Sorular-Cevaplar

Sorular: Müslümanların Kur’ân’a uymayan ibâdetleri şeklinde iddiâlar var. Bu iddiâlar güya ayetlere dayandırılmakta. Bu iddiâlar şunlardır: “Kur’ân’da namaz 3 vakittir. Kur’ân’da Hanîf dini’nden bahsediliyor. Sünnet ve hadîs ile dini tahrif ettiler. Kur’ân dini olan Hanîf dinini yaşamak gerekir. Peygamberimizin anne ve babası nasıl ibâdet ettiler? Onlar cennet ehli olabilirler mi? Fetret devri ne demektir? Ebû Tâlip’in durumu ve îmânı nedir?

Bizler bu iddiâların bir kısmına cevap vermeyi düşündük ve gelen noktalardan açıklamalar yapmaya çalıştık.

Bu tür soruların hepsinin cevapları var. Ancak öncelikle bir kaç noktaya temas etmek gerekiyor. Nübüvet, peygamberlik silsilesidir. İlk insan aynı zamanda da peygamberdir. Çünkü yüce Allah emirlerini ve nehiylerini elçileri ile kullarına tebliğ eder ve onların uygulamaları ile de hayata geçer. Kur’ân son kitaptır. Öyleyse O’nu peygamberimizin tatbikatından beri tutamayız. Kur’ân geçmiş kitapların ve dinlerin tahrifatlarını tashih, yanlışlarını düzeltir ve doğrularını da tasdik eder. Böylece geçmiş dinleri Kur’ân içine almış ve hükümlerini de kaldırmıştır. Nasıl ki yeni çıkarılan bir kânun önceki kânunların hükmünü kaldırıyor ve yerine yeni hükümlerini icrâya koyuyorsa, aynen öyle de son din olan İslâmiyet diğer dinleri içine almış ve cem etmiştir. Bu açıdan baktığımızda İslâm dini Hanîf dinini de içine almıştır.

Hatta şöyle bir soru sorulsa:”Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm peygamber olmadan evvel nasıl ibâdet ederdi?

Cevap: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın, Arabistan’da çok perdeler altında cereyan eden geçmiş dinlerin kalan izleri ile. Fakat farziyet ve mecbûriyet sûretiyle değil, belki kendi irâdesi ve isteğiyle; emir olmadığı halde yani mendubiyet sûretiyle ibâdet ederdi.”cevabını verebiliriz. Öyleyse İslâm dini gelmiş ve Rabbimiz “Bugün Dîninizi Kemâle Erdirdim” buyurur. Hem de Yüce Allah “Allâh indinde hak din, yalnızca İslâm’dır…” (Âl-i İmrân, 19) buyurur. Bu noktadan sonra vahiy meselesine de değinmek gerekecek. Çünkü vahiy iki çeşittir.

Kur’ân müslümanlığı denilerek sünneti ekarte etmek, sonra da meâllerle yeni içtihâd kapıları açarak nerelere gidilmek istendiğine de bakmalıyız. Peygambermizin(sav) sünneti olmadan Kur’ân’ı nasıl tatbîk edip anlayacağız? Çünkü vahiy iki sûrette peygamberimize gelmiştir. Birisi açık vahiy ki buna vahy-i sarîh denir. Biri de gizli vahiydir, buna da vahy-i zımnî denilir. Peygamberimizin sünnetini devre dışı bırakırsak namaz vakitleri 3’e de iner 2’ye de. Çünkü vahy-i zımnî atlanır. Namaz vakitlerini Peygamberimiz(sav) nasıl tatbik etmiş? 3 mü,5 mi? Veya şunu soralım. Kur’ân’da namazın teferruâtı gösterilebilir mi? Kılınışını ve ayrıntısını biz nereden öğreniyoruz? Sünnetten değil mi? Eee o zaman niçin namaz vakitleri sünnetten alın mıyor? İşte kırılma noktası burasıdır. Kur’ân Müslümanlığı derken o mukaddes kitabımıza sırtını dayayarak kendilerine kuvvet ve haklılık kazanmaya çalışanlar sünneti devre dışı bırakarak kendi indî ve şahsî fikirlerini güya Kur’ân nâmına satmaya ve meşrûiyet kazandırmaya çalışıyor olmalılar. Böyle düşünüyorum.

Öyleyse Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hem beşerdir, beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder; hem resuldür, risaleti veya peygamber olması itibarıyla Cenâb-ı Hakkın tercümanıdır, elçisidir. Risaleti yani peygamberliği vahye dayanır. Vahiy iki kısımdır:

Biri vahy-i sarihîdir ki(açık vahiy), Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, tebliğ makâmındadır, müdahalesi yoktur: Kur’ân ve bazı kudsî hadîsler gibi.Kudsî hadîsler özde vahiydir ancak tebliğde Efendimizin(sav) aktarımıdır.

İkinci kısım, vahy-i zımnîdir. Yani gizli vahiydir. Şu kısmın kısa ve özü, vahye ve ilhâma dayanır; fakat tafsilâtı, ayrıntıları ve tasvirâtı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma aittir. O vahiyden gelen öz ve kısa hadiseyi ayrıntıda ve tasvirde, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, bazan yine ilhâma, ya vahye dayanıp beyan eder veyahut kendi ferasetiyle ve idrâki ile beyan eder. İşte bazılarının atladığı bu ikinci vahiy olan vahy-i zımmi kısmıdır. Çünkü namaz gibi ibâdetlerin ayrıntılarında ve tatbikatında Efendimiz(sav) vahy-i zımnîye ta’bidir ve ona göre tafsilâtı ve tatbikâtı anlatır ve de hayatına tatbîk eder, ümmete de muallim-i küll olur. Yani ümmet O’nun hayatına bakarak ibâdetlerini yapmaya çalışır.

Şu içtihad meselesi de önemlidir. Gördüğüm kadarıyla sünnet-i seniyye dışında güya Kur’ân merkeze alınarak yeni hükümler çıkarılmaya çalışılıyor. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki; içtihâd ve tecdid meselesinde ehliyet ve selâhiyet gerekir. Herkes bu konuda ehliyet sahibi değildir. Onun içindir ki bir sözü; “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makâmda söylemiş?” temel kâidesi dikkate alınmalıdır. Evet, kelâmın tabakâlarının yüksek ulviliği, güzelliği ve kuvvetinin kaynağı şu dört şeydir: “Mütekellim, muhatap, maksat ve makâm. ” Mütekellim, sözü konuşan ve söyleyendir. Muhatap, sözün söylendiği kişidir. Maksâd, sözdeki gâyedir. Makâm da sözün hangi makâmda söylendiğidir. Yani bir söz niçin söylenmiş, ne maksatla söylenmiş, nerede söylenmiş, kime söylenmiş, hangi makâmda söylenmiş veya siyak ve sibakına bakmak gerekir. Şimdi bu noktalarda ehliyetli olmayan bir kişiye nasıl i’timâd edeceğiz? Sen kimsin ve makâmın nedir diye sormayacak mıyız? Bu hükümleri çıkarmaya ve yeni içtidâh yapmaya yetkiniz ve ehliyetiniz nedir diye sormayacak mıyız? Hem her kabiliyetli kişi içtihâd edebilir ve hüküm çıkarabilir. Ancak bu hükmü öncelikle kendisini bağlar başkalarını o fikre davet edemez. Davet etmesi için asırlardır gelen müceddid ve müçtehidlerin görüşü olar icmâ-i ümmet o fikri desteklemesi gerekir. Yoksa daveti bidattır reddedilir.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın anne ve babası ehl-i necattır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i îmândır. Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı oğula yakışacak şekilde şefkatini elbette rencide etmez.

Eğer denilse: “Madem öyledir; neden onlar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma îmâna muvaffak olamadılar? Neden peygamberliğine yetişemediler?”

Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin anne ve babasını, kendi keremiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın oğula yakışacak şekilde hissini memnun etmek için, anne ve babasını minnet altında bulundurmuyor. Anne ve babalık mertebesinden mânevî evlât mertebesine getirmemek için, hâlis kendi terbiye minneti altına alıp onları mes’ut etmek ve Habib-i Ekremini de memnun etmek için rahmeti iktiza etmiş ki, anne ve babasını ve atasını, O’na, yaşadıkları dönemde, görünüşte ümmet etmemiş. Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saadetini onlara ihsan etmiştir. Bir baba ve ane ya da ata olma makamı bir evlada tabi olma noktasında birbirine zıt iki his olur. Bu nedendir ki Cenab-ı hak Peygamber Efendimize merhametinden anne ve babasını onun mahiyetine vermiyor ve onları O’na ümmet etmiyor. Peygamberimizin ataları ve anne, babası Hz.İbrahim(as)’dan kalan dinin bakiyesi ile amel ediyor idiler. Hem Hz.İsa(as’den sonra fetret devri vardır ki bu devir insanları bir önceki dinin devamı ile amel edebilirler, ancak böyle bir dine ve bilgiye ulaşamamışlar ise fetret dönemi insanları ehl-i necattırlar.

Peygamberimizin anne ve babası putperest değildi. Bunu kimse ispat edemez. Hz.İbrahim(as)’in devam eden dini üzerine ve diğer dinlerin bilinen amelleri ve itikadı üzerine amel ediyorlardı. Hazret-i İbrâhim’den (as) gelen ve Resûl-i Ekremi (asm) netice veren peygamberlik silsilenin fertlerinin hiçbiri, hak dinin nûruna lâkayd kalmamışlar ve küfrün karanlıklarına mağlûp olmamışlardı. Hiçbirinin temiz gönlü şirk ve küfür ile kirlenmemiştir.( Tecrid Tercemesi, 4/537)

Resûl-i Ekremin anne ve babası fetret zamanında vefat etmişlerdir. Peygamber gönderilmeden evvel ise azap yoktur. (Tecrid Tercemesi, 4/539)

Kendisine bir peygamberin dâveti ulaşmayan kimsenin âhirette azap görmeyeceği âyet ve hadislerle sabittir.( İsrâ Sûresi, 15) Peygamber Efendimizin anne ve babasına da geçmiş peygamberlerden hiçbirinin dâvetinin ulaşmadığı tarihen sabittir. Şu halde, tereddütsüz söyleyebiliriz ki, onlar da necât ehlidirler ve âhirette azap görmeyeceklerdir.

Resûl-i Ekrem’in muhterem anne ve babasının şirk ehli oldukları sabit değildir. Bilakis, onlar, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varaka bin Nevfel ve benzerleri gibi büyük babaları İbrâhim’den (a.s.) gelen inanç ve âdetlerle amel eden “Hanîf”lerdendirler.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)in baba ve annelerinin şirk ehli olmadıklarının bir delili de, “Ben mütemâdiyen temiz babaların sulbünden, temiz anaların rahminden nakloluna geldim”4 hadis-i şerifidir.

Öyleyse Hz.İsa(as)’dan sonra fetret devri denilen uzun bir ara vuku bulmuş ve bu süreden Peygamberimizin geldiği döneme kadar ki süre fetret dönemidir.Ancak İslâm dini geldikten sonra artık yeni bir din gelmiş ve bu din ile hem itikad ve inanç olarak hem de ameli olarak İslâm ile amel edilmesi gerekir.İşte bundan sonra îmân etmeyenler için ehl-i necat diyemiyoruz.Önceleri için diyebiliyoruz.Mesele açık ve nettir.Peygamberimizin anne,babası ve ataları da İslâm’dan önce vefat ettikleri için ehl-i fetret içindedirler.

 

O zaman fetret devri ile ilgili ayetine bakalım.”Kim doğru giderse sırf kendi lehine gider, kim de sapıklık ederse ancak aleyhine eder. Ve hiçbir vizr çeken başkasının vizrini çekmez (Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez). Ve biz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.”

(İsra Sûresi, 15) ”

Bir ayet daha var:“Hem rabbin, memleketleri, ana noktasında (merkezinde), kendilerine âyetlerimizi okur bir resul göndermedikçe helâk etmez. Ve biz, ahalisi zalimler olan memleketlerden başkasını helâk edici değiliz.“ (Kasas Sûresi, 59)

İmam-ı gazali de bu konuda şöyle der:”Peygamberin gönderildiğini bilmeyenler; bunlar ehl-i necattır. Bilip de inkâr edenler; bunlar ehl-i cehennemdir. Duyan fakat tahkik etmeyen, yanlış işitenler; bunların da necat ehli olması ümit edilir.”(İmam Gazali)

Fetret denilince hepimizin aklına, Hz.İsa (as)ın getirdiği dinin bozulması ile Resulûllah Efendimize (asm) vahyin tebliği arasında geçen dönem gelir. Ancak, bu tabir bir peygamberin getirdiği dinin nurundan haberdar olmayan her fert ve her dönem için kullanılabilir. Öyleyse belirli şahıslara değil fetret dönemi o devre arasında yaşayan tüm insanları kapsar. Burada önemli nokta peygamberimizin anne, babası ve atalarının Hanîf dini ve diğer dinlerim bakiyesi ile amel ettiği peygamberimizin hadisleri ile bildirilmiştir. Bu konuda söyleyebileceklerimiz bu kadar.

Ebû Tâlip noktasında şu izahları yapabiliriz.

Ebû Tâlip, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Risâletini ve Peygamberliğini değil, şahsını, zatını gayet ciddi severdi. Onun -o gayet ciddi- o şahsi şefkatı ve muhabbeti, elbette boşa gitmeyecektir. Evet, ciddi bir sûrette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş, korumuş ve taraftarlık göstermiştir. Öyleyse şöyle diyebiliriz. Ebû Tâlip, peygamberimizi nesebi ve soylarından olma nedeniyle sevmiş, korumuş ve bakmıştır. Ancak açıktan îmân etmediği konusu tartışılmıştır. Hatta ehl-i cennet veya cehennem olması konusunda farklı görüşler olduğunu okudum. Ciddi gördüğüm ve okuduğum, benim de kabul edebileceğim düşünce şudur. Ebû Tâlip, peygamberimizin zatına karşı fevkalade muhabbet gösterdiği ve koruduğu sabittir. Hem Peygamberimize açıktan ve gizliden hücum etmemiş ve engel de olmamıştır. Sadece o zamanın adetleri,-sosyal ve psikolojik nedenleri olabilir- ve kavminin bir kısmından Efendimize(sav) yapılan itirazlara karşı açıktan îmân ettiği de sabit değildir. Hatta Peygamberimiz(sav) kendisine defalarca amca îmân et, sana şefaatçi olayım buyurduğu halde Ebû Tâlip açıktan bunu ikrar etmemiştir diye nakiller yapılıyor. Şimdi burada yine anlaşılması zor bir meseleyi aktaracağız. Ebû Tâlip’in inkâra ve inada değil, belki kavmine olan bağlılığı ve çevresine karşı açıktan îmân etmeden çekinmesi gibi duygulara binaen makbul bir îmân getirmemesi üzerine cehenneme gitse de, yine cehennem içinde bir nevi hususi cenneti, onun iyiliklerine mükâfaten Allah halk edebilir. Kışta bazı yerde baharı halk ettiği ve zindanda -uyku vasıtasıyla- bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususi cehennemi, hususi bir nevi cennete çevirebilir.

Ebû Tâlip îmân etmemiştir. Bu kesindir. Allah’ın merhametinden ileri merhamet merhamet değildir. Çünkü Ebû Tâlip Allah ile olan îmânını ve peygamberimizin peygamberliğini en son nefesinde bile ikrar etmemiş ve kabul ememiştir.Bakınız biz önemli noktalara temas etmeye çalıştık.Ebû Tâlip cehennemde bile olsa ki öyledir müfessirlere göre Allah’ın adaleti ve rahmeti yine de peygamberimize gösterdiği şefkati ve muhabbeti gereğince ona muamele yapması hikmetinin gereğidir diyoruz.Yine cehennemde ancak cehennemim tabakalarında bir hikmet ve adalet olması noktasında bir izah yapmaya çalıştık.cehennem içinde hususi bir cennet tabirini şöyle anlamak gerekir.nasıl ki kış aylarında bazen daha rahat bir hava yaşanır.Ancak mevsim yine kıştır.Anla kapı açılması noktasında böyle bir misal vermek istedik.İnşaallah meramımızı anlatabilmişimdir.

Ebû Tâlip Hakkında ilgili hadisler:

4523 – Müseyyeb İbnu’l-Hazn anlatıyor: “Ebû Tâlip’in ölüm anı gelince, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm yanına geldi Başucunda Ebu Cehil ile Abdullah İbnu Ebi Umeyye İbni’l-Muğire’yi buldu

“Ey Amcacığım! bir kelimelik Lâilahe illallah de! Onunla Allah indinde senin lehine şehadette bulunayım!” dedi Ebu Cehil ve Abdullah atılarak (Ebû Tâlip’e):

“Sen Abdulmuttalib’in dininden yüz mü çevireceksin?” diye müdahale ettiler Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (kelime-i şehadeti) ona arzetmeye devam etti Onlar da kendi sözlerini aynen tekrara devam ettiler Öyle ki bu hal Ebû Tâlip’in son söz olarak, onlara:

“Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim!” demesine kadar devam etti Ebû Tâlip Lâilahe illallah demekten kaçınmıştı Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:

“Yasaklanmadığı müddetçe senin için istiğfar edeceğim!” dedi Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah şu vahyi indirdi “(Meâlen “Akraba bile olsalar, onların cehennemlik oldukları ortaya çıktıktan sonra müşrikler hakkında Allah’tan af dilemek ne Peygamber’e ve ne de îmân edenlere uygun düşmez” (Tevbe 113)

Cenab-ı Hak şu ayeti de Ebû Tâlip hakkında indirmiştir (Mealen): “Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin Ancak Allah dilediğine hidayet verir Doğru yolda olanları en iyi bilen de O’dur” (Kısas 56)

Buhari, Menakıbu’l-Ensar 40, Cenaiz 81, Tefsir, Beraet 16, Kasas 1, Eyman 19; Müslim, İman 39, (34); Nesai, Cenaiz 102, (4, 90, 91)

4524 – Ebu Sa’id radıyallahu anh anlatıyor: “Ebû Tâlip Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında zikredilmişti

“Umulur ki, Kıyamet günü şefaatim ona fayda eder de, böylece ateşten, topuklarına kadar yükselen sığ bir yere konur, yine de beyni kaynar ”

Buhari, Menakıbu’l-Ensar 40, Rikak 51; Müslim, İman 360, (210)

4525 – Hz Abbas radıyallahu anh anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü dedim, amcana (istiğfarla yardım)dan seni alıkoyan nedir? O seni koruyor, senin için kafirlere kızıyordu ”

“Evet! dedi, olacak O ateşin sığ bir yerindedir Eğer ben olmasaydım cehennemin en derin yerinde olacaktı ”

Buhari, Menakıbu’l-Ensar 40, Edeb 115, Rikak 51; Müslim, İman 357, (209)

Bâkî ÇİMİÇ

bakicimic@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir