Rûhun mânen terakkisi

Cenab-ı Hak teâla ve tekaddes, insanı halk etmeyi irade buyurduğunda; Onu, kâinatı içinde cem’eden cami bir nüsha kılmış, onsekizbin âlemi müştemil olan âlem kitabına da bir fihriste etmiştir. Belki, hayat ve vücut ile berâber, kıymettar bir rûh cevheri ona verilmiştir. İnsanın rûhu, en latîf ve sabit bir cevherdir. Ve insanın rûh cevherinde Cenâb-ı Hak taâlanın ayrı ayrı isim ve unvanlarla tecelli eylediği bütün âlemlerin numunelerini tevdi buyurmuştur. İnsan her ne kadar cismen küçük bir şey de olsa, m’ahiyeti itibariyle (yani rûh cevheri itibarıyla) büyüktür. Evet, insanın cevheri büyüktür, öyle ise ebede namzettir. İnsan, nur-u îmân ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Evet, insaniyet, îmân ile insaniyet olduğunu gösterir. Bunlara binâen “O îmân-ı billâhtır ki ziya-yı rûhumuz, hem nur-u hayatımız, hem de rûh-u rûhumuz.”[1] Her rûhun bir ihtiyac-ı hakîkîsi olan hakîkî îmân nuru, rûhumuzun rûhudur. Rûhun terakkiyatı îmân iledir. Onun içindir ki îmân-ı billâh, marifetullah ve muhabbetulllah rûhun hissiyât-ı ulviyesini tatmin eder.

Hayat varsa rûh da vardır.[2] Kalb, hayatın kaynağı ve makinesidir. Rûhun bütün cesede münasebeti vardır. “Rûha nisbeten uzak, yakın, bir hükmünde; birbirine perde olmaz. İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz’ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ, çok nuraniyet kesb etmişse, herbir cüz’ü ile görebilir ve işitebilir.”[3] Rûhun kalb içinde, ya da en evvel kalb ile taalluku olduğuna ve rûhun taayyünleri kalb olduğuna dair kail olup hüküm eden ulemalar[4] da vardır. Rûh, en münevver bir nurdur.[5] Aynı zamanda bir latîfe-i rabbaniyedir. Ve şuur, rûhun ziyâsıdır.  Ayrıca rûh, “Hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır.”[6] Rûh zaten zamanla mukayyed değildir. Zamanla mukayyed olmayan rûhun dairesi geniştir. ”Rûhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir.”[7]  Akıl ise rûhun harekâtını ihâta edemez.

Madem rûh Rabbimizin en münevver bir kanunu ve halis bir cevheri ise, o rûh cevherine elmas ve kömür istidadlar beraber derç edilmiştir. Yani “Fıtrat-ı insan bir mezraa hükmündedir ki, secayâ-yı hasene temâyülât-ı şerriye ile beraber, daneler gibi dest-i kaderle içinde ekilmiştir. Bu daneler neşvünemâ bulmak için bir suya muhtaçtır. Hevâdan gelse, şer daneleri neşvünemâ bulur.”[8] Suyu hüdâ tarafından vermek lâzımdır. Çünkü “Hüdâ rûhu eder tenvir, daneleri(secayâ-yı hasene çekirdeklerini) sünbüllettirir.”[9] İnsan “Eğer o istidad çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, îmânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medâr olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakîkat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr(parlak) bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.”[10]

Öyleyse Cenab-ı Hak Teâla, vaktaki insanın cüz-ü ihtiyarîsine teklifi[11] teklif eylediği gibi; bu teklifi dahi beşerin rûhunda vedia bırakılan gayr-ı mahsur(sınırsız) istidad tohumlarını sulayarak yeşerilmesine sebep kılmıştır. Eğer teklif hadisesi olmamış olsaydı; o istidad çekirdekleri, tohum ve daneleri kuru bir halde kalarak bozulup gidecekti. İşte bu hâle göre; eğer sen nafiz bir nazarla beşerin ahvalinde bir teemmül edebilsen(inceden inceye düşünebilsen), göreceksin ki; rûhun bütün manevî terakkileri ve vicdanların umûm ilâhî tekemmülleri ve aklın tam olgunlaşması ve keza, akılların içinde hayrete düştüğü fikir terakkîlerinin semere verdiği hâl ve vaziyetleri, tamamen teklif ile meydana gelmiş olduğunu göreceksin. Ve bütün bu tekemmül ve terakkiler dahi ancak Peygamberlerin bi’seti ve gönderilmeleriyle beşer ikaz edilip neşv ü nemaya hazırlatılmış ve Şeriatlarıyla aşılanmış, sonra semavî dinlerden ilham alarak gelişmişlerdir. İşte eğer bunlar, (İlâhî teklif, bi’set-i enbiya ve getirdikleri şeriatlar) olmamış olsaydı; kat’iyyen şu insan, bir hayvan olarak kalacak ve bütün bu vicdânî kemâlât ve o ahlâkî mehâsin hiçliğe düşüp ademe gidecekti.[12]

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Sözler(Lemaat), s.1209

[2] Eski Said Dönemi Eserleri(Sünuhat), s.468

[3] Sözler, s.1121

[4] Fahreddin-i Razî, bu görüşü “Et-tefsir-ül Kebir” eseri cild 21, s. 43, 44 ve 52 de bir vecih ile dile getirmiştir.

[5] Eski Said Dönemi Eserleri(Tuluat), s.583

[6] Lem’alar, s.926

[7] Lem’alar, s.36

[8] Eski Said Dönemi Eserleri(Tuluat), s.578

[9] Sözler(Lemaat), s.1162

[10] Sözler, s.514

[11] Teklif: Allah’ın, insanları emir ve yasaklarına uygun hareket etmekle vazifelendirmesidir.

[12] İşarat-ul İ’caz (Trc: Abdülkadir) > Bakara 26-27 : Temsil Bahsi > İşarat-ul İ’caz (Trc: Abdülkadir),Bakara 26-27: Temsil Bahsi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir