Isparta ve Denizli mahkemesi ehl-i vukufun raporunda, medâr-ı nazar olmuş ve i‘tirâz edilmiş bir mesele: “Risâle-i Nur şakirdleri ehl-i cennet olacakları ve îmân ile kabre girecekleri” cihetidir. Aşere-i mübeşşereden başka şahsıyla ve ismiyle bu fazîlete kimse yetişemez.” diye bir nevi i‘tirâzına karşı deriz: Bu meselede şahıs, ismiyle tayin edilmemiş, yalnız kuvvetli işâretlerle “İhlâs içinde kulluk edenler nimetler içindedirler.”[1] gibi ayetlerin “îmân ve amel-i sâlih sahipleri ehl-i cennettir” dedikleri misillü Risâle-i Nur’un, şeytanları dahi susturan îmân-ı tahkikîsini ders alan şakirdleri, îmân ile kabre gireceklerine kuvvetli emârelerle hükmedilse, elbette medâr-ı i‘tirâz olamaz.”[2]
Asr-ı sa‘âdette on kişi cennet ile müjdelenmiştir. Cennet’le müjdelenen on kişi “Ebû Bekr-i Sıddık, Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Ali bin Ebû Tâlib, Talha bin Ubeydullâh, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebi Vakkâs, Saîd bin Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrâh zikredilmiştir.” Kaynaklarda bunlara “el-aşeretü’l-mübeşşere”, “el-mübeşşerûn bi’l-cenne”, “el-aşeretü’l-meşhûdü lehüm bi’l-cenne”[3] deniyor.
Dehşetli olan ahirzaman fitnesine karşı, Cenâb-ı Hakk’ın bu zamandaki lütfuna, keremine bak ki, Risâle-i Nur, sadâkat ve ihlâsla kendisine bağlanan her şakirdine îmân ile kabre girmeyi yani; cenneti müjdeliyor. Onun içindir ki “İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccahtır.”[4] Bediüzzaman’ın ifadesiyle “En kıymetli ve en lüzûmlu esâs, ihlâstır.”[5] İhlâs İlâhî bir sır ve nurdur.
Hz. Ali(ra)’dan rivâyetle Efendimiz(sav) buyurdular ki: “Hiçbir kimse yoktur ki, ilim öğrenmek niyetiyle ayakkabısını, mestini, elbisesini giymiş olsun da, Allah onun günahlarını, evinin kapı eşiğini aşarken bağışlamış olmasın.”[6] Tüm ilimlerin, insanları Allah’a(cc) ulaştırması gerekir. Çünkü bütün ilimlerin ulaştığı son nokta, marifetullâh olan ilâhî isimlerdir. Meselâ, Tıp ilmi ‘Şâfî’ ismine, mühendislik bilimleri ‘Mukaddir’ ismine, Matematik ilmi ‘Muhsi’ ismine, Felsefe ‘Hakîm’ ismine v.s …
Böyle olunca da insan ilimde ilerledikçe Allah’ın(cc) o ismini daha iyi idrak etmeye, daha çok tâlim etmeye, haliyle de maʿrifeti ve hayreti artmaya başlıyor. Böylece yaratılış gâyesine muvafık hareket edip, mânen terakkî ederek kâmil bir kul olma yoluna girmiş oluyor.
İlim, amel ve İhlâs …
İlim, hakikati tanımak; amel, o hakikati yaşamak; ihlâs ise bütün bunları yalnızca Allah emrettiği ve rızasını kazanmak için yapmaktır. İlim amelsiz kaldığında kuru bir bilgi, amel ihlâssız olduğunda ise şekle dönüşür. İhlâs, ilim ve ameli diri tutan ruhtur; niyeti temizler, arındırır ve maksâdı berraklaştırır ve yapılan her işi ibâdete çevirir.
Bu üç mevhum(ilim, amel ve ihlâs) birbirini tekmîl eden kelimelerdir. Üçünü birden hayata tatbîk etmek belki de imtihan sırrının en müşkül meselesi olarak telakkî edilebilir. İnsanda ilim ziyâdeleştikçe sanki enâniyet daha da kalınlaşıyor. Bazen de bunun tam zıddı olarak ilim arttıkça, sanki o ilim bazı esbâba binâen gaflete sebep oluyor ve ülfete dönebiliyor. O ilim içerisindeki basit mânâ ve aslolan matlûb veçhesi unutulabiliyor. Yâda ilmin cezbesiyle amel geri planda kalabiliyor. O halde ilim ve amel muvâzenesini kurmak gerekiyor. Elbette ilimsiz amel olmadığı gibi, amelsiz ilim de fayda vermiyor. Nasıl ki “İmansız İslâmiyet sebeb-i necât olmadığı gibi, İslâmiyet’siz îmân da medâr-ı necât olamaz.”[7]
Abdülbâkî Çimiç
bkicimic@hotmail.com
[1] İnfitar Suresi: 13
[2] Müdafaalar, Isparta ve Denizli Mahkemesi [1944], Cilt-II, s.1068
[3] Müellif: Abdullah Aydınlı, İsmail Lütfi Çakan, https://islamansiklopedisi.org.tr
[4] Tarihçe-i Hayat, s.715
[5] Lem’alar, s. 322
[6] İbni Asakir
[7] Mektubat, s.46