Bedîüzzamân’ın Son Mektubundan Düstûrlar

Bir hizmetin meşrûiyeti Kur’ân ve sünnete istinad etmesidir. Delilini ve dayanağını Kur’ân ve sünnetten almayan metodlar nefsî ve dünyevî olur. Öyleyse davası İslâmiyet olanın metodu da Kur’ân ve sünnetten olmalıdır. 
Atalarımız ne güzel söylemişler.”Kem âlâtla kemâlât olmaz.” Hakikaten kötü âletle hiçbir kemâlât olmaz. Öyleyse meşrûiyeti Kur’ân ve sünnetten olmayan hiçbir metod ve yol da gye-i hayale ulaşamaz. Bu mânâda Bedîüzzamân “Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbâı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’ân-ı Hakîmdir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyleyse, en âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. Nâkıs ve perişan istidadım elbette lâyıkıyla o mürşid-i hakikînin âb-ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor. Fakat ehl-i kalb ve sahib-i halin derecâtına göre, o feyzi, o âb-ı hayatı, yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek, Kur’ân’dan gelen o Sözler ve o nûrlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil, belki kalbî, ruhî, hâlî mesâil-i imaniyedir. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlâhiye hükmündedirler.(Mektubat,2004,s:595)” diyerek kendi mesleğinin meşrûiyetinin Kur’ân’dan olduğunu ifade etmektedir.

 
Bedîüzzamân’ın hizmet esasları Kur’ân’a ve sünnete istinad etmektedir. Risâle-i Nûr hizmetinin en önemli düsturlarından birkaç tanesini Bedîüzzamân son mektubunda şöyle ifade eder.“Bizim vazîfemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imâniyeyi yapmaktır, vazîfe-i İlahîyeye karışmamaktır.(Emirdağ Lahikası,2006,s:870)”
 
Yukarıdaki paragraf “Umum Nûr Talebelerine Üstad Bedîüzzamân’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir.” mektubunun giriş paragrafındandır. Bu mektup çok önemli düsturlarla doludur. Ancak mektubun ilk cümleleri Risâle-i Nûr hizmet metodunun üç temel özelliğini ve yöntemini nazarlara sunması açısından mühimdir. Bu mektubun ilk paragrafındaki cümleleri incelediğimizde üç önemli düstur şöyledir.
Birincisi:“Bizim vazîfemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.” Bizim vazîfemiz öncelikle müsbet hareket etmek ve menfî hareket etmemektir. Çünkü dâhilde menfî hareket edilmez. Eğer edilirse masumlar belaya düşer ve zarar görür böylece onlara zulmedilmiş olur. Bedîüzzamân “Evet mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. (Emirdağ Lahikası,2006,s:870)”demektedir. Asayişi muhafaza etmek Nûr Mesleğinin en önemli düsturlarından birisidir. Eğer müsbet hareket düsturuna uyulmazsa menfî hareket edilmiş olacak ve “”Bir cani yüzünden; onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mes’ul olamaz.(En’am Suresi:164)” sırrınca mes’ul tutulmaya çalışılacak ve masumlara zulmedilmiş olacaktır. Bedîüzzamân “Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. (Emirdağ Lahikası,2006,s:870)” demektedir.O halde bu asırda öyle bir metod uygulanması gerekir ki dâhilde hiçbir masum zarar görmesin ve asayiş bozulmasın. İşte bu sır gereğince Risâle-i Nûr hareketinin en birinci düsturlarından bir tanesi müsbet hareket etmek ve menfî hareket etmemektir.
 
İkincisi: “Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır.”Nûr Talebeleri;” Risâle-i Nûr’un hakikatıyla ve şakirtlerinin şahs-ı mânevîsiyle tezahür eden fevkalâde imanî hizmetini, kâinatta en büyük mesele ve vazife ve hizmet olan hakaik-i imaniyenin çalışmasına râcih gördüklerinden” dünyevî başka meselelere ehemmiyet vermiyorlar. Ayrıca Kastamonu Lahikası’nda “İman hizmeti, imân hakaiki, bu kâinatta herşeyin fevkindedir, hiçbir şeye tâbi ve âlet olamaz.” Denilerek hizmet-i imaniyenin makbûliyeti dikkatimize ve nazarımıza sunulmaktadır. Hizmetimizi ubûdiyetimizin bir gereği bilmeliyiz. “Ubûdiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubûdiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi, rıza-yı Hak’tır. Semeratı ve fevâidi, uhreviyedir.( Lem’alar,2005,s:321)”bilerek sadece ve sadece Allah’ın rızasını esas maksat yapmak mecburiyetindeyiz.
 
Üçüncüsü:” Vazîfe-i İlahiyeye karışmamaktır.” Vazifemiz ihlâs ile iman ve Kur’ân’a hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûp da olsak, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermeyecek. O noktada kanaat etmek lâzımdır. ( Emirdağ Lâhikası,2006,s:579)” İşte bütün mesele buradadır. Bizler vazifemizi yapıp, neticeye karışmamalıyız ve haddimizi de aşmamalıyız. Allah(cc) haddi aşanları sevmez. Eğer haddimizi aşarsak hata yapmış oluruz. Çünkü ” Tarîk-ı Hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenab-ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler. ( Lem’alar,2005,s:319)” uyarısına muhatap oluruz.
 
Öyleyse vazîfemizi Bedîüzzamân şöyle izah etmektedir.“Vazîfemiz, ihlâs ile ve sebat ve tesanüdle ve mümkün olduğu kadar ihtiyatla, “sırren tenevveret” irşad-ı Alevîyi fiilen tasdik etmek, ona göre hareket etmektir. Yoksa, muarızlara mukabele etmek ve onların hücumundan telâş etmek değil. Muvaffakiyet ve fütuhat-ı Nuriye ve revaç ile intişarı ise, vazîfe-i İlâhiyedir. Vazîfemizi yapıp, vazîfe-i İlâhiyeye karışmamak gerektir diye hem bana, hem sizin bedelinize teselli buldum.(Emirdağ Lâhikası,2006,s:364)”
 
Son olarak Emirdağ Lahikası’ndan şu cümle ile bitirelim.” Her vakit ihtiyat, ihlâs, tesanüd, sebat, sarsılmamak ve vazifemizi yapmak ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak “sırran tenevveret” düsturuna göre hareket etmek ve telâş ve meyus olmamak lâzım ve elzemdir. (Emirdağ Lâhikası,2006,s:511)”
 
Elbette Risâle-i Nûr hizmetinin daha pek çok düsturları ve prensipleri vardır. Bizler sadece son mektubun bir paragrafından düsturları paylaştık. Diğer hizmet düsturlarını da inşâallah paylaşmak dileğiyle.
Abdülbâkî ÇİMİÇ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.