Şeytanların yaratılış hikmetleri ve desiseleri

Şeytanın şerr-i mahz oluşu…

“Cenab-ı Hak, hayr-ı mahz olarak melâikeyi…, şerr-i mahz olarak da şeytanı…, hayır ve şerden mahrum olarak behaim[1] ve hayvanatı halk etmiştir. Hikmetin iktizasına göre, hayır ve şerre kàdir ve cami olarak, dördüncü kısmı teşkil eden beşerin yaratılması da lâzımdır…”[2] ifadelerine göre şeytanın şerr-i mahz olarak yaratıldığı görülüyor. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz konu şeytanın yaratılışının hikmetleri ve beşerin mânevî terakkisine yaptığı hizmet ciheti değil; daha çok şeytanın şerr-i mahz olarak halk edilmesidir.

“Madem şeytan şerr-i mahz olarak yaratıldı, niçin secde emrine muhatap oldu? Vereceği cevap belli değil miydi?”

Öncelikle şunu ifade edelim ki secde emri Hz. Âdem’in(as) rüçhaniyetinin tahakkuku içindi. Şeytan böyle bir teklife muhâtap olmasaydı insanın yaratılmasındaki hikmet muattal kalırdı. Çünkü Hazret-i Âdem’in (as) yaratılması ve vazifelendirilerek dünyaya gönderilmesi çok mühimdir.  Hazret-i Âdem(as) “Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkiyât-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mahiyet-i insaniyenin bütün esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netâicindendir.”[3] Beşerin kabiliyetlerinin inkişaf edip ortaya çıkması için insana musallat ve muharrik bir kuvvet olmalıydı. Bu vazife şerr-i mahz olarak yaratılan şeytanın insana musallat olması ile tahakkuk etti.

“Meleklere ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde, İblis hariç hepsi secde etti.”[4]

İblis cebir ile değil, secde emri karşısında iradesi ile teklifi(secde emrini) red etti. Zaten Allah ilm-i ezelisiyle şeytanın bu reddini ve şerr-i mahz olduğunu biliyordu. Şeytanın yaratılmasında cüzi şerler olmakla beraber neticede insanın kabiliyetlerinin inkişafı için hayır ciheti galiptir. Bu noktada “halk-ı şer, şer değil; kesb-i şer, şerdir” sırrı tahakkuk etmiştir. Allah’ın şerri yaratması şer değil, insanların o şerri işlemesi şerdir. Yani insanların şeytana aldanmaları şerdir. Çünkü aldanmamaları için her türlü ikaz ve ihtar insana yapılmış olup özrü kalmamıştır. Şeytan secde emrine muhâtap olmasaydı kendi sonuna ve neticesine itiraz edebilirdi. Secde emri ile teklifi red etmesi itiraz hakkının da kalmadığını gösteriyor. Çünkü teklif var, cebir yok. Böylece şeytan kendi iradesi ile şerr-i mahz olan yaratışına rücu ettti.

“Şerr-i mahz olan şeytan nasıl oldu da Hz. Âdem(as) yaratılmadan önce meleklerle anılacak kadar ibadet yapabildi?”

Şeytanda irade-i cüziye var. Bu iradesi ile hakiki mahiyeti ortaya çıkmamış ve kendi nefsini zorlayan bir teklifle de karşılaşmamış vaziyette ibadet üzere iken, enaniyet ve gururuna zor gelen bir emir ile karşılaştı. Bu secde, ibadeti ihtiva eden bir secde değil, saygıyı ve biatı ihtiva eden bir mahiyetteydi. Şeytanın secde emri öncesinde yaptığı ibadetin hakiki mahiyetini ve rızâya mazhar olup olmadığını ise biz bilemiyoruz. Ancak, Allah biliyor. Çünkü şerr-i mahz olan mâhiyeti ve kibri Allah’ın ilminde ve bilgisinde mevcuttu. Hz. Âdem’in(as) yaratılması ile hakiki mâhiyeti ve kibri ortaya çıktı ve lanetlenmiş bir hakkı kendi tercihi ile kesb etti. Hakikatte ise meşiet-i İlâhiye tecelli etti ve şeytan insanın mânevî terakkisine hizmet ettirildi.

İblis melâikeler ile beraber kendi nefsî arzusu istikametinde ibadet üzereyken Hz. Âdem’in(as) yaratılmasıyla mahiyetindeki enaniyet ve kibir melâikeye de sirayet etmiştir. İşârâtü’l İcâz’daki ifadeler şöyledir: “İblisin enaniyeti, kibri, melaikeye sirayet etmiştir ve yaptıkları istifsara, bir taifenin itirazı da karışmıştır.”[5] Yani “Melaikenin arasında -o vakit- bulunmakta olan İblisin enaniyetinin desisesinden çıktığı hissedilmiş; ayrıca, o istifsarın içine melaikeden başka bir taifenin itirazının müdahelesi neticesinde oluşturulduğu da işar olunmuştur.”[6] Görüldüğü üzere iblis meleklerin arasında güya taat üzere görülürken meleklere enaniyet ve kibri sirayet ediyor. Melekler buna kanarak yaratılan Hz. Âdem’in(as) mahiyetini öğrenmek maksadıyla, Allah’a Âdem’in yaratılışı ile ilgili soru soruyorlar. Melâike de, “Yerde fesat yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın?”[7] dediler. Bu soru bir itiraz değil, istifsardır. Yani bilmedikleri bir meseleyi öğrenmek gayesi ile sual sormaktır. Böylece hikmet-i İlâhiye tahakkuk ediyor. Hz. Âdem’in(as) rüçhaniyeti(üstün olması) ortaya çıkıyor. Netice olarak talim-i esmânın tahakkuku ile Hz. Âdem’in(as) yaratılmasının sırrı tahakkuk edince, melekler “evvelce iblisin enaniyet ve kibrine kanarak yaptıkları istifsardan pişman olarak, (istifsarları içine karışan İblisin enaniyetinin desiselerinden teberrî eyleyerek) “Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.”[8] dediler.”[9]

İblisin şerr-i mahz olan mahiyeti ortaya çıktıktan sonra Allah canibinden hikmet tahakkuk etti. Zaten şeytan, Hz. Âdem’in(as) yaratılması ve onun neslinden gelenlerin mahiyetinde bulunan elmas ve kömür kabiliyetlerin inkişafı için halk edildi. Hz. Âdem(as) yaratılınca da hakiki mâhiyeti ortaya çıktı. Melâikeleri de kendi safına almak istedi, ancak hikmet-i İlâhiye buna izin vermedi.

Şeytanın şerr-i mahz olarak yaratılması nasıl ortaya çıktı?

Bu suale cevap olabilecek noktayı kader risalesinden istifade ederek cevaplamaya çalışabiliriz. İblis’te seyyiâtı isteyen nefs-i şeytaniye mevcuttu. Secde emrini red etmeyi “ya istidat ile, ya ihtiyar ile” istemiştir. Şeytanın Hz. Âdem’e (as) secde etmemesi mahiyetindeki şerr-i mahz olan istidadının ortaya çıkmasıyla, Allah’ın emrine itiraz etmesi ise ihtiyarı ile olmuştur. ”Nasıl ki, beyaz, güzel güneşin ziyasından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir.” [10] Yani şeytanın mahiyeti olan şerr-i mahz olan istidadı güneş mahiyetindeki Hz. Âdem’in(as) yaratılması ve secde et emr-i ilâhisi ile taaffün almıştır. O siyahlık ve taaffün onun şerr-i mahz olan istidadına aittir. “Fakat o seyyiâtı(şeytanın şerr-i mahz oluşu), çok mesâlihi(maslahat ve faydaları) tazammun eden bir kanun-u İlâhî ile icad eden yine Haktır. Demek, sebebiyet ve sual nefistendir ki mes’uliyeti o çeker. Hakka ait olan halk ve icad ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.” [11]denilebilir.

Şeytanın hayrı terk ettirmesi ve desiseleri

Şeytanların hilkatleri hakikatte şer-i mahz değil, ancak onların mahiyetinde hayır olmadığı için şerre mercilik ve vesilelik yaptıkları için şerr-i mahzdır. Risale-i Nur’da “Şerr-i mahz olan şeytanların i’cadı…”[12] ifadesi bunu gösteriyor. “Şeytanın vücudunda cüz’î şerlerle beraber birçok makasıd-ı hayriye‑i külliye ve kemâlât-ı insaniye vardır.”[13] Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri yoktur. Bütün vazifeleri şerre menbalık etmektir. Şeytanlar belki çok işlerinde iktidar ve fiil değil, belki terk ve atalet yaptırıyorlar. Böylece hayrı yaptırmamakla şerleri işletiyorlar.

Bir şeyin vücud bulması ve hayr-ı mahz olması için illet-i tamme gerekiyor. İllet-i tamme bir fiilin yaratılması için yüz şartın bir araya gelmesi ve hazır olmasıdır. İllet-i tammeden sonra illet-i hakikî olarak irâde ve kudret-i Rabbeniye ile o fiil hayır olan yaratılır. Böylece vücud sabit olur. Şeytanlar ise illet-i tamme şartlarından bir tanesini terk ettiriyor. Bu terk ve ihmalle o hayır vücut bulmuyor. Vücud bulmaması için zaruri olan şartların ihmaline ve terkine sebep olan vesvese-i şeyatine aldanarak yaptığımız tercih sebep oluyor. Böylece bir hayır vücuda gelmiyor.

Bir mü’min namaz kılmak için bütün şartları yerine getiriyor (illet-i tamme yüzde yüz tamam oluyor) ve namazını eda ediyor. İşte Rabbimiz irade ve kudreti ile bu fiili o mü’mine hayır olarak nasip ediyor. O fiili hayr-ı mahz olan vücud olarak yaratıyor. Diğer bir kişi de şeytanın vesveselerine aldanarak abdest almaktan çekiniyor. Bir soğukluk geliyor ve namazın bir şartını ihmal ediyor. Böylece namaz terkedilerek namazın vücudu ortaya çıkmıyor. Netice itibarıyla bu terk bir şer oluyor. Buna ise “hayrı yaptırmamakla şerleri yapıyorlar, yani şerler oluyorlar.”[14] sırrınca şeytan vesile oluyor. Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri vuku buluyor.

Şeytan-ı cinnî, insana her cihetten hücum eder. Şerr-i mahz olarak halk edildiği için şeytanın mahiyetinde hiçbir hayır yoktur. Şeytanın desiseleri gayet zayıftır. Ayeti kerimedeki ifadesi ile “Muhakkak ki şeytanın tuzağı pek zayıftır.”[15] denilir. Ayrıca şeytanın desiseleri mükâfatsız, çirkin, zayıf, tahrip edici ve ademîdir. Şeytan insanın daima zayıf bir yönünü arar ve yakaladığı an büyük tahribata sebep olur. Ancak şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle çok tahribat yapabilirler. Ve çok mahlûkatın hukukuna, az bir fiil ile çok hasâret veriyorlar. Çünkü “Ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfidir ve tahriptir ve ademîdir ve bozmaktır.”[16]

Şeytan, cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Yani şeytan bir fiilin illet-i tamme şartlarından birini itibari bir emir olan verdiği vesveseler ile terk ettirir. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Çünkü nefis insan sarayında şeytanın casus bir veziri gibi çalışır. Her vakit şeytan ile işbirliği içindedir. Nefis, şeytanın bir cihette şakirdi konumundadır.  Ayrıca insanda bulunan kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytanın desiselerine hem kabile(kabul edici), hem nâkile(nakledici) iki cihaz hükmündedir. Bu cihetle de şeytanın işi kolaylaşmış olur.

“Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri yoktur. Şeytan-ı ins ve cinnin kâinattaki müthiş âsâr-ı tahripkârâneleri ve envâ-ı küfür ve dalâlet ve şer ve mehâliki(helâk edici şeyleri) yaptıkları halde zerre miktar icada ve hilkate müdahaleleri olmadığı gibi, mülk-ü İlâhîde bir hisse-i iştirakleri olamıyor.”[17] “Tahrip esheldir.” kâidesine göre bütün hareketleri şer hesabına geçer. Çünkü tahrip ademî bir fiildir. Bu ademî fiile cüz’î bir emr-i itbarî ile sebep olurlar. Onun için icada ve hilkate müdahaleleri olmaz. Hiçbir fiilin halk edilmesinde medhalleri yoktur.

İblis’in en mühim bir desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir. “Ben şeytanı alt ederim.” demek, şeytan için tehlikeli bir sözdür. Şeytan, kendisini hafife aldırarak insana kendisini unutturur. İnsanı kolay bir lokma olarak görür. Şeytan devamlı vehim verir, ancak vehmin kendisinden kaynaklanmadığını telkin eder. Şeytan devamlı nefse hoşuna gidecek hayalî zevkleri üfler. Sonra o hayalî ve hevâî zevkleri işlemeye başlar. Hatta insana ait olmayan ve mesuliyet gerektirmeyen tahayyül ve tasavvurları da insana mal eder. Böylece insanı zayıf tuzaklarıyla kolayca avlar.

Nefis ve şeytanın en büyük hile ve desiselerinden biri de; kâfirlerin çokluklarını ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarını vesvese suretiyle göstererek, şüpheleri ve dine karşı lâkaydlığı alışkanlık haline getiriyor. Bu iki düşman, insanın zayıf noktalarına hamleder ve kısa sürede netice almak ister. Öyleyse önce “Kendi şeytanını recmetmeli insan.” Çünkü şeytan akla-hayale gelmeyen tuzaklar kurar.

Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir, tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin. “Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. “Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.”[18] sırrıyla, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlîşan “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder, ancak Rabbim merhamet ederse o başka.”[19] dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir?”[20]

Şeytanın desiseleri ve korunma yolları

Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Şübheler zihinlerde iz bırakıyor. Nefis ve şeytan o izlerden istifade ederler. Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir. Bu tür şüphe ve vesveselerle fırsat bulur, tuzaklarını kurar ve hedefine ulaşmaya çalışır. Pis şeyleri insanın önüne serpiyor, sürüyor. Vesveseli adama “Eyvah!” dedirtir. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hisset-i nefs(nefsin alçaklığı), beni matrud(horlanan) eder.”[21] Şeytan onun şu damarından çok istifade eder. Bu durumda şeytanın kalbe verdiği şüphelere hasr-ı nazar etmemek lâzımdır. Burada hatar ise hasr-ı nazar, zann-ı zarardır. Şeytanın bu tuzaklarına düşmemek için On Üçüncü Lem’a olan “Hikmetü’l-İstiaze(Allah’a sığınmanın sebepleri ve faydaları)” namıyla maruf, gayet kıymettar ve kuvvetli ve hakikatlı risaleyi dikkatle okumak ve mütâlâa edip hayata tatbik etmek gerekir.

Şeytanın en tehlikeli desisesinden birisi şudur ki: “Bazı hassas ve sâfi-kalb insanlara, tahayyül-ü küfrîyi(küfrü hayal etmeyi) tasdik-i küfürle(küfrü tasdik etmekle) iltibas ettiriyor(karıştırıyor). Tasavvur-u dalâleti(dinsizliği düşünme, aklından geçirmeyi), dalâletin(sapıklığın) tasdiki suretinde gösteriyor. Ve mukaddes zatlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hatıraları hayaline gösteriyor. Ve imkân-ı zâtîyi(bir şeyin, aslında mümkün, akla uygun olmasını) imkân-ı aklî(aklen mümkün olma) şeklinde gösterip, imandaki yakînine münâfi bir şek(şüphe) tarzını veriyor. Ve o vakit o biçare hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip imandaki yakîninin zâil olduğunu zanneder, ye’se düşer, o yeisle(ümitsizlikle) şeytana maskara olur. Şeytan hem ye’sini, hem o zayıf damarını, hem o iltibasını(karıştırmasını) çok işlettirir; ya divane olur, yahut ‘Her-çi bâd-âbâd’(Her ne olursa olsun.) der, dalâlete gider.”[22] Halbuki “Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü(hayali) hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder; onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.”[23]

Bu vaziyette endişeye gerek yoktur. Bediüzzaman bu tür vesveseye düşen insana şöyle der: “Bak, ey biçare vesveseli adam! Telâş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim(kötü söz söyleme, yerme) değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetm dahi şetm değildir. Zira, mantıkça, tahayyül, hüküm değildir. Şetm(küfür etme) ise hükümdür. Hem bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor.”[24] Öyleyse endişe etmeye gerek yoktur. Şeytana bu vesvesede fırsat vermemek lâzımdır.

Şeytanın en büyük bir diğer desisesi de; “Hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kàsır fikirli insanları aldatır, der ki: “Birtek zat, umum zerrat ve seyyarat ve nücumu ve sair mevcudatı bütün ahvâliyle tedbir-i rububiyetinde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acip, büyük meseleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabul edebilir?” der. Acz-i insanî noktasında bir hiss-i inkârî(inkâr hissi) uyandırıyor.”

Şeytanın bu desisesini susturan sır “Allahu ekber”dir. Ve cevab-ı hakikîsi de “Allahu ekber”dir. Evet, “Allahu ekber”in ziyade kesretle şeâir-i İslâmiyede tekrarı, bu desiseyi mahvetmek içindir. Çünkü, insanın âciz kuvveti ve zayıf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri “Allahu ekber” nuruyla görüp tasdik ediyor ve “Allahu ekber” kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor ve “Allahu ekber” dairesinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki: Bu kâinatın gayet muntazamca tedbir ve tedvîri bilmüşahede görünüyor.”[25] Çünkü Allah en büyüktür ve O’na zor ve güç hiçbir şey yoktur. Bu cihetle ”Kudret-i Ezeliye, Zât-ı Akdes-i İlâhiyenin lâzime-i zaruriye-i zâtiyesidir. Yani, bizzarure Zâtın lâzımesidir; hiçbir cihet-i infikâki(ayrılma, çözülme yönü) olamaz. Öyle ise, kudretin zıddı olan acz, o kudreti istilzam eden(gerekli kılan) Zâta bilbedâhe ârız olamaz. Çünkü, o halde cem-i zıddeyn(iki zıddın bir araya getirilmesi) lâzım gelir. Madem acz, Zâta ârız olamaz. Bilbedâhe, o Zâtın lâzımı olan kudrete tahallül(hulül) edemez. Madem acz, kudretin içine giremez. Bilbedâhe, o kudret-i zâtiyede merâtip(mertebe) olamaz.”[26] Vesselam!

İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir diğer desise-i şeytaniye de şudur ki: Bir mü’minin birtek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü’mine adâvet(düşmanlık) ederler.

Şeytanın bu desisesine karşı şöyle düşünmek lâzım: “Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefini(dinin emirlerini yerine getirmekle yükümlü olanların amellerini) tarttığı zaman, hasenâtı(sevapları) seyyiâta(günahlara) galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğundan, bazan birtek hasene ile çok seyyiâtını örter. Demek, bu dünyada o adalet-i İlâhiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade(fazla) gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lâzımdır.” [27]

Şeytanın diğer bir desisesi: “İnsanın selâmet-i fikrini(fikirdeki doğruluğunu, doğru düşüncesini) ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-ı muhakemeyi(sağlıklı akıl yürütme, hüküm vermeyi) bozuyor ve istikamet‑i fikriyeyi(istikametli düşünceyi) ihlâl ediyor. Şöyle ki: Bir hakikat-i imaniyeye dair yüzer delâil-i ispatiyenin(ispat edici delillerin) hükmünü, nefyine(inkârına) delâlet(delillik) eden bir emâre ile kırmak ister.

Halbuki, kaide-i mukarreredir ki,( kesinleşmiş, üzerinde karar kılınmış, yerleşmiş kuraldır ki) “Bir ispat edici, çok nefyedicilere(inkârcılara) tereccuh ediyor(üstün geliyor).” Bir dâvâya müsbit(ispat edici) bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere(inkârcılara) râcih(üstün) olur.

Bu hakikate bu temsil ile bak. Şöyle ki: Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Birtek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Birtek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba(sebeplere) binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor(düşürüyor). “İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde birşey yoktur” der, kandırır.[28]

İşte, ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare insan! Hayat-ı diniye, hayat‑ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i Seniyyeyi daima rehber yap. Ve “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.” de, Cenâb-ı Hakka ilticada bulun.”[29]

Şeytanlara karşı kale-i metîn ve hısn-ı hasîn nedir?

Bediüzzaman’ın ifadesiyle Âdem’e melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hadisesinin hikmeti şudur ki; nev-i insana semekten(balıktan) meleğe kadar ekser mevcudat musahhar olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır mahlûkatın dahi ona itaat etmeyip düşmanlık edeceğidir. İblis, Âdem’in yaratılmasıyla secde etmeyerek insana itaat etmeyeceğini alenen göstermiştir. O halde şeytanın desiselerine aldanmamak için bir kale-i metîn(sağlam kale), hısn-ı hasîne(çok sağlam kaleye) iltica etmek(sığınmak) elzemdir. Nefis ve şeytanın desiselerinden kurtulmak için, nefis ve şeytanın üstüne bir dağ koymak lâzımdır. İşte o dağ, marifet dağıdır. Risale-i Nur’un hakîkatleri balyoz-u mânevîdir. Nefis ve şeytanı mahveder. İnsanın nefis ve şeytanla olan mücahedesi, harbidir. “Bu itibarla, insanın Allah’a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.”[30] İşte ey insan! Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet. Biz dahi etmeliyiz ve “Ey Rabbim, şeytanların yanımda bulunmasından, Sana  sığınırım.”[31] “Tam ve kesin delil ve herşeyde açık ve kat’î şekilde  eserleri görünen hikmet Allah’ındır.”[32]

Hadîs-i şerifteki ifadesiyle “İnsan kalbine iki yönden baskı ve telkin gelir. Birisi melektendir ki, hayırı söyler, hakkı tasdik eder. Kalbinde bunu bulan kimse bilsin ki, bu, Allah’tandır. Ve Allah Teâlâ’ya hamd etsin. Diğer telkin ise, Şeytandan gelir; şerri teşvik eder, hakkı yalanlar ve insanı hayırdan meneder. Kalbinde bunu bulan kimse, derhal Şeytanın şerrinden Allah’a sığınsın.”[33]denilmiştir. Araf suresinde ise “Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” “(Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir.”[34]buyurulmuştur.

Risâle-i Nur’da şeytandan korunma yolları:

1.”Şeytanlar ve ehl-i dalâlet, hakikaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galip oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müthiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, “VelÂkibet-ül müttakîn”(Akıbet, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlarındır.)[35] sırrıyla, ebedî bir sevap ve menfaatle o zarar telâfi edilir. O kale-i metîn, o hısn-ı hasîn ise, şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyedir (asm).”[36] Öyleyse Ey ehl-i iman “Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silâhınız ve cihazat-ı tamiriyeniz istiğfardır ve “Eûzü billâh” demekle Cenâb-ı Hakka ilticadır. Ve kal’anız Sünnet-i Seniyyedir.”[37]

2. Ey ehl-i iman! Şeytanların desiselerine ve aldatmalarına karşı zırhınız; “Kur’ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet‑i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır.”[38] Yoksa ”Böyle az bir hareketle çok tahribat yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet metîn bir kaleye iltica etmeyen, çok perişan olur. İşte, ey ehl-i iman, o çelik ve semâvî kale, Kur’ân’dır. İçine gir, kurtul.”[39]

3. Şeytanın desiselerine karşı mü’minin mühim bir başka sığınağı: “Muhakkıkîn-i asfiyanın düsturlarıyla hudutları taayyün eden hakaik-i imaniye ve muhkemât-ı Kur’âniyedir. Ve âhirdeki desiselerine karşı, istiâze ile, ehemmiyet vermemektir. Çünkü ehemmiyet verdikçe, nazar-ı dikkati celb ettirip büyür, şişer. Mü’minin böyle mânevî yaralarına tiryak ve merhem, Sünnet-i Seniyyedir.”[40] “İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemat kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul.”[41] “Sizi idam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur’ân’ın himayeti altına mü’minâne ve mutemidâne giriniz ve Sünnet-i Seniyyesinin dairesine teslimkârâne ve müstahsinâne dahil olunuz, dünya şekavetinden ve âhirette azaptan kurtulunuz.”[42]

4. “Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyük ve ayıp ve zenbi(günahı) azîm biçare insan! Kâinatın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi: Kur’ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine girmektir ve Kur’ân’ın mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnet-i seniyyesine ittibâdır. Gir ve tâbi ol.”[43] “İşte, bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakkın Gafûr, Rahîm gibi iki ismi, tecellî-i âzamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîmde peygamberlere en mühim ihsanı mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye davet ediyor. “Bismillahirrahmanirrahim” kelime-i kudsiyesini her sûre başında tekrar ile ve her mübarek işlerde zikrine emretmesiyle, kâinatı ihata eden rahmet-i vâsiasını melce ve tahassungâh gösteriyor ve “Sığın”[44] emriyle, “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.” kelimesini siper yapıyor.”[45]

Netice olarak insanın terakkiyâtı şeytanlarla mücâhededen ileri gelir. Mücâhede olmazsa terakkiyât olmaz. Şeytanla mücâhedenin formülünü Risale-i Nur vermiştir. Öyleyse Risale-i Nur mizanlarını ve o Kur’ânî hakikatleri istimal etmek elzem görünüyor.

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Dört ayaklı hayvanlar, canavarlar.

[2] İşârâtü’l İcâz, s.417

[3] Mektubat, s.70

[4] Bakara Sûresi, 2:34

[5] İşârât-ül İ’câz, s.210

[6] İşârât-ül İ’câz, (Trc: Abdülkadir), Bakara 31-33: Talim-i Esma bahsi

[7] Bakara Suresi: 30

[8] Bakara Suresi: 32

[9] İşârât-ül İ’câz, s.424

[10] Sözler, s.753

[11] Sözler, s.753

[12] Lem’alar, s.210

[13] Lem’alar, s.210

[14] Lem’alar, s.213

[15] Nisâ Sûresi, 4:76

[16] Lem’alar, s.209

[17] Lem’alar, s.213

[18] el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn: 3:36

[19] Yusuf Sûresi, 12:53

[20] Lem’alar, s.240

[21] Sözler, s.435

[22] Lem’alar, s.216

[23] Sözler, s.

[24] Sözler, s.

[25] Lem’alar, s.238

[26] Sözler, s.857

[27] Lem’alar, s.240

[28] Lem’alar, s.241

[29] Lem’alar, s.241

[30] Mesnevi-i Nuriye, s.354

[31] Mü’minûn Sûresi, 23:98

[32] En’âm Sûresi,  6:149

[33] İbn-i Mes’ud

[34] A’raf, 7/200-201

[35] A’râf Sûresi, 7:128

[36] Lem’alar, s.209

[37] Lem’alar, s.214

[38] Lem’alar, s.211

[39] Lem’alar, s.212

[40] Lem’alar, s.218

[41] Lem’alar, s.222

[42] Lem’alar, s.225

[43] Lem’alar, s.233

[44] A’raf Sûresi, 7:200; Nahl Sûresi, 16:98; Mü’min Sûresi, 40:56; Fussilet Sûresi, 41:36

[45] Lem’alar, s.215

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir