Abdulaziz Bayındır’a Reenkarnasyon Cevabı

REENKARNASYON / Rafet KALYONCU

Sayın Prof. Abdülaziz BAYINDIR Bey,

Zat-ı alinizi, katıldığınız TV programlarından tanıma fırsatı bulmuş; yapmış olduğunuz analizleri ve özellikle namaz vakitleri ile ilgili açıklamalarınızı takdirle izlemiştim.
Ancak, web sitenizde gördüğüm reenkarnasyon’la ilgili bir yazınızı okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. Sitenizdeki diğer yazıları incelediğimde ise o yazının tek olmadığını ve belli bir grubu uyarı amacıyla, o grubun okumakta olduğu eserlerden aldığınız bazı ibareleri gerekçe göstererek; eserlerin Müellifini dalalete sapmakla itham etmekte olduğunuz daha başka yazılarınızın da bulunduğunu ve bu sebeple de söz konusu gruba mensup bazı kişilerle karşılıklı yazışmalarınızı üzülerek gördüm.Her hangi bir gruba mensup olmamakla birlikte, söz konusu kitapların muhteviyatını bilen ve şahsi kitaplığımda bulunduran sade bir Müslüman olarak reenkarnasyon konusunda yapılan eleştirilerin haksız ve temelsiz olduğunu ifade etmek durumundayım. Şöyle ki;
Mesnevi tarzında yazılmış olan, altmış sayfalık Leme’at adındaki bir eserin muhteviyatına bakmadan; giriş bölümünde yer alan bir şiirdeki birtakım mecazi ifadeleri gerçek gibi algılayıp, yüzeysel yorumlarla; müellifini, küfürle itham etmekle eşdeğer olan, reenkarnasyon (tenasüh) itikadıyla suçlamanızı; şahsen, değil sizin gibi seçkin bir bilgin kişiden, okuduğunu anlayacak kadar genel kültüre sahip, sıradan bir lise mezunundan bile beklemezdim.
İlginçtir, adı geçen eserde bu tür yanılgı ile ilgili olarak;

“Cehil, mecâzı eline alsa hakikat yapar
İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecâz, eder inkılâb hakikate.
Hem açar hurâfâta kapılar.” şeklinde veciz bir ifade bulunmaktadır.

Bu noktada acı olan husus; karşımızda cahil birisi değil,  maalesef tanınmış bilgin bir kişinin bulunmasıdır.
Elbette,  bir mümini haksız olarak küfürle itham etmenin; itham eden açısından şer’i hükmünü sizler çok iyi bilmektesiniz. Herhalde, söz konusu eserin tümü okunup incelendikten sonra bir değerlendirme yapılmış olsaydı; bu şekilde bariz bir hataya düşülmez, on satırlık o şiirin doğru yorumlaması yapılabilirdi.

Üstelik Müellifi merhum, adı geçen eserde “İfade-i Meram” başlıklı bölümde;

“Ey kâri! (Ey okuyucu!) Peşinen bunu itiraf ederim ki: …  Şu eserimde üstadım Kur’ân’dır, kitâbım hayattır, muhatabım yine benim. Sen ise, ey kâri, müstemi’sin (dinleyicisin). Müstemiin tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübârek Ramazan’ın feyzi olduğundan, ümit ederim ki, inşaallah din kardeşimin kalbine tesir eder de lisânı bana bir duâ-i mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur.” diyerek, okuyucusundan bir dua ve Fatiha beklerken; eseri, okuyup anlamadan; Müellifini batıl reenkarnasyon itikadına sahip olmakla itham etmek, acaba insafa sığar mı? Hani nerede kaldı ‘insaf dinin yarısıdır’ düsturu?
Şayet insafı elden bırakır ve o yazınızda kullanılan düz mantıkla hareket edecek olursak; Napolyon’un, masum bir muhatabının sıradan bir sözünden onu idam edecek bahaneyi bulması gibi; küfür, dalalet ve sapkınlıkla itham edilemeyecek kişi az bulunur.
Mesela; İslam şairi olarak iştihar etmiş olan merhum Mehmet Akif’in Safahat’ını bir bütün olarak değerlendirmeden, içinden sadece “…yok musun ey adl-i ilahi” diye biten şiiri ile Sultan Abdulhamid’i hakaretamiz bir şekilde hicveden şiirlerini ele alır, onlarla hüküm verir isek, ona sıradan bir mümin vasfını bile çok görüp; rahatlıkla, asi ve isyankar biri olarak nitelendirebiliriz.
Aynı mantıkla; allah dostu Mevlana’nın Mesnevi’sinden, tedbir babında yer verdiği malum kabak hikayesini ele alıp onunla hükmedersek; o muhterem zatı, haşa! edepsizlikle suçlayabiliriz.

Ve yine; yaşadığı asırda birçok ilimde temayüz etmiş olan Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sinde yer alan; “Bir zamandır ki, gam-ı aşk benim dinimdir.” beytinden onun İslam dinini terk ettiğine, “Ey gönül… Sendedir duzah-ı Suzan, dahi Cennet sende, Sendedir iki cihan mülkü tamamen sende..” beytinden de Cennet ve Cehennemi inkar ettiğine hükmedebiliriz.
Yunus Emre’den bahsetmeye bilmem gerek var mıdır? Onun kendi devrinde zaten bir Molla Kasım’ı var idi..

Ayrıca Ene’l Hak diyen Hallac-ı Mansur’un hikayesini; Halife tarafından zulmen hapsedilen İmam-ı Azam’ın, aynı zamanda bazı Hadisçilerce de dalalete sapmakla itham edilmesini; Muhiddin-i Arabi’nin, devrindeki bir kısım alimlerce dinden çıkmakla ve fasıklıkla suçlanmasını ve buna benzer daha nice vakayı sizin gibi bilgin bir kişiye hatırlatmaya sanırım gerek yoktur.
Bu arada hoşgörünüze sığınarak bir hususu daha nazar-ı dikkatinize sunmak istiyorum; yukarıdaki bağlamda, acaba zat-ı alinizin de herhangi bir şeyle itham edilebilecek bir hatası var  mıdır, diye hatırıma geldiğinde; ‘hatasız kul olamayacağına göre mümkündür..’ önyargısı ile web sitenize baktığımda; bazı haksız eleştirel yazılarınızı bir tarafa bırakırsak, takdire şayan onca ilmi makalenin yanında, “bağlantılar” kısmının altında, bir kuruma ait meali açtığımda; maalesef sizin de haşa allah’a iftira eden bir ibareye sitenizde yer vermiş olduğunuzu fark ettim.

O ibare ki; anlı şanlı pek çok zatın ve hatta sözüm ona reformist geçinen pek çok allamenin(!), Türkçe meallerinde yer vermesi ile, onu okuyan eğitimli pek çok genç bayanın Kur’an hakkında şüpheye düşüp dinden uzaklaşmasının sebebi olmuştur (olmaktadır). Hatta araştırmalarımda, aynı ibarenin İngilizce bazı meallerde de daha feci yanlış çevirisi sonucu, ecnebilerce de İslam aleyhinde kullanılmakta olduğunu gördüm.

Bahse konu olan: “ve kevâıbe etrâbâ.” (78/33); Türkçeye kısaca “yaşıt eşler” şeklinde aktarılabilecek olan bu ibare, her ne hikmetse pek çok diğer mealde olduğu gibi; sitenizde bağlantı vermiş olduğunuz anılan mealde de zorlama yorum ve gereksiz uzatmalarla “göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar” şeklinde ifade edilmiştir ki; haşa! sanki, Cennet (tövbe) 8-10 yaşındaki kız çocuklarının yetişkin insanlara peşkeş çekileceği bir yermiş gibi bir anlatım.. Meal adı altında o saçma sözleri yazanların maksadı ne olursa olsun, onları okuyacak masum çocukların algılaması bundan farklı olamaz. Hele bir de çevresinde bir takım yaşlı insanların sözlü tacizine uğramışsa.. Üniversite mezunu bir bayandan bizzat dinlediğim bir vaka: lise  çağlarına kadar beş vakit namaz kılmakta iken, o tarihlerdeki (1967) Akşam gazetesinin verdiği Türkçe meali alıp okuyunca, gördüğü o gibi Kur’an dışı saçma sapan sözler yüzünden; namazı da Kur’anı da bırakıp ateist olmuş..
Şimdi lütfen bakar mısınız? Yüce Yaratıcı’nın ilim nimeti bahşetmiş olduğu çok değerli Prof. Abdülaziz Bey, o geniş ilmini bu gibi yanlış Kur’an tercümelerini tashih etmek için kullanacağı yerde; o ibarenin yer aldığı bir metne kendi sitesinde yer vermekle, o yanlış manaya onay verip benimsediği yetmiyormuş gibi; bütün ömrünü Kur’an ve iman hizmetinde geçiren Müellifi merhumu, vicdanları isyan ettirecek bir şekilde,  tenasüh itikadı ile itham etmekle meşguldür.

Şayet bu ibarenin manası bu şekilde, yani tek cins için kabul edilirse; Bakara/25 ve Ali İmran/15’de geçen “ezvâcün mutahharatün” ibaresi ile çelişki teşkil etmez mi? Yani “tertemiz eşler”in doğru anlamı; erkek için bir refîka ve kadın için bir refîk değil midir? Malumu aliniz, temel bir kural olarak; nesh edilme durumu yok ise, ayetler arasında tenakuz söz konusu değildir.

Değerli Prof. BAYINDIR Bey,
Sadede gelip “reenkarnasyon” meselesine dönecek olursak; yüksek müsaadenizle bu terimin neyi ifade ettiğine bir göz atalım;
Cambridge Dictionary’de bu terim; “ölen bir kişinin ruhunun, başka bir bedende hayata geri dönmesi inancı” şeklinde Türkçeye tercüme edebileceğimiz: “reincarnation: the belief that a dead person’s spirit returns to life in another body” ifadesiyle tanımlanmıştır.

Osmanlı Türkçesinde bu terimin karşılığı olarak kullanılan Tenasüh kelimesi ise;  Şemseddin Saminin eski alfabe ile yazılmış olan meşhur Kamus-ı Türki adlı lügatinde kısaca; “Tenasüh: Ruhun bir cisimden diğerine ve bazen insandan hayvana ve hayvandan insana geçmesi, batıl itikadı” şeklinde tanımlanmıştır.

Şimdi, söz konusu şiirde bu anlama gelebilecek en küçük bir ifade veya ima var mıdır, lütfen ona bakalım; şiirde ne diyor: (günümüz Türkçe’sinde  ve nesir haliyle:)

–    Yıkılmış bir mezarımın içine Said’den; elemler ve günahlarla birlikte, yetmişdokuz mevta yığılmıştır.
–    Sekseninci (mevta) mezara bir mezar taşı olmuş; İslam’ın hüsranına birlikte ağlıyorlar.
–    Mezar taşımla, (mevtalar dolu) inleyen mezarımla, (yarınımdaki) ahiret meydanına gitmekteyim.
–    Kuşkusuz; geleceğin gökleri (geleceğin efkar-ı umumiyesi), Asya kıtasıyla birlikte İslam’ın parlak (tertemiz) eline teslim olacaktır.
–    Çünkü; (allah’a) imanın kuvvet ve bereketi, halka emniyet ve güven verir. (İnsanlığa sulh ve huzur getirir.)

Aşağı yukarı bu şekilde sadeleştirilebilecek sözlerden; sanırım sizi reenkarnasyon yanılgısına götüren, mezarda yığılan mevtalar ifadesi olmuştur.

Bilindiği üzere, insan bedeni yaşam süresince haricen yenilendiği gibi (uzayan tırnakların yenilenmesi, dökülen-kesilen saç-sakalın yerine yenisinin çıkması ve üst deride yıpranan epitel dokunun yenilenmesi şeklinde..); dahilen de, yıpranan ve yaşlanan doku hücreleri metabolik olarak yenilenmektedir. Öyle ki; bazı doku hücreleri üç ayda, bazıları altı ayda bazıları ise bir yıl veya daha uzun bir sürede kısmen veya tamamen yenilenmektedir.

İşte buna istinaden; şiirin yazıldığı yıllarda kırk yaş civarında bulunan müellif, ortalama altı ayda bir, bedenin yapı taşlarının yenilendiği hesabıyla; sanki bedeninden ayrılan elementlerin oluşturduğu yetmiş dokuz adet mevta (elemleriyle, günahlarıyla birlikte) mezarına yığılmış; sekseninci mevta da, muhayyel mezarına mezar taşı olmuştur. Mezarı ve mezar taşı, birlikte; o tarihlerdeki (Osmanlının dağıldığı ve işgale uğradığı yıllar) İslam Dünyasının perişan haline adeta ağlamaktadır. Kendisi de, o durumdaki mezarıyla; çok yakınındaki ahiret meydanına doğru gitmektedir. Bu perişan manzaraya rağmen, umutsuz değildir. Gelecekte, Aska kıtasının ve hatta umum semavatın, İslamın ak-pak eline teslim olacağından kuşku duymamaktadır. Çünkü insanlığa huzur ve sükunu, ancak iman kuvveti ve bereketi sağlayacaktır.

İlk satırlarda, nasıl bedenin peş peşe ölüp mezara yığıldığı fakat, ruhun ölmeyip baki olduğu ve ebedi aleme doğru gitmekte bulunduğuna dikkat çekiliyor ise; aynen öyle de, sonraki satırlarda da, İslam’ın görünürdeki o perişan haline rağmen, gelecekte Dünyaya hükmedeceğine işaret edilmektedir. (Şiirdeki bu ince nokta göz ardı edilir ise, şiirin başıyla sonu arasında bağlantı kurulamaz. Afaki yorumlara sapılır.)

Aziz ve muhterem Abdülaziz Bey;
Söyler misiniz lütfen, bu ifadelerin hangisinden reenkarnasyon manası çıkarılabilir? Yani ölen kişinin ruhunun bir başka bedende yeniden hayata dönmesi gibi bir mana çıkarılabilir mi?
Böyle bir yargıya varmamız; karşımıza gelen yorgun ve bitkin haldeki birine, nasılsınız? Diye  sorduğumuzda, bize “sormayın, öldüm öldüm dirildim” tarzında cevap verdiğinde… “Tövbe ediniz! dalalete düştünüz, bu sözlerinizle reenkarnasyon itikadına saptınız” şeklinde karşılık vermemizden daha mantıklı değildir.

Reenkarnasyon teriminin manası açık iken; herkes için geçerli olan bedeninin sürekli yenilenip tazelenmesine karşın, ruhunun o yenilenen bedende ömür boyunca adeta elbise değiştirir gibi (mecazen) beden değiştirmesini (bedeninin yenilenmesini) ve görünürde çürüyen o bedenin gerçekte ebedi aleme gitmekte olduğunu nazara verip; o tarihlerdeki İslam’ın inkırazının da geçici olduğunu ve gelecekte hükümferma olacağını ifade eden Müellifi merhumun bu teşbih ve mecazi ifadelerini, onun dalaletine delil olarak göstermek reva mıdır?

Üstelik, sizin gibi bilgin bir kişinin, böyle bir konuda hüküm verirken; sebep sonuç ilişkisini kurması gerekmez miydi? Yani itham ettiğiniz zat sıradan bir kişi değildir. Hayatı boyunca, inandığı gibi yaşamanın ve de inandığı fikirleri korkusuzca savunmanın en bariz örneğini göstermiş; bu hususta nice tahakkümlere maruz kalmasına rağmen, asla taviz vermemiş bir kişiliğe sahiptir. Böyle bir şahıs, eğer sizin iddia ettiğiniz gibi; batıl bir itikada sahip olmuş olsa idi, o itikadını yazdığı onca eserlerde açıkça savunup ortaya koymaz mıydı? Ayrıca onun eserlerini neredeyse bir yüz yıla yakındır okuya gelen; değişik meslek, meşrep ve eğitim seviyesinde, avamdan ulemaya kadar, gelmiş geçmiş  yüzbinlerce kişiden hiç olmazsa bir kişi onun bu itikadını fark edip, ya karşı çıkıp ya da benimseyip ortaya koymaz mıydı? Ayrıca, özellikle dini neşriyatın yasak olduğu yıllarda, açılan yüzlerce davada, mahkemelerce tayin edilen onlarca ilahiyatçı uzman bilirkişi tarafından incelenen söz konusu eserlerde, batıl bir itikat olan reenkarnasyon fikri olsa idi, herhalde aleyhte delil olarak ortaya konulurdu.

Bugüne bakarsak;
– Çeşitli  mihraklarca, Müellifin fikirlerini savunmakla suçlanan; F.Gülen Hoca Efendinin reenkarnasyon konusunda ne düşündüğü sanırım bize bu konuda bir fikir verebilir. Evet adı geçenin, 01.02.1980 tarihli Sızıntı dergisinde yayımlanan; “Tenâsüh Nedir ve İslâm İnançlarına Göre Doğru mudur?” başlıklı makalesinde; bu konu, ayrıntılı bir şekilde ele alınmakta ve netice itibariyle: “…Zaten hiçbir tecrübeye dayanmayan ve aklî mesnedi bulunmayan ve hele vahye müstenit olmayan böyle bir hurafeye, yaratılış itibarıyla çok şerefli olan insanın inanması asla düşünülemez…” şeklinde hükme bağlanmaktadır.

– Söz konusu eserleri okuyanlarca yaygın olarak başvurulan ve Müellifin hayatındaki önde gelen talebeleri içinde yer alan; Abdullah Yeğin tarafından hazırlanmış olan Yeni Lügat isimli Osmanlıca sözlükte; tenasüh terimi: “İslâmdan hariç olan batıl bir fırkaya göre, ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikâl eder diye olan batıl inanışları” şeklinde açıklanmıştır.

– Ve nihayet mevzu bahis şiirin Müellifi bizatihi, beş-altı bin sayfa hacmindeki eserlerinde tenasüh (reenkarnasyon) konusunda acaba ne söylemektedir, asıl ona bakmak icabeder.

Söz konusu şiirin yer aldığı Leme’at adlı eserden beş-altı yıl önce yazılan, İşarat-ül icaz adlı eserinde; “… Hülasa, neş’e-i ulaya (ilk yaratılışa) dikkat edenin, neş’e-i uhra (ikinci yaratılış) hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselamın emrettiği gibi, “Neş’e-i ulayı gören adam, neş’e-i uhrayı inkar edebilir mi?” Çünkü ikinci teşekkül, yani ikinci yapılış, birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar…”

“…Zahire nazaran, haşirde, ecza-yı asliye ile ecza-yı zaide birlikte iade edilir. Evet, cünüp iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz’ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu, ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi “acbü’z-zeneb” tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insani neşv ü nema ile teşekkül eder…” ibareleri yer almaktadır.

Ve yine mevzu bahis eserden yedi-sekiz yıl sonra yazılmış olan Sözler adlı eserinde, (25nci Söz’de)   “… Meselâ ‘…’ âyetiyle; Musa Aleyhisselâm’a karşı muharebe eden Firavun, gark olacağı zaman iman etmiş. Gerçi sekerat vaktinde o iman makbul değil. Fakat o makbul olmayan imana, imanın mahiyetine hürmet için bir mükâfat olarak Cenab-ı Hak, o Firavunun bedenine necat vereceğini haber veriyor. Çünki Firavunların tenasüh mezhebine göre, saadet-i uhrevî yerine şöhretperestlikle istikbalde mumyaları, heykelleri bâki kalmasını istediklerinden ve o heykelleri ve mumyaları, belki bir ruh bulacak gibi, efsaneleri ile öyle kanaat getirdiklerinden…, onların tenasüh düsturlarına binaen mumyalamak kanunlarına işaret eder…” tefsiri yer almaktadır

(29ncu Söz’de);  “… Bir bedende birbiriyle imtizac ile ünsiyet ve münasebet peyda eden zerrat-ı esasiyye, Hazret-i İsrafil Aleyhisselâm’ın Sûr’u ile Hâlık-ı Zülcelâl’in emrine “Lebbeyk” demeleri ve toplanmaları; aklen birinci îcaddan (ilk yaratılıştan) daha kolay, daha mümkündür. Hem, bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve Hadîste acbü’z-zeneb tâbir edilen eczâ-i esasiyye ve zerrat-ı asliyye, ikinci neş’e (ikinci yaratılış) için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni’-i Hakîm, beden-i insânîyi onların üstünde bina eder.”

Eleştiri konusu olan şiirden önce ve sonra yazılmış olan eserlerinden kısaltılarak alınan yukarıdaki birkaç örnek bile, Müellifi merhumun asla ve katta tehasüh fikri ile itham edilemeyeceğini açıkça göstermektedir.

Sayın Prof. BAYINDIR Bey,
Doğrusu, o yazıyı sıradan biri kaleme almış olsaydı; kimsenin ciddiye almayacağından gülüp geçmek gerekirdi. Ancak, kamuoyunda ciddi çalışmalarıyla tanınmış, üretken ve araştırmacı vasıfları olan sizin gibi bilgin bir kişinin böyle bir yanlışa imza atmasının iki büyük zararı olacağı düşüncesiyle; bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim.

O zararlardan biri; size itimat ederek yazdıklarınızı mutlak doğru olarak kabul eden pek çok kişi, batıl itikada sapmakla itham etmiş olduğunuz Müellif hakkında önyargıya sahip olacak; doğal olarak da eserlerini okumaktan imtina edecek ve okuyanlara da kuşku ile bakacaklardır. İkinci zarar ise, Müellifi merhumun eserlerini okuyarak İslami hassasiyet kazanmış olan nice insanlar; söz konusu reenkarnasyon suçlamasının aslı astarı olmayan afaki bir iddia olduğunu görüp, bu iddianızı emsal kabul ederek; sizin gibi bilgin bir kişinin hiçbir konudaki fikir ve düşüncelerine olumlu bakmayacaklardır. Her iki durumda da, okumaya meraklı inançlı insanlar yararlanabilecekleri önemli bilgi kaynaklarından mahrum kalacak; belki de birbirlerine fikren karşı tavır alacaklardır. Oysa, eleştirilen söz konusu şiirin yer aldığı Leme’at adlı eserde;
“İslâmiyet, selm ve müsâlemettir; dahilde nizâ ve husûmet istemez”  başlıklı bölümde;

“Ey âlem-i İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen, düsturun bu olmalı:
‘hüvel hakku’  yerine ‘hüvel hakkun’ olmalı; ‘hüvel hasen’ yerine ‘hüvel ahsen’  olmalı.
Her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: “İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.”
Dememeli: “Budur hak; başkaları battaldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.”  şeklinde, Müslümanlar arasındaki davranışın nasıl olması gerektiği veciz ifadelerle açıklanmaktadır.

Muhterem Prof. Abdülaziz Bey,
Takdir edersiniz ki; genelde, medeni dünyada eleştiri hakkı her ne kadar doğal bir hak ise de; İslam özelinde, Müslümanların birbirlerini eleştirilerinin yıkıcı değil yapıcı olması; kırıcı değil yol gösterici olması; gıybet, tahkir ve tezyife varmaması; afaki iddialara değil somut delillere dayanması; kısacası hasmane değil dostane olması, bir haktan öte aynı zamanda bir görevdir.
Ömrü boyunca; inkarcılara karşı Cenab-ı Hak’kın varlığını ve birliğini, Kur’anın hak ve hakikatını, Hatem-ül Enbiya’nın nübüvvet ve risaletini akli ve ilmi delillerle  ispata çalışan ve bu konularda pek çok eserler yazan ve o eserler sebebiyle mahkemelere verilen ve ömrünün büyük bir kısmını mecburi sürgünlerde ve hapishanelerde geçiren; sünnet-i seniyye’ye ittiba etmeyi esas maksat edinen ve İslam aleminin ittifakını, ehl-i imanın uhuvvet ve tesanütünü şiddetle tavsiye eden bir zata, eleştiri adı altında çok ağır itham ve iftiralarda bulunmak her şeyden önce bir ilim adamına yakışmaz.

Bu sebeple sade bir Müslüman olarak zat-ı alinizden beklentimiz; söz konusu eserleri akl-ı seliminizle mütalaa edip, insaf ile değerlendirmeniz ve olur ki; mahkeme-i kübra’da hesaba çekileceğimiz gün, hesabını veremeyeceğimiz ağır sorumluluk altına girmemeniz için söz konusu eleştirilerinizi yeniden gözden geçirmenizdir.

Ziyâ Paşa’nın bir sözü ile yazıma son veriyorum: “Takdîr-i Hüdâ kuvve-i bâzû ile dönmez , Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez”

Saygılarımla, Rafet KALYONCU

Not: Said Nursi ismi yerine, Müellif kelimesini kullanma sebebi; o muhterem zatın ismiyle batıl itikat olan tenasüh terimini yan yana kullanmaya vicdanım elvermediğindendir.

http://www.suleymaniyevakfi.org/said-nursi/reenkarnasyon.html

“Abdulaziz Bayındır’a Reenkarnasyon Cevabı” için 2 yorum

  1. Abdulaziz Bey’e Cevap – Üstad ve Reenkarnasyon

    Teravihle ilgili görüşlerinizi merak ederken, üstadla ilgili reankarnasyon iddiasına rastladım.

    Hayretler içinde kaldım. Abdülaziz Bey gibi bir insan, bu yazıyı bu kadar yanlış nasıl anlayabilir.

    Yazıların yani o iki yazının tenasühle yakından-uzaktan alakası yok.

    Yaptığınız sadeleştirme yanlış ve tahrif edilmiş. Adı geçen metnin aslı şöyledir:

    “Ben bu anda, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.”Siz bunu tahrif etmiş, bozmuşsunuz:

    “Ben bu anda, seksen Said’in özü olarak ortaya çıkmışım. Onlar zincirleme şahsî kıyametler ve zincirleme tenasüh, yani ruh göçü ile çalkalanıp beni şu zamana fırlatmışlardır.” Diye sadeleştirmişsiniz.

    Burada tenasüh kelimesini ilave etmişsiniz. Aslı istinsahtır.

    Dolaysıyla üzerine bina ettiğiniz hüküm de yanlış. Tenasüh ruhun bir başka bedene geçmesi istinsah ise; çoğalmadır.

    Yine Abdülaziz beyin, sadeleştirdiği metinde ki bir tahrif ve yanlış yorum:

    Bu konak yerinde yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa ben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyerim.”

    Bu sadeleştirmenin aslı şöyledir:

    “ Lâkin her senede şu menzilhanelerdekizerrat, iki muhacereti umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyer”.

    “ … her senede ki şu menzilhanelerdeki ( vücuduna işaret ettiği açık ) (1) zerreler, hücreler iki genel hicret yaptığından yani vücuttan ayrıldığından, ene ( ruh, ) dahi elbisesini değiştirir, yırtılmış Saidleri atar, yeni Said’i giyer. (2)

    1-Bundan ayrı ayrı yaşamış Saidler çıkmaz ? Mümkün değil. Her senede iki defa hücreler ayrılıyor. Yani senede iki defa vücut değişiyor.

    2- Üstadın bu yazısının başında bir soru var: “öyle ise sen kimsin, Bedenin inhilali (dağılması) ruhun şahsiyetine tesir etmez mi ?“

    Burada ruhu işlemektedir. Aşağıda da eneden maksat ruh olduğu aşikar. Senede iki defa vücut değişiyor Ruh sabit.

    .Ama sizin burada ki yaptığınız sadeleştirmede de yanlışlık var.

    Sadeleştirdiğiniz yazıda:

    “Bu konak yerinde yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsaben de o şekilde elbise değiştiririm; yırtılmış Said’i atar, yeni Said’i giyerim.”

    “yani vücuttaki hücreler nasıl yılda iki kere vücuttan ayrılıyorsa..” yanlış, doğrusu;

    Lakin bu konak yerlerinde hücreler iki kere vücuttan ayrıldıklarından….

    Yine cümleniz de; “Bende o şekilde elbise değiştiririm.” yanlış.

    Doğrusu;

    “ ene (Ruh) dahi elbisesini değiştirir; yırtılmış Saidi atar, yeni Said’i giyer”

    Cümlenizde ki “giyerim “ kelimesi deyanlış. Doğrusu “giyer.”

    Bu küçük değişiklikleri gösterdim, çünkü küçük değişiklikler manayı bozuyor. Sadeleştirilmiş mana şöyle olmalıdır:

    “ Lakin her senede şu vücutlarda ki zerreler, hücreler iki genel hicret yaptığından yani vücuttan ayrıldıklarından, ene ( ruh, ) dahi elbisesini değiştirir, yırtılmış Saidleri atar, yeni Said’i giyer. “

    Bu açıklamalarda gösteriyor ki, burada kesinlikle tenasüh yok, vücudun yılda iki defa değişmesi ve ruhun sabitliği ifade ediliyor.

    O zaman birbirlerini tanımazlardan maksat nedir ?

    Bu açıklamalardan ortaya çıkan kesin mana: Sizin yorumladığınız mananın doğru olmadığıdır.

    O zaman başka şekilde bakacağız. Bundan maksat karşı karşıya gelseler, elemler, lezzetler yönüyle, yaşam yönüyle, hayat şartları itibariyle vs. birbirlerini tanıyamayacakları manası çıkar.

    Ben sizi TV’lerde seyrederek, tanıdım ama şimdi tanıyamıyorum.

    Televizyonlardaki o ciddi, vakarlı Abdülazizbey gitmiş, bambaşka biri karşımda.

    Gerçekten sizi tanıyamadım.

    Abdülaziz bey böyle yazar mı ?

    Abdülaziz bey bu kadar yanlış anlar mı ?

    Abdülaziz bu kadar ön yargılı veya düşman olur mu?

    Gerçekten tanıyamadım.

    Bazen kendimi de tanıyamıyorum. Dünkü ben benmiyim ?

    Bir ay önceki ben benmiyim.

    Hayata bakışıyla, zevkleri, elemleri, başarı-başarısızlık yönleriyle. Vb.

    Tenasüh var demek çok büyük bir iftira. Tevbe lazım.

    Ve en önemli nokta: yaptığınız alıntının üstüne bakmamışsınız.

    Arapça aslı var hemen üstünde.

    İlim adamısınız. Konuyla ilgili asıl metin yukarıda. Başınızı kaldırıp bakmamışsınız. Veya baktınız da görmediniz. Veya görmezden geldiniz.

    Sizin bütün konuşmanızı, yazınızı boşa çıkartan, bu “büyük iftira” diye bağıran küçücük bir kelime var.

    “Fi erbeîneseneten”

    40 sene de 80 Said olduğu açık. Her halde bunu da S. Nursi her sene iki defa ayrı vücutlarda dünyaya geldiğini kabul ediyor demezsiniz.

    “Ben bu anda, 40 sene çalkalanarak, seksen Said’den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.”

    Eddai de ki yazıya gelince. Bunda büyük hata üstüne hata yapmışsınız..

    Sizin dediğiniz gibi üstad 1873 doğumlu değil, 1878 doğumludur. O zaman da zaten 41 oluyor yaşı. Bundan da anlaşılıyor ki üstad bu şiiri 40 yaşında olduğunu düşünerek yazmış.

    Hayatında beraber oldukları talebeleri böyle ifade etmişler. Yani üstadlarından aldıkları dersi yazmışlar. Kendi kafalarından değil. Bir hayat beraber olan insanlar bunun manası: “vücudun yılda iki defa değişmesi” diyorlar. Bu sizi tatmin etmiyor. Doğum tarihini de değiştirerek bu yorumun saçma olduğunu anlatmaya çalışıyorsunuz.

    Ki o doğum tarihi dediğiniz gibi bile olsa, Üstad o anda yaşının 40 olduğunu düşünmüş öyle yazmış diye düşünülmesi gerekir, ehl-i vicdan ve insaf tarafından. Çünkü öbür türlü olmadığı ilk yazısında aşikar.

    Bu değerlendirmeler sadece bu iki yazı üzerinden. Bu insanın yazdığı altıbin sahifelik külliyatı var. Bunlarda açık ifadeleri var mı, yok mu araştırmacı bakar. Bütününe bakarak bir sonuca ulaşır.

    İşte Haşir Risalesi, baştan sonra ahireti anlatıyor. En küçük tenasühe yer var mı Allah aşkına. Yok.

    Dünya, kabir, mahşer yolculuğu olarak her yerde anlatıyor. Defalarca anlatıyor.

    İlim adamına yakışan, bütün delillerden sonra ulaştığı neticeyi açıklamak.

    Oda birilerini küçük görerek, küçük göstererek, küçümseyerek, yanlış, batıl izlemini vererek değil.

    Sizin değerlendirmeleriniz öyledir, kabul etmediğiniz zatın görüşü böyledir.

    İmam-ı Azam Ebu Hanife, i. Malik. İ. Ahmet b. Hanbel, i. Şafi vb. alimler gibi hareket ediniz, mesleğinizin muhabbetiyle hareket ediniz, haricilerin Hz. Ali’ye yaptığını Üstada yapmayın.

    Size, sizin konumuza yakışmıyor.

    Sizden istifade edecek insanları kendinizden kaçırmayın, nefret ettirmeyin, küstürmeyin.

    Saygılarımla.

    Zekeriyya KOCALAN
    http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/abdulaziz-beye-cevap-ustad-ve-reenkarnasyon.html

  2. Badıllı’dan Bayındır’a Said Nursi cevapları

    Abdülkadir Badıllı, delilleriyle birlikte ortaya atılan iddiaları bir bir çürütüyor
    Abdülaziz Bayındır’ın Said Nursi hakkında saptırıcı iddialarına cevapların yer aldığı bir yazıyı yayınladıktan sonra bir çok okuyucumuz Bediüzzaman’ın talebesi Abdülkadir Badıllı’nın da aynı minvalde cevabi yazısını hatırlattı. 2005 yılında yazılan yazıda Abdülkadir Badıllı, delilleriyle birlikte ortaya atılan iddiaları bir bir çürütüyor.
    İşte o yazı:
    (Muzır Mani’lere Zahir Bir Cevap)
    بِا سْمِهِ سُبْحَانَهُ
    وان من شئ الاّيسبّح بحمده
    Hazret-i Bediuzzaman Üstadımızın (R.A.): “Mühim ve büyük her bir umur-u hayriyenin çok muzır mani’leri olur.” hadis-i şerif içerikli ikazına göre; Risale-i Nur mesleği ve cemaatı aleyhinde bir çok sinsi ve habis faaliyetler, tahripçi girişimler olacaktır. Bu sinsi faaliyetler ve müfsit girişimler, bu işin başlamasından beri bir çok defalar olmuş ve olmaya devam edegelmiştir. Cenab-ı müellifin hayatında bir çok defalar bu tecavüzlü, ifsadkar tearruzlar vuku’ bulmuş, ama her defasında ebedi hüsranla hezimet-i fahişeye uğratılmış, rezalet kabristanına defnettirilmiştir.
    İşte ibret için bir-iki örnek:
    1. 1948-49 tarihinde, Afyon C. savcısı bazı donuk, zahirperest mollalara dayanarak, hz. Üstadın (aşağıdaki yazıda da görüldüğü gibi) -Haşa bin kere haşa!- peygamberlik hülyasında bulunmuş diye olan herzelerine karşı Bediuzzaman hazretleri şöyle demiştir:
    [… Risale-i Nur Kur’an’ın bir tefsiri olmasından ve her vakit nübüvvetin şeriatını tatbik eden; ve veraset-i nübüvvet ve [ العلماء ورثة الا نبياء ] hadisine istinaden biçare Said’i o irsiyette, o Kur’an hizmetinde değil (peygambere) bir benzemek belki sünnete ittiba’ etmek manasındaki ilmi ve ebcedi istihracını medar-ı mesulyet gören; hem تخلّقو ابأخلاق رسول الله manasını anlamayan elbette üç cihette yanlış etmiş. Zat-ı Ahmediye’nin (asm) güneşinden tereşşuh eden bir zerrecik nuruna mazhariyetini bir saadet telakki eden Said’in elbette yüzbin derece kendi haddinden tecavüz edip, ona (peygambere) kendini benzetmeye çalıştığını söyleyen divanedir, peygamberimize ittibaı ve sünnetine iktida manasını anlamamış.] (14. Şua, Hatalar Cetveli)

    2. Yine aynı manadaki iftira ve cehaletli isnadlara karşı şöyle cevap vermiştir:
    [Bunun bu iftira ve isnad ve hatasından العياذبالله derim. Böyle hiç kimsenin hatırına gelmeyen; ve bizi bilen hiç kmseyi kandıramayan isnadları, elbette kanun, siyaset ve idarenin haricinde bunda dehşetli bir mana hükmediyor ki; şeytanın da kimseyi inandıramadığı iftirayı ediyor] (Aynı eser)

    Afyon savcısından evvel, 1943′te Denizli hapis hadisesinde de, yine sayın savcı Nurların dosyasını aceleye getirip iki lise öğretmenine (biri tarihçi, biri de edebiyatçı) ehl-i vukuf diye incelettirmiş, bu iki cahil adam da benzer şeyler herzelemişlerse de öyle bir cevap almışlar ki yerin dibine yuvarlanmışlar. Denizli Ağır Ceza Mahkemesi de o cahilane raporu nazar-ı itibara almamış, Bediuzzaman hazretlerinin talebi üzerine dosyayı Ankara’ya yüksek bir ehl-i vukuf heyetine tedkik ettirilmek üzere göndermiştir. Bütün Nur risalelerinin gönderildiği bu yüksek ilmi heyetten gelen rapor, müsbet ve risalelerdeki medar-ı itiraz bütün noktalar kabul görmüştür. Tafsilatı görmek isteyenler, Mufassal Tarihçe-i Hayat – A.Kadir Badıllı, Cilt 2, Sh 1233-1236′ya bakabilirler.

    Evet, Risale-i Nur eserlerini ilk temel telif eserlerden başlasak tam yüz senedir Osmanlı ülkesindeki daha sonra Türkiye Cumhuriyetindeki ve alem-i İslam’ın tamamındaki ehl-i sünnet ve’l-cemaat uleması başta olarak, bir kısım müteassıb vahhabi uleması da görmüş, takdir ve tahsin eylemişlerdir. Ehl-i sünnetin icmaına ve sırat-ı müstakin olan akidesine muhalif hiçbir meseleye rastlanmamıştır. Ama buna rağmen zaman zaman cahil ve idraksız ve mana ve muradı kavrayamayan bazı nadanlar perde altında sinsice ve saf ve ma’sum bazı zihinleri bulandırmak gayesiyle çatlak sesleri de eksik olmamıştır, olmamaktadır. Her ne kadar “Her … na birer taş atsan, küre-i arzda taş kalmaz” kaidesine uyma gereği varda da, fakat biçare ma’sum bazı zihinlerin vesvese kapıp bulanmaması için kısa bazı cevaplar yayınlamak zarureti de doğmaktadır.

    İşte, Abdülaziz Bayındır adındaki şahıs, neffasati fil-ukad tarzında, hz. Üstad’ın mahz-ı hak ve hakikat olan bazı ifadelerini hem tahrif hem de hatalı yorumlarla gayr-ı murad bir zemine çekip bir takım vahi itirazlarda bulunmuş. Bu gerçekten nadanca itirazlarını da internette yayınlamış ve alakası olmayan bazı ayatlerin nakıs tercümelerine dayandırmıştır.

    Biz de çok kısa ve hakikatın özü olan cevabımızı internet kanalıyla yayınlamak mecburiyetinde olmaklığımızla barebar, şu hatalı zeminde vahi itirazlar yapan şahsa ve onun zihniyetinde olanlara çağrıda bulunuyor, diyoruz ki: “Gelin Türkiye’deki ehl-i tahkik ve münsif ulemadan bir ilim heyeti toplayalım. Ve umumun seyredebileceği bir geniş salonda, her kesin gözü önünde tartışalım. Özellikle bu ilmi heyet, ehl-i sünnet ve cemaat anlayışını iltizam etmiş ulemadan olması, yani ne şia, ne de vahhabi olmaması şartı göz önünde bulundurulmalıdır. Sadece Türkiye’deki ulemadan olmasın. İslam aleminden de ulema celbedelim.

    Evet biz bu ameliyeyi hazırız. Hazırız da, şartımız da şudur: Taraflar konuşacak, ulema heyeti raporunu hazırlayıp hükmünü verecektir. Bu hükme taraflar kayıtsız şartsız uyacak, hangi taraf mülzem kalırsa, öbür tarafa ram ve teslim olacaktır.
    Evet, hodri meydan, sümme hodri meydan !..

    Yoksa, kellim-kellim layefna kabilinden boşuna nefesimizi tüketecek durumda değiliz ve olmayacağız.

    Şu hususu da erbab-ı tahkik zatların nazarlarına şeksiz bir tarzda arzetmeliyiz ki; hz. Üstad Bediüzzaman Sad-i Nursi’nin (r.a.) ve telifatı olan risalelerinin mesleği, menheci, yolu, sırat-ı müstakim olan ehl-i sünnet vel cemaatın mesleğidir. Evliyayı inkar eden, ilham-ı hakkı reddeden, evliya kerametini kabul etmiyen, hatta bir cihette ruhların bakiliğini teslim etmeyen (ki onlara göre peygamber olsun, evliyalar olsun öldükten sonra maddi, manevi hiçbir fonksiyonlarının kalmadığını davranış ve vaziyetleriyle izhar etmektedirler) camid, yobaz vehhabilerin mesleğinden uzak olduğu gibi; ehl-i beyt muhabbeti namına kendi imam ve ayetullahlarına aşırı guluvv ile bir çeşit uluhiyet veren şiaların akidesinden de uzaktır. Şu ifrat ve tefritli iki guruhun anlayışlarıyla bir alakası münsabeti yoktur.

    Buna göre, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin müstakim mesleği ve akidesi olan Risale-i Nur yolunda, peygamberlerin kalb ve ruhlarına ilka olunan vahy-ı mahz hakikatını şeksiz kabul ettiği gibi, vahylerin bir hüccet ve burhanı olan hak ilhamlara da inanmamakta ve kabul etmememektedirler. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde geçen ( اَوْحى ) evha, ( اَوْحَيْنَا ) evhayna, ( اُوحِىَ ) uhıye, ( يُوحى ) yuha, ( نُوحِيهَا ) nuhıyha gibi tabir veifadelerin mutlak ekseriyeti peygambere inen sarih vahiyleri haber verdiği gibi; bunların bir kısmı da ilhamdan haber vermektedir. Hatta bal arısına (balı hazırlaması için) vahyedildiğini, yani ilham edildiğini ayet-i kerime ferman buyurmaktadır.
    Öyle ise, peygamberlik müessesesinin hakikati var olduğu gibi, peygamberlerin varisleri olan büyük ve nurlu ve hakkın ilhamına mazhar ve peygamberliği ispat eyleyen evliyaların da olması zaruridir, katidir, şekszdir. Bu hususta, ehl-i sünnet ve’l-cemaatın icma’lı akidesinin muhtasar ve öz beyanını hz. Bediüzzaman şöyle dile getirmiştir: [Velayet, bir hüccet-i risalettir. Tarikat, bir burhan-ı şeriattır.] (29. Mektup, 3. Telvih)

    İşte mesturiyet altında çevrilen ve Nur mesleğine ve Nurun hamelesi olan erkanlarına karşı gelişen umumî teveccühü kırmaya yönelik ifsatçı bir taarruza mukabil müskit cevabımızdır*:

    Bu günlerde vaki’ olan gizli ve sinsi taarruz, ilk ve yeni bir şey olmadığı gibi, onun kökü çok derin ve eskidir. Nur müellifi Üstadımız Bediüzzaman hazretleri hayatı boyunca benzeri hücum ve sinsi taarruzlara maruz kalmıştır. Bu perdeli habis hücumlar onun mübarek zatına ve nezih olan manevî şahsiyetine karşı vaki’ olduğu gibi; Nurun hameleleri olan kahraman, fedakar ve altun gibi halis, ihlaslı rükünlerine karşı da olmuştur. Nifakın bir çeşidi olan gizlilik perdesi arkasında yapılmış ve yapıla-gelmiş bedbahtça olan o iftiralı taarruzlar, yalan ve iftiradan mamul olduğu için, boşa çıkmaya ve hiçe bürünmeye hep mahkum olmuştur.

    Tekrarla kaydediyoruz ki, adı geçen sinsi ve iftiralı taarruzlardan Nur müellifi hayatta iken ihdas edilmiş birçok numuneleri vardır. Biz izahını mukaddemeye bırakarak özetini kaydettikten sonra, yani Nur müellifi dünyadan ayrılmadığı yıllarda uygulanmış olan geniş planlı hadiseye özetle dokunarak mevzua girmek istiyoruz.
    Sene 1947’nin ikinci yarısı, hz. Üstad Afyon-Emirdağ’da sürgün ve kalenderdir. Tek başına iki odalı ahşap bir evde hayat geçirmektedir. Zamanın Dahiliye Vekilinin direktifleriyle, öldürülmesi için iki-üç kez zehirler sinsi bir planla Üstad hazretlerine yutturulmuştur.[1] Daha sonra aynı senenin Kasım veya Aralık ayında, bedbaht bir memur, bedbahtın bedbahtı amirinden aldığı direktif ile bir iftiraname hazırlamış ve Emirdağ’ında yaşayan insanlardan (bir iki kişi de olsa) imza ettirmeye çok çabalamış, lakin hiç kimseye iftiranameyi imzalattıramamış, nihayet yırtıp çöpe atmaya mecbur kalmıştır. Bu hadisenin detayına girmeyeceğiz. Tafsilatı tarihçelerde olduğu gibi; Emirdağ Lahikası-1, sh.264’de de kayıtlıdır. Ayrıca bunun özeti, 26. Lem’anın 15. Ricasında da yazılıdır.

    Ve hz. Üstad dünyadan gittikten 3-4 yıl sonra, İ. İnönü Başbakanlığında kurdurulmuş hükümetin zamanında, Diyanet Riyaseti muavinliğine getirilen asker kökenli bir adamın taht-ı nezaretinde teşekkül eden bir heyetin uzun uzun düşünmeler neticesinde, zamanın Ankara İlahiyat Fakültesinin öğretim üyelerinden bazılarının katılımıyla hazırlanıp uygulanan iftiralı ve asılsız plan hadisesidir. Bu plan 1964-65 yıllarında uygulandı. Bu hadisenin de detayına girmeyeceğiz. Tafsilatını arzu edenlerin, Sebilurreşad dergisi sahibi merhum Eşref Edip Fergan’ın, olayı sıkıca ve derince araştırarak “Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil” adıyla kitaplaştırarak 1965’te yayınladığı esere bakmalarını tavsiye ederiz. Ayrıca 3 ciltlik “Mufassal Tarihçe-i Hayat” kitabi, 3. cildi sonlarındaki “Zeyl” bölümüne de bakılabilir.

    Hadisenin özeti şu: Sözde Mısır’da vefat etmiş, Osmanlı devleti, son Şeyh-ul İslamı merhum, Mustafa Sabri Efendi hayatta iken Üstad Bediüzzaman’ın yazdığı Risale-i Nur eserlerine karşı bir reddiye yazmış, hayatta iken neşretmemiş, vefatından sonra neşrini vasiyet etmiştir.

    İşte 1964-65 yılında bu aslı faslı olmayan hayalî reddiye, sahte isimli bir matbaada binlerce nüsha bastırılarak Türkiye’nin bir çok dindar halkının adresine postalanmıştır. Tabiki aslı yalan, faslı yalan olan o ma’hut kitap, müfsitlerin tasavvurlarının tam aksi ile, Risale-i Nur’a karşı rağbetleri kat kat uyandırmıştır. Her neyse…

    Daha sonraki yıllarda, o zamanlar doçent olan, Çetin Özek ve sözde Muğla İmam Hatip Müdürü imzasıyla yayınlanan iftiralı neşriyatlar takip etmiştir.
    VE BU SENE: 2005 YILI

    Evet, bu sene yine o eski ve iflas etmiş ifsat mekanizmasını harekete geçirmeye dair bazı teşebbüslerin sızıntıları görülmektedir. Lakin bu defa Risale-i Nur’la alâkaları olan bazı insanların eliyle o köhnemiş mekanizma çalıştırılmak istenmektedir. Hem bu defa hz. Üstadın aziz şahsiyeti ve Nur mesleğine taarruz olmakla beraber, daha çok Risale-i Nur’un en halis, en sadık ve en fedakar talebelerine ve hz. Üstadın en çok itimat ettiği ve has meşrebinin hameleleri olarak bizzat terbiye edip yetiştirmiş olduğu evlad-ı manevî ve âlicenap hizmetkârları olan Nurun büyük rükünlerine bir saldırı tarzında olmuş ve olmaktadır. Bu iftiralı taarruz dört koldan gelmekle beraber, eski ve müflis mekanizma merkezinin aynısından idare edilmekte olduğu anlaşılmaktadır. Yani bilerek veya bilmeyerek Risale-i Nur’la münasebetleri olduğu halde ifsat komitesinin tuzağına düşmüş görünmektedirler .

    Önce isimsiz, ünvansız, fakat sonra Abdülaziz Bayındır adıyla yayınlanmış tenkitli yazıya bakıyoruz. Bu yazı, sualli cevaplı bir eda ile hazırlanmış. Ancak suali de cevabı da aynı şahsın üslûbu olduğu anlaşılıyor. Yazı, bir vahhabî yobazlığı ve taklitçiliğiyle yazılmıştır. Aslında benzeri tenkitli yazılara cevab vermek abestir. Zira, aslı faslı belli olmayan, kimlerin tarafından hazırlandığı anlaşılmayan meçhul keyfiyetli tenkitler (yukarıda arzolunduğu gibi) mide bulandırmaya ve saf ve masum zihinleri idlal etmeye ma’tuf iblisâne bir harekettir. Eğer saf zihinlerin teşviş kaziyesi olmasaydı ve hz. Üstadın Emirdağ Lahikası-1 kitabında kendini bildirmeden tenkit yazısını Üstad hazretlerine yollayan meçhul şahsa, hz. Üstad da cevap vermemiş olsaydı, biz de cevap vermeye değer görmezdik. Her ne ise…

    İşte, mezkur tenkit yazısında herzeledikleri sözlerinden birkaç numune verdikten sonra, cevaplarımızı yazacağız. İşte bakınız bu iki yazıda:
    1. Hazret-i Üstad Bediüzzamanın Doğu Beyazıt’ta Şeyh Muhammed-i Celalî’nin medresesinde usulen yirmi senede tamamlanabilen ilimleri üç ay zarfında bitirdiğine itiraz eder.

    2. Bediüzzaman’ın görmüş olduğu rü’yada Peygamberimizin ziyaretiyle müşerref olduğunda, ilim talebinde bulunduğu, Peygamberimiz (asm) ise, kendisine “ümmetinden sual sormamak şartı karşısında ilm-i Kur’an’ın ta’lim edileceğini” müjdelemesi meselesine itirazları olmuş. Ve bir sürü alakası olmayan ayet meallerini getirerek: “Peygamber kimseye ilim veremez” demiş. Ve gösterilen rü’ya gerekçesini doğru bulmadıklarını yazmışlar ve bu inanç, “halkın hurafelere olan inancı cinsindendir” demişlerdir.

    3. Bediüzzaman’ın 14 yaşında iken, medrese ilimlerini bitirmiş olduğuna itiraz ederek; “Çünkü bu, Tarihçe-i Hayatında: ‘15-16 yaşlarına kadar ma’lumatı sünûhat kabilindeydi’ ifadesiyle çatıştığını” ileri sürerek itirazları olmuş ve sünûhat ile ilim olmaz demişlerdir.

    4. Hz. Üstadın 1. Şua’ risalesinin 24. ayetinin tahlilinde تنزيل الكتاب cümlesi münasebetiyle kaydetmiş olduğu açık ve bahir hakikate itiraz içinde iftiralı bir tahrif tarzına çevirip: “Kur’an’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor” diye yazmış… Ve devamında: “Peygamberlik; ve Risale-i Nur’un Kur’an’dan önemli olduğu” iddiası hz. Üstada bedbahtça isnat edilmiştir. (Az sonra cevap vereceğiz.)

    5. İmam-ı Ali’nin Celcelutiye Kasidesinde: وبالآية الكبرى امني من الفجت cümlesini şu müfteri-i meçhul kendi karanlıklı kafasına göre manalandırarak, İmam-ı Ali Risale-i Nur’dan medet istemiş diye herzelediği gibi, daha benzeri bir çok iftiralarda bulunmuş!..

    6. Nurcuların Kur’an okumadıklarını, Kur’an’a ehemmiyet vermediklerini, Kur’an yerine Risale-i Nur’ları okuduklarını yazmış!.. (Yazmış ama, münafıkane iftira etmiş, kezzabane yalan söylemiş.)
    Bu altı maddeyi şu şahsın bir çok iftiralı kezzaplıkları içinden seçip aleme ibret numunesi olarak kaydettim. Bu kezzaplıkları biiznillah tarûmar edecek cevaplarını vermeye başlıyorum.

    1. İşte şahsın birinci iftira ve isnadının cevapları:
    Hz. Üstadın hayatında görülmüş, bütün Şark vilayetleri şahitliğiyle, pek çok ulemanın tasdikiyle, tasdik imzalarıyla ispatlanmış, ondan dolayı Üstada başlangıçta halkça “Molla-i Meşhur”, daha sonraları da “Bediüzzaman” lakabı verilmesine sebep olmuş harika halidir. Yani, sarf ve nahiv gramerinden olan “İzhar’’ kitabından sonra üç ay içinde, dini ilimlerin temeli olan seksen kadar metin kitapları okuyup anlayarak bitirmesi hadisesidir. Bu üç aylık harika hadiseden sonra, iki sene Doğu vilayetlerinin, bir çoğunu dolaşarak, meşhur ulemaların ziyaretlerini yapıp, şu nail olmuş olduğu mazhariyetin hakikat olup olmadığı hakkında kendini bir çok imtihanlardan geçirmiştir. Şark vilayetlerindeki en meşhur ve en seçkin alimlerin takdir ve tasdiklerini almıştır. Doğu Beyazıt’ta tahsilini bitirdiği sene, yaşları ondört olduğunda hiçbir şek ve şüphenin yeri yoktur. Şu iki senelik seyahatlerden sonra yaşları onbeşi geçince, buluğ çağına geldiğinden mi, başka sebepten mi tam bilinmeyen bir nedenle eski sünûhatlı ve coşkulu zihni, bir tevakkuf devresi geçirmiştir. Yani, imtihanlarda kendisine tevcih edilen sorulara hemen ve derhal cevap vermesi hali bir derece kayıp oluvermiş. Bunun üzerine o da, Bitlis’te iki sene zarfında vali Ömer Paşanın konağında ilm-i kelam, tefsir ve hadis gibi ulûm-u âliye denilen maksud ilimlere dair kırk kadar metinleri hıfzeyledi.

    Daha sonra Van’a geçti. Van valisi Hasan Paşa, sonra Tahir Paşanın konağında kalırken, bir medrese açarak ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Aynı zamanda asrî ilim denilen kimya, astronomi, coğrafya ve saire gibi kitapları da okuyarak hıfzına almaya koyuldu.

    Daha sonra, 1908 başlarında İstanbul’a gitti ve son derece meşhur, sabit ve garip olan “Her çeşit ilimden herkesin kendisinden sual sorabileceklerini, ama kendisinin sual sormayacağını” ilan etti.[2] İki ay boyunca her çeşit ilimden sualler kendisine soruldu ve hepsine doğru cevaplar verdi. Bunun üzerine İstanbul uleması da onun bediüzzamanlığını kabul ve tasdik etti.

    Ve 31 Mart olayında kendisi de Divan-ı Harp mahkemesinde muhakeme edilerek isticvab edildi. Gerek Divan-ı Harpte yaptığı kahramanâne müdafaaları sırasında, gerekse emraz-ı akliye hastanesi baştabibi ile yaptığı konuşmada şu üç aylık tahsil hadisesi ve her çeşit suallere doğru cevaplar vermesi meselesini şöyle ifade etmektedir:

    [… Şâz olarak istidâd-ı zamanın fevkinde çok kimseler gelip gitmiş. Nas ibtida onlara cünun veya abes isnadından sonra, sihir veya harikaya hamletmişler. Birinci ve ikinci noktanın mabeyninde olan tezat, cinnetime hükümeden zevatın delil ve müddealarında olan tezada imadır. Zira ef’alleriyle demişler: “Divanedir, çünkü her mesâil-i müşkileye cevap veriyor. Böyle delil getiren delidir.]

    Yine aynı yazısında: [Hem de “İzhar” dan sonra, üç mah ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi davet eder: Ya hilaftır; halbuki ekser Kürdistan bunun sıdkını bilir…] (Osm. Asar-ı Bediiye, 2. baskı, sh.750-754)

    Müellifin bu alenî, aşikâr ve tereddütsüz ifade ve beyanları “Divan-ı Harb-i Örfî ve Said-i Kürdî” eserinde kayıtlı olup bu eser, 1909 ve 1911 de iki defa tab’edilip aleme yayınlanmış ve bu eseri herkes görmüş, okumuş, hiç kimse itiraz etmemiştir. Demek ki hadise kat’idir, şeksizdir .

    2. İkinci itiraz maddesinin cevabı:
    Şahsın, Üstad Bediüzzaman hazretleri 12-13 yaşlarında iken babasının evinde görmüş olduğu rü’ayada Peygamberimiz hazret-i Muhammed’ (asm) den ilim talebinde bulunduğuna…ilh. dair olan olaya, son derece kaba, camid ve hissizcesine itirazına karşı cevabımız şudur ki:
    Bediüzzamanın 1919’lardan başlayıp şimdiye kadar yazıla-gelen bütün tarihçelerinde rü’ya olayı kayıtlıdır, kimse de itiraz etmemiştir. Rü’ya olayını kayıt eden tarihçeler, “Bediüzzamana ilmi Peygamber verdi” dememiştir. Sadece Peygamberimiz Kur’an ilminin verileceğinin müjdesini vermiştir. Müjdelenen ilmi veren, elbetteki ancak Allah’tır. Hal böyle iken, soru ve cevapları (ifsad niyetiyle) hazırlayan meçhul ve muhtefî şahıs mesele hakkında Kur’an-ı Kerimin (mevzu ile hiç ilgisi olmayan) ayetlerinden tercümevari kuru ve ruhsuz bazı mealleri fuzulice sıralamış, yani abesle iştigal etmiştir.

    Ruhların bakiliğine inanmadığı anlaşılan meçhul şahıs, yobaz bazı vehhabîler tarzında peygamberler ve evliyanın vefatlarıyla alakalarının ve izn-i ilahiyle olan ilgili bazı tasarruflarının büsbütün kuruyup kesildiğine zahip olduğu anlaşılmaktadır.
    Evet, peygamberliği ve delilleri olan mucizeleri, evliyaya da velilik ve kerametleri bahşeyleyen; ve ulemaya hakikî hakikat ilmini, sanat kâşiflerine buluş ilhamını veren elbette ancak Allah’tır. Ve bu mu’cizeler veya kerametler, peygamberler ve evliyaların sadece maddî ve dünyevî cesetleri ile alakalı değildir. Ruhları ve misalî olan manevî cesetleriyle de alakadardır. Bunun yanında Allah’tan gayrı kimsenin bilmediği gayb ilminin bazı köşelerini peygamberlerinden ihtiyar eyleyip seçtiği bazılarına bildirdiğini Cinn süresi 27-28. ayet-i kerimeleri haber vermektedir. Demek ki, Peygambere (asm) Allah’ın bahşeylediği harika mu’cizeler gibi, gaybın bazı kısımlarına ıttlılaı da i’ta eylediği vakidir. Ve özellikle Peygamberimizin (asm) izinden şaşmadan yürüyen büyük ruhlu bazı evliyasına da mu’cizelerin bir çeşit delilleri olan keramet in’amlarından nasip ettiği kat’idir.

    Kaldıki, rü’ya aleminde görülen vakı’alardan bazılarının şehadet alemi ile yakın alâkası vardır. Hz. Yusuf aleyhisselamın rü’yaları tabir etme ve te’vil marifetine mazhariyetiyle rü’yalar, şahısların hal ve vaziyetine göre değişikliklerinden gayrı, boş manasız ve te’vilsiz bir olay değildir. Binaenaleyh rü’ya aleminde görülen hadiseler, şehadet alemi olan uyanık halinin ölçüleri ile ölçülemez. Rü’yada insan, bazen bir saat içinde gördüğü işler, konuştuğu sözler, uyanık aleminde onları belki bir senede de yapamaz, bitiremez .

    Bu hakikata binaen, farz-ı muhal olarak diyelim: Bediüzzaman hazretleri rü’yada Resulullah Efendimizin Kur’an ilminden ders almak suretiyle öğrenim yaptı. Rü’ya alemi bir nevi ruh alemi olduğu için, o alemde bir-iki saat zarfında elde edilen ilim, öğrenilen dersler uyanık aleminin belki birkaç senesini içine almış olabildiği için, Resulullah Efendimiz Bediüzzamana Kur’an ilmini ders vermiştir denilse, vahhabî yobazlarından gayrı ehl-i sünnetin bütün ulemasınca kabul edilen bir keyfiyettir.

    3. Mu’terizin üçüncü maddedeki fuzûli itirazına cevabımız:
    Evet, Bediüzzamanın mübarek yaşları henüz ondörde ulaşmış iken, Doğu Beyazıt’ta Şeyh Muhammed-i Celalî hazretlerinin medresesinde üç ay zarfında medresede okutulan tüm dinî ilimleri içeren metinleri okuyup bitirdiği için, hocası medrese ilmini bitiren Bediüzzamana sarık-cübbe giydirerek değil, müntehî olduğunu belgeleyen icazetnâmesini yazıp vermiştir.[3] Bu hadise ise hicri 1309, rumi 1308 senesinde olmuştur. Hazreti Üstadın doğumu rumi 1293 olduğuna göre icazeti aldığı gün, yaşı tam ondördü doldurmuştur.
    Şu maddedeki tenkit ve itirazların cevapları kısmen birinci maddenin cevabı içerisinde verilmiş olduğundan oraya havale edildi.

    4. Şahsın dördüncü maddedeki itirazına cevabımız:
    Hazreti Üstad, 1. Şua’ risalesinin 24. ayetinin tahlili münasebetiyle yazdığı ek izahta; bu cahil itirazcının demagojilerle başka ve muharref bir şekle soktuğu ve öylece itirazlarına serrişte etmiş olduğu ibarenin aslını aynen yazıyorum:
    [Üçüncü nokta: Risale-i Nur baştan başa ism-i Hakim ve Rahim’in mazharı olduğundan bu üç ayetin (Yani: Zümer, Casiye, Ahkaf surelerindeki üç ayet) ahirleri ism-i Hakim ile ve gelecek yirmi beşinci dahi Rahman ve Rahim ile bağlamaları münasebet-i maneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i maneviyeye binaen deriz ki تنزيل الكتاب cümlesinin sarih bir manası Asr-ı Saadette vahy suretiyle Kitab-ı Mübinin nüzulü olduğu gibi; mana-i işarisiyle de, her asırda Kitab-ı Mübinin mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarikıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzûl ediyor diyerek, şu asırda bir şakirdini ve bir lem’asını cenah-ı himayetine ve daire-i harimine bir hususi iltifat ile alıyor.] (Şua’alar Envar-ı Neşriyat, sh.711)

    Şimdi gelin bakın ki, kasıtlı tahrifçi demagojisiyle, ya da basiretsiz cehliyle hazreti Üstadın ifadesini, yazısının üst metininde nasıl bozarak veriyor. Aynısını alıyorum.
    [Kur’anın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte iniyor.] deyip dipnotta da aynı metni veriyor ise de, kırparak veriyor. Yani: metindeki تنزيل الكتاب من الله العزيز الحكيم ayet cümlesini vermeden ve arkasını da getirmeden veriyor.
    Yazısının ikinci sahifesindeki metin kısmı şöyle devam ediyor: [Bu sözün açık anlamı Asr-ı Saadette Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi, her asırda o Kur’an’ın arşdaki yerinden ve manevi mu’cizesinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri iniyor.]

    Bu cümlesinin altında da şöyle bir yorum getirmiş:
    [Yani Risale-i Nur, Kur’an’ın indirildiği yerden vahy suretiyle inmesi gibi inerek, Kur’anın gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini getiriyor.]
    İşte gelin bakın ki, hz. Üstad Bediüzzamanın sarih ve açık ifadesinin devamı ve kastettiği meramı ve Kur’anın işarî manasındaki maksadı ne olduğu iki sahife sonra gelen tahlil kısmında olduğu halde, o, oralara bakmayıp kendi reyi ile alakası olmayan yorumlarla, amma kasdî bir ifsad niyetiyle yorumlamıştır. Hz. Üstadın o sahifedeki ifadesi mealiyle şöyledir:
    [ تنزيل الكت من الله العزيز الحكيم ayet cümlesi harflerinin ebcedî değerine göre sayısının toplamı 1342 ederek, (miladi 1926) Risale-i Nur’un büyük ve nurlu risalelerinden Mu’cizat-ı Ahmediye ve Mu’cizat-ı Kur’aniye isimlerinde olan iki risale, bu tarihten az sonra te’lif edilip yayınlanmaları tarihi olduğunu ve ayet cümlesinden yalnız تنزيل الكتاب kelamı 951 ederek, Risalet-ün Nur’un ebcedî makamı olan 948’e üç farkla tevafuk etmektedir. Bu üç farkın sırrı ise, Risalet-ün Nur’un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur’an’ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünûhat ve istihracat-ı Kur’aniyedir.] (Şua’alar sh. 714)

    İşte Bediüzzamanın: [تنزيل الكتاب من الله العزيز الحكيم cümlesinin sarih bir manası Asr-ı Saadette vahy suretiyle Kitab-ı Mübinin nüzûlu olduğu gibi, mana-i işarisiyle de her asırda o Kitab-ı Mübinin mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarikiyle gizli hakikatkarı ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor…ilh.] ifadesinin ne olduğu gayet açık ve net olarak ortadadır.
    Amma gel görelim ki; şu şahıs, elhannas gibi saf zihinlere şüphe verdirmek gayesiyle Üstadın bu ifadesini alakası olmayan sözlerle manalandırıyor. Evet bu şahıs üç paragraf üstte kayıtlı olan muzlim yorumundaki, “Kur’an’ın indiği yerden Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi inerek…ilh.” tarzında olan kerih, rezil ifadelerle hz. Üstadın ifadesi arasında hiçbir münasebet ve alaka yoktur.

    Hz. Üstadın üstteki ifadesinden evvelki olan ifadesi şunu söylüyor:
    “تنزيل الكتاب من الله العزيز الحكيم cümlesi evvela ve bizzat ve hiç şüphesiz Asr-ı Saadette vahy suretiyle nazil olan Kur’an’a bakar. Fakat işarî manasıyla da her asırda o Kitab-ı Mübinin arşlı olan mertebesinden ve manaya bakan mu’cizeliğinden feyz ve ilham yoluyla onun gizli hakikatleri[4] ve hakikatlerinin bürhanları (hüccet ve delilleri) iniyor, nüzul ediyor. İnme ve nüzûl etme Kur’an’ın arşa mensup olan mertebesindendir.” diye gayet açık ve en gabi insanların da rahatlıkla anlayacağı bir ifadeyle söylüyor. Yobaz münekkidin iftiraen kaydetmiş olduğu “Risale-i Nur Kur’an’ın indiği yerden, Kur’an’ın vahy suretiyle inmesi gibi inerek…ilh.” diye bir şey demiyor. Ve hz. Üstadın ifadesi böylesi bir herzelemekten uzaktır, müberradır. Veyl, binler veyl, cehlin, fitnekârlığın, yobazlığın anlayışına!..

    5. Şahsın beşinci iftiralı tezvirine karşı cevabımız:
    Şahs-ı müfterinin dördüncü maddedeki kabih bühtanında olduğu gibi, bu tezvirkâr iddiası da yalanın yalanı, iftiranın iftirasıdır ki demiş: “Nurcular Kur’an okumuyor, ona ehemmiyet vermiyor. Kur’an yerine Risale-i Nur okuyorlar.” diye öyle fahiş, öyle rezil bir iftira etmiş ki, şeytan-ı lâin dahi bundan utanır.
    Biz bu iftiranın cevabı olarak 1930’larda vaki olmuş benzeri münafıkane bir iftiraya karşı hz. Üstadın, planı çevirenlerin ağızlarına taşla vururcasına olan celalli cevabını bu makamda kaydetmek istiyoruz.

    (29. mektubun üçüncü kısmının ikinci meselesinden) [Sözler namındaki yazılan risaleler, Kur’an-ı mu’ciz-ül beyanın bir nevi tefsir-i hakikisi olduğu ve o tefsirin te’lifinde merci’ ve me’haz ve hakiki üstad ve tam rehber sırf ayat-i Kur’aniye olduğu; ve fakir ve aciz bu müellifin hissesi onda sırf bir tercüman olduğu; ve doğrudan doğruya o risaleler Kur’an’ın hakaikı ve o hakaikin bürhanları olduğu ve Kur’an’ın elinde bir kılınç hükmünde olarak, o kal’a-i kudsiyeye gelen tehacüme karşı davranan ve manen Kur’an’ın manası ve layenfek ondan gelmiş manevi bir cüz’ü olduğunu; ve bütün kuvvetleriyle o Kur’an’a bakar ve işaret ederler. Ve onu hedef ittihaz ederler. Ve ayatından gelen sünûhat ve ilhamat olduğunu ve müellifinin ihtiyar ve iktidarının pek fevkinde bir tarzda olduklarını mükerreren ispat edip beyan ettiğimiz halde; Kur’an namına ve Kur’an hesabına rakabetkârane bunlara (Risale-i Nur’a) bakmak ve onlardaki i’caz-ı Kur’an’dan in’ikas eden cilvelerini Kur’an’ın hakiki i’caziyle muvazene etmek ve rakabetkârane onların sukutunu ve kesadını ve çürüklüğünü arzu etmek elbette Kur’an’a sadakat değildir. Çünkü Kur’an’ın elindeki kılıncı Kur’an’a çevirmek ve Kur’an’ın sadık hizmetkarını Kur’an’a karşı mübareze vaziyetini vermek; ve Kur’an’dan gelen ve Kur’an’ın nurundan ve mizan-ı i’cazında bulunan nurlarını Kur’an’a karşı muvazene etmek, elbette bir hıyanettir ve bir cinayettir.] (Yazma 29. Mektup sh.34)

    Evet, bence hz. Üstadın bu cevabı ve onun devamı, bütün fitnecilerin, desisecilerin, ya da dini bilmiyen yobazların yalan dolan dedikodularına karşı kafi ve vafi bir cevaptır. Başka bir şey yazmaya da gerek yoktur. Fakat bir tetimme nevinden olarak şu hakikatı da ehl-i insafın nazarına arzetmek isteriz ki; Türkiye’de Kur’an’ı en çok okuyan ve ona en çok hürmet eden Risale-i Nur talebeleri olan NURCUlardır. Bu hakikatın şahit ve delili; Türkiye’nin her tarafında her kasaba ve köyünde binlerce bulunan nur dershanelerinde her zaman özellikle üç aylarda okunan Kur’an’dır. Hergün her bir nurcu Kur’an’dan bir cüz’ okumak suretiyle (amma hassaten üç aylarda) hergün Türkiye genelinde yüzlerce hatim indirilmektedir. İçinde bulunduğum Urfa’nın birkaç cemaatinden biri olan “Zehraiye” Camiine gelen cemaat (evet yalnız bu cemaat olarak) hassaten üç aylarda hergün dört-beş hatimle beraber Mevlid, Regaib, Mi’rac, Berat ve Kadir gecelerinin her birinde en az dörder-beşer hatm-i Kur’an yapılır. İşte buna göre, Risale-i Nur talebeleri kadar Kur’an’ı okuyan hiçbir cemaat yoktur. Varsa gösterilsin.

    6. Ve biçare şahsın altıncı[5] sehvine karşı cevabımız:
    Düzmeceli cehalet-perver itirazcının bir tenkidi de, İmam-ı Ali (ra) Celcelutiye kasidesindeki وبالآية الكبرى امني من الفجت münacatına ve hz. Üstadın bunu şerh ederek içindeki sırlarını ve işarî manalarını izhar etmesine son derece cahilane ve camidane itirazları şeklindedir. Bakalım hz. Bediüzzaman bu mevzuda ne demiş görelim. Daha sonra mu’terizin fuzuliyane tenkitlerine gelelim. İşte hz. Üstadın Kastamonu’da 1939’larda yazdığı Sekizinci Şua risalesinde; kelimelerin çoğu Süryanîce olan ve bazı Kur’an surelerinin isimleri ve bir kısım ayetlerin şefaatleriyle yapılan niyaz ve münacatlarından ibaret olan İmam-ı Ali’nin Celcelutiye kasidesini ele almış, kasidedeki بحق تبارك ثم نون وسا ئل deyip başlayan sureler ismini tadat ettiği yerden devam edip giden tarz-ı ifadesinden ve bu ifadelerin telmihatından olan ve müstetbeatut-terakib ve maarîzul- kelam denilen o kelamın gizli bölmelerinden anlaşılan manalarla, Risale-i Nur’un te’lif tarzına ve sırasına işaret ettiğini ehline ispat ederek yazmış. Ve 53 senedenberi bu risale ile beraber benzeri sair risalelerle birlikte herkesin, bilhassa Diyanet Başkanlığındaki bir çok hocaların eline geçtikleri halde hiç kimse itiraz edememiş, mahkemelerden de beraat kazanmışlardır. Hz. Üstad bu risaleden evvel, Isparta’nın Barla nahiyesinde 1933’lerde yazmış olduğu 28. Lem’anın birinci bölümünde Celcelutiye kasidesindeki esrarı ve ebcedi, cifri ve riyazi işaretlerini fevkalade ilmî bir meharetle kaydedip yazdığı için, bu Sekizinci Şua’da Celcelutiye’yi bir başka uslupla te’lif etmiştir.

    İşte biz Sekizinci Şua’daki mevzu ile alakalı bir paragrafı kaydedecek ve sonra mu’teriz ağaya döneceğiz.
    Evet وبالآية الكبرى cümlesi (Arabi 29. Lem’aya da baktığını ispat etmiş) […Sair işaretin karinesiyle hem Mektubat’tan sonra Lam’alar’a başka bir tarz-ı ibare ile ima ederek Lem’alar’ın en parlağının te’lifi dehşetli bir zamanda ve hapis ve idamdan[6] kurtulmak ve emniyet ve selamet bulmak için mana-yı mecazî ve mana-yı işariyle Hazret-i Ali (ra) kendi lisanını büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal ederekوبالآية الكبرى امني من الفجت Yani “Ya Rab beni kurtar, eman ver” dua etmesiyle…] (Şua’lar, Envar Neşriyat, sh. 128)
    Ayrıca 8. Şua’ risalesinin te’lifinden sonra 1943’te Denizli hapsi hadisesi, Yedinci Şua olan Ayet-el Kübra’nın gizli tab’ı zahiri sebep olduğu için, onun başına koyduğu bir tarif yazısının dip notunda da İmam-ı Ali’nin bu duasının bir kerametini kaydetmiştir. Dip not aynen şöyledir: [Evet İmam-ı Ali (ra) Ayet-ül Kübra hakkında verdiği haberi Denizli hadisesi tasdik etti. Çünkü bu risalenin gizli tab’ı hapsimize bir vesile oldu. Ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikatının galebesi, beraat ve necatımıza ehemmiyetli bir sebep oldu. Ve İmam-ı Ali’nin (ra) keramet-i gaybiyesini körlere de gösterdi ve hakkımızdaki وبالآية الكبرى امني من الفجت duasının kabulünü isbat etti.] (Şualar sh.99)

    Elhasıl: Bu mevzularda hak, adalet ve hakikat adına araştırma yapmak istiyen bir insana, 28. Lem’a ile 8. Şua risalelerini tamamen okumak şart ve lazımdır. Ta ki, hz. Üstadın: “İmam-ı Ali’nin verdiği haber…” veya “İmam-ı Ali’nin tesmiyesiyle…” ve saire gibi ifadelerinin ne olduğu anlaşılabilsin. Yoksa mu’teriz-i muçhulun; [Adını İmam-ı Ali’nin verdiği…] ve [İmam-ı Ali nin şefaat dilediği…] ve [Risale-i Nur’un kurtarıcılık yaptığı…] gibi iftiralı yorum ve kezzabane tahrifkar sözleri elbette cehennemi boylattıracağı muhakkaktır.

    [1] Zehirler hadisesi Üstadın bizzat Emirdağı hayatında yazmış olduğu birkaç mektubunda kayıtlı olduğu gibi, hayat tarihçelerinde, özellikle Mufassal Tarihçe-i Hayat eserinde tafsilatıyla yazılıdır.

    [2] Hadise hakkında Üstad Bediüzzaman hazretlerinin eserlerinin birkaç yerinde kısa beyanları vardır. Mesela; 22. Lem’anın sonlarında: “…Ve hürriyetten evvel İstanbul’da hem ulemayı ve hem de mekteplileri münazaraya davet edip kendisi hiç sual sormadan suallerine noksansız olarak doğru cevap veren …” Aynı hadise için Emirdağ Lahikası-1 kitabı sh.55’te biraz daha izahat vardır.

    Ve o günlerde İstanbul’da bulunmuş, bizzat hadisenin şahidi olmuş ve bu konuda beyanat vermiş bir çok alim insanların ifadelerinden numune için yalnız bir kaçını zikrediyoruz: Kardeşi Molla Abdülmecid; imam, hatip ve mevlüthan hafız Ali Rıza Sağman; Temyiz Mahkemesi (Yargıtay) eski reislerinden Ali Himmet Berki, Ord. Prof İsmil Hakkı Uzunçarşılı, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, gazeteci Eşref Edip Fergan, Sait Şamil, Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülgen, Sıtkı Tekeli ve saireler. (Not: İsimleri yazılan bu zatların beyanatları Bediüzzaman Said Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayat – A. Kadir Badıllı, 2. Baskı, sh.177- 202’dedir, bakılabilir.)

    [3] Son Devrin İslam Akademisi Dar-ul Hikmet-il İslamiye, Sadık Albayrak, sh.215. Bu kitapta hz. Üstadın Dar-ül Hikmet’e a’za olarak alındığı günlerde, öz geçmişi hakkında vermiş olduğu malumat içinde, mezkûr icazetnameden söz etmektedir.

    [4] Ehl-i tahkik olan bütün ulema, Kur’an’ın bitmez, tükenmez bir manalar denizi olduğunda ve her asırda şeriat ahkamı ve açık naslar dışında o asırlar ehline yeni manalar ifaza ettiğinde müttefiktirler; Kur’an Allah kelamıdır. “Denizler mürekkep ağaçlar kalem olsa yazsalar, yine Kur’an’ın manalarını bitiremezler” diye olan ayet de aynı hakikata işaret etmektedir.

    [5] Bu altı düzmeceli iftiraname sahibinin altı sahifelik yazısında altı tane saldırı, iftira veya cehli var değildir, belki altmıştan fazladır. Bu altılar medar- i ibret birer numunedirler.

    [6] 1935 yılında idama mahkum etme planıyla, Isparta, Antalya, Van ve Muğla’dan 120 mazlumu Isparta’da toplayıp sorgulamalarından sonra, Eskişehir hapishanesine götürüldükleri zamanda en ağır bir vaziyette iken 27, 28 ve 29. Lem’alar risaleleri telif edildiler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.