Ehvenü’ş-şer Bir Adâlet-i İzâfiyedir

Ehvenü’ş-şer Bir Adâlet-i İzâfiyedir
Muhâkemat’ta “Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz’îdir” 1 şeklinde çok mühim bir cümle vardır. Münâzarât’ta ise “Ehven-i şer ise bir adalet-i izafiyedir. Heyhât! Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz” 2 denilmektedir.
“Her şey zıddı ile bilinir” tesbiti mühim bir kâidedir. “Evet, herşey ya hakîkaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibârıyla güzeldir” 3 denilerek her şeyin bizzat güzel olamayacağı ve âlemin her halinde hayr-ı mahz olamayacağı söylenmektedir.
Ehvenü’ş-şer de, neticeleri ile güzel olan bir adâlet-i izâfiyedir. Çünkü ehvenü’ş-şer, büyük zulmü ve zararı önlemeye çalışmaktır. Bu cihetle ehvenü’ş-şer adalet-i nisbîyedir. Adalet-i nisbîye ise, küllün selâmeti için, cüz’î zararları kabul eden; büyük zarar olmamak için az zarara razı olmayı gerektiren bir izâfî adalettir. Ancak bir şartla ki adâlet-i mahza tatbiki mümkün değilse adalet-i izâfiyeye gidilir. Yoksa gidilmez, zulüm irtikâb edilmiş olur. 
Ehvenü’ş-şer; şerrin en az zararlısı, iki kötüden daha az zararlısı demektir. Ehvenü’ş-şer, İslâm Hukûku kitabı Mecelle’de işlenmiş bir konudur. Buna göre;
“Zarar-ı umûmu def için zarar-ı has ihtiyar olunur.” Geneli, herkesi, her şeyi kuşatmış bir zararı kaldırmak için, özel, sınırlı bir zarar seçilir demektir.
“Zarar-ı eşed, zarar-ı ehaff ile izale edilir.“ Şiddetli, kat kat bir zarar, hafif olanı ile yok edilir.
“İki fesad teâruz ettikde, ehaffi irtikâb ile a’zamının çaresine bakılır; iki bozulma karşı karşıya gelip taarruz ettiklerinde, hafif olanı işlenir ve böylece büyüğünün çaresine bakılır. İki şer, kötülük, çirkinlikten daha hafif olanı seçilir.
“Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.” Yanlış zararlı olan şeyi def etmek, faydalıyı elde etmekten üstündür.4
Hz. Ali (ra) Efendimiz: “Akıllı olan kimse, hayır ile şerri değil ehvenü’ş-şerri ayırandır” diyerek çok önemli bir noktaya temas etmiş ve ders vermiştir.
Dünyada mutlak hayır olmadığı için ehvenü’ş-şer her zaman gereklidir. Onun için de Bedîüzzamân Hazretleri “Şerr-i cüz’î için hayr-ı kesîri tazammun eden emri terk etmek, şerr-i kesiri işlemek demektir. Ehvenü’ş-şerri ihtiyar elzemdir” 5 demiştir. Ehvenü’ş-şer az kötü demektir. Yani iki şerden dahâ az zararlı olanın tercih edilmesidir. İlk bakışta “Bu da zarardır” denilebilir. Ancak o “az kötü olan ehvenü’ş-şer” netice itibarıyla hayırdır ve hayra hizmet eder. Çünkü Üstad Bedîüzzamân; “Hem meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesir olur” 6 demektedir. “Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir” prensibi de bunu destekleyen önemli prensiplerindendir.
Peygamber Efendimiz (asm): “Bir şeyi tamamen elde edemiyorsan, tamamını terk edemezsin” 7 buyurmuşlardır. Bu hadîse dayanarak Bedîüzzamân Hazretleri de “Tamamı elde edilemeyecek şeyin tamamı terk edilmez” demiştir.
Bütün bu ölçüler içerisinde dinimizin içtimâî ve siyâsî sahalara bakan ölçülerini, özellikle Kur’ân’ın bu asra bakan tefsiri olan Risâle-i Nûr’un prensiplerini iyi tahlil edip ona göre hareket etmek durumundayız.
Kâinatta hiçbir şey önemsiz değildir. Çünkü her şeyde Yüce Allah’ın tecellileri vardır. Küçük bir makinada çok küçük bir parçayı yerine takmazsak o âlet çalışmaz. Bir gemide pusula çok küçüktür ve az bir yer kaplar. Ancak geminin sahil-i selâmete çıkması için en önemli bir âlettir.
Kâinatın misâl-i musağğarı olan insan her şeyle ilgili ve alâkalıdır. Hiçbir şeye bigâne kalamaz. Dikkat etmemiz gereken ise; az ilgilenmemiz gerekenle çok, çok ilgilenmemiz gerekenle az ilgilenerek istikametimizi kaybetmememiz gerekir. Meyve Risâlesi, ‘Dördüncü Mesele’deki gibi bütün dairelerde görevimiz vardır. Önemli olan bu vazîfeleri dâimî ve en önemli olan kalb dairesinden başlatmaktır. Üstad Bedîüzzamân geniş dairelerde de muvakkat—ara sıra—vazîfeler bulunduğunu söylemiş ve bu vazîfelere hiç bakmayın dememiştir. Ancak fıtrî ve sünnete uygun olan sıralama Meyve Risâlesinin Dördüncü Meselesinde yapılmıştır.
Bir gemideki kaptan dümeni terk ederse sonuç mâlûmdur. Kaptan “Ben az bir kusur işledim, benim kusurumdan ne çıkar, şöyle az uyumuştum” derse bu hatası onun gemiyi batırmasına sebep olduğu için affedilemez. Hatta gemide gark olan masumların hakkına ve hukûkuna da bu kusuru ile zulmetmiş olur.
Ehvenü’ş-şer zarûret durumunda tatbik edilen bir adalet-i izâfiyedir. Bu tamamıyla şartların zuhurundan sonra ortaya çıkacak bir tercihtir. Ehvenü’ş-şer hayır ile şer arasında yapılacak bir tercih değildir. İki şer karşısında zorunluluktan yapılacak olan bir tercihtir.
Abdülbâkî Çimiç
bkicimic@hotmail.com
Dipnotlar:
1- Muhâkemat, 2006, s. 63; 2- Münâzarât, 1998, s. 123; 3- Mektubat, 2005, s. 643; 4- Mecelle, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, s. 11; 5- Muhâkemat, 2006, s. 47; 6- Mektubat, 2005, s. 71; 7- Keşfü’l-Hafa, 2:196; Hadis No: 2258.

“Ehvenü’ş-şer Bir Adâlet-i İzâfiyedir” için 5 yorum

  1. Dünyada hangi şey vardır ki mutlak hayır veya mutlak şerdir? Buna şöyle misaller verecek olursak, şeytan kötüdür ve kötülüğe sevk eder, bizi günaha iter ve Allah’tan uzaklaştırır. Öbür taraftan bakınca ise şeytanın varlığı mücadeleyi, ya’ni imtihanı netice verir. Onunla mücadeleyi kazanan cennete girer. Bir bakıma şeytan cennete girmeye bir vesîle ve sebeptir. Şeytan olmasaydı hayır yapmayacaktık, imân mertebelerinde kat-ı merâtib edemeyecektir. Ya’ni mücadele olmayacak, imtihan olmayacak ve cennete giremeyecektik. Bizlerdeki elmas ve kömür kabiliyetler inkişâf etmeyecekti. İşte insanın fıtratına yerleştirilen elmas madeninin cüruflarından ayrılması için şeytanın yaratılması hayırdır diyebiliyoruz. Demek şeytanın varlığı mutlak şerdir diyemeyiz. Ancak dünya meydanı kapandığında burada iç içe olanlar ahirette ayrılacak, cennet ve cehennem olarak tecelli edecektir.

    İki kişiden biri parmağımızı diğeri kolumuzu kesiyorsa, bu hal bir zarûret hali ise ve mevcut şartlarda başka da alternatifimiz yoksa tabiî ki parmağımızı kesene razı olacağız. Çünkü diğerine yakalanırsak kolumuzdan olacağız. Bu tercihte “Niçin elimiz kesiliyor?” demek ve bunu düşünüp itiraz etmek ve de düşünmek olmaz.

  2. Bizler ehvenü’ş-şer ölçüsünü özellikle sosyal hadiselerde kullanmalıyız. İçtimâî ve siyâsî hayatta bu teraziyi kullanmalıyız. Şayet kullanmazsak ifrat veya tefrite kayarız. Ya’ni ya çok ileri gider, ya da çok geri kalırız. İkisi de zarardır, şeytanın tuzaklarıdır.

    Hele hele iş işten geçtikten sonra çok geç kalınmış olur ve bu durum hamakat olabilir. Akıllı insan yaprağa bakıp ağacın cinsini anlayabilendir. Biz ağacı yaprağından tanıyamamışsak en azından fidanından, o da olmadıysa hiç olmazsa çiçeğinden tanımaya çalışalım. Meyve verdikten sonra ve de yendikten sonra” Bu zehirli meyvedir” demek bizi onun zararından koruyamaz. Onun için sosyal hayat şartlarında, içinde bulunduğunuz ortamı göz önüne alarak tercihlerimizi yapmak zorundayız.

    Bir ilaç bir hastayı iyileştirdi diye tüm hastalarda da kullanılmaz. Başka bir hastayı aynı ilaç ölüme götürebilirken bir başkasına çare ve deva olabilir. Buna göre dînîmizde ya hep, ya hiç mantığı yoktur. Şartlara göre tavır ve duruş almamız gerekir. Şartlarına ulaşamayanlar bazı ubûdiyetlerden bile muaftır. Hac, zekât gibi ibâdetler şartlara göre hüküm alır insanı mükellefiyete sokar. Onun için dînîmizin hükümlerini nefsimize ve hislerimize feda etmemeliyiz. Çok ince olan dînîmizin prensiplerine dikkat etmemiz gerekir.

  3. EHVEN-İ ŞER
    Hayatta ve mümkinatta hayr-ı mutlak ve şerr-i mutlak azdır. Mümkinatta hükümlerin çoğu izafidir; görecelidir. Yani duruma, şartlara ve kişilere göre değişir. Değişgen olan şeyler ise mutlak hayır ve mutlak şer sayılmazlar. Birine uymayan şey diğerine uyar. Uzunluk, kısalık, yönler, ilaçlar duruma, kişiye ve hastalıklara göre değişir. Bu sebeple mubah olan emirler çoğunluktadır. Farzlar ve haramlar ise sayılı ve bellidir.

    Mutlak hayır farzlardır. Mutlak şer ise haramlardır. Bu ikisi arasındaki hususlar izafi ve göreceli olup mubah emirlerdir ki duruma göre, şartlara göre ve kişilere göre mekruh ve mendup olabilirler. İbadet niyeti ile yapılırsa ibadet olur; kötü niyetle yapılırsa günah olur. Ayrıca birine zarar veren şey diğerine fayda sağlayabilir. Fayda ve zarar gibi hususlar bu sebeple ehven-i şer olarak hüküm alır.

    Hastalıklar, zararlar, felaketler bir kısmına şer olurken, bir başkalarına fayda ve menfaat sağlayabilir. Hasta olmazsa ilaç, doktor ve bununla ilgili sektörler ve iş alanları oluşmaz ve çoğu insanlara fayda sağlayamazdı. Bu sebeple hastalıklar ehven-i şer olarak görülebilir.

    Bediüzzaman hazretleri “Ehak için ihtilafı çıkarma” der. Ve izah eder. “Hakta ittifak ehakta ihtilaf olursa hak ehaktan ehaktır; hasen olur ahsenden ahsen” buyurarak “Ahsen ve ehak” olan hususların azlığına ve hasen ve hak olan hususların çokluğuna dikkat çekmiştir. (Hutbe-i Şamiye, -Hakikat Çekirdekleri, 77- s.131)

    Dört temel renk vardır. Bunların karışımı ve tonlarından milyonlarca renk türetmek mümkündür. Aynı şekilde mutlak hakikatler çok az olmakla beraber onların aralarında izafi olan milyonlarca doğrular vardır ki bunların tümüne “ehven-i şer” denilir. Bu sebepledir ki aslında ehven-i şer, şer olmayıp hayırdır. Sadece mutlak hayır değildir.
    İzafî hakikatler çok olduğu için Bediüzzaman hocaların ve Ahmet Hamdi Akseki gibi zatların dehşetli ve şiddetli tahribata karşı “ehven-i şer” düsturu ile hareket edip mukaddesatın bir kısmını muhafaza için ilmî makamlarını ve vazifelerini terk etmemiş ve ruhsatla amel ederek, tehlikeyi dörtten bire indirdiklerini ifade ile kusurlarına kefaret olabileceğini belirtir. (Emirdağ Lahikası- 2, 7. Mektup)

    Yine Bediüzzaman siyasilerin yanışlarına “Ehven-i şer” nazarı ile bakıp asayişi korumaya devam etmek gerektiğini belirtir. (Emirdağ Lahikası, Üstadın Son Mektubu)
    Bediüzzaman’a göre “Ehven-i şer, bir adalet-i izafiyedir. Âlemin her hâlinde hayr-ı mahz olmaz.” (Münazarat, 1996, s. 122, 123) Dolayısıyle adalet-i izafiye şer olmadığı malumdur. Bu sebeple “ehven-i şer, şer değil, hayırdır; ama hayr-ı mutlak değildir.” denebilir.

    Ehven-i Şer Usul-i dinin önemli bir kuralı olduğu için Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun” (Tegabün, 64:16) buyurarak mutlak itaat değil, yapabileceği kadarını istemektedir. Çünkü yüce Allah insanın “Gücünün yetmeyeceği şeyi istememektedir.” (Bakara, 2:286) Peygamberimiz (sav) “Bir şey tamamen elde edilmezse, büsbütün terk edilmez” (Keşfu’l-Hafa, 2:196) buyurarak bu ayet-i kerimeyi izah etmiş ve ehven-i şeri ihtiyar konusuna açıklık getirmiştir.
    Bu ayet ve bu hadis “Ehven-i Şer” kuralını bize tavsiye eden ayet ve hadistir. Bununla beraber yüce Allah mutlak hayır olan şeyleri emretmiş ve mutlak şer olanı haram etmiştir. Bu aradaki hususları insanların ihtiyarına, gücüne, imkânına ve şartlara göre bırakmıştır.

    Bediüzzaman bu hadis-i şerifi Münazarat’ta “Sözlerin güzel ama dinleyen nerede? Mesleğin yüce uyan nerede?” diyenlere “Bir şey tamamen elde edilmezse büsbütün terk edilmez” (Münazarat, 1996, s. 119) hadisi ile cevap vermiştir. Hutbe-i Şamiyede ise “Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Bir şey tamamen elde edilmezse büsbütün terk edilmez.” Sizler çalışmaya başlayın, sonuçları düşünmeyin sürece odaklanın sonuç Allah’a aittir demiştir. (Hutbe-i Şamiye, 1996, s.50)

    M. Ali KAYA

  4. Ehven-i Şer Ölçüsü

    Yüce Allah bu dünyada hayrı ve şerri birbirine katıp karıştırarak bir imtihan meydanı açmıştır. Bu nedenle kâinatta ve sosyal hayatta mutlak hayır ve mutlak şer çok azdır. Genel olarak hayır ve şer arasında “ehven-i şer” bütün her şeyi kapsamaktadır. Bu nedenle ehven-i şer mutlak şerden koruyan ve mutlak hayra insanı sevk eden ve hayatın bütününü kapsayan genel bir kural ve doğru bir metottur.

    Mutlak hayır farzlar ve mutlak şerler haramlardır. Bu ikisi arasında pek çok şer ve hayır sayılan hususlar vardır ki bunlar ehven-i şer olarak kabul edilen hususlardır. Yine aynı şekilde hukuk kuralları içinde mutlak hayır olan adalet ve mutlak şer olarak kabul edilen zulüm arasında izafi olarak adalet sayılan ve insanları şerlerden koruyan hususlar vardır ki bunlar da ehven-i şer ve adalet-i izafiye olarak kabul edilmişlerdir. Bediüzzaman bu nedenle “Ehven-i şer bir adalet-i izafiyedir” (Münazarat, 1993, s.39) demektedir. Sahabeler “Adalet-i mahzanın tatbiki mümkün olmayan şeylerde adalet-i nisbiye esası üzerine içtihat ederek bir nevi ehvenüşşerri ihtiyar etmişlerdir. (Mektubat, 2004, s.89)

    Bediüzzaman İslam bilginleri ve hukukçularının “Ehven-i şer” prensibini benimsediklerine dikkatleri çektikten sonra “Şerr-i cüz’î için hayr-ı kesiri tazammun eden emri terk etmek, şerr-i kesiri işlemek demektir. Ehvenüşşeri ihtiyar elzemdir” (Muhakemat, 2006, s.47) buyurarak bu kuralın geçerli ve doğru bir kural olduğunu ifade eder. Kangren olmuş parmağı kesmek, cihada asker sevk etmek, sıkıntı ve musibetlere giriftar olanları kurtarmak ve kötü alışkanlıklardan insanları kurtarmak için genellikle “ehven-i şer” prensibi uygulanır ve çoğu zaman ancak bu şekilde hayra ve iyiye ulaşmak mümkün olur.

    Osmanlı’nın son döneminde İslam Hukuku’nu yasalaştırma çalışmaları yapılmış ve “Mecelle-i Ahkâm-ı Sultaniye” adı altında toplanmıştır. İlk yüz maddesi “Genel Kurallar”dan oluşturulmuştur. Bu genel kurallardan “Zaruretler haram olan bir şeyi mubah kılar” (Madde-21) “Zaruretler kendi miktarınca takdir olunur” (Madde-22) aksi takdirde zaruret sınırı aşılmış olur. “İki kötülükle karşı karşıya kalınırsa daha hafif olanı işlenerek büyüğünün çaresine bakılır.” (Madde-28) “Daha şiddetli zarar, daha hafif olan zararla izale olunur.” (Madde-27) ve nihayet “Ehvenişşerreyn ihtiyar olunur” (Madde-29) şeklinde genel kural haline getirilmiştir.

    Ehven-i şer kuralı ticari, sosyal, siyasi bütün meselelerde tatbik edilecek bir kuraldır. Mecellenin 31. Maddesi de “Zarar alâ bikaderi’l imkan def olunur” demektedir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “ahlâk-ı islamiyenin bozulmasını” dikkate alarak itikat, ibadet ve ahlakın zaafa uğradığı bu zamanda dünya menfaati esas alınmadan siyaset yapılamayacağını ifade eder. Bu durumda da din siyasete alet edilerek din duygusu üzerinden dünya menfaati takip edilecektir. Bu ise dini dünya amacı için kullanmayı netice vermektedir.

    Siyaseti amacına uygun yapmak gerekir. Bu da temel hak ve hürriyetlerin önünü açmak, adaleti temin etmek, şahısların keyfi yönetimi yerine kanun hâkimiyetini sağlamak ve bunun için de adil kanunları yapmak ve halkın refah ve saadetini temin edecek olan ekonomik tedbirleri almak şekliden özetlenebilir.

    Varlıkta gerçek hakikatler genellikle azdır. Bunlara hakâik-ı hakikiye denilmektedir. Mutlak hayır ve mutlak şer az olmakla beraber hayır ile şer arasında nisbî olan binlerce hakikatler vardır ki bunlara “hakaık-ı nisbiye” adı verilmektedir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Hakaık-ı nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaık-i nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-ı nisbiyeden kâinatın envâına bir vücûd-u vâhid in’ikâs etmiştir. Hakak-ı nisbiye büyük bir ölçüde hakaık-ı hakikiyeden çoktur. Hatta bir zatın hakaık-ı hakikiyesi yedi ise hakaık-ı nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubh ve şerde şer varsa da kalildir. Malumdur ki, şerr-i kalil için hayr-ı kesir terk edilmez. Terk edilirse şerr-i kesir olur. Zekât ve cihadda olduğu gibi. Evet ‘eşya zıddı ile bilinir’ meşhur kazıyeden maksat, bir şeyin zıddı o şeyin hakaık-ı nisbiyesinin vücud veya zuhuruna sebeptir. Meselâ kubh olmasaydı ve hüsünlerin arasına girmeseydi, hüsnün gayr-i mütenâhî olan mertebeleri tezahür etmezdi” (İşaratu’l-İ’câz, 2006, s. 51) buyurarak “ehven-i şer” ölçüsünün dayandığı temelleri izah etmiştir.

    Evet, mevcudatta ve sosyal hayatta bulunan nisbî hakikatler ehven-i şerri gerekli kıldığı için ehven-i şer bir adalet-i izafiye olup şer değil hayırdır ve iyidir. Hayatın pek çok hükümleri ehven-i şer kuralına göre verilir ve ehven-i şer gerçekte şer değil, hayra giden ve götüren vasıta ve yoldur. Mutlak hayra ulaşmak ancak ehven-i şer yolundan gitmekle mümkündür.

    M. Ali KAYA

    http://www.fikirbahcesi.org/fikh-meseleler/ehven-i-ser-olcusu.html

  5. Ehven-i şer ne demektir?

    Ehven, tanım itibariyle, “daha zararsız, daha hafif, kolay”; şer ise, hayrın karşıtı olup, “kötülük, fenalık, meşrû olmayan her türlü iş” demektir.

    Terkip olarak da ehven-i şer ise, diğerlerine kıyasla zarar ve fenalık bakımından daha hafif olan kötülük anlamında kullanılır.
    Ehven-i şer kavramı, siyasî ve hukukî sahada kullanılan bir tabir olmakla beraber, insanların hayatında önemli bir hareket tarzını da tanımlar. Her akıllı insan, hayatında karşılaşabileceği bazı kötü alternatiflerin içerisinden—başka seçenek şansı yoksa—daha az zararlısını tercih ederek zararı asgariye indirmeye çalışır. Buna günlük hayattan örnek verilebileceği gibi, öğrencilik, askerlik, ticaret vs. hayatındaki bazı önemli kararların alınması açılardan da örnekler bulunabilir. Düşman karşısında sıkışan bir ordunun zararı en aza indirgeyen bir tercih yapması, ticaretle uğraşan bir insanın sıkıntıya girdiği bir dönemde kaynaklarını en verimli bir şekilde kullanarak zararı en aza indirmesi, kangren olmuş bir ayağın kesilmesi hep bu tür mülahazaların meydana getirdiği bir davranış biçimidir.

    “Hilkatte hayır asıl ve esas, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer ise cüz’îdir.” (Muhakemat, s. 44) Şerler ise hayırları göstermek ve fark ettirmek içindir. Çünkü her şey zıddı ile bilinir. Karanlık olmazsa ışık, soğuk olmazsa sıcaklık fark edilmez, ölüm olmazsa hayatın değeri anlaşılmaz.

    Adalet, hak sahibine hakkını vermek ve haksızı cezalandırmak, yani zulüm ve tecavüze engel olmaktır. Peygamberimiz (asm), “Zalime de, mazluma da yardım ediniz” buyurmuşlardır. Sahabeler, “Zalime nasıl yardımcı olalım?” diye sorunca Hz. Peygamber (asm), “Zulmüne engel olmak, onu zulümden çekmekle” cevabını vermişlerdir. (Buhari, İkrah, 7)

    Ehven-i şer, zulmü önlemeye çalışmaktır. Bu ise bir adalet-i izafiyedir. Adalet-i izafiye ise, “Küllün selâmeti için, cüz’î zararları kabul eden, büyük zulüm ve haksızlıkları önlemek için az bir zarara rıza gösteren bir adalet-i nisbiyedir (göreceli adalettir).”
    Bediüzzaman, “Şerr-i cüz’î (küçük şer) için hayr-ı kesîri (büyük hayrı) tazammun eden emri terk etmek, şerr-i kesîri (büyük şerri) işlemek demektir. ‘Ehvenüşşerri’ ihtiyar elzemdir.” (Muhakemat, 23) der. Adalet-i izafiye küllün selâmeti için cüz’ü feda eder, cemaat için ferdin hakkını nazara almaz. Ehven-i şer diye bir nevî adalet-i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adalet-i mahza (tam adalet) kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez; gidilse zulümdür. (Mektubat, 57)

    Ehven-i şer, şerden kurtuluşun ifadesidir. Hayrın olmadığı ve şerlerin istilâ ettiği bir durumda hayra yol açmak, şerden kaçmak için yapılacak bir eylemdir. İki şerli işin en az zararlısını tercih etmektir. Bu durumda ehven-i şer, şer değil, bir nevî adalet-i izafiyedir.

    Mecelle’de “Ehven-i Şerreyn (kaçınılmaz iki şerden hafif olanı) ihtiyar olunur” (Mecelle, 29) der. Çünkü iki şerle karşılaşınca—başka alternatif yok ve birinin tercih edilmesi zorunlu ise—hafif olanı işlenerek büyüğünün çaresine bakılır. (Mecelle, md. 28) ve “Daha şiddetli olan zarar, daha hafif olanı ile izale olunur” (md. 27) denmektedir. Bu ve benzeri prensiplerle, akıl ve mantığın rahatlıkla kabul edebileceği bir sistem dâhilinde genelde hukukî hayata bir esneklik ve istikrar kazandırılmasına ve adil bir dengenin kurulmasına çalışılmıştır. (H. Yunus Apaydın, Şamil İslam Ansiklopedisi, 2: 83)

    Mecelle’de geçen bu kuralın hukuktaki uygulama örneklerinden biri şöyledir: Bir kimsenin çok değerli bir incisi yere düşüp, bir tavuk tarafından yutulmuşsa, incinin sahibi, tavuğun değerini ödeyerek tavuğu sahibinden satın alır (Mecelle, md. 902). Bu durumda tavuğun sahibi, tavuğu satmamazlık edemez. Şayet direnecek olursa, fiyatı kendisine ödenerek, tavuk ondan cebren alınır. Kural olarak bir kimsenin malını, rızası hilâfına satmak caiz değilse de, burada daha büyük zararı gidermek amacıyla, daha hafif olan zarara katlanılmış ve söz konusu kural gereğince, mülkiyetin dokunulmazlığı prensibine bir nevî sınırlama getirilmiştir.
    Eğirdir Kaymakam Vekili İhsan Üstündağ, 1930 yıllarında bir mesele için Eğirdir Mal Müdürü, eczacı ve bir doktor ile Barla’ya giderler. Eczacı, “Allah, niçin şerleri yaratıyor?” diye itiraz eder. Kaymakam Vekili “Bunu Hoca efendiye sorarız” der. Barla’ya varınca Bediüzzaman’ı ziyarete giderler.

    Onlar daha sormadan Bediüzzaman:
    “Şimdi size şerrin nasıl hayır olduğunu anlatacağım” diyerek söze girer: “Kangren olmuş bir parmağı kesmek şer değil; hayırdır. O kesilmezse, el kesilir. O zaman daha büyük şer olur. Demek, Allah bu şerri hayır için yaratmış. Siz eczacı veya doktorsunuz, bunları daha iyi bilirsiniz. Ayrıca, bir hindinin altına yumurta konsa, bunların çoğu bozulsa, azı hindi olsa, bu şerdir denilmez” diye ikna edici bir cevap verir. (Son Şahitler, 4: 300)

    Siyasete ehven-i şer noktasından bakılmalı, niçin?
    “Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; ‘ehvenüşşer’ olarak bakınız. Daha ‘âzamüşşer’den kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara faydanız dokunsun.” (Emirdağ Lâhikası, s. 458)
    Peki siyasette neden ehven-i şer? “Tam hayır” yok mudur? Bediüzzaman, buna da şöyle cevap verir: “..çok zamandan beri terbiye-i İslâmiye zedelenmesiyle ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete âlet etmeye mecbur olacağından, şimdilik o parti başa geçmemek lâzımdır.” Yani siyaset arenasında mutlak hayrın yer alması bu zamanda mümkün görünmüyor. İslâm terbiyesi bozulmuş, siyasetin cinayetleri büyük ve din adına ortaya çıkan siyasetçi/siyasî hareket—ister istemez—dini siyasete âlet etmeye mecbur kalacaktır. (Emirdağ Lahikası, s. 386) Bu ise azamüşşerdir. Çünkü bu bozuk cemiyette imana güç vermek lâzımdır. İman kâmil olmayınca ibadet ve ahlâk ile ilgili hususlarda mesafe alma imkânı olmaz. Bu hususta yapılacak her çaba, boşa emekten öteye gitmez. Bunun için yapılacak en müsbet ve doğru tercih, bilhassa siyasette, iyiye götüren yola girmektir. Meselâ, bir öğrencinin pekiyi alması idealdir. Öğrenci çok zayıf durumda ise ondan pekiyi alması beklenilmez, o zaman birinci öncelik zayıfını kurtarmak için çalışarak geçer not almasını sağlamaktır. Bu ise ehven-i şerdir. İyiye ve Pekiyiye bu şekilde gidilebilir. Buna şerdir denemediği gibi ehven-i şerre de şerdir denilemez.

    Bediüzzaman Hazretleri bu nedenle “Demokratlar komünistlik ve dinsizliğe karşı bize yardımcıdır.” (Emirdağ Lahikası, 423), “Ehven-i şer olarak desteklenmelidir.” (Emirdağ Lahikası, 424) buyurur.

    Siyaset literatüründe kullanılan ehven-i şer kavramı, bazılarının nazarında, değişik mülahazalarla, ürkeklik ve kimliksizlikten öte bir anlam ifade etmemektedir. Buna göre şerler arasında tercih yapılmasının bir sapma, hatta ana daireden çıkma olduğu; hâsılı, İslam’a değil batıla hizmet olduğu düşüncesi—propaganda tarzında—daima işlenmiştir. Hâlbuki ehven-i şer bir mecburiyet hâlidir; eğer mecburiyet oluşmazsa bu anlamdaki ithamlar ve tenkitler haklılık kazanabilir.

    İslâmî ve muhafazakâr camialarda, siyasî tercihlerin altında yatan sebepler, uzun süre zihinleri meşgul ettiği bilinen bir gerçektir. Ehven-i şer kavramı, Türkiye’nin şartları göz önüne alınarak, bazı camialar için siyasî tercihte anahtar görevi görmüştür. “Biz hayırız; ehven-i şer şerdir” diyerek meydana çıkanların nasıl “azamüşşerre” sebep oldukları çok tecrübe ile sabittir. O tecrübelerden de ehven-i şerrin şer değil, hayra giden yolu açmak olduğu ortaya çıkmıştır.

    http://www.yeniasya.com.tr/haber_detay2.asp?id=11110

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir