Bedîüzzamân’ın Âilesi

Bediüzzaman “İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası âile hâyatıdır.”[1]der. Âile hâyatının toplumda nasıl olması gerektiğini de şöyle ifade eder: “Nev-i beşerin hâyat-ı dünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zemberek ve dünyevî saadet için bir cennet, bir melce bir tahassungâh ise, âile hâyatıdır. Ve herkesin hânesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hâne ve âile hâyatının hâyatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarâne hürmet ve hakîkî ve şefkatli ve fedakârâne merhamet ile olabilir.”[2] “Âile hâyatı, kadın-erkek mabeyninde muteḳābil hürmet ve muhabbetle devam eder.”[3] Bediüzzaman, “Ben şefkat dersini çocukluğumda annemden aldım. Hikmet intizam ve nizam dersini de rahmetli babam Mirza’dan aldım.” [4] diyerek anne ve babasının hâyatına te’sir eden önemli prensipleri nazara sunar. “İnsanın en birinci üstadı ve te’sirli muallimi, onun validesidir.”[5] dedikten sonra, annesinden aldığı ilk dersleri ve bunların fıtratında nasıl yer ettiğini de şu ifadelerle anlatır: “Ben seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakîkatler içinde birer çekirdek-i esâsiye müşâhede ediyorum.”[6]

Bediüzzaman’ın efrâd-ı âilesi güzel ve özel özellikler taşıyan nadide insanlardır. Fıtratları temiz ve neslen âl-i beyte merbutturlar. Anne ve baba zaten Evlad-ı Resûl’dür. Bu insanlar “Çok farklı bir anne-baba, çok farklı bir âile… Saîd Nursî’nin en büyük şansı nedir dediğimizde, âilesidir diyebiliriz. Öyle bir anne ve öyle bir babadan Saîd Nursî gibi çocuklar yetişir.”[7] Bediüzzaman’ın babası Sofi Mirza’nın yuvasını teşkil eden efrâd ı âilesi ise şöyledir: 1. Dürriyye, 2. Hanım, 3. Abdullah, 4. Saîd, 5. Mehmed, 6. Abdülmecid ve 7. Mercan’dır.

*Sofi Mirza’nın en büyük evladı Dürriyye Hanım, ırmakta boğularak şehit olmuştur. Dürriyye Hanım’ın oğlu Ubeyd de, dayısı Bediüzzaman Saîd Nursî’yle birlikte Ruslara karşı savaşırken şehit düşmüştür.
*İkinci çocuk Hanım ise, tanınmış bir âlim olan Molla Said Efendi’yle evlenerek Şam’a yerleşmişti. Hanım’ın ilmi o kadar büyüktü ki, medrese hocası olan eşine derslerde sürekli yardım ediyor ve bilemediği konularda rehberlik yapıyordu. Bu yüzden kendisine “Âlime Hanım” deniliyordu. Şam medresesinin bu iki büyük hocası, Mekke’de hac yaparken, Kâbe tavafı sırasında birlikte vefat etmişlerdi.
*Üçüncü kardeş Abdullah Efendi de, çevrenin çok büyük saygı duyduğu bir âlimdi. Aynı zamanda Bediüzzaman Saîd Nursî’nin de ilk hocalarından birisiydi. Sayısız talebe yetiştiren Abdullah Efendi, bir cuma gecesi namaz kılarken, seccadesi başında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Oğlu Abdurrahman ise, Bediüzzaman Saîd Nursî’nin en sevdiği talebesi olarak, çok büyük ve hayırlı hizmetlerde bulunmuştu.
*Âilenin beşinci çocuğu olan Mehmed ise, 1951 yılında Nurs Köyünde rahmetli olmuştu. İnsanlar arasında çok sevilen Mehmed, fakiri ve yoksulu doyurup korumakla tanınmıştı.
*Mirza Efendi’nin âlim çocuklarından bir diğeri de, Abdülmecid Efendi’dir. Yurdun çeşitli yerlerinde müftülük ve din dersi öğretmenliği yapan Abdülmecid Nursî, Türkiye’de tanınan önemli âlimlerden birisidir.
Yetiştirdiği öğrencilerle gönüllerde yaşayan bu müstesna insan, 1967 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Mezarı Konya’dadır.
*Âilenin en küçük çocuğu Mercan Hanım ise, kendi evinde ömrünün sonuna kadar öğrenci yetiştirmiştir. Vefat tarihi tam olarak bilinmemektedir.[8]

“Sofi” Bir Baba, “Şefkatli” Bir Anne

Öyle bir anne ve baba ki, asırlara damga vuracak bir evlat yetiştirme bahtiyarlığına ulaşarak, tarihlere bu unvan ile yâd edilerek geçmişlerdir. “Bediüzzaman’ın babasının lakabı “sofi”dir ve bu onu tanıma noktasında dikkat çekici bir sıfattır. Sofi Mirza, âlim bir insan olmasa da, Kur’ân ve sünnet çizgisinde yaşayan, helâl-harâma dikkat eden, farzlarla birlikte nafile ibadetleri de aksatmayan, tasavvuf terbiyesi almış, takva ehli, âilesi ve yakınları tarafından sevilen, sayılan ve örnek gösterilen bir zattır. Peygamber (asm) soyundan gelmenin verdiği bir asalete sahiptir. Annesi de hakeza öyledir. Ümmî bir kadındır. Ancak o da dinin en küçük bir emrini dahi titizlikle yerine getiren, çocuklarını Kur’ânî ve Peygamberî bir terbiyeyle yetiştirme gayretinde olan, “şefkatli” bir annedir.

Bediüzaman’ın âilesinin en önemli özelliklerinden birisi de ilme meftun olmalarıdır. “Sofi Mirza, kız-erkek demeden bütün çocuklarını okutur. Bediüzzaman’ın ağabeyi Abdullah yörenin tanınmış, önemli bir âlimidir. Hanım isimli ablası ise “âlime” namıyla meşhurdur. Diğer kardeşler de aynı şekilde ilim ehli insanlardır. Babası diğer çocukları gibi, Bediüzzaman’ı da okumaya ve ilim öğrenmeye teşvik eder. Fıtratında var olan okuma ve öğrenme merakı, böyle bir âile ortamında iyice neşvünema bulur. Küçük yaşta eğitimini tamamlar ve normalde on beş yıl süren bir eğitim sürecini üç ay gibi kısa bir zamanda tamamlar. Ders aldığı hocalarının seviyesine gelir, hatta bazılarına ders verecek kadar yükselir.”[9]

Bediüzzaman’ın anne va babasının hassasiyetleri

Bediüzzaman Saîd Nursî’nin yetişmesinde elbette ki anne ve babasının çok önemi vardır. Çünkü O’nun anne ve babası istisna özelliklere sahip insanlardır. Onlar helâle ve harâma aşırı hassasiyet gösterirler. Dinî hassasiyete sahip, mü’minâne duyarlılıkları yüksektir. Rızıklarına ve ekmeklerine haram lokma karışmamasına azamî hassasiyet gösteren ümmî, fakat safî ve temiz Müslümanlardır. “Nuriye Hanımdı, o iptidaî mektebin en müessir muallimi. Saîd Nursî’nin, yıllar sonra “Ben seksen sene ömrümde, seksen bin zâtlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum vâlidemden aldığım telkinât ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda âdetâ maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine binâ edildiğini aynen gördüm”[10] şeklinde de ifade ettiği gibi herkese her hali ile fiilî ve mânevî dersler verirdi.  Fakat, zaman zaman annelik şefkati muallimlik hassasiyetinin önüne geçiyor olmalı ki, her anne gibi o da evlâtlarının, ancak kendi yanında iken emniyette olabileceklerini zannederek hiç birini yanından ayırmak istemezdi. Sık sık hareketlenen hissî galeyana rağmen, onların büyük medreselere gidip okumalarının, hem kendileri, hem de vatan, millet ve din için faydalı olacağını düşünerek gitmelerine razı olsa da, yüreği onlar dönünceye kadar âdeta ateş üstünde gezinirdi. Bilhassa medreseye gitmek için sabî denecek yaşta evden ayrılmasının da tesiriyle, farklı bir ruh hali içinde Saîd’in yolunu gözler, ondan maceralı haberler geldikçe gözyaşları dökerdi. Mirza Efendi ise böyle hadiseler karşısında, “Maşaallah! Oğlum, yine ehemmiyetli bir iş yapmış, kahramanlıklar göstermiş ki, herkes ondan bahsediyor” diyerek sevincini ifade eder ve eve hâkim olan hissî havayı dengelerdi.”[11]
 
Seyyid Nur Muhammed’in Saîd Nursî’nin anne-babasını ziyareti

Saîd Nursî on yaşlarındayken kabiliyet ve mertliğine hayran olan hocası Seyyid Nur Muhammed, Küçük Saîd’le birlikte birkaç arkadaşını da yanına alarak, anne-babasını ziyaret etmek ve onları yakından tanımak maksadıyla altı-yedi saatlik bir mesafeden Nurs köyüne gelirler. Evde hazır bulunmayan baba Mirza Efendi misafirler biraz bekledikten sonra, önünde ağızları bağlı iki inek ve öküzle evine gelir. Bu vaziyeti gören Seyyid Nur Muhammed, Sofi Mirza’ya: “Bizim köyde de hayvanların ağzını harman zamanı harmanda mahsulü yememeleri için bağlarlar. Fakat şimdi hem harman mevsimi değil, hem de hayvanlar harmanda değil. Böyle ağızlarının bağlı olmasının sebebi nedir?” diye sorar. Mirza Efendi mahcup bir edayla, “Efendim, bizim tarla biraz uzaktır. Yolda gelirken birçok kimsenin tarla ve mahsulünden geçerek geliyorum. Eğer bu hayvanların ağzı bağlı olmazsa, yabancıların mahsullerinden yemek ihtimalleri var. Bu sebepten ekmeğimize haram lokma karışmaması için böyle yapıyorum” diye cevap verir. Sofi Mirza’nın bu yüksek ahlâk ve faziletine şahit olan Seyyid Nur Muhammed, bu sefer annesine sorar: “Siz bu çocuğu nasıl yetiştirdiniz?” Nuriye Hanım, “Ben Saîd’e hamile kalınca, abdestsiz yere basmadım. Saîd dünyaya gelince de, bir gün olsun onu abdestsiz emzirmedim” der.”[12] İşte Saîd Nursî gibi bir müceddidin yetişmesinde ender rastlanacak ibret dolu bir hakîkat. İşte Saîd Nursî’ye ebeveyn olan anne-babanın evlat yetiştirmedeki dinî hassasiyetleri! Elbette Saîd Nursî gibi bir âlimin anne ve babası böyle güzel hasletlere ve evsaflara sahip olmalıdır.

İstikbâlde âlem-i İslâm’ın mânevî âlemine yapacağı hizmetlerin mukaddimesi olan Bedîüzzamân’ın çocukluğu ve çocuk yaşlarda ebeveyni tarafından yetiştirilme hassasiyeti çok önemli ve ender bir vaziyettir. Hayatını çiftçilik ve hayvancılıkla geçiren, kendi halinde ehl-i takva olan Bedîüzzamân’ın babası Sofi Mirza’nın evladı Saîd’in yetişmesinde, kendisinin ne kadar ilme ve âlime değer verdiğini anlamak mümkündür. “Büyük bir takva sahibi olan Sofi Mirza’nın en büyük özelliği hak hukuk konusunda ve haram helâl ayrımında büyük bir titizlik ve hassasiyete sahip olmasıydı. Ayrıca mütevaziliği ve insanlara karşı olan alçak gönüllülüğü hayatının vazgeçilmez prensibi idi. Kendisi âlim olmadığı halde cinsiyet farkı gözetmeden bütün çocuklarını iyi bir medrese eğitimine teşvik etmiş ve bu sayede âlim bir âileye sahip olmuştur. Sofi Mirza’nın doğum tarihi tam bilinmemekle birlikte 1920 yılında vefat ettiği bilinmektedir. Eşi Nuriye hanım da takvada beyinden geri olmadığı gibi, yetiştirdiği çocuklarına verdiği tesirli derslerle, çocuklarının eğitimine büyük katkıları olmuştur.”[13]

Gavs olmaktansa gelecek zata baba olmayı tercih ederim.

Bazı zamanlarda Üstad Bediüzzaman’ın muhterem babası Sofi Mirza Efendi, Nurs köyünden kalkarak Gayda’ya Seyyid Sıbğatullah Hazretleri’nin ziyaretine gelirdi. Bir defasında muhteşem mecliste Seyyid Sıbğatullah ayağa kalkarak, Sofi Mirza’ya meclisin başköşesinde yer göstermişti. Orada bulunan ulemâ ve hulefâ, bu basit, ümmî Nurslu köylüye neden bu kadar alâka ve hürmet göstediğini Seyyid Sıbğatullah’tan sordukları zaman, Gavs-ı Hizan şu cevabı veriyordu: “Bu Sofi Mirza ileride öyle bir zata baba olacak, bunun sulbünden öyle bir zat gelecek ki, o zata baba olmayı ben on gavslığa tercih ederim. Gavs olmaktansa, o gelecek zata böyle bir baba olmayı tercih ederim!”[14]

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Lem’alar, s.464

[2] Şualar, s.298

[3] Sözler, s.663

[4] Son Şahitler 4.Cild s. 307(Muhsin Alev’in hatırası)

[5] Lem’alar, s.462

[6] Lem’alar, s.462

[7] http://www.yeniasya.com.tr/lahika/said-nursi-olmak-cocukluktan-baslar_152210

[8] http://www.saidnursi.de/kucuk-saidin-ailesi-ve-hocasinin-hayranligi/

[9] Sorularla Risale.com

[10] Hanımlar Rehberi > Kadınlar taifesi ile bir muhaveredir >

[11] İslam Yaşar, Yeni Asya / 23 Mart 2004

[12] Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, 1974, S.24,25

[13] http://www.yeniasya.com.tr/mehmet-selim-mardin/bediuzzaman-in-babasi-sofi-mirza-nin-nesli_216011

[14] Son Şahitler 1.Cild s. 22

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir