İslâm kardeşliği ve ihlâs

Mü’minler ancak kardeştirler

İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder. İman, herşeyin arasında bir uhuvvet, bir kardeşlik te’sis ettiği için; mü’minin ruhunda hırs, adavet, kin ve vahşet şiddetlenmez. Çünkü mü’min, nur-u imanın dikkatiyle en şedid düşmanıyla dahi bir nevi kardeşliği var olduğunu görür. Bu kardeşlik o düşmanın adavet fiileri cihetiyle değil, onun halk edilmesindeki tecelli-i esma cihetiyledir.

Peygamber Efendimiz(asm) “İslam kardeşliği ve sevgisi şahsi dostlukların üzerindedir.” buyurmuştur. Bediüzzaman Hazretleri de İslâm kardeşliği üzerine çok tahşidat yapmış olup müstakil olarak “Uhuvvet Risalesi”ni te’lif etmiştir. Bu Risalede Müslümanların İslâm kardeşliğini sağlayacak mânevî rabıtaları ortaya konulmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri, ‘Kur’ân-ı Hakîmin hizmetinde’ olduğunu söylediği mesleğini, hakikat ve uhuvvet sıfatları ile tavsif ettikten sonra, uhuvvetin sırrını da ‘kardeşler içinde fânî olmak’ sözleri ile ifade eder. 

Bediüzzaman Uhuvvet Risalesi’nde “Mü’minler ancak kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin.”[1] “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.”[2]“Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler-Allah ise iyilik yapanları sever.”[3] âyetlerini tefsir eder. Bu ayetlerin sırrıyla; ehl-i imanı, uhuvvet ve muhabbete davet eder. Nifak, şikak, kin ve adavetten menedecek mühim esbabı gösterir. Kin ve adavet; -ehl-i iman ortasında- hem hakikatça, hem hikmetçe, hem insaniyetçe, hem İslâmiyetçe, hem hayat-ı şahsiyece, hem hayat-ı içtimaiyece, hem hayat-ı maneviyece gayet çirkin ve merdud ve zulüm olduğunu gayet kat’î bir surette isbat edip, mezkûr âyetlerin mühim bir sırrını tefsir eder.

Risale-i Nur nifak ve şikakı, tefrikayı, fitne ve fesadı kaldırıp; kardeşliği, uhuvvet-i diniyeyi, tesanüd ve teavünü yerleştirir. Risale-i Nur mesleğinin bir esası da budur. Bediüzzaman Hazretleri de İslâm kardeşliği için şu temel ölçüleri esas almıştır. “Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olamaz.”[4] esası, tarafgirlik ve particilikle ihlal edilmemeli, bu tehlikeye karşı İslâm kardeşliği esas alınıp Kur’ân’ın söz konusu hükmü dayanak yapılmalı. Ayrıca “Mümin mümine karşı bir binanın kenetlenmiş taşları gibidir.”[5] hadisini esas yapıp hariçteki düşmanlara karşı dahildeki adavet unutulmalı, dayanışma sağlanmalıdır. Bu esas göz önüne alınırsa sosyal hayatı sağlam temele oturtmak mümkün olacaktır.

“Mü’minler ancak kardeştirler.”[6] âyet-i celîlesinin sırrı olan tam kardeşlik şerefini ancak Risale-i Nur temin etmiştir. Öyle kardeşlik ki, bugün ve bu zamanda bir hanede yaşayan ana-baba bir, iki kardeşin birbirine temin edemediği muhabbet ve hürmet ve tesanüdü ancak Nur’lar temin etmiştir. Bu esasa “Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır.”[7] diye işaret edilmiştir.

Risale-i Nur’u dikkat ve tefekkürle devamlı okuyanlar arasında hiçbir beşerî kuvvetin çözemeyeceği mânevî bir bağ husule geliyor. Risale-i Nur İslâmiyetin hakikatlarına nüfuz ve vukuf ettirici hârika bir eser-i külliyat olduğu için, müslümanlığın bir şiarı olan kardeşliği de Nur talebeleri ve mü’minler arasında tesis ediyor. Bu sırra binaendir ki Risale-i Nur talebeleri İhlas Risalesi’nin düstur ve vecibeleriyle birbirlerini çok severler. Aralarında maneviyatı daima maddiyata tercih ederler, yekdiğerlerine samimi ve ciddi hürmet ve iltifat ederler. Nur Talebeleri Emirdağ Lahikası mektuplarında ifade edildiği gibi: “Birimiz şarkta, birimiz garbda, birimiz şimalde, birimiz cenubda birimiz dünyada, birimiz ukbada olsak biz yine birbirlerimizle beraberiz.”[8] derler. Bundan başka vaziyetler ve ahvaller “Mü’minler ancak kardeştirler.”[9] ayetinin sırrına uygun değildir.

Uhuvvet-i İslâmiye ve İhlâs

İnsan olarak, Allah’ı bilen mü’minlerin ittifak ve ittihad etmesi gerekiyor. Fabrikanın çarkları ve aralarındaki tenâsüb uhuvvetin fıtrî ahvâline en önemli misaldir ki, Üstâd Bediüzzaman da bu misalle ders vermiş. Bu cihetle uhuvvetin iki cenahı var. Biri hâli, diğeri fiili olarak yaşamak! Ahvâlimizde eylem ve söylem tutarsızlığı olmamalıdır. Dilimiz uhuvvetin mealini söylerken, fiilimiz o söylemi tekzip etmemelidir.  Mü’min mü’mine affedici olmalı! Çünkü ‘Allah affedenleri sever.’ Müslüman, kardeşine karşı affedici ve kerîm olmakta cimri olmamalı. İnsan kusûrsuz olamaz, rakipsiz de olamaz. Kusûrsuz muyuz ki kusûrsuz insan arıyoruz? Öyleyse mü’min mümine kerim olmalıdır. Rekâbet sûretiyle ehl-i imâna karşı bir nevi adâvet taşımak, vüs’at-i rahmet-i İlâhiyeyi itham etmektir. İnsaflı hakperest olan kişi hakkın hatırı için, nefsin hatırını kırar. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.

Melekût âleminde bulunan melâike ve ruhaniyat dahi ehl-i imanın hakiki uhuvvetinin tesisi için alakadârdır. Onların hatırı için uhuvvetin hakkını ve hukukunu muhafaza etmek gerekmiyor mu? Uhuvvet ve muhabbetin hukuku, Risâle-i Nur için de ehemmiyetli bir hukuktur. Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevisini muhafaza etmek için uhuvvetin fedaisi olmak gerekiyor. Sırr-ı uhuvvette terakki etmek hakiki ehl-i iman için elzemdir. Uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olan, çok rabıta-i mânevîyeyi bulabilir. Birbirine mânen-lüzum olsa maddeten-yardım eder. Öyleyse İslâm kardeşliğini bir ubudiyet kastı ve sırr-ı ihlâsın gereği olarak görmek lâzımdır.

Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevisine vurulan darbeler mes’uliyet-i azîmdir. Bu darbeler ümmetin selâmetine vurulmuş en dehşetli darbe-i menhustur. Bu darbeyi vuranlar ve vuranlara yardım edenler ahirette şiddetli mes’ul olurlar. Belki de Bediüzaman’ın  “Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var.”[10] ikazı bu noktaya da bakıyor olmalıdır. Artık şuna kesin inanıyoruz ki “Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevisi, sefine-i Nuh’tur, sefine-i hidâyettir, nâsih-i ümmettir.” Tek çare Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsinde fani olmaktır. Âhirzamanda Kur’ân, kemâl-i şaşâa ile bürhan-ı kat’î ile hükmediyor. İşte bu hükümranlığın ve neticenin fabrikası Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsidir. Çünkü uhuvvet-i İslâmiyeyi bu şahs-ı mânevî tesis edebilir. Uhuvvet-i İslâmiyeyi tesis etmekte Nur Talebeleri samimidirler. Bu vazifeyi kast-ı mahsusla sırr-ı ihlâs gereği yaparlar. Çünkü “İslâmiyette en kıymetli ve en lüzûmlu esâs, ihlâstır.”[11] “Hakîkat ve velâyet yollarının ve tarîkat şubelerinin en mühim esâsı, ihlâstır. Çünkü insan, ihlâs ile hafî şirklerden halâs olur. İhlâsı kazanmayan, o yollarda gezemez.”[12] Öyleyse ihlâs, İlâhî bir nurdur. O nurun batın-ı kalbe in’ikas etmesi, sadâkatli sırr-ı ihlâstan takattur eden dâvâdaki muhtelif mir’at-ı marifet ve mezaya vasıtasıyla olur. İbâdetin rûhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibâdetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibâdete illet gösterilse, o ibâdet bâtıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.[13] Mesleğimizin esâsı, âzamî ihlâs ve terk-i enâniyettir. İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccahtır.[14] Çünkü, vasıta-i halâs ve vesîle-i necat olan yalnız ihlâstır. İnsan bazen “a’mâl-i salihanın rûhu, esâsı, ihlâs olduğunu derk etmiyor.”[15] Sırr-ı ihlâs öyle bir nur ki, hem medâr-ı necat, hem de medâr-ı rızâ olabilir. “Belki bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrâr, halis bir niyet ile ve dünyadan ve huzuzât-ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesîlesi ile o feyizler gelebilir.”[16]

Sırr-ı ihlâs ve şahs-ı mânevî

Şahs-ı mânevî çok ehemmiyetli bir mes’ele-i mühimmedir. Çünkü verâset-i nübüvvet sırrıyla Peygamber Efendimizin (asm) şahsiyet-i mânevîyesine bakıyor. Bu sır içindir ki âhirzamânda Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsine meftun olmak gerekiyor. Verâset-i nübüvvet ile sırr-ı verâset ve sırr-ı velâyete ulaşmanın en müessir yolu Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsine ittiba etmektir. En kudsî bir mücâhede-i mâneviyeyi tazammun eden ve sırr-ı verâset-i nübüvvetle velâyet-i kübrânın feyzine mazhar ve Sahâbenin sırr-ı meşrebine medâr olan Risâle-i Nur ile hizmet-i kudsiye-i Kur’âniyemize kanâat[17] etmek elzem görünüyor. Bedîüzzamân Hazretleri de “Risâle-i Nur şakirtlerinde sırr-ı ihlâsın ne derece yüksek bir terk-i enâniyet ve hazz-ı nefsîden teberri etmek gibi, ihlâsın en yüksek seciyeleri Risâle-i Nur şakirtlerinde tezahür ediyor diye bir delil oldu”[18] diyor.

Risâle-i Nur’un dâvâsı cadde-i kübrâ olarak verâset-i nübüvvet ve velâyet-i kübra sırrıyla fazîlet-i külliyenin dâvâsıdır. Fazîlet-i külliyeye sahip olmak için ihlâs ve sadâkatin doruk noktasına ve zirvelerine çıkmak elzemdir. İhlâs ve sadâkatin zirvesine çıkamayan kimse fazîlet-i külliyeye vâsıl olamaz. İnsan, sırr-ı ihlâsa, fenâdan tecerrüd edip, kâinata tamâmen esmâ ve sıfat-ı İlâhinin âyinesi olarak nazar etmek, cemal ve kemâl-i İlâhiyi müşâhede etmekle kavuşur. Bununla berâber Nur Talebeleri Üstâdlarından aldıkları ders-i hakîkate binâen Risâle-i Nur’u değil dünya siyâsetine, belki kemâlât-ı mânevîyeye ve makàmat-ı âliyeye âlet etmezler. Risâle-i Nur’u, herkesin hoş gördüğü saâdet-i uhreviye ve Cehennemden kurtulmaya vesîle etmemek ve yalnız emr-i İlâhî ve rızâ-yı İlâhîden başka hiçbir şeye âlet etmemek bu zamanda Nur’un hakîkî kuvveti olan sırr-ı ihlâs-ı hakîkîyi muhâfaza etmeye onları mecbur etmiştir. Bu sır içindir ki Nur Talebeleri, “kutbiyet derecesinde bir mertebe-i ulvîyeyi ve yüksek bir şeref-i imtiyazı bırakıp, Risâle-i Nur dairesindeki sırr-ı ihlâsı muhâfaza ve hazz-ı nefisten teberrî etmiştir.”[19] Çünkü Risâle-i Nur’daki sırr-ı ihlâs, yüzde doksan ihtimaliyle de olsa böyle makàma talib olmamaklığı iktiza ediyor.

Risâle-i Nur’un dâiresindeki hâlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok rûhları kazandıran ve Sahâbenin sırr-ı verâset-i Nübüvvetle meşreb-i uhuvvetkârânesini gösteren ‘meşreb-i hıllet ve meslek-i uhuvvet’ hakîkatidir.”[20] Bu sır içindir ki Bedîüzzamân Hazretleri de Sahâbe Efendilerimize hüve hüvesine ittiba etmiştir. Sırr-ı ihlâsa mazhar olmak öncelikle Sahâbe Efendilerimize mahsustur. Çünkü Sahâbeler nübüvvetin rü’yetine mazhar olmuşlardır. Peygamber Efendimizin (asm) sohbeti ile müşerreftirler. Bu sır içindir ki sırr-ı ihlâsa mazhariyet bir de âhirzamânda verâset-i nübüvvet mesleğine mazhar olan Nur Talebeleri ve onların şahs-ı mânevîsine vasıl olabilir. Sırr-ı ihlâs bu zamanda Risâle-i Nur Talebeleri’nin şahs-ı mânevîsine bakıyor. Bu zaman ve zeminde ihlâstan mütevellid bir tek zattan değil, Risâle-i Nur’un müntesip ve müttehid cemâatine meftun ve muktedi olmak lâzımdır. Sırr-ı ihlâs küllî mânâda şahs-ı mânevîde tezahür ediyor. Ferdî eşhas şahs-ı mânevîyeye tebaiyeti sırrınca müstefid oluyor. Onun için Kevser-i Kur’ânî havuzu olan sırr-ı ihlâsın âb-ı hayatı olan şahs-ı mânevîye dâhil olmak gerekiyor.

Yine bu azîm sırr-ı ihlâsa binâendir ki, Risâle-i Nur Talebeleri, îmân ve İslâmiyet hizmetinde ağır şartlar ve kayıtlar ve tahdidatlar içinde muvaffak oluyorlar. Onlar hayatlarını Risâle-i Nur’a ve Üstâdlarına vakfetmişlerdir. Risâle-i Nur’u, sermaye-i ömür ve gàye-i hayat edinmişlerdir. Risâle-i Nur dâvâsı rızâ-yı İlâhî dâvâsı olduğu içindir ki, hamiyet-i İslâmiyeye mâlik mümtaz[21] talebeler bu sırr-ı ihlâsa binâen maddî ve mânevî, dünyevî ve uhrevî bir gàye gütmeden hizmetlerine devam ediyorlar.

İhlâs hakîkati abd-i aciz için İlâhî bir nur oluyor. Kalbî bir amel olup o abdi akrebiyet-i İlâhiyeye uruc ettiriyor. Sırr-ı ihlâs mü’minin kalb ve vicdanını nurlandırıyor ve o abdin âlemine nur veriyor ve hayatlandırıyor. Mü’minde bulunan fanî dünyaya karşı gösterilen şiddetli hırs, ihlâs-ı tammı söndürür. İnsanı müflis eder. Ondandır ki “Mü’minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir.”[22] Ve “Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir.”[23]denilmiştir. Bunun içindir ki sırr-ı ihlâs, sebeb-i rızâdır, sebeb-i necattır, kalbi masivadan tecerrüttür. Bazen bir tek kelime medar-ı necat ve medar-ı rızâ olabilir. Yeter ki sırr-ı ihlâs ile mayalansın. Öyleyse uhuvvetin zirvesine vasıl olmak için, sırr-ı ihlâsta terakki etmek ve şahs-ı mânevînin kevser-i Kur’âniye havuzunda erimek gerekiyor. Uhuvvet-i İslâmiye için bu vazife ile muvazzaf olanlar, uhuvvetteki rabıtaları sırr-ı ihlâs ile deruhte etme azm ve gayreti içinde olmalıdırlar.

Uhuvvet-i İslâmiye ve muhabbet

“İmân muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istilzam eder.”[24] Sebeb-i muhabbet olan imân ve tevhid bunu gerektiriyor. Uhuvvet ve kardeşlik ittifak ve ittihadın temel taşıdır. Müslümanların uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, imân cihetiyledir. Bizler “ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esâslı rabıta-i kudsîye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.”[25] Aynı zamanda da “İmân, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını te’sis eder.”[26] Öyleyse Müslümanlar arasında esmâ-i hüsnâ adedinde bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Böyle ebedî bir uhuvveti te’sis eden ve duâlarıyla birbirine her daim yardım eden ehl-i imân uhuvvete, ittihada ve muhabbete mecburdur.

Bedîüzzamân Hazretleri “Zaten mesleğimizin esâsı uhuvvettir.”[27] tespitini yapar. Bu cihetle mesleğimizin uhuvvet-i İslâmiye dairesinde bütün Müslümanlarla bir kardeşliği iktiza ettiğini söyleyebiliriz. Uhuvvet-i İslâmiye ise kudsî milliyetin rabıtasıyla, umûm ehl-i İslâmı birtek aşiret hükmüne geçiriyor. Aşiretin efradı gibi, İslâm taifeleri de birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Birbirine mânen yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i Nurâniye ile birbirine bağlıdır.[28] Müslümanlar uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mu’cîzeleri gösterebilir. Çünkü esmâ-i hüsna adedince bin bir rabıta ile birbirlerine mürtebittirler. Uhuvvetteki rabıtanın saiki tevhid-i itikaddır. Müslümanlarla imân cihetinde ciddî uhuvvetimiz vardır. Hem ehl-i imân ile uhuvvetimiz ayn-ı inayettir.

Bedîüzzamân Hazretleri’nin tesbitiyle  “Uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek”[29]tir. Hem de “Uhuvvetteki makàm geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz.”[30] Böylece uhuvvet-i İslâmiye âlem-i İslâm içinde kudsî bir rabıtadır.

“Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır.”[31] “Zira, ittihad, uhuvvet, itâat, muhabbet ve ilâ-yı kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksâdıdır.”[32] “Teâvüne, tesanüde sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder, uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur. Çünkü İslâmiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor.”[33]

Öyleyse uhuvvet-i İslâmiye insî ve cinnî düşmanlara karşı mü’minlerin kuvvetli silâhı, siperi ve kalesidir. Aynı zamanda âb-ı hayatımız ve maye-i hayatımızdır. Hazret-i Üstâd da “Risâle-i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir.”[34] der. “Çünkü, ittihad-ı ehl-i imân cemâatindeki uhuvvet-i İslâmiye, Nurcularda pek hâlisâne, fedakârâne inkişaf…”[35] etmiştir. Bedîüzzamân Hazretleri de “İnşâallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zatlar, bu mu’cize-i Kur’âniyenin cilvesini âlem-i İslâma işittireceksiniz.”[36] diye müjde vermiştir. Bu müjde yapılan Risâle-i Nur hizmetleriyle tahakkuk etmiştir.

Nur mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esâstır.[37] Nurların esâsı ve hedefi, imân-ı tahkikî ve hakikat-ı Kur’âniyedir. Bütün ehl-i imân, uhuvvet-i İslâmiye cihetinde uhrevî kardeştirler. Meselemiz imândır. İmân uhuvvetiyle bu memlekette ve âlem-i İslâmın yüzde doksan dokuz adamlarıyla uhuvvetimiz var. Çünkü “Uhuvvetteki makàm geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.”[38] Hem “İttifakta kuvvet var. İttihadda hayat var. Uhuvvette saâdet var. İtâat-i hükümette selâmet var. Hablü’l-metin-i ittihada ve şerit-i muhabbete sarılmak zaruridir.”[39]

İşte bizler de siz gibi çok kıymetdâr ve sevgili kardeşlerimizi ancak imân ve İslâmiyetin verdiği kardeşlik kuvvet ve samimiyetin tâ kalbinden gelen sevgisiyle kucaklarız. Duâlarınıza ihtiyaç ve iştiyakımız çok fazla olmakla beraber, aynı zamanda hakikî kardeşlik sevgi ve hisleriyle sohbet etmek, sizlerle görüşmek en tatlı zevklerimizden birisidir. Bu hak, hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Bizlere tam kardeşlik şerefini ancak Risâle-i Nur temin etmiştir. Öyle kardeşlik ki, bugün ve bu zamanda bir hanede yaşayan ana-baba bir, iki kardeşin birbirine temin edemediği muhabbet ve hürmet ve tesânüdü ancak Nur’lar temin etmiştir.

Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet, hüdâya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmin.[40]

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Hucurat Sûresi, 49:10.

[2] Fussılet Sûresi, 41:34.

[3]Âl-i İmrân Sûresi, 3:134.

[4]En’am Suresi, 164. ayet

[5] Buhari, Salat, 88; Müslim, Birr, 65

[6] Hucurat Sûresi, 49:10.

[7] Lem’alar, s.395

[8] Emirdağ Lahikası-II mektupları

[9] Hucurat Sûresi, 49:10.

[10] Lem’alar, s.396

[11] Lem’alar, s. 463

[12] Mektubat, s. 762

[13] İşaratü’l-İ’câz, s. 230

[14] Tarihçe-i Hayat, s. 1071

[15] Lem’alar,  s. 386

[16] Mektubat, s. 116–117

[17] Lem’alar,  s.639.

[18] Kastamonu Lâhikası,  s. 363.

[19] Kastamonu Lâhikası, s.380

[20] Lem’alar, s.631.

[21] Tarihçe-i Hayat, s.1073.

[22] Lem’alar, s.304

[23] Mektubat, s.457

[24] Hutbe-i Şamiye , s.145. 

[25] Lem’alar, s.26.

[26] Mesnevi-i Nuriye, s.69. 

[27] Lem’alar, s.162. 

[28] Tarihçe-i Hayat; s.97.

[29] Lem’alar, s.165.

[30] Lem’alar, s.166.

[31] Hutbe-i Şamiye, s.53. 

[32] Tarihçe-i Hayat, s.68

[33] Mektubat, s.324. 

[34] Şuâlar, s.330. 

[35] Şuâlar, s.533. 

[36] Emirdağ Lâhikası-2, s.223.

[37] Emirdağ Lâhikası-1, s.180

[38] Lem’alar, s.166. 

[39] Eski Saîd Eserleri (Nutuk), s.186.

[40] Tarihçe-i Hayat, s.101

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir