Siyâsetteki Muktesid Meslek

Siyâsetteki muktesid meslek

Risâle-i Nur Külliyatı’nda müsbet siyâset için “siyâsetteki muktesid meslek”[1] tabiri kullanılır. Muktesid, iktisatlı olmaktır. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmemek, lüzumsuz masrafta bulunmamaktır. Öyleyse iktisat, aşırılıklardan, ifrat ve tefritten halas olup hadd-i vasatta gitmektir. Bu bir nevi israfa düşmemek, zarar vermemek ve zulme girmemek olarak da anlaşılabilir. Demek ki Risâle-i Nur’da bahsedilen “siyâsetteki muktesid meslek”, aşılılıklardan âzâde, Kur’ân ve sünnetten iktibas edilen ve ümmetin içtimâî ve siyâsî prensiplerinin belirlendiği reçetedir.

Bedîüzzamân Hazretleri “İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşat eden bir zata[2] rast geldim. Siyâsetteki muktesid mesleği bana gösterdi.”[3] der. Böylece siyâsette de ifrat ve tefritten âzâde orta yolu gösteren muktesid yani israfsız, iktisatlı bir yol olan müsbet siyâsetin var olduğu görülür. “Siyâsetteki muktesid meslek”, ifrat ve tefriti reddederek, “muktesid meslek” tabiriyle ortaya koyulan “vasat” yol olan “sırat-ı müstakim”in ihtiyar edildiği bir tarzdır. Bu yol Bedîüzzamân Hazretleri tarafından Kur’ân ve sünnetten bu ahirzaman asrında içtimâî ve siyâsî bir vazîfe olarak deruhte edilmiştir. Böylece Kur’ânî ve sünnete uygun siyâset metodu da ortaya çıkarılmıştır. “Siyâset âleminde”[4] de vazîfeli olan Bedîüzzamân Hazretleri bu vazîfeyi Eski Saîd döneminde ve 1949’dan sonraki hayatı olan Üçüncü Saîd döneminde tekmil ederek deruhte etmiştir. Böylece siyâseti dine alet, dost ve vesile yapma şeklinde sürdürülen bu destek Ahrar ve Demokratların iktidâr yerinde muhafaza edilmesi ve onlara her zaman, zemin ve şartta nokta-i istinad olunması ile devam etmiştir.

Siyâsetteki muktesid mesleğin Risâle-i Nurdaki prensiplerini şöyle tasnif edebiliriz.

Birincisi: Nur talebeleri Risâle-i Nur ile hareket ederler. Fiillerini Kur’ân’ın ve sünnet-i Resulüllah(asm)’ın bu asırdaki dersleri ve hakîkatleri olan Risâle-i Nur’dan belirlerler. Nur talebelerinin iki elleri var, yüz elleri de olsa yine nur tutarlar. Topuz tutacak elleri yoktur. Ancak şu kesinlikle atlanılmamalıdır ki Risâle-i Nur tamamıyla ve bütün kitaplarıyla serapa ilim ve nurdur. Bir mesele Risâle-i Nur’da yerini almışsa o Kur’ân’ın veya sünnetin bu asırdaki hayata şâmil bir hakîkatidir ve nurun içindedir. Onun için nur talebeleri hadisat-ı âleme Risâle-i Nur ile bakarlar ve O’nun Kur’ânî prensipleriyle hareket ederler. Bu bakış ve hareketlerini de bir vazîfe addederek vazîfelerini yaparlar ve neticesine karışmazlar. Mağlup etmek, galip gelmek fillerini vazîfe-i İlâhiye bilirler. Böylece sırr-ı teslimiyetle vazîfe-i kudsiyelerini deruhte ederler.

İkincisi: Hürriyet-i şeri’yeyi te’sis edip, istibdad-ı mutlakın kırılmasına vesile olan prensiplere sahip çıkılması ve bu prensiplerin hayata tatbik edilmesine çalışmaktır. Bu prensiplerin tatbikatında siyâsî bir teşekküle teşebbüs etmeden mevcut siyâset sahnesinde bulunan ve kökleri tâ Hürriyet başında Ahrar Fırkası’na dayanan Ahrar, Hürriyetçi ve Demokrat misyona nokta-i istinâd olmak, onların iktidar yerinde muhafazaya çalışmak, vazîfelerini onlara ihtâr etmek, lâubali kısmını ciddi îkaz etmek, ehl-i dîni onlara yardıma davet etmek şeklinde devam eder.

Üçüncü: Cumhuriyet, demokrat mânâsında meşrûtiyet, adalet ve kânunda inhisâr-ı kuvvetin tesisine çalışmaktır. Ancak isim ve resimden ibaret olan bir cumhuriyet ve meşrûtiyet değil; adalet, hürriyet, kânunda inhisâr-ı kuvvet ve şurânın kuvvet bulduğu bir meclisin hâkim olduğu sistem murad edilir.

Dördüncüsü: Zaman cemâat zamanı olup, şahıs zamanı olmadığından şahs-ı mânevîlerin hâkim olduğu bir asırda yaşadığımız için Bedîüzzamân’ın dediği gibi “riyaset-i şahsiyenin kat’iyen aleyhindeyim; reisimiz ancak hükûmettir.”[5]prensibine bağlı kalmak.

Beşincisi: “Meşrûtiyet[6] hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı ammenizin misal-i mücessemi olan mebusan hâkimdir; hükûmet, hadim ve hizmetkârdır.”[7] Ve “Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vali reis değiller, belki ücretli hizmetkârdırlar.”[8] Ayrıca “Şimdi meşrûtiyettir; hâkim, şahs-ı mütehakkim değil, belki meşveretin ruhu olan efkâr-ı ammedir.”[9] Prensiplerine sahip çıkmak ve tesisine müsbet hareketle çalışmak.

Altıncısı: “Fırkacılık(particilik) lâzım-ı meşrûtiyettir.”[10] ve“Mebus hürdür, hiçbir tesir altında olmamak gerektir.”[11] Prensiplerine âzâmi dikkat ederek meşrûtiyetin gereği olan hür seçim, hür irade, hür fikir, hür mebus ve hür fırkacılığın tesisine çalışmak.

Yedincisi: “Haksızlığa karşı, zulme karşı, kanunsuzluğa karşı muhalefet hiçbir hükûmette suç sayılmaz; bilâkis muhalefet meşru ve samimî bir muvâzene-i adalet unsurudur”[12] “Hem her hükûmette muhalifler bulunur. Yalnız fikren muhalefet, bir suç olmaz. Hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz.”[13] Noktalarına bakarak meşru muhalefetin meşruluğuna sahip çıkmak ve muvâzene-i adalet unsurunun tesisine yardım etmek.

Sekizincisi: Nur talebeleri “ Muvazene ile zarureti nazara alarak, müdakkikâne meşrûtiyeti şeriata tatbik etmek istiyor.”[14]  Meşrûtiyet; “Ve işlerde onlarla istişare et.[15] Onların aralarındaki işleri istişare iledir.”[16] ayet-i kerîmelerinin tecellisidir ve meşveret-i şer’iyedir. O vücud-i nuranînin kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi marifettir, lisanı muhabbettir, aklı kânundur, şahıs değildir.”[17]hakîkatleri istikametinde meşrûtiyet-i meşruaya sahip çıkıp onun düşmanlarını çok edenlere karşı  “Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kânundadır, şahıs hiçtir.”[18] Ve “ruh-i meşrûtiyet, şeriattandır; hayatı da ondandır.”[19] “Fakat, zaman-ı meşrûtiyetin zembereği, ruhu, kuvveti, hâkimi, ağası hak’tır, akıl’dır, marifet’tir, kânun’dur, efkâr-ı amme’dir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir.”[20]diyerek meşrûtiyete şeriat namına sahip çıkmak.

Dokuzuncusu: Bedîüzzamân Hazretleri’nin müceddid-i ahirzaman evsafına sahip olması nedeniyle siyâset âleminde de vazîfesi olduğunu bilerek Risâle-i Nur’da îzah, ispat ve izhârı yapılan içtimâî ve siyâsî prensiplere bir bütün olarak sahip çıkmak. Bu meyanda Eski Said devresinde prensipleri ortaya koyulan ve Yeni Said devresinde zaman, zemin ve şartların zarureti gereği bakılamayan büyük bir vazîfenin yapılamamasını büyük bir kusur olarak addeden Bedîüzzamân Hazretleri bu meseleye şöyle temas eder:  “Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazîfeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakîkat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi.”[21]denilmiştir.

Onuncusu: Üçüncü Said devresinde(1949’dan sonra) Eski Said dönemi eserlerinin tekrar gözden geçirilmesi, tashihât ve tahşiyelerinin yapılarak tekmil edilip Risâle-i Nur Külliyatı’na dahil edildiğini görüyoruz. Bedîüzzamân Hazretleri’nin “Risâle-i Nur’un şakirdleri siyâsetten çekilmeleri ve karışmamaları çok isabetlidir. Ve vazîfe itibariyle vazîfeli bir kısım Nurcular siyâsete bakmaları, elbette selef-i sâlihîn mücahitleri nazarıyla bakıyorlar”[22] şeklinde bir beyanı vardır. Ayrıca Emirdağ Lâhikası mektuplarında “Biz Kur’ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı daima Kur’ân hakîkatlerini muhafazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyâsete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzum oldu. Gördük ki, Demokratlar, evvelki iki müthiş cereyana karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler.”[23] denilerek, artık “vazîfe itibariyle vazîfeli bir kısım Nurcular siyâsete bakmaları” zamanının geldiği belirtilmiştir. Öyleyse muharrik aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmak cihetiyle “vazîfe itibariyle vazîfeli bir kısım Nurcular siyâsete bakmaları” Risâle-i Nur’daki siyâset âlemindeki vazîfeye taalluk ettiği için Nur talebeleri sırf rıza-i İlâhi adına vazîfeli oldukları kanâati ile siyâsetteki muktesid mesleğin prensiplerinin hayata tâlimi, tebliği ve tatbikatı için vazîfe yapıyorlar. Bu vazîfe “siyâsetteki muktesid mesleğin” gereğidir; taassubâne ve tarafgirâne siyâsetçilikten ayrılmalıdır. Aralarında azîm fark vardır.

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com

[1] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.288

[2] Bu zat Cemaleddin-i Afganî Hazretleri’nin talebesidir.

[3] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.288

[4] Şualar,2013,s.932

[5] Eski Said Dönemi Eserleri(Nutuk),2013,s.196

[6] Cumhuriyet, demokrat(demokrafsi) manasındaki meşrutiyet.

[7] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.225

[8] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.254

[9] Eski Said Dönemi Eserleri(Makalat),2013,s.45

[10] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.499

[11] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.224

[12] Tarihçe-i Hayat,2013,s.1000

[13] Şualar,2013,s.617

[14] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.223

[15] Âl-i İmran Suresi: 159

[16] Şûra Suresi: 38

[17] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.209

[18] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.221

[19] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.221

[20] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s.217

[21] Şular,2013,s.626

[22] Emirdağ Lâhikası–I (Gayr-ı Münteşir)

[23] Emirdağ Lâhikası-II, 2013, s. 815.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir