Risâle-i Nûr’da Meşrûtiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi

Risâle-i Nûrlarda Meşrûtiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi üzerine bir çalışma yaparak müteferrik Risâlelerdeki parçaları bir araya getirmeye çalıştık. Bu çalışmada dahâ çok Risâle-i Nûrlardan alıntılar mevcûttur.İşte çalışmamız:Bedîüzzamân Hazretleri “Cumhuriyet, demokrat mânâsındaki meşrûtiyet “diyerek bu kelimeleri eş anlamda kullanmıştır.”Tebedül-ü esmâ ile hakaik tebeddül etmez”diyen de Bedîüzzamân’dır.

Ayrıca “Ey Meb’usan! Uzunluğu ile beraber gayet mûciz birtek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, zira itnâbında(uzunluğunda) îcaz var. Şöyle ki: Cumhuriyet ve demokrat mânâsındaki meşrûtiyet ve kânun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kânunda cem-i kuvvet, bu ünvan ile beraber,…[1]”diyerek gerekli îzâh ve açıklamaları yapmıştır.

Yukarıda görüldüğü gibi Bedîüzzamân Hazretleri Risâle-i Nûrlarda kelimelerin ismi ile değil mânâsı ile ve içi ile ilgileniyor. Nur talebesi olanlar ise lafızdan dahâ ziyâde mânâya yoğunlaşmalıdırlar diye düşünüyoruz. Bizim muharrikimiz Risâle-i Nûrlar olmalıdır. Başkaları bu mânâları yanlış kullanıyorsa bu mânâları inkâr mı etmek gerekir? Bir diğer mesele ise madem şerîatın terbiyesinde gelişecek olan “Cumhuriyet ki,HAŞİYE(O zaman Meşrûtiyet; şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş.) adalet ve meşveret ve kânunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir.[2]” ve “Cumhuriyet ve demokrat mânâsındaki meşrûtiyet ve kânun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kânunda cem-i kuvvet, bu ünvan ile beraber.[3]” hakîkatleri yerine hangi alternatifi koyacağız bunu ilmi ve Kur’an’a, sünnete uygun îzâh etmemiz gerekir. Öyleyse Bedîüzzamân Hazretleri’ne kulak vermek ve O’nu anlamak durumundayız diye inanıyoruz.

Yine Bedîüzzamân Hazretleri’nden uzun ve mükemmel bir cumhuriyet ve meşrûtiyet ta’rîfi:“Cumhuriyet ve demokrat mânâsındaki meşrûtiyet ve kânun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kânunda cem-i kuvvet, bu ünvan ile beraber, asıl mâlik-i hakikî ve sahib-i ünvan-ı muhteşem olan, ve müessir ve adâlet-i mahzâyı mutazammın bulunan ve nokta-i istinadımızı temin eden, ve meşrûtiyeti ve cumhuriyeti bir esas-ı metine istinad ettiren, ve evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran, ve istikbal ve âhiretimizi tekeffül eden, ve menafi-i umumiye olan hukukullahı izinsiz tasarruftan sizi tahlis eden, ve hayat-ı milliyemizi muhafaza eden, ve umum ezhanı manyetizmalandıran, ve ecanibe karşı metanetimizi ve kemalimizi ve mevcudiyetimizi gösteren, ve sizi muahaze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran, ve maksat ve neticede ittihad-ı umumîyi tesis eden, ve o ittihadın ruhu olan efkâr-ı âmmeyi tevlid eden, ve çürük mesâvi-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden, ve bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran, ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkiyi sırr-ı i’câza binaen, bir zaman-ı kasırda tayyettiren, ve Arap ve Turan ve İran ve Sâmileri, yani beraber olanları tevhid ederek az zaman içinde bize bir büyük kıymet verdiren, ve şahs-ı mânevi-i hükûmeti Müslüman gösteren, ve kânun-u esasînin ruhunu ve on birinci maddeyi muhafaza ile sizi hıns-ı yeminden (yemin bozmaktan) kurtaran, ve Avrupa’nın eski zann-ı fasidlerini tekzip eden, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın hâtemü’l-Enbiya ve şeriatının ebedî olduğunu tasdik ettiren, ve muharrib-i medeniyet olan ve anarşiliğe yol açan dinsizliğe karşı set çeken, ve zulmet-i tebâyün-ü efkârı ve teşettüt-ü ârâyı safha-i nuranîsi ile ortadan kaldıran, ve umum ulema ve vâizleri ittihad ve saadet-i millete ve icraat-ı hükûmeti, meşruta-i meşruaya hâdim eden, ve adalet-i mahzâsı merhametli olduğundan anâsır-ı gayr-ı müslimeyi daha ziyade telif ve rapt eden, ve en cebîn ve âmi adamı en cesur ve en has adam gibi hiss-i hakikî-i terakki ile ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden, ve hadim-i (yıkıcı) medeniyet olan sefahet ve israfattan ve havayic-i gayr-ı zaruriyeden bizi halâs eden, ve muhafaza-i âhiretle beraber imâr-ı dünya etmekle sa’ye neşat veren, ve hayat-ı medeniye olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını öğreten, ve herbirinizi, ey meb’uslar, elli bin kişinin takazasını, yani haklarını sizden dâvâ etmelerini hakkınızda tebrie eden, ve sizi icma-ı ümmete küçük bir misal-i meşru gösteren, ve hüsn-ü niyete binaen âmâlinizi ibadet gibi ettiren, ve üç yüz milyon Müslümanın hayat-ı mâneviyesine suikast ve cinayetten sizi tahlis eden, ol Kur’ân-ı mukaddesin düsturları ünvanıyla gösterseniz ve hükümlerinize me’haz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz, acaba bu kadar fevaid ile beraber ne gibi birşey kaybedeceksiniz? Vesselâm, Yaşasın Kur’ân’ın Kânun-u Esasîleri![4]”

Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış ve resmen zapta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve lâtif bir kıssa-i müdafaayı beyan ediyorum.

Orada benden sordular ki:”Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”

Ben de dedim: “Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten, taneleri karıncalara veriyorum.”

Sonra dediler: “Sen Selef-i Salihîne muhalefet ediyorsun.”

Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn; hem halife, hem reisicumhur idiler. Sıddîk-ı Ekber (r.a.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reisicumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.”

İşte, ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları, elli seneden beri bende olan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. Yirmi beş senedir hayat-ı siyasiye ve içtimaiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesb ettiğini bilmiyorum. El’iyâzü billâh, eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları mes’ul edecek kânunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva ilân ve ihtar ederim ki, bin canım olsa, imânâ ve âhiretime feda etmeye hazırım.[5]”

Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur. Cumhuriyt ki,HAŞİYE adalet ve meşveret ve kânunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. (HAŞİYE O zaman Meşrûtiyet; şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş.)( Divan-ı Harb-i Örfî-Hakikat)

Evet, hükûmet-i Cumhuriye, o gizli müfsidlerin vatana ve millete muzır efkârlarını elbette terviç etmez ve taraftar olamaz. Ve bilse, men etmek, Cumhuriyet kânunlarının muktezasıdır. Ve öyle müfsidlere hükûmet hesabına taraftarlık ile, Cumhuriyetin esaslı prensiplerine zıddı zıddına gidemez. Hükûmet-i Cumhuriye, bizimle o müfsitlerin mabeyninde hakem hükmünü alsın. Hangimiz zâlim ise ve tecavüz ediyorsa, o vakit o hakem, hükmünü versin ve hâkimlik noktasında hükmünü icra etsin.[6]

” Yani o fıkranın meali budur: “Madem cumhuriyet dine, dinsizliğe ilişmiyor prensibiyle bîtarafane kalıyor; ehl-i dalâlet ve ilhad, cumhuriyetin bu bîtaraflığından istifade etmekle, haşrin inkârını izhar etmeleri muhtemeldir” demektir. Yoksa hükûmete bir tariz değildir; belki hükûmetin bîtarafane vaziyetine işarettir.[7]“

“Madem cumhuriyet prensipleri hürriyet-i vicdan kânunu ile dinsizlere ilişmiyor; elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünya ile mübareze etmeyen ve âhiretine ve imanına ve vatanına dahi nâfi bir tarzda çalışan dindarlara da ilişmemek gerektir ve elzemdir.[8]”

“Yoksa, adalet-i kânun ve hürriyet-i fikir ve vicdan düsturuyla mahkûmiyeti ve muhakemesi mümkün değildir. Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan düsturunu en geniş mânâsıyla tatbik eden cumhuriyet idaresinin demokrasi kânunlarıyla asla kabil-i telif değildir.[9]”

“Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Güngörmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrûtiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir, büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış. Yalnız bir adam var; o ayakta…[10]”

Meşrûtiyet ve kânun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz meşrûtiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.”…. İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adalet ve şeriattır. …

Yazık! Eyvahlar olsun! Saadetimiz olan meşrûtiyet-i meşrûâ, bir menba-ı hayat-ı içtimaiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maarif-i cedideye millet nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde, bu hâdisede ifratperver olanlar Meşrûtiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât-ı lâübaliyâne ile milletin rağbetine karşı maatteessüf set çektiler. Bu seddi çekenler, ref etmelidirler; vatan namına rica olunur…..

Müsemmâ-i meşrûtiyet hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık üzerine beka bulacaktır. …

Hem de mânâ-yı meşrûtiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya’nın ve âlem-i İslâmın istikbalde terakkisinin birinci kapısı meşrûtiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve talih ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrûtiyetteki şûrâdır. …

Yaşasın meşrûtiyet-i meşrua! Sağ olsun hakikat-i şeriat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet![11]”

S – Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur?

C – Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi_ Zira, meşrûtiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi edip bini kazanan, zarar etmez.[12]”

“Asya’nın bahtını, İslâmiyetin talihini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir-fakat şeriat-ı garrânın terbiyesinde kalmak şartıyla.[13]”

Eğer meşrûtiyeti hürriyet-i şer’iyye ile kabul etmezsek ve öyle tatbik edilmezse, elimizden kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek” Meşrûtiyet ki, adalet ve meşveret ve kânunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir.

Asıl şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-ı meşrûtiyet-i meşrûadır.” Demek meşrûtiyeti, delâil-i şer’iyye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf-ı şeriat telâkki etmedim. Ve şeriatı rüşvet vermedim.

Fikrimce meşrûtiyetin düşmanı, meşrûtiyeti; gaddar, çirkin ve hilâf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-ü esmâ ile, hakaik tebeddül etmez.

Zirâ meşrûtiyet, hâkimiyet-i millettir; hükûmet, hizmetkârdır[14]”. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vali, reis değiller; belki ücretli hizmetkârlardır.)

Sual:”İstibdat bu derece bir semm-i kâtil olduğunu bilmezdik. Lehü’l hamd, parçalandı. Onu esâsiyle tedâvi edecek olan tiryâk-ı meşrûtiyeti bize târif et.” Cevap: Bazı memurların ef’ali, adem-i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neş’et eden müşevveşiyetle hâl-i hazırdan fehmettiğiniz meşrûtiyeti tefsir etmeyeceğim. Belki hükümetin hedef-i maksadı olan meşrûtiyet-i meşrûâyı beyân edeceğim.

İşte, meşrûtiyet “Ve işlerde onlarla istişâre et.[15]” Onların aralarındaki işleri istişâre iledir.[16]” âyet-i kerîmelerinin tecellisidir ve meşveret-i şer’iyedir. O vücud-u nûrânînin kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi mârifettir, lisânı muhabbettir, aklı kânundur, şahıs değildir.

Evet, meşrûtiyet hâkimiyet-i millettir; siz dahi hâkim oldunuz. Ummum akvâmın sebeb-i saadetidir; siz de saadete gideceksiniz. Bütün eşvâk ve hissiyaât-ı âliyeyi uyandırır; uyku bes, siz de uyanınız. İnsanı hayvanlıktan kurtarır; siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya’nın tâliini açacaktır. Size müjde. Bizim devleti ömr-ü ebediye mazhar eder. Milletin bekâsıyla ibkâ edecek; siz daha me’yus olmayınız.[17]”

Ve keza, bir işte muvaffakiyet isteyen adam, Allah’ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatini muhafaza etsin ve fıtratın kânunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet peyda etsin. Aksi takdirde, fıtrat, adem-i muvafakatla cevap verecektir.

Ve keza, heyet-i içtimaiyede, umumî cereyana muhalefet etmemek lâzımdır. Muhalefet edildiği takdirde, dolabın üstünden düşer, altında kalır. Binaenaleyh, o cereyanlarda, tevfik-i İlâhînin müsaadesine mazhariyeti dolayısıyla, o dolabın üstünde, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın hak ile mütemessik olduğu sabit olur.

Evet, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın getirdiği şeriatın hakaiki, fıtratın kânunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal peyda olmuştur.

Bundan anlaşılır ki, İslâmiyet, nev-i beşer için fıtrî bir dindir ve içtimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegâne bir âmildir.

Şeriat-ı İslâmiye, aklî burhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülâhhasdır. Evet, tehzibü’r-ruh, riyazetü’l-kalb, terbiyetü’l-vicdan, tedbirü’l-cesed, tedvirü’l-menzil, siyasetü’l-medeniye, nizâmâtü’l-âlem, hukuk, muamelât, âdâb-ı içtimaiye, vesaire vesaire gibi ulûm ve fünûnun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, şeriat-ı İslâmiyedir.

Ve aynı zamanda, lüzum görülen meselelerde, ihtiyaca göre îzâhatta bulunmuştur. Lüzumlu olmayan yerlerde veya zihinlerin istidadı olmayan meselelerde veyahut zamanın kabiliyeti olmayan noktalarda, bir fezleke ile icmal etmiştir. Yani, esasları vaz etmiş, fakat o esaslardan alınacak hükümleri veya esasata bina edilecek füruatı akıllara havale etmiştir. Böyle bir şeriatın ihtiva ettiği fenlerin üçte biri bile, şu zaman-ı terakkide, en medenî yerlerde, en zeki bir insanda bulunamaz. Binaenaleyh, vicdanı insaf ile müzeyyen olan zat, bu şeriatın hakikatinin bütün zamanlarda, bilhassa eski zamanda, tâkat-i beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.[18]”

“Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü’l-emirlerimiz düşünsünler.[19]”

“Dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira, şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.[20]”

“Ayasofya’da, Bayezid’de, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklarla şeriatın ve müsemmâ-yı meşrûtiyetin münasebet-i hakikiyesini îzâh ve teşrih ettim. Ve mütehakkimane istibdadın şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki: (Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.”Hadis) hadisinin sırrıyla, şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin. Ve dedim ki: Asl-ı şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrûtiyet-i meşrûadır.[21]”

Meşrûtiyet ve kânun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz Meşrûtiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.”Asl-ı şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrûtiyet-i meşrûadır.

İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adalet ve şeriattır.

Yazık! Eyvahlar olsun! Saadetimiz olan meşrûtiyet-i meşrûâ, bir menba-ı hayat-ı içtimaiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maarif-i cedideye millet nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde, bu hâdisede ifratperver olanlar Meşrûtiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât-ı lâübaliyâne ile milletin rağbetine karşı maatteessüf set çektiler. Bu seddi çekenler, ref etmelidirler; vatan namına rica olunur.[22]”

“Halbuki, İslâmiyetin bir kânun-u esasîsi olan, hadis-i şerifte yani, “Memuriyet, emirlik ise, reislik değil, millete bir hizmetkârlıktır.” Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyetin bu kânun-u esasîsine dayanabilir. Çünkü kuvvet kânunda olmazsa şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur.[23]”

“Meşrûtiyet ve kânun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz Meşrûtiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.[24]”

“Meşru, hakikî meşrûtiyetin müsemmâsına ahd ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa olsun, meşrûtiyet libası giysin ve ismini taksın, rastgelsem sille vuracağım.[25]”

“Fikrimce meşrûtiyetin düşmanı, meşrûtiyeti gaddar, çirkin ve hilâf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-ü esmâ ile hakaik tebeddül etmez.[26]”

“Cumhuriyet ki, Haşiye7 (O zaman Meşrûtiyet; şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş.) adalet ve meşveret ve kânunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel şeriat-ı garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir. Ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kânunda olmalı. Yoksa, istibdat tevzi olunmuş olur.[27]”

“Demek, şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrûtiyet ile rahm-ı mâdere geçtik, neşvünemâ bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden, inşaallah mucize-i Peygamberî (a.s.m.) ile, şimendifer-i kânun-u şer’iye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri zaman-ı kasırada tekemmül-ü mebâdi cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler; biz birden bire şimendifer ve balon gibi mebâdiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-ı İslâmiyenin ve istidad-ı fıtrînin, feyz-i imanın ve şiddet-i cû’un hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.[28]”

Ey Meb’usan! Uzunluğu ile beraber gayet mûciz birtek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, zira itnâbında îcaz var. Şöyle ki: Cumhuriyet ve demokrat mânâsındaki meşrûtiyet ve kânun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kânunda cem-i kuvvet, bu ünvan ile beraber,[29]”

Risâle-i Nûrlarda “Demokrasi” kelimesinin geçtiği yerler.

1.Demokrasi devrinde ve din hürriyetine müsaade edildiği bu zamanda böyle olursa, “Din zehirdir” diye millet kürsüsünden ilânat yapıldığı bir devirde dindarlara, hususan İslâmî gelişme ve inkişafa hizmet edenlere nasıl davranıldığı kolayca anlaşılır.[30]

2.Bu hukukumun bir suç konusu olacağını zannetmiyor ve son söz olarak diyorum ki: Vatan ve millete ve insanlık câmiasına hizmet edebilmek için, “Hakîm kimdir? Başına gelen” fehvasınca, iki vilâyetin ve birçok kazaların zabıtasının dahi şehadet edebileceği şekilde, serserilikten, şahıslarını bu Nur Risaleleriyle kurtarıp başkalarını da kurtarmaya vesile olan Nur şakirtlerinin uzun senelerden beri bu vatan ve millete, bu vatandaki idareye yaptıkları vatanî hizmet binlerle kişilik zabıta kuvvetinin hizmetinden hakikatte daha mühim iken ve takdire ve iltifata daha lâyık iken su-i tefsire uğratılarak âdetâ bir ecnebî rejimi hesabına kasten hareket eder gibi bizleri tevkif ve muhakemelere verip işimizi, gücümüzü ayaklar altında bırakmak ve bîçare evlât ve iyâlimizi perişan edip ağlatmak hangi demokrasi kânunlarıyla, hangi yeminli ve yüminli âdil hâkimlerin vicdanî ve âdilâne kararlarıyla kabil-i teliftir?[31]

3.”Bir Müslüman. Ak saçlı, yaşlı bir Müslüman. Saçını başını ve yaşını bütün ömrü boyunca nurla ağartmış bir Müslüman. Saçı, başı, yaşı ve bütün vücudu Allah’ın nuruyla yıkanmış, ter temiz ve bem beyaz bir Müslüman. Bütün ömrü boyunca in’âm-ı Hak olan hayatını, Türk milletinin salâh ve hakikî saadeti için vakfetmiş, emr-i İlâhî olan ruhunu, feleğin hakikî mâliki Allah’a teslim edinceye kadar aynı yolda yürümeye azmetmiş, bina-yı Sübhanî olan bedenini, yalnız Allah yolunda yıpratmış olan büyük bir Müslüman, bugün, ‘Demokrasi vardır’ denilen birgün, kalkıyor, yalnız ‘Allah’ diyor, ‘Kitap’ diyor, ‘Resul’ diyor ve gençliğe, ‘Dikkat’ diyor. Der demez arkasından savcı (dâvâyı açan savcı) yapışıyor.[32]

4.Ve ancak o cihetle müellifi mahkûm ve Rehberi neşreden talebeleri muahaze olunabilir. Yoksa, adalet-i kânun ve hürriyet-i fikir ve vicdan düsturuyla mahkûmiyeti ve muhakemesi mümkün değildir. Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan düsturunu en geniş mânâsıyla tatbik eden cumhuriyet idaresinin demokrasi kânunlarıyla asla kabil-i telif değildir.[33]

Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip; taklid edip, malımızı harap ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar.[34]

Ecnebilerden alınan madi bilgiler, sanat ve terakkiye ait ise lazımdır, sefahata dair ise muzırdır.[35]

Şeriat-ı Ahmediyenin (asm) tazammum ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki; medeniyet-i hazıranın inkışaından(yarılmasından) inkişaf edecektir. Onun menfi esasları yerine, müspet esaslar vaz’eder.[36]

Güzel şeylerimiz ecnebilere gitmiş.[37] Her şeyin en güzelini al.[38] Ecnebilerde terakkiyatı- medeniyyeye yardım edecek (fünun ve sanayi)gibi noktaları maalmemnuniye alacağız. Amma medeniyetin zünub ve mesavisi(günah ve kötülükleri)olarak bazı adat ve ahlak-ı seyyiyeyi almayacağız.[39]

Avrupanın güzelliklerinin tahsil edilmesinin zorluğundan dolayı, kolay taklit edilen günahlarını ve kötülüklerini aldığımız için kadınlaşmış erkek ve erkekleşmiş kadın durumuna düştük…[40]”

Avrupadan mehasin-i medeniyetin iktibasına muhtacız…[41]” Kesb-i medeniyette japonlara iktida bize lazımdır ki; Onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber adat-ı milliyeyi muhafaza ettiler.[42] Medeniyetin mehasiniyle beraber mesavisi (kötülükleri) de terakki edip garip ve aldatıcı bir surete girmiş… Medeniyetin seyyiatının en fenası ve medeniyetin muharribi (yıkıcısı) sefahat, israfat ve maişetteki müsavatsızlıktır.[43] Medeniyetin iyilikleri ile beraber kötülüklerinin de içimize sokulmaması için bize temyiz edici (ayırıcı) hâkim bir kânun, bir prensip gerekir.[44]

Avrupa ve Amerika’dan getirilen hakikatler yine İslamın malı olan fen ve sanatı tevhit nuru ile yoğurarak hayata geçirmeliyiz.[45] Hıristiyanlık dini fen ve medeniyeti kendine mal edip, bu iki silahla galebe çaldı.[46] Asaya’nın bahtını, İslamiyetin taliini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat Şeriat-ı Garra’nın terbiyesinde kalmak şartıyla.[47]

Medeniyetteki bütün güzelliklerin; ya açık bir şekilde emredilerek ve ya o güzelliğe taraftarlık göstererek veyahutta onu yasaklamamak suretiyle, bunların veya bunlardan daha güzelinin İslamda mevcut olduğu görülecektir.[48]

Ecnebilere düşman nazarı ile değil, belki saadetimizi ve i’lay-ı kelimetullaha bu zamnada vasıta olan terakki ve medeniyete bizi teşvik ve icbar ettiklerinden dost ve hadim nazarı ile bakacağız.[49]

Hemde düşmanlarımız onlar(ecnebiler) değil, cehalet, zaruret, itilaftır.[50] İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak.[51]

Hazırlayan:

Bâkî ÇİMİÇ

bakicimic@hotmail.com

Dipnotlar:

————————

[1] Hutbe-i Şamiye’nin Zeyli

[2] Divan-ı Harbi-i Örfî

[3] Hutbe-i Şamiyenin Zeyli

[4] Hutbe-i Şamiye’nin Zeyli

[5] On Dördüncü Şua

[6] Tarihçe-i Hayat – Eskişehir Hayatı

[7] Tarihçe-i Hayat – Eskişehir Hayatı

[8] On Dördüncü Şua

[9] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 89

[10] Tarihçe-i Hayat – Isparta Hayatı -Osman Yüksel Serdengeçti

[11] Divan-ı Harbi-i Örfî

[12] Münazarat

[13] Muhakemat

[14] Tarihçe-i Hayat’tan

[15] Âl-i İmrân Sûresi:159

[16] Şûrâ Sûres-38

[17] Münâzarât Y.A.N. S:22-23

[18] İşarat’ül İ’caz

[19] Divan-ı Harbi-i Örfî

[20] Divan-ı Harbi-i Örfî

[21] Divan-ı Harbi-i Örfî

[22] Divan-ı Harbi Örfi

[23] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 98

[24] Divan-ı Harb-i Örfi, 21

[25] Divan-ı Harb-i Örfi, 40

[26] Divan-ı Harb-i Örfi, 40

[27] Divan-ı Harb-i Örfi, 65

[28] Divan-ı Harb-i Örfi, 76,77

[29] Hutbe-i Şamiye’nin Zeyli

[30] Tarihçe-i Hayat – Giriş

[31] On Dördüncü Şua

[32] Tarihçe-i Hayat – Isparta Hayatı

[33] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 89

[34] Tarihçe-i Hayat-sh:94

[35] Mesnevi-i Nuriye-s:98

[36] Sünûhat-s:61

[37] Münazarat-s:100

[38] Sünûhat-s:17

[39] Asar-ı Bediiyye-Osm.1.Baskı.s:350

[40] Asar-ı Bediiyye-Osm.1.Baskı.s:350

[41] Asar-ı Bediiyye-Osm.1.Baskı.s:803

[42] Asar-ı Bediiyye-Osm.1.Baskı.s:350

[43] Asar-ı Bediiyye-Osm.1.Baskı.s:803

[44] Asar-ı Bediiyye-Osm.1.Baskı.s:803

[45] Tarihçe-i Hayat-s:140

[46] Asar-ı Bediyye-1.Baskı-s:877

[47] Muhakemat-s:47

[48] Asar-ı Bediyye-1.Baskı-s:373

[49] Asar-ı Bediyye-1.Baskı-s:389

[50] Asar-ı Bediyye-1.Baskı

[51] Hutbe-i Şamiye

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir