çalışsa; o vakit hayvânâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk’ın nâzlı ve niyâzdâr bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misâfiri olur.

İnsan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır. Bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlub olur. Bir küçük kâinât olup, kemâl-i hilkati ve cem’iyetli hârika cihâzlarının bin­ler acîb vazîfeleri görecek bir tarzda mahlûkiyeti, kâinâttan aşağı değildir.Bir-iki senede ancak ayağa kalkar, onbeş senede ancak menfaât ve zararı farkeder. İşte cehûl mübâlağası, buna da işâret eder. Bütün zîhayat âlemi içinde nâzik, nâzenin, nâzdar bir çocuk hükmündedir. Rahmanürrahîm’in dergâhında; ya za’f ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyâcıyla duâ etmek gerektir. Dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hâzır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, aldığı cüz’î lezzeti acılaştırır, bozar. Dar âlem-i arzîde, hayât-ı dünyeviye toprağı altında o cihâzât-ı ma’nev’iyesini nefsin hevesâtına sarfetse; bozulan çekirdek gibi bir cüz’î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes’uliyet-i ma’nev’iyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir. Dönmemek üzere zevâle mahkûm olursa, muhabbeti adâvete döner, hayreti istihfâfa, hürmeti tahkire meyleder. Dünya cihetinde Sâni-i Âlem’in mu’cizeli san’atlarını gâyet güzelce teşhir ve tanzim ettiği için, isyân ve küfrüyle beraber dünyada bırakılmış ve azâbı te’hir edilmiştir.

İnsan, enaniyet cihetinde hayvan dahi olamaz, başdaki akıl, meş’um bir âlet olarak başını dâima döğer. Hayvanların aksine olarak, hayata lâzım herşey’e karşı câhildir, herşey’i öğrenmeye mecbûrdur. ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihâzât-ı ma’nev’iyesi göstermektedir. İnfial ve kabûl ve duâ ve suâl cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. İnsâniyet cihetiyle ekser mevcûdâtla alâkadardır. Onların saâdetleriyle mütelezziz ve helâketleriyle müteellimdir. Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. Kadîr-i zül Celâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i’timâd edip teslim olmazsa, vicdânı dâim azâb içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder. Kemâl-i hilkati ve cem’iyetli hârika cihâzlarının binler acîb vazîfeleri görecek bir tarzda mahlûkiyeti kâinâttan aşağı değildir.

İnsan, kesrete dalıp kâinât içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihâyetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fâni, hem ademe düşer. Hem ma’nen kendîni idâm eder. Kusûr etse, istiğfâr etmeli. “Yâ Rab! Kusûrumuzu afvet, bizi kendine kul kabûl et, emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emin kıl. Âmîn” demeli ve O’na yalvarmalıdır. Lisân-ı Kur’ândan kalb kulağıyla îmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi’râcıyla arş-ı kemâlâta çıkâbilir. Bâki bir insan olur. Muhabbet-i İlâhiyenin ziyâsını tazammun eden îmânın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip; insâniyet cihetinde, abdiyet içinde bir sultân dır ve cüz’iyeti içinde bir küllîdir, küçüklüğü içinde bir âlem dir ve hakâreti içinde öyle makamı büyük ve dâire-i nezâreti geniş bir nâzırdır. Nebâtî cismâniyeti cihetiyle ve hayvânî nefsi i’tibâriyle; sagir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvandır. Saâdet-i ebediyeye gittiği için, mevt yolunda geçtiğini hoş görmek lâzımdır. Sâni’-i zül Celâl’in kıymettâr ihsânâtının nümûnelerini ve hârika san’at antikalarını çarşı-yı âlem sergilerinde, ticâret nazarında temâşâ etmek için, şu teşhirgâhta birkaç dakika durup seyrediyor; sonra kayboluyor.

İnsan, şu kâinâta geldikten sonra “iki cihet ile” ubûdiyeti var: Bir ciheti; gâibâne bir sûrette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hâzırâne, muhâtaba sûretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır. Kendisine verilen istidâd ile, yer, gök ve dağların tahammülünden çekindiği emânet-i kübrâyı tahammül edip alır, küçücük cüz’î ölçüleriyle, sanatçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfâtlarını, küllî şuûnâtını, nihâyetsiz tecelliyâtını ölçerek bilir. Zîhayat âlemler bir dâire sûretinde îcâd edilip, nokta-i merkeziyede bırakılmıştır. Âdeta zîhayatlardan maksûd olan gâyeler insanda temerküz ediyor; bütün zîhayâtı onun etrafına toplayıp, ona hizmetkâr ve müsahhâr ediyor, onu onlara hâkim ediyor. Her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat meşîet-i İlâhiye asıldır ve kader hâkimdir. Meşîet-i İlâhiye, meşîet-i insâniyeyi geri verir.

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Barla Lahikası, s.589

“Risâle-i Nur’da İnsan” için 1 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir