Ruhun anlama aleti: Akıl…

Akıl bir âlettir. Ruhun anlama âletidir. Bıçağın kesme âleti, metrenin ölçme âleti olduğu gibi. Hakkın hitâbını fehm için, bir âlet, bir vasıtadır. Aynı zamanda akıl, düşünme, anlama, idrak etme kábiliyetine sahiptir. “Akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar.”[1] Aklın, insanı hayvanlardan ayıran mümtaz bir meziyeti vardır. İnsanı hakîkatlere muhatap eden en mühim meleke, akıldır. Yani akıl, maddeden mücerret bir cevher, hak ile batılı ayıran bir nurdur. Şuur ve akıl, hayatın süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Yani akıl şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Küre-i arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervah ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiştir.

İslâmiyet akıl dinidir

İslâmiyet akıl dinidir. Kur’ân-ı Hakîm pek çok yerlerinde “Akletmezler mi?[2] Düşünmezler mi?[3]  Akıllarını kullanmazlar mı?”[4] âyetleriyle akla havale ediyor. Kur’ân-ı Hakîm’in ve keza tercüman-ı zîşanı olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadîslerinin hiçbirisi yoktur ki, akl-ı selim ile mütalaa edildiği vakitte akıl onu kabul etmemiş olsun. Belki akıl, hikmeti anladığı vakit hayretinden secde ediyor. Risale-i Nur’da makâleleri neşredilen kırk altı meşhur feylesoflar tasdik etmişler ki :  “Kur’ân, aklî ve mantıkî bir dini ders veriyor.”

Akıl ve vahiy

Akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa, âciz kalır, taklide mecbur olur. Bu da insanı dalâlete atabilir. Akıl, ancak vahiy desteği ile hakîkati bulabilir. Akıl fikre binerek kâianatta ve semavatta bir seyâhate çıktığında müşâhede ettiği her şeyi derk edemez. Akıl o seyâhatte, hangi tarafa baktıysa, dehşet ve vahşet ve hayret ve korkmak alır, seyâhate çıktığına bin pişman olur. Bu durumda akıl, bütün bütün bozulur muvazenesi kaybolur. Akıl bu seyâhat sonrası “Bizim vazîfemiz güzel hakîkatleri görmek ve göstermek iken, böyle cehennem gibi çirkin ve azaplı mânâları bilmek, müşâhede etmek vazîfesinden istifa ediyoruz ve istemiyoruz” derken, birden “Allah göklerin ve yerin nûrudur.”[5] tecellisiyle, “Gökleri ve yeri yaratan.”[6] ve “Ay’ı ve Güneş’i itâat ettiren! Âlemlerin Rabbi. And olsun ki yakın göğü Biz kandillerle süsledik.” ve “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik.” [7] gibi çok isimler, her biri birer güneş gibi. “Bundan başka semâya da irâdesini yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti.”[8] gibi âyetlerin burçlarında tulû ettiler. Bütün semâvâtı nurla, meleklerle doldurdular, bir büyük camiye ve mescide ve ordugâha çevirdiler. O seyyah “Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan sâlih kullarının yoluna ilet”[9] cereyanına girdi. Dâllînden, “Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer.”[10] den kurtuldu. Birden, cennet gibi muntazam, güzel, muhteşem bir memleket gördü. Her tarafta Hâlık-ı Zülcelâli bildiriyorlar bir vaziyeti müşâhedesiyle, akıl ve hayalin kıymetleri ve vazîfeleri bin derece terakkî etti.”[11] Böylece akıl Kur’ân’ın nuruyla kâianatta tecelli eden manaları müşâhede etti, hakîkate mülâki oldu.

Abdülbâkî Çimiç

[email protected]


[1] Sözler, s.42, Y.A.N. İstanbul 2024

[2] Yâsin Sûresi, 36:68

[3] Nisâ Sûresi, 4:82

[4] Yâsin Sûresi, 36:68

[5] Nur Sûresi, 24:35

[6] En’âm Sûresi, 6:1

[7] Mülk Sûresi, 67:5

[8] Bakara Sûresi, 2:29

[9] Fâtiha Sûresi, 1:7

[10] Nur Sûresi, 24:40

[11] Şualar, s.671, Y.A.N. İstanbul 2017

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir