Bediüzzaman maaş ve ihsân-ı şahâneyi red ediyor

Bediüzzaman, Şarkın iki büyük ihtiyacı olduğunu ve bunların birincisinin millî birlik ve beraberlik, ikincisinin de dinî ilimlerle birlikte medeniyetinin inşâsında mühim rol oynayan fen bilimlerini öğrenmekten geçtiğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle Şark vilayetlerinin eğitim meselelerini görüşmek için İstanbul’a gelmişti. Hatta Doğu’nun hastalığının cehalet olduğunu, cehaletin ise marifet (ilim) ile tedavi edileceğini söylüyordu. Bu hastalığı ve tehlikeyi halifeye(II.Abdülhamid’e) direk iletmek için onunla görüşmek istemişti. Ancak padişahla bizzat görüşmek mümkün olmadı. Fakat araya giren paşalar Bediüzzaman’ı dinlemiş, âdetleri üzere, ihsân-ı şahâneden vaatler, teminatlar ve hediyeler teklif etmişlerdi. Bediüzzaman ise; “Ben maaş dilencisi değilim, maksadımı te’hir ve maaşı tacil etmek ne hikmete mebnidir.”[1] diyerek teklifi reddetmişti. Meselenin detaylarını eserlerinden takip edelim:

Sual: “Neden hüsnüzannımıza suizan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi, Jön Türkler sizi kendilerine ram ve müdaheneci edemediler. Zira, seni hapis ettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin, merdane çıktın. Hem, sana büyük maaş vereceklerdi; kabul etmedin. Demek, sen onların taraftarlığı için demiyorsun. Demek, hak taraftarısın.”

Cevap: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsnüzannınızı kabul etmem. Zira, bir müfside, bir dessasa da hüsnüzan edebilirsiniz; delil ve akıbete bakınız.”[2] Bediüzzaman devam ediyor: “Dersaadet’e geldim. Saadet tevehhümüyle, o vakitte şimdi münkasım olmuş, şiddetlenmiş olan istibdatlar Merhum Sultan-ı Mahlûa(II.Abdülhamid’e) isnat edildiği hâlde, onun zaptiye nazırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim.”[3] Tımarhaneyi kabul ettim ve Kürdlüğü lekedâr etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsân-ı şahâneyi kabul etmedim.[4] Bu hadiseler yaşanırken Bediüzzaman tımarhaneye gönderiliyor. “Tımarhaneden ikide bir çıkartılıyor, maaş, rütbe tebşir ediliyor. Hazret-i Said, “Ben memleketimde mektep medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka bir şey istemem” diyordu. Tabir-i aher ile Bediüzzaman iki şey istiyordu: Vilâyat-ı Şarkiyenin her tarafında dinî mektepler, medreseler açtırmak istiyor ve başka bir şey almamak istiyordu.”[5]

Bediüzzaman’ın devr-istibdatta tımarhaneden sonra tevkifhanede iken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa ile muhaveresi:

Zaptiye Nazırı: “Padişah sana selâm etmiş, on altun (bin kuruş) da maaş bağlamış. Sonra da memleketine döndüğün vakit o maaşı yirmi-otuz lira yapacak. Ve bu seksen altunu da ihsân-ı şahâne olarak sana göndermiş. Hem sana selâm ediyor.” dedi.

Ben cevaben: “Ben maaş dilencisi değilim. Bin lira da olsa kabul etmem. Kendim için gelmedim, memleketim için geldim. Hem de bu bana vermek istediğiniz, hakk-ı sükûttur.”

Nazır: “İradeyi reddediyorsun. İrade reddolunmaz.”

Cevaben dedim: “Reddediyorum; tâ ki padişah darılsın, beni çağırsın. Ben de doğrusunu söyleyeyim.”

Nazır: “Neticesi vahimdir.”

Cevaben: “Neticesi deniz olsa, geniş bir kabirdir. Hem de İstanbul’a geldiğim vakit hayatımı rüşvet getirmişim; ne isterseniz ediniz. Bunu da ciddî söylüyorum. Ben isterim ki, ebna-i cinsimi(insanları) bilfiil ikaz edeyim ki; devlete intisap hizmet içindir, maaş kapmak için değildir. Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatiyledir. O da hüsn-i tesir iledir. O da hasbîlikledir. Bu da garazsızlık, o da ivazsızlık(bedelsiz), o da terk-i menafi-i şahsî iledir. Binaenaleyh, ben maaşın kabulünden mazurum.”

Nazır: “Senin memleketine neşr-i maarif olan maksadın meclis-i vükelâda[6] derdest-i tezekkürdür[7].”

Cevaben: “Acaba, maarifi tehir, maaşı tacil(acele) edersiniz, ne kâide iledir? Menfaat-i şahsiyemi menfaat-i umumiye-i millete tercih ediyorsunuz!” Nazır hiddet etti. Ben dedim: “Ben hür yaşamışım, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Şark’ın dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez; nafile yorulmayınız. Beni nefyedin, Fizan olsun Yemen olsun, razıyım. Siz de pînedûzluktan(eskicilikten) ve yamalıkçılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.”

Nazır: “Ne demek istiyorsun?”

Cevaben dedim ki: “Sigara kâğıdı kadar ince ve nizam namıyla bir perdeyi, bu kadar feveran-ı efkâr(fikirlerin coşması) ve hissiyata karşı, herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes altında sizin tazyikatınızla meyyit-i müteharrik(hareket hâlindeki ölü) gibi inliyor. Ben acemi idim, altına girmedim, üstüne düştüm. Suret-i telebbüsüm(giyinme şeklim) gibi, ahlâkım da sakil(can sıkıcı) idi. Bir kere Mabeyinde yırtıldı, Şişli’de bir Ermeni’nin evine düştüm. Orada yırtıldı, Şekerci Hanı’na düştüm. Orada da yırtıldı, tımarhaneye düştüm. Şimdi de tarassuthaneye(gözaltına) düştüm. Hâsılı, siz de o kadar yamacılık yapamazsınız, ben de incinirim. “Yırtık yamadan daha büyük hâle geldi.” Hem de Vilâyat-ı Şarkiye’de iken sizi iyi bilirdim. Bu ahvâl, sizin serairinizi(sırlarınızı, gizli şeylerinizi) bana iyi öğretti. Bahusus tımarhane bu metinleri bana iyi şerh etti. Hem de bu hâllere teşekkür ederim. Zira, suizan makamında hüsnüzan ederdim.”[8]

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Eski Said Dönemi Eserleri (Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.158

[2] Eski Said Dönemi Eserleri (Münazarat), 2013, s.231

[3] Eski Said Dönemi Eserleri (Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.133

[4] Eski Said Dönemi Eserleri (Nutuk), 2013, s.197

[5] Eski Said Dönemi Eserleri (Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.114

[6] Osmanlı devleti teşkilâtında bir meclis olup, Meclis-i Hass-ı Vükelâ da denirdi.

[7] Millet meclisinde görüşülmektedir.

[8] Eski Said Dönemi Eserleri (Divan-ı Harb-i Örfi), 2013, s.159-160

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir