Te’sîrât-ı hâriciyeye kapılmamak…

Te’sîrât-ı hâriciyeye kapılmamak…

“Fert te’sîrât-ı hâriciyeye karşı daha az mukavimdir.”[1] Bu zaman ve zeminde ancak bir cemâat ruhu taşıyan şahs-ı mânevî te’sîrât-ı hâriciyeye karşı mukavemet edebilir. Çünkü “Müteaddid eşya bir cemaat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cem’iyet, imtizac edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi rûh-u mânevîsi ve vazîfe-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.”[2] İşte insan-ı kâmil ismine lâyık ve cemâat şekline girmiş bir şahs-ı mânevî , o cemâatin rûh-u mânevîsini temsil ederek vazîfesini te’sîrât-ı hâriciyeden etkilenmeden deruhte edebilir. Yoksa fert dahi, hatta yüz dahi derecesinde de olsa bu zamanda şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı mağlup durumda kalır, te’sîrât-ı hâriciyeye karşı mukavemet edemez.

Te’sîrât-ı hâriciye; dıştan gelen etkiler, dış tesirler, harici etkilerdir. Bu asır ferdiyet zamanı olmadığı için, fert te’sîrât-ı hâriciyeye karşı tek başına mukavemet edemez. Çünkü “Fert, dâhi de olsa, cemaatin ferd-i mânevîsine karşı sivrisinek kadar kalır.”[3] Bu ahirzaman asrında maddî ve mânevî fırtınaların hüküm sürdüğü düşünülürse insanın ferden istikamette kalması müşkülleşmiştir. Te’sîrât-ı hâriciyeden gelen müyülât ve ef’aller insanın selâmet-i fikrini ve istikâmet-i nazarını dağıtmaktadır. Bu sebeplerden dolayıdır ki bu zamanda fert dahi de olsa te’sîrât-ı hâriciyeye karşı mukavemet edemez. İnsanın şahsî mukavemeti te’sîrât-ı hâriciyeye karşı mağlup vaziyette kalır.

Silâh-ı insânî olan “Cüz-ü ihtiyârînin üssü’l-esâsı olan meyelândır. [4] Te’sîrât-ı hâriciyeden kalbin bir kısım ihtisasatı ihtizaza gelmekle müyülât(meyiller) tevellüt eder(ortaya çıkar).”[5] “İnsanın fiilleri kalbin, hissin temayülâtından çıkar. O temayülât (meyiller), ruhun ihtisasatından(duygulanmalar, hissetmeler) ve ihtiyacatından(ihtiyaçlarından) gelir. Ruh ise, îmân nuru ile harekete gelir.”[6] İnsan fiillerinin üssülesası olan meyiller, ya te’sîrât-ı hâriciyeden veya kalbin bir kısım özel istek ve araştırmalarının hareketinden meydana gelir. Ruhun bu ihtisasata ve ihtiyacata ihtiyacı vardır. Ancak ruh, îmân nuru ile harekete geçtiği için o temayülâtı hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır; daha, kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûp etmez.[7] Çünkü “İmân, o cüz-i ihtiyarîyi Allah namına istimal ettirip, her şeye karşı kâfi getirir.”[8]

Öyleyse îmân nuru ile harekete geçen ve “Tagayyür, inkılâp ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir.”[9] Bu kuvvetlerin birincisi: “menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye”dir. İkincisi:”zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye”dir. Üçüncüsü: “nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.”[10] İnsandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.[11]

* Kuvve-i şeheviye-i behimiyenin; terfidi humud, ifratı fücûr, vasatı ifettir.

* Kuvve-i sebuiye-i gadabiyenin; terfidi cebanet, ifratı tehevvür, vasatı şecaattir.

*Kuvve-i akliye-i melekiyenin; terfidi gabavet, ifratı cerbeze, vasatı hikmettir.

Hülâsa: Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murat, şu üç mertebedir(iffet, şecaat, hikmet). Öyleyse bu dokuz mertebenin ifrat ve tefriti olan “humud ve fücûr, cebanet ve tehevvür, gabavet ve cerbeze” te’sîrât-ı hâriciyeye kapılır ve zulme şerik olur.

Bediüzzaman Hazretleri de “Te’sîrât-ı hâriciyeye kapılmakla çok ahkâm-ı diniye feda edildi.”[12] Tespitini aktarır. Halbuki “Korkmakla din rüşvet verilmez. Dinin zaafiyeti bahanesine olan müzahref(pislik içindeki) medeniyete lânet!.. Havf(korku) ve zaaf te’sîrât-ı hâriciyeyi teşci’ eder(cesaretlendirir).[13]

Ne Yapılmalıdır?

Yaşadığımız ahirzaman asrı şahıs zamanı değil, cemâat zamanıdır. Risâle-i Nur’da isbat edilmiş ki: Bu zaman cemâat zamanıdır. Şahs-ı mânevî hükmeder. Eski zamanda dalâlet bir şahıstan geldiği cihetle, karşısına bir dâhi-i hidayet çıkardı. Şimdi ise cemâat şeklinde bir şahs-ı mânevî olmasından, onun karşısında ancak bir şahs-ı manevî mukabele edebilir. Bu sırdan dolayıdır ki yaşadığımız bu ahirzaman asrında bir şahs-ı mânevî hükmünde bulunan Risâletü’n-Nur ve sırr-ı tesânüt ile bir ferd-i ferit manasında olan şakirtlerinin temsil ettiği çemâat ruhu ile hareket edilmesi gerekiyor. Çünkü “Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı manevîsi “Ferid” makamına mazhar”[14]dır. Öyleyse “Zaman cemâat zamanıdır. Cemâatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir.”[15] “Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı mânevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.”[16]

Netice-i kelâm: “Ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüt sebebiyle, cemâat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehasıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek”[17]gerekiyor.

Abdülbâkî ÇİMİÇ

bkicimic@hotmail.com

http://www.feyzinur.com

[1] Eski Said Dönemi Eserleri(Sünuhat),2013,s.485

[2] Sözler,2013,s.209

[3]Eski Said Dönemi Eserleri(Sünuhat),2013,s.486

[4] Sözler,2013,s.759

[5] Muhakemat,2013,s.135

[6] Eski Said Dönemi Eserleri(Hutbe-i Şamiye),2013,s.367

[7] Eski Said Dönemi Eserleri(Hutbe-i Şamiye),2013,s.367

[8] Sözler,2013,s.339

[9] İşârâtü’l İ’caz,2013,s.45

[10] İşârâtü’l İ’caz,2013,s.45

[11] İşârâtü’l İ’caz,2013,s.45

[12] Eski Said Dönemi Eserleri(Sünuhat),2013,s.485

[13] Eski Said Dönemi Eserleri(Sünuhat),2013,s.488

[14] Kastamonu Lahikası,2013,s.278

[15] Tarihçe-i Hayat,2013,s.225

[16] Kastamonu Lahikası,2013,s.19

[17] Lem’alar,2013,s.375

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir