Saîd Nursî’nin Görüşleri Işığında Yeni Dünya Düzeni’nde Müsbet Avrupa’nın Yeri

Özet:

Bin dokuz yüzlü yılların ilk yarısında ve iki Harb-i Umûmî sonrası yaşanan olaylar, özellikle içinde yaşadığımız asrın hâdiseleri; çeşitli buhranlar yaşanmasına sebep olmuş, modernleşen toplumları insânî ve demokratik yaşam şartları açısından hayat standartları noktasında çok geri seviyeye düşürmüştür. Gerek siyâsi konjonktür, gerek âlem-i İslam’da yaşanan çatışmalar hâdiseleri daha da derinleştirmiştir. Bu makâlede mevcut hâdiseler tartışılmış, değerlendirilmiş, dünya düzenine Said Nursi’nin fikirleri ve katkısı doğrultusunda araştırma yapılarak çözüm önerileri sunulmuştur. Özellikle Nursi’nin Müspet Avrupa tasnifi ve îzâhları üzerinde durularak makâle tamamlanmıştır.

Elde edilen bulgular sonucunda dünyanın imâr ve inşâsında kurulacak olan değişen dünya düzeninde aslı Kur’ân medeniyetine dayanan Avrupa’nın müsbet esâslarına ihtiyaç olduğu tespit edilmiştir. Bu esâslar, insanı merkeze alan, insanlığın hak, hukuk, adâlet ve hürriyetine hizmet eden, insanın maddî ve mânevî, dünyevî ve uhrevî hayatına katkı yapan, daha da önemlisi insanlığa zarar vermeden, bozulan beşerî sistemleri tamir ve ihya eder konumda olması noktalarına bakmaktadır. Bu prensipler müsbet Avrupa olarak kabul edilebilir. Bu mânada Saîd Nursî’nin fikirleri beklenen değişen dünya düzeninde rehber olabilir ve beşeriyeti insâniyet-i suğrâdan insâniyet-i kübrâ olan İslâmî prensiplere taşıyabilir. Yapılan araştırma sonucunda değişen dünya düzeninde hâkimiyetin, prensipler hâkimiyeti şeklinde olması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Böylece insanlık âilesi yeni bir dünya düzeni içinde dünya barışını sağlayabilecektir. Mâlikiyet, serbestiyet ve hürriyet asrında insanlık mâhiyetine derç edilen taharrî-i hakîkat temâyülü ile hak dini bulabilir. Hak dinin prensipleri ile mutlu, huzurlu ve müferreh bir hayat yaşayabilir. Bunun yolu gelecekte beklenen sulh-u umûmî olarak insanlığı ortak paydası olan İslâmî prensiplerin hâkim olmasından geçecektir. Bu prensiplere Saîd Nursî’nin katkı yapacağı fikri makâlenin temel argümanı olmuştur.

Anahtar kelimeler: dünya, düzen, Avrupa medeniyeti, Kur’an medeniyeti, isevîlik, ittifak, terakki, barış,

1.Giriş 

Saîd Nursî’nin hâdiselere bakışında toptancı bir yaklaşım yoktur. Her bir mes’elenin müsbet ve menfî esâsları noktasından değerlendirmeler yapılır. Fenâ ve fâni bir adamın güzel ve bâkî bir sözü Nursî’nin metinleri arasında yerini alırken, bir insanın on fiilinden bir masum fiilî de nazarlardan kaçırılmaz ve ademe mahkûm edilmez. Hatta meslek ve meşrepler değerlendirilirken netice itibarıyla müsbet ve menfî cihetine bakılır. “Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakîkat ise ve menfî cihetleri müsbet cihetlerine mağlûp ise, o meslek haktır. Eğer içinde hak ve hakîkat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır.”[1] Bu yaklaşım Nursî’nin adâlet-i hakîkîye noktasında önemli bir farkıdır. Avrupa meselesinde de müsbet ve menfî iki Avrupa ayrımını görüyoruz. Müsbet Avrupa, insan hak ve hürriyetlerini merkeze alıp, adalet ve hakkaniyeti esas yaparak insanların huzur ve mutluğunu sağlamaya çalışan Avrupa’dır. Demokrasinin ileri seviyede tatbik edilmesi, hukuk kriterleri ve sosyal hayatta adaletin her kesime eşit olarak uygulanması müsbet Avrupa’nın bariz göstergesidir. Müsbet Avrupa insan merkezli bir sistem ihdas etmiştir. Bizler de bu mânâda ‘Saîd Nursî’nin Görüşleri Işığında Değişen Dünya Düzeni’nde Müsbet Avrupa’nın hayat pratikleri ve prensiplerinin insanlığa sağlayacağı katkıları Nursî’nin görüşleri doğrultusunda makâlemizde araştırmak ve çalışmak istedik.

2.Saîd Nursî ile sâir İslâmî câmianın Avrupa’ya yaklaşım farkı

Avrupa’yı değerlendirme noktasında Saîd Nursî’nin hakkaniyetli yaklaşımı yanında iki Avrupa tasnifi ve müsbet Avrupa tahlilleri İslâmî câmia açısından çok da anlaşılmış değildir. Menfî ve müsbet Avrupa ayrımı neredeyse Nursî’ye ait bir ayrım ve yaklaşım olarak asrımızın gündemine taşınmış gibi görülüyor. Sâir İslâmî câmiada bu ayrımı net olarak göremiyoruz. Saîd Nursî, müsbet Avrupa’yı İsevîlik dininin aslî ve tahrîf edilmemiş kısmının tezâhürü olarak görürken; sâir İslâmî cenâh “küfür tek milletir” anlayışı üzerine, toptancı bir fikrî yaklaşımla hareket eder. Böylece müsbet ve menfî ayrımı yapmadan yaklaşılan Avrupa meselesi içinden çıkılmaz fikrî bir karmaşaya da sebep olmuştur. Özellikle siyâsetin İslâmını metod olarak seçen topuz mesleği mensupları ve Nursî’nin “bir kısım dindâr ehl-i siyâset[2] olarak isimlendirdiği ve dini siyâset-i İslâmiyeye alet etmeye çalışanlar “Avrupa Hıristiyan Kulübüdür” tezini siyâsi bir slogan olarak istimâl ederek toplum nazarında âhirzamanda hüküm sürecek olan İsevîler ile Müslümanların ittifâkına giden yolda çok problemli engeller çıkarmışlardır. Hâlbuki Nursî’nin Avrupa tahlil ve tasnifine itibâr edilseydi böyle çıkılmaz bir yola girilmezdi. Nursî’nin müsbet Avrupa tespitleri Kur’ân ve sünnet açısından sağlam temellere dayanmaktadır. Bu sağlam Kur’ânî temeller Risâle-i Nur Külliyatı’nda da yerini almıştır. Geçmiş münaza’âlı meseleler üzerinden varılacak müsbet bir sonuç olmayacağı için Saîd Nursî’nin müsbet Avrupa tespit ve tasniflerinin her kesime ulaşmasını gâye edinmeliyiz. Kaynağı Kur’ân ve sünnet çizgisinde asrımıza aktarılan Nursî’nin fikirleri toplumun her kesimine ulaştırılmalıdır. Bu bilgi aktarımı Değişen Dünya Düzeni açısından çok hizmete vesîle olacaktır. Bu konuda yapılan çalışmalar insanlık açısından takdire şâyân olarak kabul edilmelidir.

3.Müslüman-İsevî ittifâkı

Müslüman-İsevî ittifakı konusunda toplum katmanlarında hatta İslâmî câmiada çok faklı mülahazalar vardır. Farklı farklı görüş ve fikirler nedeniyle tam bir mutabakat sağlanamadığı da bir hakikattir. İfrat ve tefrit olarak kabul edilebilecek bu fikirler içinde Saîd Nursî’nin istikâmetli görüşleri önemlidir. İtidalli ve burhana dayalı açıklamalar Müslüman-İsevî ittifakı açısından çok önemli bir merhaledir. Saîd Nursî’nin bu mânâda gelen cümlesi manidârdır. “Gerçi hakîkat noktasında âhirzamandaki gelecek büyük Mehdî siyâseti tam dindâr İsevîlere bırakıp yalnız İslâmiyet hakîkatlerini isbâta, izhâra, icrâya çalışır.[3] Saîd Nursî’nin bir mektubunda geçen bu ifadeler makâlemiz açısından üzerinde durulması gereken önemli bir tespittir. Hatta Müslüman-İsevî ittifakı açısından mihenk mahiyeti taşır. Çünkü âhirzamanda dinsizliğin iki cereyânı kuvvet bulur.[4] Bu cereyânlar beşeriyetin dünyevî ve uhrevî hayatını tahrip eder. Âlem-i İslâm’a ve dünya barışına vurulan darbeler büyük bedeller ödenmesine sebep olmuştur. İki Harb-i Umûmî ve günümüzde yaşanan karmaşaların altında yatan en önemli sebeplerin başında âhirzaman cereyânlarının hükümranlığı ve tahribatı vardır. Saîd Nursî, bu dehşetli cereyânlara karşı “Müslümanlar, Hıristiyan rûhânîler ve Kur’ân hizmetkârları çok dikkat etmelidir.[5]diye îkâzda bulunur. Böylece âhirzamanda dinsizlik cereyânlarına karşı mukábele etmek, ancak İsevî’nin hakîkî dini hakîkat-ı Kur’ân’la ittihâd ederek; Kur’ân ise esâs ve imam olup, İsevî dini ona tâbi olacağına işâreten bir rivâyette var ki: “İsâ gelir, namazda Mehdî’ye iktidâ eder.[6]

Âhirzamanda Mehdîyet ve şahs-ı mânevîsi bizzat siyâsete, siyâsetle iştigâle, siyâsetle devleti idâre etmeye ve siyâset yoluyla hizmet etmeye talip olmaz. Zaten Saîd Nursî de hem kendisi, hem talebelerini siyasetten men’etmiştir; dünyevî işlerle meşgul olmamıştır.”Kur’ân bizi siyâsetten şiddetle menetmiş.”[7]sözü bunu ispat eder.  Öyleyse âhirzamanda hüküm sürecek olan siyâsi vazîfenin ilmî ve fikrî cihetini Hz. Mehdî(ra) Kur’ân ve sünnetten ortaya koyar ve stratejisini belirler. Tatbikatında ise tam dindâr İsevîlerin yardımı olur. İnsanlığın ortak değerleri olan demokratik insan hakları, hürriyet, adâlet ve hukûkun üstünlüğü gibi Kur’ânî kriterler, mehâsin-i medeniyet denilen terakkîyat-ı medeniyet hârikaları İsevîlerin yardımı ile bütün dünyada makes bulur. Bu değerler aynı zamanda Avrupa’nın, İsevîlik din-i hakîkîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye faydalı san’atları ve adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri ihtiva eder. Böylece İsevîlik âleminde de İslâm’ın hayat-ı içtimâiye prensipleri hâkim olmaya başlar. Tevhid hakîkatinde İsevîlik tasaffî ederek teslisten tevhide dönerek İslâmiyete tâbi olurken, içtimâî ve siyâsî noktadan Müslümanlara yardımcı olunmuş olur. Avrupa Birliği kriterleri bu konuda müsbet katkı sağlamaktadır. Bu kriterler daha da tekâmül ederek insanlığın ortak değerleri olarak kabul edilebilir. Böylece insanlık âlemi değişen dünya düzeninde meferrah bir hayata yaklaşmış olur.

İslâm ve Hıristiyanlık âleminin nizâm ve intizâmının muhafazası çok mühimdir. Hakîkî Hıristiyan dininin esâsıyla İslâmiyetin esâsı temelde(tahrif edilmemiş İncil’de)müttehiddir. Din-i İsevînin hakîkîsini esâs tutan İsevî ruhanîlerin cemâati, yani tasaffî etmiş ve hurâfelerden sıyrılmış isevî dini,  İslâmiyete dehâlet etmiş ve tâbi olmuş makamında olacaktır. Bu mânâ âhirzamanda hüküm süren bütün dinlere karşı olan inkâr-ı ulûhiyete karşı Müslüman-İsevî ittifâkının bir tezâhürü olarak kabul edilmelidir. Bu ittifak değişen dünya düzeninde insanlığın sulhuna hizmet edebilir.

4.Dünya İslâmîlik endeksi sıralaması

2022 yılında Dünya’da 149 ülke incelenerek yapılan ‘Dünya İslâmîlik Endeksi’ çalışması “Ekonomi, Hukuk ve Yönetim, İnsan ve Siyâsal Haklar, Uluslararası İlişkiler” dikkate alınarak yapılmıştır. Yapılan çalışmada ilk on ülke sıralaması şöyledir: “Danimarka, İrlanda, Hollanda, İsveç, İzlanda, İsviçre, Norveç, Finlandiya, Yeni Zelanda, Almanya…”[8]2020 yılında yapılan ‘Dünya İslâmîlik Endeksi’ raporunda ise ilk sırada Yeni Zelanda yer almıştır.[9]2022 yılında ABD merkezli İslâmilik Vakfı tarafından hazırlanan endekse göre Danimarka, ekonomi, adalet, yönetim, insan hakları ve uluslararası ilişkiler dikkate alındığında İslâm’a en uygun yaşayan ülke seçilmiştir.2022’de yapılan çalışmada Müslüman ülkelerin ortalama sıralaması 76 olarak belirlenmiştir. Listenin ilk 10’una Müslüman ülkeler giremezken, Türkiye endekste 100’üncü sırada yer alır. Listenin 43’üncü sırasında bulunan Malezya, Müslüman ülkeler arasında en yüksek puana ulaşmıştır. Bu sıralamada ilk ona giren ülkeler Saîd Nursî’nin İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ın kabûlüne çalışan…[10] ülkeleri olarak sayılması çok enteresandır. Bunun yanına Bahtiyar Almanya ve “dîn-i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli cem’iyeti gibi rû-yı zemînin kıt’aları ve hükûmetlerinin[11]de sayılması çok manidârdır. Ayrıca Târihçe-i Hayat eserinde “Risale-i Nur, Avrupa, Amerika ve Afrika’da da hüsn-ü teveccühe mazhar olmuş; başta bahtiyar Almanya ve Finlandiya olmak üzere, birçok memleketlerde okunmaya başlanmıştır.”[12] ifadeleri istikbalde İslâmî prensiplerin rû-yı zemînin kıt’aları ve hükûmetlerinde makes bulacağını gösteriyor. Şimdiden müsbet Avrupa’nın da tesiriyle dünyanın maddî bakımdan terakkî etmiş ülkeleri Saîd Nursî’nin seneler önceki yapmış olduğu tespitlerini teyid ediyor. Çünkü imânlı insan da müterakkî ve medeni olabilir. Hatta bu hususta en çok kabiliyet ve ehliyet gösteren de onlardır. İnsanlık rûh-u aslîsi ancak mâneviyat zemini üzerinde neşv-ü nemâ bulur. Büyük davâ ve hamleler bu ruha sahip olmakla temin edilir. En müterakkî ve medeni milletler insanlık ruhuna inanan ve mâneviyat kültürü ile beslenen milletlerdir. Bilhassa İslâmiyet hakîkî medeniyetin şiddetle müşevviki ve ilmin en büyük hâmisidir.

5.Kalb ve akıl ittifâkı

Saîd Nursî’nin kalb ve akıl ittifakı noktasında önemli tespitleri vardır. “Avrupa bir dükkân, bir kışla ise, Asya bir mezra’a, bir câmi’ hükmündedir.”[13] Buradan anlaşılan odur ki şarkın hissiyâtına hâkim, kalb ve dindir. Buna istinâden Asya’da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Madem Asya’da hâkim, gâlip, din cereyânıdır; garpta gâlip olan müsbet felsefe kalbe yardım etmeli. Buna binâen Asya’da hüküm süren dindâr olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmelidir.

Bu konuda Saîd Nursî’nin kalb ve akıl irtibat ve ittifâkı çok önemlidir. Mesela “Nur-u akıl kalbden gelir”[14].  ve “Kalbsiz akıl olamaz.”[15]diyerek önemli bir noktaya temas eder. Hatta “Ziyâ-i kalbsiz olmaz nur-i fikir münevver.[16] Çünkü kalb îmânın mahallidir. “İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma’kes-i nur-i îmân.”[17] Bu îzâhâtlardan da anlaşılacağı üzere akıl ve kalb birlikteliği, felsefe ve medeniyetin insâniyet-i suğrâsından, insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyet hakîkatlerine intikâli sağlanmış olur. Yani İslâm medeniyeti, medeniyet-i hâzıranın inkişâından(yarılıp açılmasından) inkişâf edecektir. Hazır medeniyetin menfî esâsları yerine müsbet esâsları vaz’edecektir. Tevhid ve imânı temsil eden Asya’da hâkim olan din ve kalb, felsefeyi temsil eden Avrupa’daki aklı ve hukemâyı nurlandıracaktır. Böylece kalb ve akıl birlikteliği sağlanarak felsefe Nübüvvete tâbi ve hizmetkâr olmuş olacak. Yani “İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.”[18] Bu ittifâk ve ittihâd neticesinde ekser insanlar hak dine girmiş olacak. Avamın da imânının tahkikî bir surete girmesi ve insanlık âlemindeki müfsîd cereyânların etkisiz hâle gelerek beşeriyet bir sulh-u umûmîyi yaşayacağı zaman ve zemin izhârına gidileceği görülüyor. Bu yol ise akıl ile kalb arasında açılan yeni berzâhî bir yol olarak addedilebilir.

6.Saîd Nursî’nin müsbet Avrupa tespitleri

Saîd Nursî, salt kabûlcü bir anlayışla değil, müdakkik ve araştırmacı bir yaklaşımla hareket edilmesini tavsiye eder. Teslimiyetçi ve delilsiz bir kabûlden uzak kalınmasını ister. Kendi sözlerinin mihenge vurulmasını, altın çıktıysa alınıp saklanmasını, bakır çıkmışsa geri kendisine red edilmesini söyler. Yani Saîd Nursî, sözlerinin ön şartsız kabul edilmemesi gerektiğini hatırlatır. Araştırıp incelendikten sonra itminan-ı kalb ile akıl süzgecinden geçirilmesi tavsiye edilmektedir. Bu tahkik ve incelemeler sonrasında sözlerinin kabul edilmesi taraftarıdır.

“Değişen Dünya Düzeninde Müsbet Avrupa’yı” Nursî’nin eserlerindeki tespitleri ile anlamak gerekiyor. Çünkü bu meselede Risâle-i Nur Külliyatı gibi temyîz edici bir hakîkat ve istifade edeceğimiz bir kaynak mevcuttur. Hem ”Hakîkat tahavvül etmez, hakîkat haktır.”[19]noktası önemli bir düsturdur. “Maatteessüf, güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar. Güya bir kısım içtimâî ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revaç bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revaç bulmadığından cehâletimizin pazarına getirilmiş.”[20]sırrınca o güzel şeylerin tahsili gerekiyor. Biz cehâletimizle o güzellikleri küstürmüşüz ve kaçırmışız. Cehâlet pazarımızda o güzelliklere rağbet gösterilmemiş ve onlarda bizlere küsüp ecnebilere gitmiş. Tarihi süreç incelendiğinde bu manada Avrupa’da gelişen medeniyet ve ilerlemeler ve bizdeki sefahat ve geri kalışımız bunu ispat eder. Mehmed Âkif Ersoy, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’ya bir seyahat yapar. Dönüşünde “Avrupa’yı nasıl buldunuz?” diye sorarlar. Şu cevabı verir: “İşleri var, bizim dinimiz gibi; dinleri var, bizim işimiz gibi.[21] Böyle bir tespit dahi Avrupa’nın “bizim güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar.” Sözünü ispat etmektedir. Gelinen noktada tarafsız araştırmalarda Avrupa’nın sosyal hayat standartları ile ülkemizin gelişmişlik seviyesi dahi bu vaziyetin doğruluğunu gösteriyor. Bu meselede dünya İslâmilik endeksi araştırması makâlenin içinde değerlendirilecektir. Bu açıklamalar sonrası Nursî’nin “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakîkîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimâîye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fünûnları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum.”[22]diye başlayan satırları müsbet Avrupa’ya nasıl bakmamız gerektiğinin startını ve ölçüsünü veriyor. Bu tespitler iki Avrupa tarif ve tasnifi noktasında önemlidir. Müsbet Avrupa, asırlardır insanlığın ortak birikimi sonucu fikirler ve çalışmalarının birleşmesi ve semavî dinlerin telkini ile ortaya çıkmıştır. Bu bilgi ve medeniyet birikimi Avrupa’daki medeniyetin güzelliklerini netice vermiştir.

6.1.Birinci Avrupa

Birinci Avrupa aynı zamanda müsbet Avrupa’dır. Müsbet Avrupa, feyzini İsevîlik din-i hakikîsinden alır. Bu feyiz ile toplum hayatına faydalı san’atları ve adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri takip eder. Kur’ân, bu müsbet Avrupa ile mübâreze etmiyor. İslamiyetin; müsbet Avrupa’nın faydalı sanatlarından, adâlet ve hakkaniyetiden ve sosyal hayata hizmet eden fenlerinden istifade edilmesinden yana olduğunu görüyoruz. Avrupa’nın bu müsbet ciheti sosyal adaleti ve barışı sağladığını, mesâiyi tanzim ettiğini gösteriyor. Müsbet Avrupa işi ehline vererek imtiyazı kaldırmıştır. Toplum hayatının işleyişini ve sosyal hayatın kurumlarını insan merkezli hâle getirerek toplumun refah ve rahatını sağlamış olduğu görülüyor. Sosyal devlet ilkesi insan merkezli olunca insanın huzur ve mutluğunu esas alarak yapılan kánun ve düzenlemeler kalıcı ve İslâmî prensiplere yakın özellikler taşıyor.

Burada bir noktaya daha temas etmek gerekir. Risâle-i Nur’un barışık olduğu ve hücum etmediği felsefe ise Asay-ı Musa’da şöyle ifade ediliyor.“Risâle-i Nur’un şiddetle tokat vurduğu ve hücûm ettiği felsefe ise, mutlak değildir; belki muzır kısmınadır. Çünkü, felsefenin hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlat-ı insâniyeye ve san’atın terakkîyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir, muâraza edemez. Bu kısma Risâle-i Nur ilişmiyor.[23] Bu açıdan bakıldığında Avrupa’da hâkim olan felsefenin müsbet kısmına yani Kur’ân’ın hikmetine hizmetkâr olan kısmına Risâle-i Nur’un ilişmemesi Avrupa’ya bakışta önemli bir mihenk noktasıdır. Bu nokta Kur’ân ile barışık olan felsefenin, Müsbet Avrupa târifi ile de uyumlu olduğu görülüyor. Avrupa’ya karşı bu bakış açısı Müslümanlar açısından önemli bir dönüm noktasını teşkil edebilir. Bu gelişmeler Değişen Dünya Düzeni aşamasında insanlığın güven, barış ve yardımlaşmasına atılacak önemli adımların başlangıcı olabilir. Müslümanlar ve diğer dünya milletleri bu fırsatı değerlendirmelidir.

6.2.Batının san’at ve terakkîsi alınabilir

San’at ve teknolojinin üstüne bina eylediği temeller, elbette ki mâzide tesis edilmiş esaslardır. Evet, mazî zamanı, müstakbelin ayinesidir. Mâzi ile müstakbel birbiri ile mürtebittir. Mâzi, müstakbele bütün birikimini aktarmış ve beslemiştir. Biz mâzi kıtasından istikbâlin yüksek terakkisine uzanan ilim, fen ve san’ata müşteriyiz. Onun için batıdan alacağımız bilgiler, san’at ve terakkîye âid ise lâzımdır ve alınmalıdır.[24]Müsbet Avrupa, nâfi sanatları, adâleti ve mehâsin-i medeniyeti ızdırâren kabul edip tekrar beşeriyete hediye etmiştir. Medeniyetin hevâ ve hevese dayalı kısmına değil, beşere menfaatli kısmına talip olunmalıdır. Saîd Nursî bu konuda şu manidar tespiti yapar:”Biliniz ki: Bizim muradımız, medeniyetin mehâsini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir.”[25] Evet, medeniyetin güzellikleri ve beşere menfaati bulunan iyiliklerine tâlip ve müşteri olmak önemlidir. Zaten medeniyetin günahları ve seyyiâtı içimize alabildiğince girmiş malımızı, mukaddesatımızı ve ahlâkımızı harap etmiştir. Ümitvarız ki; ”İnşâallah istikbâldeki İslâmiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehâsini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umûmîyi de te’min edecek.”[26] Bu müjdeler İsevîlik şahs-ı mânevîsinin Mehdîyet şahs-ı mânevîsi ile ittifâkı sayesinde Değişen Dünya Düzeni olarak yaşanacak ümidindeyiz.

6.3.Medeniyetin güzellikleri umûmun malıdır

Medeniyetin güzellikleri ve iyilikleri inhisâr altına alınmaz ve mal-i umûmîdir.Demek ki medeniyetteki mehâsin-i kesire bir kavme, bir topluluğa, bir millete, bir ırka ve bir kıt’aya münhasır değildir. Umûmun ortak malı olan mehâsin-i medeniyet denilen şeyler asırlardır beşeriyetin ortak aklının neticesi ve ürünüdür. Ayrıca medeniyetteki güzellikler ne Nasrâniyetin, ne Avrupa’nın ve ne de şu asrın san’atı ve malıdır. Bu güzellikler beşeriyetin umûmî fikirlerinin meyvesidir. Semavî şeriatların neticesidir. Ve insanlığın fıtrî ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Özellikle Peygamberimizin(sav) şeriatından ve İslâmîyetin getirdiği yeniliklerden doğan ve bütün insanlığa faydalı olan san’at, hak, adâlet ve hakkaniyetin bileşkesi ve ortak paydasıdır.[27] Yani insanlığın ortak ve umûmî malı olan medeniyetin kaynağı semâvî dinlerdir. Demek oluyor ki Müsbet Avrupa, medeniyetin bu güzelliklerini topluma ortak değer yapmıştır. Bunun için medeniye-i hâzıra, İslâmî medeniyetin müsbet esâsları ile tâmir edilecek ve onun menfî esâsları yerine müsbet esâslarını tekrar vaz’edecek ve beşeriyet umûmî bir barışı yaşayacaktır. Bunu rahmet-i İlâhiyeden ümit ediyoruz.[28]

6.4.Avrupa’dan alınan bilgiler

Müsbet Avrupa’dan sosyal hayatı düzenlemek ve mesaiyi tanzim etmek için aktarma yapmaya muhtacız. İhtiyacımız kamu yönetimi, emniyet, ordu ve deniz kuvvetlerinin düzenlenmesi, sanayi fenlerinden işimize yarayanlardır. Bu noktalardan Avrupa’nın müsbet prensiplerini alabiliriz.Ancak “Avrupa da bizden yalnız adâleti ister ve medeniyeti bekler; tâ muvazenesi bozulmasın.”[29] Gönümüzde AB kriterleri içinde en önde görünen ve AB’nin bizden istediği hukuk ve adalet kriterleri çok manidardır. “Avrupa da bizden yalnız adâleti ister” cümlesi bu manada önem kazanmaktadır. Avrupa ve batıdan müşteri olduklarımız esâsta İslâmın malıdır. Malımıza sahip çıkıp ve onu geri almak ecnebinin ahlâk, dinî hayat, kültür ve âyinlerini almak değildir. Amma ecnebilerde müşteri olmadığımız günah ve kötülükler ise malumdur. Onlar zaten büyük hatalar yapılarak içimizde epey müşteri bulmuştur. Onlara tekrar müşteri olmak ise ahmaklık olur. Saîd Nursî buna da şöyle işâret etmektedir. “Ecnebiyede terakkîyât-ı medeniyyeye yardım edecek -fünûn ve sanayi gibi- maalmemnuniye alacağız. Amma medeniyetin zünûb ve mesâvisi(günah ve kötülükleri)olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyiye ki…”[30]onları almayacağız. Öyleyse İslâmın ulvî ve mânevî rabıtalarını kuvvetlendirmeli, Müsbet Avrupa’nın İslâmî prensipleri ile hakîkî İslâm medeniyetini ihya etmeliyiz.

6.5.Avrupa’dan mehâsin-i medeniyeti iktibâs etmeye muhtacız…

İnsan, hilâfet ve emânetle mükerrem kılınmıştır. Fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor, hakka müşteridir. Medeniyetin güzelliklerini alırken de millî âdetlerini muhafaza etmeli ve medeniyeti kazanmakta Japonlara benzemeye çalışılmalıdır. Çünkü“Kesb-i medeniyette Japonlara iktidâ bize lâzımdır ki; Onlar Avrupa’dan mehâsin-i medeniyeti almakla berâber âdât-ı milliyeyi muhafaza ettiler.“[31]Nursî, Japonların ”müteharrî-i hakîkat” olduklarını beyan eder. ”Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyette neşvünema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zaruridir.”[32]diye ifade eden Nursî, milli âdetlerimizin İslâmiyetle ortaya çıktığını söylemektedir. Onun için de İslâmiyet’ten elimizi gevşetmeden medeniyetin güzelliklerini almak durumundayız. Öyleyse Avrupa’dan da mehâsin-i medeniyeti almalıyız ki maddî ve mânevî olarak ilerlemiş olalım. Müsbet medeniyetin güzelliklerini iktibâs etmek Değişen Dünya Düzeni’nde mergup bir câzibe olabilir. Teknolojik imkânlar bu iktibâsı daha da kolay kılacaktır.

6.6.Medeniyette hem iyilikler hem de günahlar var

Saîd Nursî, medeniyetin güzellikleri ile beraber günahlarına da dikkate çekiyor. Medeniyetin sefih ve muzır kısmının güzelliklerle beraber garip ve aldatıcı bir surete girdiğini; bu seyyiatın en fena kısmının ise medeniyetin yıkıcı ve ağır yükü olan sefâhat, gelenek ve görenekle zarûrî olmayan ihtiyaçlar, israf ve geçim sıkıntısı ile adaletsiz gelir dağılımı olduğunu tespit ediyor.[33] İşte sefih medeniyet bu cihetlerle beşeriyete çok fenâ tahrîbât yapmış, hâlen de yapmaya devam ediyor. Ancak mehâsin-i medeniyet; hakkániyet, adâlet ve kánunda inhisâr-ı kuvvet prensipleri ile İslâm medeniyetinin esaslarını ihtiva ederek medeniyet-i hakîkîye tebdil edip, sefîh medeniyetin tahrîbâtını tâmir ederek insanlığa sulh-u umûmîyi yaşatacağından ümitvarız.

Ancak medeniyetin iyilikleri ile berâber kötülüklerinin de içimize sokulmaması için bize temyîz edici (ayırt edici/ayırıcı) hâkim bir kánun, bir prensip gerekir. ”Mehâsinle berâber seyyiât da medeniyetimiz içine sokulmamak için bize öyle bir kánun-u hâkim ve mümeyyiz lâzım ki, heva ve hevese galebe etsin.”[34] tespitleri bunu göstermektedir. Elbette bu temyîz edici hâkim vazîfesini Kur’ân ve sünnet-i Resulullah(asm)’ın bu asrımıza bakan mânevî bir dersi ve tefsiri olan Risâle-i Nur yapabilir. Yoksa ahmakçasına mehâsin zannederek batıdan gelen her türlü rezâlet ve sefâhâti istikab etmiş olup; malımızı, mukaddesatımızı ve ahlâkımızı harap etmiş oluruz.

6.7.Menfî Avrupa telakkîleri

Bu gün Avrupa ve Batı devletlerinde müsbet ve menfî Avrupa prensipleri berâber hayat-ı içtimâîyede bulunmaktadır. Zaman zaman bu iki Avrupa iltibas ediliyor, toptancı bir yaklaşımla menfî Avrupa hayat tarzı nedeniyle müspet Avrupa da reddediliyor. Hâlbuki bu reddiyeci kesime Saîd Nursî’nin dediği gibi temyîz edici mümeyyiz bir kánun-u hâkimolsaydı böyle bir savrulma yaşanmazdı. Avrupa seyâhati yapan veya Avrupa devletlerinde yaşayan insanların karşılaşmış oldukları menfî davranış ve sefîh hayat hâllerini gösteren menfî Avrupa hayat tarzından kaynaklanan şikâyetler bunu gösteriyor. Elbette ki Avrupa tek bir Avrupa değil, Nursî’nin de ifade ettiği gibi ikidir. Bu tasnif gereğince menfî Avrupa’nın tesiriyle ortaya çıkan ve devam eden sefâhat, menhiyat ve günahlar mesbet Avrupa’yı nakzetmez. Avrupa’da müşâhede edilen olumsuz tavır, tarz ve yaşam hâlleri menfî Avrupa’nın habîs tesiriyle vukua gelmiştir. Bu perde ve maniler müsbet Avrupa’nın güzelliklerine engel olmamalı ve olamaz. Çünkü hayatın her hâlinde hayr-ı mahz olmaz. İmtihan dünyasında zıtlar iç içedir. Ahyâr ile eşrar beraber bulunur. Yani imtihan dünyasında ahyâr ile eşrar arasında dahi mübâreze kanununun varlığı iktiza eder. Öyleyse Avrupa’da sosyal hayatta görülen menfî Avrupa’nın hayat prensipleri bizi ümitsizliğe itmemeli. Hem tahrip kolay, tamir zor olduğu için menfî hayat prensipleri daha kolay yayılıyor ve insanları etkiliyor. Ancak insanlık vicdanının ve fıtratının sesini dinleyerek mânevî yaralarını tedavi edecek olan müspet İslâmî prensiplere sarılacak ve bu güzel hasletler gâlip gelecektir ümidindeyiz.

6.8.Avrupa ve Amerika’dan getirilen hakîkatler

Mehâsin-i medeniyetin iktibâsında ve istimâlinde çok endişe edilecek bir durum yoktur. Fıtrî kanunlar hayatın bütününe şâmildir. Onun için dünyada, hayatın hakkı şâmil ve umûmîdir. Hem her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir. Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Buna göre hak olan bir vesile, bâtıl vesileye galip gelebilir. Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlup olmuş olur. Geçici olarak, bilvasıta olmuştur. Yoksa batıl bizzât, hem dâima galip değildir. Bazen hak, batılın elinde; bazen de batıl hakkın elinde bulunabilir. Bazen kâfirde müslim sıfatı; bazen de müslimde kâfir sıfatı olabilir. Aynen öyle de her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş’et etmek yine lâzım değildir. Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş’et etmek, öyle de her dem sâbit değildir. Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru’ vasfına galib olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galibdir.[35] Nursî’nin bu tespitleri çok mühimdir. Bu açıdan bakıldığında“Avrupa ve Amerika’dan getirilen hakîkatler yine İslâm’ın malı olan fen ve san’atı tevhid nuru ile yoğurarak hayata geçirmeliyiz.“[36]Demek oluyor ki fen ve sanatın tevhid nuru ile yoğrularak bizleri marifetullah mirâçlarına terakkî ettirmesi mümkündür. Çünkü her bir fen esmâ-i hüsnâ tecellilerini göstererek Allah’ın isimlerine istinâd etmekte ve esmâ tecillisi olarak nur-u tevhidi göstermektedir. “Hem nev-i beşer, husûsan medeniyet fenlerinin îkâzatıyla uyanmış, intibâha gelmiş, insâniyetin mâhiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de dine ilticâ etmeye mecbûrdur.[37] Öyleyse medeniyet fenlerinin îkâzatıyla uyanmış, intibâha gelmiş, insâniyetin mâhiyetini anlamış olan insanlık “Fenlerin câsûs gibi tetkikâtıyla ve hadsiz tecrübelerle sâbit olmuş ki, kâinatın nizâmında gâlib-i mutlak ve maksûd-u bizzat ve Sâni-i Zülcelâlin hakîkî maksatları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyet[38] olduğunu anlayacaktır. Böylece fennî ilimlerin ortaya çıkardığı hakîkatlerle her bir fennin Allah’ın varlık ve birliğine delil olduğunu görerek tevhide yaklaşacaktır. Teknolojinin hızı ve insanların hakîkati taharrî meyli neticesinde kâinatta tecelli eden ilmî ve fennî deliller insanların aklı başında olanlarını tevhide götürecektir. Böylece bütün ilimlerin neticesi tevhid nuruna çıkmış olur. Hak ve hakikati arayan insanın akıl, kalb ve vicdanında bu tevhid nuru tecelli etmiş olur.

6.9.Avrupa’ya ahkâmda ve ahlâkta dilencilik edilmez

İnsanların büyük bir kısmı kendi ihtiyarlarıyla küfrü kabul etmiş ve ilâhî teklifi reddetmişler ise de, teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vb güzel şeyleri aldıklarından, ilâhî teklifin(dinlerin ve peygamberlerin gönderilmesinin) o çeşit prensiplerini zımnen ve mecburen kabul etmiş bulunurlar.[39]

Bundan dolayıdır ki Avrupa muhakkikleri demişler ki: “Bazı aktârdaki(yöredeki) insanların dâire-i medeniyete duhullerine vasıta-i yegâne İslâmiyet’tir.[40] İslâmiyet, bütün dinleri cem etmiş. Bu hakîkate istinâden olsa gerek “Avrupa, bu sırra ve sırr-ı taksim-i â’mâl esâsına binâen, o harîkulâde terakkîyâtı ve maarifi te’sis eylemişler.”[41]

Saî Nursî derki, Avrupa’ya ahkâmda ve ahlâkta dilencilik edilmez. Bizim ahkâmımız ve ahlâkımız Şeriat-ı Garra’ya aittir. Ne olursa olsun “Ahkâm ve hukuk ise zaten tebeddül etmez; tatbikat ve tercihattır ki, meşverete ihtiyaç gösterir.”[42] Yani ahkâm ve hukukun tatbikatında meşveret ederek daha güzel icrasına zemin izhâr edebiliriz. Biz Müslümanlar olarak “Bir hazîne-i cevâhire mâlik olduğumuz hâlde, Avrupa’ya ahkâmda izhâr-ı fakr(fakirliği göstermek), ahlâkta dilencilik etmek din-i İslâm’a büyük bir hıyanettir ve hayat-ı millete kastetmektir. Dünya için din feda olmaz, berahin-i akliye(aklî deliller) üzerine müesses olan din-i İslâm, başka dine kıyas olunmaz.[43] biliriz. Biz Avrupa’ya, İslâmiyetin mahbup ve ulvî olduğunu, emirlerine uyarak ef’al ve ahlâk ile göstermeliyiz. Böyle olmayınca Nursî’nin dediği gibi “Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassup müsaadesiyle şeriatı, hâşâ ve kellâ, istibdâda müsait zannettiklerinden, nihayet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzip etmek için, meşrûtiyeti herkesten ziyâde şeriat nâmına alkışladım.”[44]

6.10. İnsâniyet-i suğrâdan, insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyet

Saîd Nursî, mehâsin-i medeniyeti insâniyet-i suğrâ olarak ifade ederken insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mukaddemesi ve başlangıcı olarak görür. İnsaniyet-i kübrâ, büyük insanlık mânâsına gelir. İnsan, insan olarak kaldığı müddetçe, ona ‘insan-ı suğrâ; küçük insan’ demek icab eder ki bazen o, bu mertebeyi bile koruyamayabilir; koruyamayıp daha aşağılara düşebilir. Ayrıca “Kur’ân, insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyâsı[45]dır. “Yalnız âlem-i kevnde(varlık âleminde) adâlet-i ezeliyenin tecellî ve timsâli olan hakîkat-i İslâmiyettir ki, asıl insâniyet-i kübrâ denilen şey odur. İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddemesidir.”[46]

Burada insâniyet-i suğrâ ile insâniyet-i kübra arasındaki farka şöyle işaret edebiliriz: İnsanın su içmek ihtiyacı, nebâti yönüdür. İnsanın suyu içmesi, hayvâni yönüdür. İnsanın suyu bardakla içmesi, insâniyet-i suğrâ olan medeniyetinin gereğidir. İnsanın suyu besmele çekerek, oturarak ve üç yudumla içmesi insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin gereğidir. İnsan ancak İslâmiyet ve mümin yönüyle kemâle erer ve tekemmül eder.

İşte insâniyet-i suğrâ mertebesine çıkmış bir insan, eğer o mertebe ile yani ulaştığı teknoloji yâda fen ilmi ile insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyete yani marifetullaha ulaşamazsa; yâda o fennin dayandığı esmayı temâşâ edemezse yaratılışında gözetilen gayeye ve kemâlatını tamamlayan mertebeye ulaşamamış olur ve böylece hikmet-i hilkâtini abesiyete kalbetmiştir. Çünkü insanın yaratılışından matlub ”Zât-ı Zülcelâli tanımak ve O’na ibâdet etmektir.” İşte bu gayeye ulaşmada insâniyet-i suğrâ yani tüm fennî ve teknolojik gelişmeler basamak olarak görülmeli ve bu ilimleri tahsilde asıl gâye marifetullah ve muhabbetullah şeklinde özetleyebileceğimiz İslâmiyet-i kübrâ olmalıdır. Medeniyetin geldiği safha mehâsin-i medeniyet olarak insâniyet-i suğrâdır ki bütün azametiyle insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti müjdelemektedir. Zîrâ insâniyet-i suğrâ olan medeniyeti rahmetinden bizlere veren Cenâb-ı Hâk, elbette ki insanlığın hakîkî mânâsının ortaya çıkacağı insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyet ile nimetini kemâle erdirmesi O(cc)’nun rahmetinin şânındandır. Şu anki medeniyet, dünyevî ve maddî anlamda insanlara bir huzur ve refâh verebilirken, rûhî ve kalbî mânâda çâresizdir. O boşluğu da Kur’ân hakîkatleri ve İslâm dininin ter-ü tâze hayat prensipleri dolduracaktır.

8.Yahûdî ve Nasarâya muhabbet meselesi

Allah Ankebut Suresi’nde “Kitap ehliyle ancak en güzel bir yoldan mücadele edin; güzellikle, yumuşaklıkla, delil ve ispat yoluyla onlara hakkı anlatın; ancak onlardan zulme sapanlar müstesnadır. Onlara deyin ki: ‘Bize indirilene de size indirilene de îmân ettik. Bizim İlâhımız da sizin İlâhınız da birdir. Biz ancak Ona boyun eğeriz.”[47]buyurur. Bu mânâyı teyit eden diğer âyet-i kerimenin meâli de şöyledir: “Sizinle din hususunda savaşmamış ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmaktan ve adâlet etmekten Allah sizi men etmez. Şüphesiz ki, Allah adâlet edenleri sever.” “Ancak Allah sizinle din hususunda savaşmış, sizi yurdunuzdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanları dost edinmekten sizi men eder. Kim onları dost edinirse işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir.”[48]Meâli verilen bu âyetler gibi daha birçok ilâhî emirler ve hadîs-i şeriflerle Müslümanların ehl-i kitapla münasebetlerinin esâsları belirtilmiştir. Dinimiz, hiçbir zaman onları “kâfirdir” diye saf dışı bırakıp alâkayı kesmemizi emretmemiş, onlarla dünya işlerinde anlaşmalar yapmayı, ortak hareket etmeyi meşru saymıştır. Yahûdi ve Hıristiyanlarla yapılan bu gibi münasebetler, Kur’ân-ı Kerim’in, “Yahûdileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.[49] hükmüne aykırı değildir. Ayette yasaklanan dostluk, bir inanç olarak Yahûdiliği ve Hıristiyanlığı benimsemek, o yanlış inançlara dostluk göstermek mânâsınadır. Bir ehl-i kitabın ilminden, sanatından faydalanmak üzere kendisiyle dostluk kurmak bu yasağa girmez.[50] Demek ki “Onlarla dost olmamız medeniyet ve terakkîlerini istihsan ile iktibâs etmektir (güzel görüp almaktır). Ve her saadet-i dünyeviyenin esâsı olan asâyişi muhafazadır. Çünkü, “Daire-i itikatı daire-i muamelata karıştırmaya mecburiyet yoktur.”[51]

Yahudî ve Nasarâ ile muhabbet meselesi ile alakalı asırlardır anlaşılması zor bir sual Saîd Nursî’ye sorulur. “Yahudî ve Nasarâ ile muhabbetten Kur’ân’da nehiy vardır: Ey iman edenler! “Yahudîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.[52] Bununla berâber nasıl ‘dost olunuz!’ dersiniz?[53] Bu ayette geçen “Yahudîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin” hükmü elbette Kur’ân’ın hükmüdür. Delil Kur’ân’dan olduğu halde bu delilin kat’î sınırları mutlak bırakılarak kayıt altına alınmamıştır. Öyleyse Kur’ân’ın yasakladığı hüküm mutlak bırakıldığı için takyit olunabilir. Yani ayetteki dost edinmeyin hükmü tevil edilip kayıtlanabilir. İşte Saîd Nursî mutlak bırakılan hükmü kayıt altına almıştır. Böylece Müslümanlar arasında müşkül bir meseleyi vuzuha kavuşturmuştur. Hususan “Hem de, hüküm müştak üzerine olsa, mehaz-ı iştikakı illet-i hüküm gösterir” [54] cümlesi ile meseleyi netleştirmiştir. Buradan anlaşılan şudur ki; Bir hüküm, türetilen kelime üzerine bina oluyorsa, kelimenin türetildiği kaynak, hükmün asıl sebebi oluyor. Yani “dostluk kurmayın” emri ayetin hükmüdür, bu hükmün bina edildiği kelimeler ise Hıristiyanlık ve Yahudilik kelimeleridir. Öyle ise kelimenin türediği kaynak; Hıristiyanlık ve Yahudilik dinleridir. Yani siz Yahudilik ve Hıristiyanlık dinini dost edinmeyin anlamına geliyor. Zira ayette nazara verilen şahıs değil, şahsın sıfatlarıdır. Bunun için de dostluk kurulmayacak olan cihetler onların itikatları, dinlerine bağlı âyinleri ve ahlâkları ile hayat tarzlarıdır. Yoksa ilim, teknik, san’at, mehâsin-i medeniyet ve terakkîleri alınabilir ve iktisâb edilebilir. Demek bu nehiy, Yahudî ve Nasarâ ile Yahûdiyet ve Nâsrâniyet olan âyineleri hasebiyledir. Demek ki Kur’ân’ın “Ey iman edenler! “Yahudîleri ve Hristiyanları dost edinmeyin.”[55] nehyi onların Yahûdiyet ve Nâsrâniyet olan âyineleri; yani dinlerinden onların hayatına yansıyan ve bizim kabul edemeyeceğimiz Müslüman olmayan sıfatları ve hayat tarzları itibarıyladır. Buna binaen “Hem de, bir adam zatı için sevilmez; belki, muhabbet sıfat veya san’atı içindir. Öyle ise, her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfât ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binâenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir sanatı, istihsan etmekle iktibâs etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin!” [56] Bir başka açıdan “Bir kâfirin herbir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş’et etmek lâzım olmadığından”[57] veya “Bir Müslimin her bir sıfatı Müslüman olmak lâzım gelmediği gibi, bir kâfirin de her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş’et etmek lâzım değildir.”[58] İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hâli kâfir değildir.[59] Kanâatimiz odur ki Saîd Nursî çok meselede olduğu gibi Yahudî ve Nasarâ ile muhabbet meselesini de tam olarak halletmiştir.

9. Merak etmeyiniz; âkıbet berrak olacaktır

Saîd Nursî hem ümit, hem de denge insanıdır. İstikbâle ait İslâm’ın tâli’ni müjdelemekte ve bunun yolunu da Şeriat-ı Garra’nın terbiyesi ile olacağını söylemektedir. “Asaya’nın bahtını, İslâmiyetintâli’ni açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat Şeriat-ı Garra’nın terbiyesinde kalmak şartıyla.”[60] ifadeleri çok mühimdir. Bütün bunlarla berâber medeniyetteki güzelliklerin daha mükemmel olarak İslâmiyet’te var olduğu bir hakîkattir. Bu mânâda Nursî şu ifadelerde bulunur. ”Acaba istikbâle karşı ehl-i imân ve İslâm için böyle maddî ve mânevî terakkîyata vesîle ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbâl saadetine yol açıldığı halde, nasıl meyus olup ye’se düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve-i mâneviyesini de kırıyorsunuz? Ve ye’is ve ümitsizlikle zannediyorsunuz ki, “Dünya herkese ve ecnebilere terakkî dünyasıdır. Fakat, yalnız biçare ehl-i İslâm için tedennî dünyası oldu” diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz. Mâdem meylülistikmal(tekâmül meyli) kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten derc edilmiş. Elbette, beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa, istikbâlde hak ve hakîkat, âlem-i İslâmdanev-i beşerin eski hatîatına kefaret olacak bir saadet-i dünyeviyeyi de gösterecek inşâallah.”[61] Medeniyetteki bütün güzelliklerin; ya açık bir şekilde emredilerek ve ya o güzelliğe taraftarlık göstererek veyahutta onu yasaklamamak suretiyle, bunların veya bunlardan daha güzelinin İslâmda mevcut olduğu görülecektir.

Bu kadar müsbet müjde ve beşâret sonrası elbette “Hayır ve hak din istikbâlde mutlak galebe edecektir. Tâ ki, nev-i beşerde dahi sâir neviler gibi hayır ve fazîlet gâlib-i mutlak olacak. Tâ beşer de sâir kâinattaki kardeşlerine müsâvi olabilsin ve sırr-ı hikmet-i ezeliye nev-i beşerde dahi “takarrur etti” denilebilsin.”[62]Vazîfemize düşen işe Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakáik-i îmâniyenin kemâlâtını ef’âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri, elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.[63]Hem nev-i beşer, husûsan medeniyet fenlerinin îkâzatıyla uyanmış, intibâha gelmiş, insâniyetin mâhiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. En dinsizi de dine ilticâ etmeye mecbûrdur.”[64] ki  “Ye’sin burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanâat-i kat’iyemle derim: İstikbâl, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakáik-i Kur’âniye ve îmâniye olacak.”[65]Evet, ümîtvâr olunuz. Şu istikbâl inkılâbı içinde, en yüksek gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır![66]

Netice olarak Saîd Nursî’nin şu tespitleri hepimize müjde ve ümit vermektedir: “İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları, Mister Carlyle ve Bismarck gibi böyle dâhî muhakkikleri mahsulât vermesine istinâden, ben de bütün kanâatimle derim ki: Avrupa ve Amerika İslâmiyet’le hamiledir; günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu.”[67]

Sonuç

Saîd Nursî’ye göre her hâdisenin iki ciheti değerlendirmeye tabi tutulur. Avrupa’yı değerlendirme noktasında da bunu görüyoruz. Avrupa’nın mehâsin-i medeniyet hârikaları, san’at, terakkiyat, adâlet, hak ve hukuk kriterleri müsbet Avrupa olarak tarif edilir. Bu İslâmî prensipler esasta Müslümanların malıdır. Avrupa’dan bu İslâmî prensipleri iktibas etmek gerekir. Bunu yaparken Avrupa’nın müsbet esaslarını alıp, günahlarını temyiz etmeliyiz. Bunun yanında Avrupa’ya tevhid hakîkatini ulaştırmalı ve alınan ilmî malumatları tevhid nuruyla imtizaç ettirmeliyiz. Böylece akıl ve kalb ittifakı sağlanmış olur. Bu ittifak bütün insanlık âlemine ve dünya barışına Değişen Dünya Düzeni’nde büyük katkı sağlayabilir. İnsanlık belki de son dönemlerinde tekrar bir sulh-u umûmîyi yaşayabilir. Bu insanlık târihi açısından büyük bir fırsattır diyebiliriz.  Bilimsel araştırmalara ve bilim adamlarına göre[68]Dünyanın 100 yıl ömrü kaldı! ”[69] tespiti önemlidir. Saîd Nursî’nin de bu mânâda verdiği târihler vardır. Yani “1506(2090) târihine kadar zâhir ve aşikârâne, belki galibâne; 1545(2130) târihinde kâfirin başında kıyamet kopmasına”[70] işaret edilmiştir. (Gerçek bilgi Allah katındadır.[71] Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez.)Bu terakkînin ve sulh-u umûmînin had safhaya ulaştığı târihler 2050’li yılları göstermektedir. Beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, başına maddî ve mânevî bir kıyamet kopmazsa rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bir sulh-u umûmîyi, ferec ve fütuhatı bekliyor, yalvarıyor, arıyor. İnsanlık maddî ve mânevî ihtiyacını tam itminân-ı kalb ile bulur, sarılır ve istimâl ederse saadet-i dareyni yaşayabilir. Şimdi imân nuruna muhtaç bîçare beşere, Kur’ân’ın ulvî hakîkatlarının ders verilmesi zamanındayız. Ruhlarını hak ve fazîlet yolunda, Allah için feda etmiş bir milletin bugünkü nesli, asırlardır medâr-ı iftihâr tanıdığı ecdâdının İslâmî hizmet ve şevkini yine gösterecek ümidindeyiz. Yine insanlığa olgun, münevver ve ebede namzed nümûneyi izhâr edebilmesi ve bu suretle, yaratılmasının hikmet ve gayesini bütün âlem müvâcehesinde gösterebilmesi için, Kur’ân’a ve Kur’ân’ın ölmez ve sönmez hakîkatlarına sarılacak. Risale-i Nur’u da o mânevî güneşin bir şuâı ve hakîkatlarının müdellel îzâhı gördüğünden ona sahip çıkacak, okuyup neşredecek. İnsanlığa son defa en büyük iyiliği îfa edecek. Kim bilir belki de müsbet İslâmî medeniyet, Kur’ân’ın nuruna yapışan fedakâr milletin hizmet ve gayretinden doğacaktır.

Bu makâlede Said Nursî’nin görüşleri doğrultusunda Müslüman-İsevî ittifakı için atılacak adımlar ve yapılacak ittifak noktaları üzerinde duruldu. Müsbet Avrupa tasnifi yapılarak adalet ve hakkaniyet düsturları ile Avrupa’nın İslâmî prensiplere yaklaşması tespit edildi. Böylece müsbet ve menfî Avrupa tasnifi yapılarak Avrupa’ya toptan bakışın doru olmadığı üzerinde duruldu. ‘Dünya İslâmîlik Endeksi’ araştırmaları ile hakiki İsevîlik dininin prensipleri ve İslâm’ın prensipleri esasta ittifak ederek bu prensiplerin dünya barışına katkıları üzerinde duruldu. Avrupa’dan alınacak olan güzelliklerin ve hayat prensiplerinin mahiyeti ve İslâmî uygunluğu Nursî’nin görüşleri doğrultusunda tespit edildi. İstikbalde insanlığın İslâmî prensiplerle barış içinde yaşayabileceği bir dünya düzeninin sağlanabileceğinin makuliyeti üzerinde durularak Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluk meselesine Nursî’nin tespitleriyle bakılarak açıklık getirildi.

Netice olarak Saîd Nursî’nin müjdesiyle “Âlem-i İslâmın tam intibahiyle ve Değişen Dünya’nın, Hıristiyanlığın hakîkî dinini düstûr-u hareket ittihaz etmesiyle ve âlem-i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur’ân’a ittihâd edip tâbi olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semâvî bir muavenetle dayanıp inşâallah galebe eder.”[72]

Not: Bu makale Köprü Dergisi 169.Sayısı “Dünya Düzeni” sayısında yayınlanmıştır.

Abdülbâkî Çimiç

Eğitimci-Araştırmacı Yazar

[email protected]

Kaynakça

  1. NURSİ, Said, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2004
  2. NURSİ, Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2004
  3. NURSİ, Said, Lemalar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2005
  4. NURSİ, Said, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006
  5. NURSİ, Said, İşârâtü’l-İ’câz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009
  6. NURSİ, Said, Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006
  7. NURSİ, Said, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006
  8. NURSİ, Said, Barla Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006
  9. NURSİ, Said, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006
  10. NURSİ, Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006
  11. NURSİ, Said, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006
  12. NURSİ, Said, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1998
  13. NURSİ, Said, Sünuhat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1996
  14. NURSİ, Said, Asay-yı Musa, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2005
  15. NURSİ, Said, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999
  16. NURSİ, Said, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006
  17. NURSİ, Said, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009
  18. İsrâ Sûresi, Ankebut Sûresi, Mumtehine Suresi, Maide Suresi, Ahkaf Suresi
  19. Müdafaalar, Isparta ve Denizli Mahkemesi [1944]
  20. Buharî, Mezalim: 31, Büyu: 102; Müslim, İman: 242, 343; İbniMâce, Fiten: 33
  21. Buharî, Enbiyâ: 49; Müslim, İman: 242-247; Tirmizî, Fiten: 62; Müsned, 4:226.(Mektubat, s.797) .
  22. https://www.koha.net/tr/lemsh/sa-vite-jete-i-ka-mbetur-njerezimit-sipas-shkencetareve https://www.sabah.com.tr/teknokulis/haberler/2015/07/24/dunyanin-100-yil-omru-kaldi-513997322208
  23. https://www.nurasadakat.com/mehdi-i-azamin-siyaseti-tam-dindar-isevilere-birakmasi.html
  24. https://www.cerideiilmiyye.org/dunya-islamilik-endeksi-sonuclari-ve-incelenmesi/
  25. https://islamicity-index.org/latest-indices-2020/
  26. https://www.yeniasya.com.tr/abdil-yildirim/imansiz-islamiyet-islamiyetsiz-iman_209655
  27. https://sorularlaislamiyet.com

[1]Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.619

[2] Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.345

[3] https://www.nurasadakat.com/mehdi-i-azamin-siyaseti-tam-dindar-isevilere-birakmasi.html

[4] Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.94

[5] Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2006, s.275

[6]Müdafaalar, Isparta ve Denizli Mahkemesi [1944]

[7] Said Nursi, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2005, s.558

[8] https://www.cerideiilmiyye.org/dunya-islamilik-endeksi-sonuclari-ve-incelenmesi/

[9]https://islamicity-index.org/latest-indices-2020/

[10] Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.251

[11] Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.251

[12] Nursi Said, Târihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2006, s. 1105

[13]Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.544

[14] Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.1148

[15] Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.1148

[16]Nurs, Said, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.1148

[17] Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.1148

[18] Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.95

[19]Said Nursi, Divân-ı Harb-i Örfî, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1995, s.51

[20]Said Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s.100

[21] https://www.yeniasya.com.tr/abdil-yildirim/imansiz-islamiyet-islamiyetsiz-iman_209655

[22]Said Nursi Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2005, s.291

[23]Said Nursi, Asay-ı Musa, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2005, s.15

[24]Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1999, s.98

[25]Said Nursi, Târihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, 2006, s.150

[26]Age, Yeni Asya Neşriyat, Yeni Asya Neşriyat, 2005, s.150

[27]Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.1163

[28]Said Nursi, Sünuhat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996, s.61

[29]Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.34

[30]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.174

[31]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.175

[32]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.175

[33]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.42

[34]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.42

[35] Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.1181

[36]Said Nursi, Târihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2006, s.140

[37]Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.328

[38] Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.338

[39]Said Nursi, İşârâtü’l-İ’câz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2006, s.356

[40]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.31

[41]Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.45

[42]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.224                              

[43]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.34          

[44]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.123

[45] Said Nursi, Sözler, 589, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s.579

[46]Said Nursi, Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2006, s.61

[47]Ankebut Sûresi 46. Ayet

[48]Mumtehine Suresi 8 ve 9. Ayetler

[49]Maide Suresi: 51

[50]https://sorularlaislamiyet.com

[51] Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009), s.247

[52]Maide Suresi: 51

[53] Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 450

[54] Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 450

[55]Maide Suresi: 51

[56] Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 450

[57] Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2009, s. 450

[58] Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri(Rumuz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009), s.513

[59]Said Nursi, İşârâtü’l-İ’câz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.356, 513

[60]Said Nursi, Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2006, s.47

[61]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.337

[62]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.341

[63] Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.328

[64] Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.328

[65] Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.326

[66] Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.495

[67]Age, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2009, s.334

[68]https://www.koha.net/tr/lemsh/sa-vite-jete-i-ka-mbetur-njerezimit-sipas-shkencetareve

[69]https://www.sabah.com.tr/teknokulis/haberler/2015/07/24/dunyanin-100-yil-omru-kaldi-513997322208

[70]Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2006, s.51,52

[71] Ahkaf Suresi: 23

[72]Said Nursi, Emirdağ Lahikası-I, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2006, s.115

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir