Önde ve sonda bulunanların imtihânı…

Risale-i Nur hizmetinde “Erkânlar ve sahipler ve haslar ve nâşirler ve talebeler ve taraftarlar ve kardeşler ve dostlar gibi tabakat var.”[1] Bu hizmette kader-i ilâhinin de muvazzaf kıldığı ancak her daim imtihanın şiddetlenmesi sırrıyla tehlike ihtimali her tabakada bulunmak kábildir. Ancak önde ve arkada bulunanlar en şiddetli imtihanla eleklerden geçirilirler. Çünkü büyük dağların karı çok olurmuş. Ayrıca büyük dağlardan düşen taşlar da büyük olur. ‘Hizmetin kıymeti arttıkça imtihanın da ağırlaşması’ bir hakikattir.

Hizmette öne çıkan veya önde görünüp sözü dinlenen, rehberlik eden, temsil mákamında görünenler her daim olmuş ve olacaktır. Bunların imtihanı daha şiddetlidir. Çünkü ihlâsdaha çok zorlaşır; nefs-i insaniye, şöhret ve makám ister. İşte imtihanın şiddetlenmesi tam da burada başlar. Küçük bir hata, hizmetin tamamına zarar verebilir. İnsanlar önde görünene bakar ve onun hataları hizmete hamledilebilir. Bu da imtihanı şiddetlendirir. İnsanlar onlara bakarak ölçü alır; bu da mesuliyeti artırır. Bediüzzaman’ın sıkça ikaz ettiği gibi; “Nefis daima kötü şeylere sevk eder”[2] âyetinin, hem de “Senin en zararlı düşmanın, nefsindir”[3] hadisinin sırrıyla “En tehlikeli düşman, insanın kendi nefsidir.” Önde olmak veya görünmek bir fazilet olduğu kadar, ağır bir emanettir ve mes’uliyettir.

Arkada olanların imtihanı

Yani hizmeti uzaktan takip eden, destekleyen, bazen de eleştiren veya kırılanlar olur.

Bunların imtihanı da şiddetlidir. Çünkü haset, kıyas, yanlış anlamalar devreye girebilir. Hizmeti şahıslarla karıştırma tehlikesi vardır. Küskünlük, hizmetten soğuma veya kopma riski oluşur. Bu noktada imtihan, “hizmete mi bakıyorum, yoksa insanlara mı?” sorusunda düğümlenir.

Neden bu hizmette imtihan daha ağır?

Risale-i Nur hizmeti, öncelikle ahirzamanda yapılan bir hizmet olduğu için imtihan ağır ve şiddetli olur. Ehl-i imanın da imanını kurtarmayı hedefleyen bir hizmet olduğu için mukávemet zorlaşır. Bu hizmet doğrudan kalpleri hedef alanbir hizmettir. Öncelik akıl, kalb ve ruhlarda iman hakikatlerinin terennüm edilmesidir. Bu da zamana ve ağır şartlara bağlıdır.

Böyle bir hizmette, elbette şeytan boş durmaz, nefis daha çok tahrik olur ve imtiyaz ister, en küçük zaaf bile büyütülür. Bu yüzden imtihan normal bir dini hizmete göre daha hassas ve derindir.

Buradan nasıl bir ders çıkarmalıyız?

Önde olanlar, ‘Ben değil, hakikat konuşsun’ demelidir. Bir şahs-ı mânevî ile meşveret ve şura temelli hizmete kuvvet vermelidir. Çünkü bu hizmet ben değil, biz demeyi iktiza ediyor.

Arkada olanlar, ‘Şahıslara değil, Kur’ân’a ve Kur’ân’ın mênevî bir mucizesi ve dersleri olan Risale-i Nur hakikatlerine ve de şahs-ı mânevîye’ bakmalıdır.

Herkes, “Benim vazifem ihlâs ile hizmet etmek, netice Allah’a aittir” demelidir. Bediüzzaman’ın çok ehemmiyetli bir prensibi vardır, hepimize yol gösterir: “Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabul ettirmek, Cenab-ı Hakkın vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz.”[4]

Necat ise makámda değil, ihlâs, sadakat ve istikamette gizlidir. Gurur ve enaniyeti yenmeden Risale-i Nur’a hizmet edilmez. Önde olanlar bunlardan akrepten ve yılandan kaçar gibi uzak durmalıdır. Hakiki nur talebeleri, Risale-i Nur’un hem önünde, hem ortasında, hem sonunda olabilir. Hep hizmet için çalışır. Bunların; öndekilerin vazifesi; cemâatin şahs-ı mânevîsine kuvvet vermek, Risale-i Nur’un kudsiyetini terennüm etmek, ortadakileri dahi muhafaza etmektir. Arkada olanlar da, şahs-ı mânevîye dâhil olmak için duâ etmelidir. 

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Kastamonu Lahikası, s.258

[2] Furkan Sûresi, 25:43

[3] el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:143; Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 3:4.

[4] Tarihçe-i Hayat, s.476

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir