Bedîüzzamân ve Abdülhamid Meselesi

Abdülhamid Meselesinde Bediüzzaman’ı Doğru Anlamak

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, Bediüzzaman ve Sultan Abdülhamid arasında geçen hadiseleri bahsetmek ve târihî seyri içinde olaylara objektif yaklaşmak kolay değildir. Bunu daha önce kaleme aldığımız ve Yeni Asya’da yayınlanan birkaç yazıdan dolayı yakînen biliyorum. Halen en fazla yorum ve itiraz alan yazılar olarak internet sitelerinde bu yazılar duruyor.[1] Bu tür itiraz ve yorumlar, bilgi ve belge kaynaklı değil, tamamen tarafgir ve siyâsetçilik üzerine bina edilmiş olduğu görülüyor. Hadisenin ekser târihçiler noktasından değerlendirilmesi de bundan farklı değil. Anladığımız odur ki, bu konuda Bediüzzaman tam mânâsıyla anlaşılmış da değildir. Hatta yanlış anlaşılmış ve Bediüzzaman’ın ifade etmediği düşünceler ona mal edilmeye çalışılmıştır. Burada ya peşin kabuller, ya da başka saikler söz konusudur. Hâlbuki Bediüzzaman, her meselede olduğu gibi, Sultan Abdülhamid meselesinde de gayet nettir. Görüş, düşünce ve değerlendirmeleri eserlerinde açık olarak ifade edilmiştir. Meseleyi hakkaniyet, hakperest ve adalet içerisinde değerlendirenler bunu açık olarak görecektir. Bizler de daha geniş bir çalışma ile bu konuyu gündemimize almak istedik. Risale-i Nur’u tarayarak Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid hakkındaki tespit ve değerlendirmelerinin tamamına ulaşmaya ve değerlendirmeye çalıştık.  Gayemiz kaynak ve belgelere dayalı olarak meseleyi tavazzuh ettirmek ve târihe yanlış olarak aksettirilen meselelere cila vurmaya çalışarak yanlış telakkileri telafi etmektir.

Bediüzzaman Tımarhaneye Abdülhamin’in Emriyele Sürüklenir

Bilindiği üzere Sultan II. Abdülhamid hakkında ifrât ve tefrît noktada değerlendirmeler var. Hatta zaman zaman hem yazılarda, hem kitaplarda, hem de bizzat muhataplarımızdan dinlediğimize göre Bedîüzzamân Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamid ile ilgili tenkitleri olduğu, O’na muhalif ve muarız olarak hareket ettiği dillendirilir. Acaba bu gibi mülahazalar doğru mudur? Elbette bu mülahazaların bir îzâhı ve açıklaması olmalıdır. Çünkü Bedîüzzamân Hazretleri eserlerinde bu konu ile ilgili açıklamalar yapmış ve meseleyi hakkâniyet içersinde değerlendirmiştir. Bediüzzaman Hazretleri’nin Sultan Abdülhamid’e mühim tavsiye ve îkazlarda bulunduğu doğrudur. Ancak bu tavsiye ve ikazların konumu, şartları ve zamanı önemlidir. Bediüzzaman 1907’nin son aylarına doğru(18 Kasım 1907’den sonraki bir günde) İstanbul’a gelir, Meşrûtiyet’in ilanından sonra söylediği bir nutkunda, Sultan Abdülhamid’i, “Yaşasın yaraları tedâvi etmek fikrinde olan halife-i Peygamberî”[2] diye vasıflandırırken; Şualar eserinde “Merhum Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.”[3] ifadesi ve “İstanbul’a gelmesiyle beraber merhum Sultan Abdülhamid tarafından suret-i ciddiyede tarassut altına aldırıldı; birkaç kere tevkif edildi. Nihayet bir gün geldi, Said Nursî’yi Üsküdar’a, Toptaşı’na yolladılar.”[4]bilgileri, Bediüzzaman’ın tımarhaneye gönderilmesinin Abdülhamind’in emri ve suret-i ciddiyetle bilgisi dahilinde olduğunu gösteriyor. Öyleyse hadiselere bakarken ve değerlendirirken her iki ciheti de nazar-ı dikkate alarak değerlendirme yapmak gerekir ki, tarafgirlik girmesin ve hakkaniyetle meseleler gün yüzüne çıkmış olsun. Yoksa bir kısır döngü içine girilmiş olur. Birileri Abdülhamid’e zerre kadar kusur iraz etmezken, Bediüzzaman’ı yermeye kalkar. Böylece işin hakikati perdelenmiş olur. Târihî süreci içinde yaşanmış olan doğru hadiseler de karanlıkta kalmaya mahkûm olmuş olur.

İstibdadı Hürriyet Zannetmek

Bedîüzzamân, Abdülhamid’in macbûr kaldığı istibdâd yönetimine de şöyle işaret etmiş ve O’na şiddetli hücûm edenlerin çok da haklı olmadığını ifâde etmeye çalışmıştır. ”Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid’e ahrardan ziyâde hücûm ederdi ve derdi: “Hürriyeti ve kânûn-u esâsîyi otuz sene evvel kabûl ettiği için fenâdır.” İşte yahu, Sultan Abdülhamid’in mecbûr olduğu istibdâdını hürriyet zanneden ve kânûn-u esâsînin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur.”[5] İlginç değil mi? “Sultan Abdülhamid’in mecbûr olduğu istibdâdını hürriyet zannetmek” düşüncesi galiben halen de izale olmuş değildir. Kanâatim odur ki aradan yüz yıl geçmesine rağmen, bu konuda halen çok fazla bir şeyin değişmediğini yaşadığımız hadiseler gösteriyor.

O Şefkatli Sultana Boyun Eğmedim

Bediüzzaman, Abdülhamid döneminde kendisine yapılan akıl almaz teklifler ve muameleler karşısında “Aklımı fedâ ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaâtimi terk ettim.”[6] ifadeleriyle de duruşunun hakkaniyet ve hürriyet tarafında olduğunu açıkça fiilî olarak göstermiştir. Bediüzzaman’ın asıl maksadı şerîatın tarif ettiği hürriyetin tatbikatı ve istibdadın ref edilmesidir. Bu açık fark kaçırıldığı an, Bediüzzaman yanlış anlaşılacak ve muhalefetinin muhatabı Abdülhamid’in şahsı zannedilecektir. Zaten Abdülhamid muhibbanlarının genel kanaati de böyledir. Netice itibarıyla Bediüzzaman hakkıyla anlaşılamamış veya yanlış anlaşılmış olacaktır.

Bediüzzaman, zayıf ve şiddetli istibdâdı tenkid ediyor

Bedîüzzamân Hazretleri 1907’de İstanbul’a Padişah ile görüşmeye gittiğinde onunla görüştürülmemiş ve gâyesini (Şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı üniversite açılması isteğini) padişaha bizzat anlatamamış. Gelişen hâdiseler farklı noktalara çevrilmiş ve Bedîüzzamân Hazretleri yaşadığı hadiseleri: “Vaktâ ki hürriyet divanelikle yâd olunurdu; zayıf istibdâd(Abdülhamid döneminde uygulanan istibdada işaret ediyor.) tımarhaneyi bana mektep eyledi. Vaktâ ki i’tidâl, istikâmet; irticâ’ ile iltibâs olundu; Meşrûtiyet’te şiddetli istibdâd(31 Mart sonrası zamana işaret ediyor.), hapishaneyi mektep yaptı.”[7] şekliyle ifade etmiştir. Bedîüzzamân Hazretleri hayatının her devresinde yanlış uygulamaların karşısında tavrını net olarak göstermiştir. Yaptığı ikaz ve ihtarlar yıkıcı olmayıp, yapıcı ve yol gösterici olmuştur. “Fakat, meşrû’, hakîkî Meşrûtiyetin müsemmâsına ahd’ü peymân ettiğimden, istibdâd ne şekilde olursa olsun, Meşrûtiyet libâsı giysin ve ismini taksın, rast gelsem sille vuracağım.[8]” diyerek hürriyet ve istibdad meselesinde isimlerin değil, prensiplerin önemli olduğunu söylemiştir. İstibdad ve baskı nereden ve kimden gelirse gelsin Bediüzzaman istibdadın karşısında, hürriyet-i şer’iyenin tarafında duruşunu net olarak göstermiştir. Bediüzzaman bu noktada hiç tereddüt göstermeden duruşunu hakkın hatırından yana kullanmış, şahsın hatırını kırmıştır. Sultan Abdülhamid’in yönetiminde gördüğü hatalar karşısında da bu duruşunu sürdürmüştür. “Bununla beraber, istibdat kendini muhafaza etmek için herkese vesvese verdiği gibi, beni inkılâptan on sene evvel aldattı ki…”[9] ifadeleriyle Bediüzzaman’ın Abdülhamid devrini istibdad olarak niteleyen bu ve benzeri daha birçok tespiti için Münâzarât eserini biraz karıştırmak yeterli olacaktır. Kulaktan dolma, taraflı ve yalan-yanlış malumatlarla değil, bu konuda da bizzat eserlerine müracaat edilmelidir.

Zayıf istibdattan sonra şiddetli istibdâda da karşı duruş

Bediüzzaman, hürriyet perdesi altında şiddetli bir istibdatı tesis etmeye çalışanları da teşhis ve tespit etmiş olup, bunu şöyle ifade etmiş: “Şedît bir istibdâd ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermâdır. Güya istibdâd ve hafîyelik tenâsûh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid’den istirdâd-ı hürriyet(hürriyeti geri almak) değilmiş. Belki hafif ve az istibdâdı, şiddetli ve kesretli yapmakmış.[10]” Burada da görüldüğü gibi Bediüzzaman’ın itiraz ve reddiyeleri, sadece Abdülhamid zamanında uygulanan istibdad yönetimine değil; II. Meşrûtiyet’in ilanından sonra idareye gelen İttihad ve Terakkî yönetimi için de geçerlidir. Dediğimiz gibi Bediüzzaman itiraz ve ihtarlarını şahıslar üzerinden değil, idare ve uygulamalar üzerinden yapmıştır. Bu nokta Bediüzzaman’ın çok önemli bir farkıdır. Bu farkı fark etmeyenler ya cehaletinden, ya taassubundan, yâda siyasî tarafgirliğinden Bediüzzaman’ın hakperest duruşunu anlayamayacaktır.

Bediüzzaman gazete lisânıyla Abdülhamid’e sesleniyor

Bediüzzaman’ın bir diğer değerlendirmesi de: ”Daire-i İslâm’ın merkezi ve râbıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sâbık Sultan merhûm Abdülhamid Han Hazretleri sâbık içtimâî kusûratını derk ile nedâmet ederek kabûl-ü nasihate isti’dâd kesbetmiş zannıyla ve “Aslâh tarik musalâhadır[11]” mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infiâlâta mebde ve tohum olan bu vukû’â gelen şiddet sûretini dahâ ahsen sûrette düşündüğümden, merhûm Sultan-ı sâbıka(Sultan Abdülhamid’e) ceride lisânıyla söyledim ki: Münhasif Yıldızı darülfünûn et, tâ Süreyya kadar âli olsun. Ve oraya seyyâhlar, zebânîler yerine ehl-i hakîkat melâike-i rahmeti yerleştir, tâ cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedâvî için büyük dînî darülfünûnlara sarf ile millete iâde et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine i’timâd et. Zirâ’, senin şâhâne idârene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et. Zekâtü’l-ömrü ömr-ü sâni yolunda sarf eyle. Şimdi muvâzene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya darülfünûn olmalı? Ve içinde seyyâhlar gezmeli veya ulemâ tedrîs etmeli? Ve gasp edilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı? Hangisi dahâ iyidir? İnsaf sahipleri hükmetsin.”[12] Burada da ifade edildiği üzere Bediüzzaman Abdülhamid Han’a yol gösteriyor, onun içtimâî kusurunu derk edip, nasihatı kabul edebilir ümidiyle gazete lisânıyla telkinatlarda bulunduğunu ifade ediyor. Yeni yönetim şekli olan meşrûti idare sonrası çıkış reçetesi mesabesinde olan önemli tavsiyelerde bulunuyor. Yıldız Sarayı’nı din ve fen ilimleri okutulan bir üniversiteye çevrilmesi konusundaki ısrarını bu defa gazete yazılarıyla ona ulaştırmak istiyor. Milletin asıl hastalığı olan cehaletin ancak bu şekilde izale olunacağını, milletin kalb hastalığının dinî zafiyet olduğunu ve bunun tedavi edilerek ancak kurtulabileceğini anlatıyor. Böylece hem Şark’ın, hem de İstanbul ve Anadolu’nun ihya olabileceğini karşılıklı müsbet ve menfî muvazenelerle ifade ediyor.

Zayıf istibdat ve menfî siyâset

Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid zamanında uygulanan başka bir probleme de “Din dâhilde menfî tarzda istimâl edilmez. Otuz sene halîfe olan bir zat, menfî siyâset nâmına istifâde edildi zannıyla şerîata gelen tecavüzü gördünüz.[13]” diyerek tatbîk edilen zayıf ve hafif istibdad siyâsetinin, şerîata ve dine verdiği zarârı ifade ediyor. Bu gün hakkaniyet içinde o dönemde uygulanan zayıf istibdad ve hafiyecilik tatbikatları değerlendirildiğinde Bediüzzaman’ın ifade ettiği menfî siyâset uygulaması görülecektir. Bediüzzaman’ın “Şimdiki hafiyeler, eskisinden beterdir.”[14] tespitinde de görüldüğü gibi ‘şimdiki hafiyeler’ dediği, İttihad ve Terakkî hükümeti dönemindeki jurnalciler; “eskisinden beterdir” dediği hafiyeler ise, Abdülhamid devrindeki jurnalcilerdir.

Bedîüzzamân, istibdâdın ne kadar zararlı olduğunu beyan ile “Sultan II. Abdülhamid’in şahsını yüksek mevkide görüp(bir nevi veli derecesinde), onu tahkir ve tezyife hiç meyletmediği halde, onun “hafif ve zayıf istibdad” ayarındaki siyâsetini de içine alan bütün dikta yönetimleri hakkında, “Her nerde rastlasam sille vuracağım.[15] diyecek kadar kat’î bir kararlılıkla nida edip konuşuyor. “Meşru hakikî Meşrûtiyetin müsemmasına ahd-ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa olsun, Meşrûtiyet libâsı giysin ve ismini taksın, rast gelsem sille vuracağım.[16] diyor. Ayrıca “İstibdat zulüm ve tahakkümdür,  Meşrutiyet adalet ve Şeriattır. Padişah, Peygamberimizin (asm) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir; biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere (asm) tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar, haydutturlar.”[17] ifadesi meselenin ne kadar ciddî olduğunu ispat etmeye kâfidir. Bediüzzaman, bütün hayatında ve bütün kuvvetiyle daima hürriyet, Meşrûtiyet ve adalet-i tamme lehinde; zulüm, tagallüb, tahakküm ve istibdadın ise aleyhinde olmuştur.[18] İşte bu yüzden de başına gelmeyen kalmamış; netice itibarıyla, en ağır bedelleri ödemeye maruz bırakılmıştır.[19]

Mecbûrî, cüz’î ve hafif istibdâd
Bedîüzzamân Hazretleri Sultan Abdülhamid’i iki cihetten değerlendirmiştir. Birinci ciheti; Abdulhamid Hân şevketli bir padişah ve şahsen Veli bir zattır. Ancak; “Din dâhilde menfî tarzda istimâl edilmez. Otuz sene halife olan bir zat, menfî siyâset nâmına istifâde edildi zannıyla şerîata gelen tecavüzü gördünüz.”[20] diyerek şerîatı isdibdâd şeklinde tatbîk etmeye kendini mecbûr bilmesi nedeniyle de, içtimâî ve siyâsî kusûr işlediğini söylemeye çalışmıştır. Bedîüzzamân Hazretleri Sultan Abdulhamid’in şahsını değil, onun döneminde uygulanan istibdâdî yöntemler olan “mecburî, cüz’î ve hafif istibdad[21] siyâsetini tenkid etmiştir. Bu tenkid, selef-i salihînin tenkitleri gibi; aşk-ı hak ve arzu-i tenzih-i hakîkat hükmündedir.

Sultan Abdülhamid, şahsî fazîlet i’tibârıyla veli bir kişi idi, ancak içtimâî ve siyâsî hayatta özellikle mecbûriyet tahtında, şahsî mizacının da etkisiyle siyâsî kusûr işlediğini Bediüzzaman da ifade ediyor. Bu da beşeriyet itibarıyla insâniyetin bir gereğiydi. Bedîüzzamân Hazretleri hiç bir meseleye toptancı bir yaklaşımla bakmamıştır. İnsaf düstûru ve hakperetlik onun vaz geçilmez şer’î ölçüleridir. İslâm’a ve şerîata taalluk eden noktalarda hata ve kusur kimden gelirse gelsin mutlaka müdahele etmiş ve izalesi için tam zamanında devreye girmiştir. Çünkü zaman önemli, hadiseler naziktir. Bediüzzaman’ın bütün endişesi, yapılan siyâsî hataların sonucunda şeriata gelen zarardır. Tecrübe ile sabittir ki menfi siyâsetin neticesi dine ve şeriata zarar vermiştir. Din mâl-ı umîmidir, inhisar altına alınmaz ve tek bir taifeye ve fırkaya münhasır kılınmaz. Umumun hakkı olan din, siyâsî tarafgirlik kaldırmaz. Dinin devlet idarecileri ve siyasetçiler tarafından dahilde menfi siyâset aracı olarak kullanılması, öncelikle dine zarar verirken, muhaliflerin de dinden uzaklaşmasına sebep olur. “Evet, dine imale etmek(meylettirmek) ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa “Dinsizsiniz” dese, onları tecavüze sevk etmektir.[22]

Şahsî fazîlet ve içtimâî kusur

Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örf’i’de “Sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri’nin, sabık içtimaî kusuratına[23]işaret ederek ona nasihatte bulunduğunu ifade eder. Ayrıca “Onun padişahlar içinde bir nevi velî hükmüne geçtiğini kanaat etmiştir.”[24]Böylece Bediüzzaman Sultan Abdülhamid’i hem şahsî fazîlet, hem de içtimâî kusur cihetiyle değerlendirmeye tabi tutmuştur.

Bediüzzaman, idareci makamında olanların şahsını değil, fiilini ve tatbik etmiş olduğu siyâsî uygulamalarını nazara almıştır. Bu Bediüzzaman’ın Kur’ân’î bir tavrıdır. Bu konuda o, çok hassastır ve adalet-i ilâhiyeden asla taviz vermemiştir. Bütün hayatında bunu görmek mümkündür. Bediüzzaman’ın ahirzaman müceddidi olarak çok dairelerde vazifeleri(siyaset âleminde, diyenet âleminde, saltanat âleminde, cihad âleminde…) olduğu gibi; aynı zamanda çok mümeyyiz özellikleri de vardır. Bu özellikler, “en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid, hem kutb-u âzam[25] olarak Mektubat’ta tarif edilmiştir. Bunlardan başka Bediüzzaman, ‘hem iyi bir eğitimci, hem iyi bir pedagog, hem iyi bir sosyolog, hem iyi bir psikolog gibi…vb’ hükmünde özelliklere de sahiptir. Risale-i Nur Külliyatı’nı insaf ve dikkatle okuyanlar bunlara şahit olabilir.

Her insanın müteaddit şahsiyeti olabilir

Bediüzzaman çok yönlü ve çok vazifeli bir müceddid olduğu için, insanların özel hayatlarındaki şahsiyetleri ile, bulunduğu makamdaki şahsiyetlerini bir tutmamış, bu farkı ince çizgilerle ayırmıştır. O, her konuda olduğu gibi, bu konuda da ezber bozmuş ve şu önemli hakîkatleri ifade etmiştir: “Bir insanın müteaddit şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ, büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki, vakar iktiza ediyor, makamın izzetini muhafaza edecek etvar istiyor. Meselâ, her ziyaretçi için tevazu göstermek tezellüldür, makamı tenzildir. Fakat, kendi hanesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevazu etse iyidir; az bir vakar gösterse, tekebbür olur. Ve hakeza… Demek, bir insanın vazifesi itibarıyla bir şahsiyeti bulunur ki, hakikî şahsiyeti ile çok noktalarda muhalif düşer. Eğer o vazife sahibi, o vazifeye hakikî lâyıksa ve tam müstaid ise, o iki şahsiyeti birbirine yakın olur. Eğer müstait değilse, meselâ bir nefer bir müşir makamında oturtulsa, o iki şahsiyeti birbirinden uzak düşer; o neferin şahsî, adî, küçük hasletleri, makamın iktiza ettiği âlî, yüksek ahlâk ile kabil-i telif olamıyor.[26]

Bediüzzaman Abdülhamid’i iki cihetle değerlendirmiştir

Burada da görüldüğü üzere Bediüzzaman, açıkça Sultan Abdülhamid’in “vazifesi itibarıyla bir şahsiyetini” nazara alarak şerîat namına hatalı gördüğü içtimâî ve siyâsî kusuruna, zayıf ve hafif istibdad olarak telakki ettiği uygulamalarına itiraz etmiş; ancak ‘hakikî şahsiyeti’ olan ve siyâsî şahsiyetinden çok uzak düşen ‘şahsî fazîletini’ her daim ifade ederek onun “şahsen veli makamında” oluşunu teyid etmiştir. Bu konuda “O şefkatli sultana”, “Sultan-ı mahlûa”[27] ve “Sultan-ı mazluma[28] Bediüzzaman “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan halife-i Peygamberî” şeklinde hitap ederken, “Onun padişahlar içinde bir nevi velî hükmüne geçtiğini kanaat etmiştir.”[29] Bu çok ince ve önemli meseleyi tam idrak edemeyenler, Bediüzzaman’ı ne yazık ki tam anlayamamış ve ona haksızlık yapmaya devam etmiştir.

Zayıf istibdat bütün bütün Abdülhamid’e verilemez

Konunun bir diğer boyutu da şöyle olmalıdır. Her zaman ve zeminde bazı idarecileri kuşatan ve rahat hareket etmelerini engelleyen, icrâatlarını etkileyen ve sekteye uğratan insanlar olmuştur. Onun için olaylara tek taraflı ve tek boyutlu bakmamak gerekir. Sultan Abdülhamid, şerîat adına istibdâd uygulamaya mecbûr bırakılmış ise; elbette ki çevresinde onu kuşatan komitelerin, paşaların ve kişilerin de etkisi azımsanmayacak kadar fazladır. Bedîüzzamân Hazretleri’ni padişah ile görüştürmeyen ve tımarhaneye gönderilmesinde ektili olan da bu müstebid mizaçlı kişilerdir. Gerçi Bediüzzaman “Sultan Abdulhamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.”[30] ifadesini Şualar eserinde bizzat kendisi kullanmıştır. Demek tımarhaneye kadar sürüklenmesinde, Sultan Abdulhamid’in emri ve kat’i haberi de vardır. Ancak ne olursa olsun meselelere yaklaşırken ve değerlendirirken tek bir noktadan değil, bütüncül olarak bakmak ve hakkaniyet içinde kalmak için, Bediüzzaman’ın eserlerinde temas etmiş olduğu bütün noktalara ulaşmak, küllî bir nazar ile mütalâa etmek elzem görünüyor. Yoksa haksızlık yapılmış olur ve bir kısır döngü içinde Bediüzzaman ve Abdülhamid meselesi gelecek nesillere hakkaniyet içinde aktarılmamış olur.

Bediüzzaman ile Sultan Abdülhamid’in konumu

Bediüzzaman ve Abdülhamid meselesine bir genel değerlendirme yapacak olursak; zaman zaman sû-i istimallere ve yanlış anlamalara sebep olan Bediüzzaman ve Sultan Abdülhamid arasındaki ilişkiler, hakîkatiyle değerlendirilememiştir. Bu konuda yapılan en bariz hata; verese-i Nübüvvet vazifesi ile muvazzaf bir âlim ile, siyâsî bir devlet adamının aynı terazi kefesine konularak karşılaştırılması ve tartılmaya çalışılmasıdır. Bu yanlış kıyas, bizi tamamen hatalı bir sonuca götürecektir.

Asırlardır âlimler, özellikle ilmiyle âmil peygamber varisleri, devlet erkânını îkaz edip, onlara yol göstermişlerdir. Bu eleştirileri tamamen dinî ve ilmî cihetten gelen hassasiyetleri ve vazifeleri gereğincedir. Hiç kimse kalkıp, bir âlim ile bir devlet reisini kıyaslayıp, şu haklı, bu haksız gibi bir ayrım yapmamalıdır. Çünkü bu kıyas, kıyas-ı maalfarıktır. Hakiki peygamber varisi olan âlimler, Kur’ân’ın emirlerini ve sünnetin prensiplerini nazara alır, bunlara uymayan fiil ve davranışları şiddetle eleştirirler. Bu vaziyete herkes saygı göstermelidir. Çünkü âlimler, devlet idarecilerinin makamına talip değil, onları makamlarında îkaz ve hatalarını ihtar edecek konumdadır. Devlet idarecileri umera, âlimler ise ulema sınıfına dâhildir. Ulema her daim umeradan üstün konumda olup; umera, ulemanın îkaz ve ihtarlarına kulak vermek zorundadır. “Hazret-i Ali (r.a.) mükerreren, kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o hulefâ-i selâseye(Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman’a) ittibâ ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması[31] ve “Hz. Ömer(ra)’in hutbe okurken üzerindeki cübbenin hesabını soran sahabeye, cübbenin hesabını verdikten sonra: “Şimdi konuş, ey müminlerin emiri! Şimdi dinliyor ve sana itaat ediyorum.”[32] diyerek mukabele etmesi, ümmetin içinde devlet idarecilerine yol gösterici konumda olmaları çok önemli ders ve hikmetlerde doludur.

Devlet idarecisi olan umeranın davranış ve icraatları, çoğu zaman harici ve dahili siyâsetin, dış güçlerin, ilcaat-i zamanın tazyiki altında ve tesirat-ı hariciyenin etkisinde kalabilir. Sultan Abdülhamid devri de değerlendirildiğinde onu zaman zaman tenkit eden, M. Akif, Elmalılı, Mustafa Sabri ve Bediüzzaman gibi şahsiyetlerin yaptıkları eleştirilerin Kur’ân ve Sünnet hukuku açısından son derece haklı gerekçeleri vardır. Bu îkaz ve ihtar vazifelerini yapmak aynı zamanda “haksızlık karşısında susmama” prensibi açısından üzerlerine farz bir vazifedir.

Bir başka açıdan bakıldığında Sultan Abdülhamid’in de icraatlarında kendi açısından zorlukları ve siyasî sebepleri vardır. Yaşanan o siyasî sebepleri, kendisi gibi işin ehli siyâsetçiler değerlendirir, “iyi yaptı” ya da “yanlış yaptı” şeklinde fikir beyanında bulunabilirler. Şunu net olarak ifade edebiliriz ki; Kur’ân’a ve sünnete sıkı sıkıya bağlı bir âlim, zamanın sultanını bazı noktalarda din ve şerîat adına ikaz ettiği için hiçbir şekilde haksız görülemez. Her meseleyi kendi makamında ve şartlarında değerlendirmek gerekir. Onun için Bediüzzaman ile Sultan Abdülhamid aynı teraziye konulup tartılamaz ve tartılmaya kalkışılırsa bu büyü bir hatanın başlangıcı olur. Birileri Sultan Abdülhamid’in halk nezdindeki muhabbetini maddî veya mânevî bir ranta çevirmeye kalkabilir. Böylece Abdülhamid üzerinden siyasi bir rant elde etmeye ve muhaliflerini susturmaya kalkanlara bu fırsatı vermemek lâzımdır.

Bediüzzaman, sadece bir alanda(tefsir veya kelam alanında) müceddid değildir. O, aynı zamanda ”siyâset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi[33] tarih ilminde de müceddittir. Bediüzzaman bu konuda da halen net olarak anlaşılmış değildir. Müntesipleri arasında dahi bu noktalar pek de netleşmiş gözükmüyor.  Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu prensipler ve hakîkatler, dînî tecdidin bir parçasıdır, biri diğerinden ayrı düşünülemez!

Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’i hata yapmaması ve önceden tedbir alınması adına şerîat namına îkaz etmiştir. Sultan Abdülhamid idarenin başında iken, yetkili ve sorumlu olduğu için, görülen aksaklıklar özellikle dine ve şerîata aykırı vaziyetler, itidalli bir tarzda dile getirilmiş ve düzeltilmesi istenmiştir. Bu son derece normal ve gerekli bir durumdur. Sultan Abdülhamid idareden çekildikten sonra, İttihatçılar onu eleştirmeye devam ettiler. Kendi yetersizliklerini ve kabahatlerini onu eleştirerek örtme yolunu seçtiler. Bu durumda İslâm âlimleri susarken Bediüzzaman yine susmadı, bu defa İttihatçıların şiddetli istibdadını ve hatalı uygulamalarını da eleştirdi. Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid dönemindeki muhalefeti şahsî değil, ilkesel ve prensiplere bağlı bir muhalefet olduğu bilinmelidir. Bediüzzaman’ın asıl muhalefetinin istibdat uygulamalarına olduğunu âşikârdır. “Bediüzzaman ve Mehmet Âkif gibi İslâm âlimlerinin meşrû dairedeki hürriyet ve meşrûtiyeti istemeleri, Abdülhamid’e niçin muhâlif olduklarını çoğu mevcut İslâmcı yazarlar ve tarihçiler hâlâ anlayabilmiş değiller. O dönemde birçok mütedeyyin isim, Sultan Abdülhamid’in istibdadına karşı oldukları için muhalif görülüyorlardı. İstibdadın İslâmla örtüşmediğini söylüyorlardı. Âkif’in istibdad şiiri ve Said Nursî’nin istibdat tanımlarını daha dikkatli okumak gerekir. Bu âlimler aslında gerçek hürriyet ve meşrûtiyetin Osmanlıyı çöküşten kurtardığı gibi, Asya Kıt’ası’nın ve İslâm’ın da kurtuluşu olduğunu söylüyorlardı.”[34]

Bediüzzaman’ın eserlerinden Abdülhamid tespitleri

Bediüzzaman’ın üç hayat devresi olarak bildiğimiz Eski, Yeni ve Üçüncü Said dönemi eserlerinde Sultan Abdülhamid ile ilgili değerlendirme ve tespitlerini tarayarak ulaşabildiklerimizi sizlerle paylaşmak ve bir bütün olarak konuyu değerlendirmek istiyoruz. Böylece Bediüzzaman’ın üç devre hayatında da ne kadar tutarlı ve hakkaniyetli tespitler yaptığı anlaşılmış olur. Elbette bu tespit ve değerlendirmeler üzerine bizim de Risale-i Nur’un bütününe istinaden yapacağımız izah ve yorumlar olacaktır. İnşallah böyle bir çalışma Bediüzzaman ve Abdülhamid meselesinin anlaşılmasına katkı sağlayacak konumda olur. Gayret bizlerden, tevfik Rabbimizden inşâallah.

Bediüzzaman’ın muhalefeti hak ve hakîkat hesabınadır

Bediüzzaman, Meşrûtiyetin ilk günlerinde söylediği nutkunun son bölümünde “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i peygamber!”[35] demek sûretiyle, Sultan Abdülhamid’in şahsiyet ve makamına temas etmektedir. Bediüzzaman, Sultan Abdülhamid’ın şahsî meziyetlerini takdir etmekle beraber, onun takip ettiği içtimâi ve siyasî kusur olarak addettiği siyâsetine şeriat hesabına ta’rizde bulunmuş müstesna bir şahsiyettir. Bediüzzaman Sultan Abdülhamid’in şahsından söz ederken, diğer bazı kimselerin yaptığı gibi onu tahkir ve tezyife zerrece tenezzül etmemiş, sonradan da yazdıklarından asla nedamet etmiş de değildir. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın muhalefet ettiği nokta, Abdülhamid’in şahsı değil, belki onun uyguladığı yahut tatbik etmek zorunda kaldığı “zayıf istibdad” siyâsetidir. Bediüzzaman Münâzarât eserinde “Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdadı”[36]ndan söz eder. Demek ki görünen kusur ve hatalar Abdülhamdi’in şahsından ziyade, onun belki de mecbur olduğu mutlak monarşik politikalardan kaynaklandığını da görmek lâzımdır.

Bediüzzaman âlem-i mânâda padişahı görüyor

24 Mart 1909’da Volkan Gazetesi’nde(11 Mart 1325, Volkan, Sayı: 83-84) yayınlanan “Dağ meyvesi acı da olsa devadır.[37] başlıklı makàlesinin yedinci maddesinde “Hilâfete dair bir rüyadır. Âlem-i mânâda padişahı(Sultan Abdülhamid’i) gördüm. Dedim: “Sen zekâtü’l-ömrü Ömer-i Sani’nin(Ömer Bin Abdülaziz) mesleğinde sarf et; tâ ki Meşrûtiyet riyasetine lâzım ve biatın mânâsı olan teveccüh-i umûmîyeyi kazanasın…”[38] şeklinde devam eden, rüya diye tavsif ettiği ve onu gazetelerde bir çeşit açık mektup şeklinde neşrettiği ve onun sonunda “Asıl uyanıklık ve hakîkat o rüya imiş.” dediği makàlesinde, merhum Sultan Abdülhamid’in İslâm Halifesi olduğunu ifade etmektedir. Bediüzzaman, muhatabının kim olduğunu gayen iyi biliyor ve târihî sorumluluğunu bihakkın ifa etmeyi bir vazife addediyordu. O, hem müsbet hareket ediyor, hem de yol gösterici tavsiyelerini vakt-i zamanında yerine getiriyordu.

“Padişah yine size imamdır, iktida ediniz!”

Bediüzzaman “Kürdistan Ulema Ve Meşâyih Ve Rüesa Ve Efrâdına Meşrûtiyete Dâir Telkinâttır[39] başlıklı yazısında Sultan Abdülhamid için şöyle diyor: ”Şimdiye kadar padişaha iktida ettiniz ki, milletin vahşetinden dolayı tedenni ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebri millette istimale lüzum gördünüz. Şimdi de padişah yine size imamdır. İktida ediniz ki, o, ömr-i ebedîye mazhar olan marifet ve adaletiyle milletini idare edecek. Siz de öyle yapınız, tâ ki necat bulasınız. Kuvvet ve cebir yerine akıl ve adaleti istimal ediniz; ve tahvif yerinde muhabbeti ikame ediniz, tâ riyasetiniz berdevam olsun. Mâhâsıl: Efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de o eski ve kehlelenmiş ağalık abasını bir hulle-i adalete tebdil ediniz.[40] Bediüzzaman Hazretleri, “Padişah’a ve Hilafet-i İslâmiye cihetinden Hâlifeye, şarklı vatandaşlarını, itaate, i’tidale, iktidaya davet etmekle beraber; Meşrûtiyet dönemi icabatından olan marifet ve akıl yolunda yürümelerini, zulüm ve cebri bırakmalarını, milleti istihdam etmek değil, ona hizmet etmelerini tavsiye ediyor ve Meşrûtiyet şerefinin esasını yine Sultan Abdulhamid’e veriyor. Aynı yazının devamında ise şöyle diyor: “İstibdadın maden ve münbiti olan şeref ve haysiyet ve itibarî rütbeden istimdat ve milleti istihdam ve hatır ve tahakküm ve taraftarı rabıta etmektir ki, vahşetin ağalığı budur. Ümmü’l-ağavat(ağaların anası) olan Yıldız’da ebu’l-ağavat(ağaların babası) olan Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti; nerede kaldı başka sivrisinekler![41] Sultan Abdülhamid bir zamânâlar Şark’taki aşiretleri kendisine, dolayısıyla Osmanlı Saltanatı’na bağlamak maksadıyla büyük aşiret reislerine, kimisine paşalık, kaymakamlık, kimisine binbaşılık rütbesi vermiştir. Neticesinde o aşiret çöl paşalarının çok zulümleri ve vahşetleri vaki’ oldu.”[42] 

Abdülhamid’e oklar atıp hücum edenler

Bediüzzaman, 31 Mart 1909’da Divan-ı Harb-i Örfî’deki müdafa’atının onbirinci cinayetinde, Sultan Abdülhamid ile ilgili kısımda şöyle der: “Saadet tevehhümüyle, o vakitte şimdi münkasım olmuş, şiddetlenmiş olan istibdatlar merhum Sultan-ı Mahlû’a(Sultan Abdülhamid’e) isnat edildiği hâlde, onun Zaptiye Nazırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hata ettim; fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle, hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim, şahsî menfaatimi terk ettim.”[43] Bediüzzaman “İstibdatlar merhum Sultan-ı Mahlû’a isnat edildiği hâlde…” sözüyle, Jön-Türk Hareketi’nin başladığı zamanları kastetmektedir. Gerçekten o zamânlar, başta Namık Kemâl, Ziya Paşa ve sonrasında Mehmet Âkif gibi mücâhid, edip şairler, hürriyet-perverler, Sultan Abdülhamid’e şiddetli hücum ettikleri ve bütün istibdad ve tahakkümleri onun şahsından bilip itiraz ettikleri görülüyor. Halbuki Bediüzzaman “Zannederim, asr-ı ahirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kablelvuku ile bu dehşetli istibdadı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat, çok aldanıp, yanlış bir hedef ve hata bir cephede hücum göstermişler.”[44] tespiti ile “Hâlbuki, onlara dehşet veren, çok zaman sonra gelecek olan istibdatların zayıf bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyan etmişler. Maksat doğru, fakat hedef hata.[45] şeklinde işin hakîkatini göstermiştir. Burada açık ve kesin olarak Sultan Abdülhamid’e atılan şiddetli itiraz oklarının ve hücumların kesinlikle yanlış olduğunu, hata bir fiil olduğunu belirten Bediüzzaman; Namık Kemâller, Mehmet Âkifler vb zatların bir hiss-i kablel-vuku’ ile çok sonra meydana çıkacak şiddetli ve mutlak istibdad ve zulümleri hissetmişler, fakat hücum oklarını yanlış bir hedefe atmışlardır, diyor. Bununla beraber “Bediüzzaman Hazretleri o zamanki en heyecanlı nutuk ve makàlelerinde, hiçbir zaman Sultan Abdülhamid’in şahsiyetine, makamına ve şahsî ahvâline, sair hürriyet-perver mücâhidler gibi hakaretâmiz sözlerle ilişmemiş, hücum etmemiştir. Ancak nasihat tarzında bazı şeyler söylemiştir.”[46] Bediüzzaman bir denge, istikamet ve dâvâ insanıdır. Meselelere şahsî yaklaşmaz, mizan-ı şerîatla ve adalet-i mahza ile değerlendirme yapar. Sultan Abdülhamid’e de aynen böyle yaklaşmış ve bakmıştır. Hakkın hatırını muhafaza ederken, şahsın hukukuna da tecavüz etmemiştir. “Meselâ, birisinin bir sıfatından darılsa, mecma-ı evsaf-ı mâsume olan şahsına, hatta ehibbâsına, hatta meslektaşına zulmünü teşmil[47] etmez.

Bediüzzaman, şerîata taalluk eden meselelerde îkaz ve itirazlar yapıyor

Meşrûtiyet’in ilânından iki sene sonra, 1910 yılının sonu 1911 yılının başında te’lif ve tab’ ettirdiği Münâzarât isimli eserinde, istibdad ve Meşrûtiyeti tarif ederken, Sultan Abdülhamid’in bahsi münasebetiyle şöyle der: “Zira sabıkta padişah kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu, bîçare milletin hâlini anlamıyordu. Yahut zaaf-ı kalb ve kuvvet-i vehim ile anlamak istemiyordu. Yahut mütehevvisâne ve mütekeyyifâne ve mütekalkıl olan tabiatı, anlattırmaya müsait değildi.[48] Burada Sulta Abdülhamid’in şahsiyetine zahirde bir ta’riz görülmektedir. En baştaki ihtimal “padişah kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu” ifadesiyle, Mabeyn’deki paşaların aldatmaları veyahut onu bir çeşit ablukaya almalarıyla “mahpus gibi” yani sağını solunu tam mânâsıyla haberdâr olarak bilmiyordu. Aldığı malumat da “Mabeyn”den geçerek kendisine ulaşmaktaydı. Sonraki ihtimal ise, O’nun beşerî, insânî ve fıtrî bazı hallerinden ve zâif olan bazı damarlarından bahsediyor ki, onun tamamen beşeriyetine yöneliktir. Yaratılış itibarıyla vesveseli, hassas, tereddütlü”[49] bir fıtrata sahipti. Kanaatimiz odur ki, Bediüzzaman da onun beşerî zaaflarını biliyor ve bu yönde telkin ve tavsiyelerde bulunuyordu. Şerîata taalluk eden meselelerde ise, ciddî îkaz ve itirazlar yapıyordu. Bu ciddî îkaz ve itirazları yapmak Bediüzzaman’ın vatan, millet ve İslâmiyet hesabına büyük bir vazifesiydi. Bediüzzaman, Afyon Mahkemesi’ne ve Ağırceza Reisine beyan ettiği bir mektubunda “Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğu büyük bir vazifeye” dikkat çeker.”[50] Bu vazifenin dünyaya baktığına, içtimâî ve siyâsî hayata taalluk ettiğine, bakmamanın ve bilmemenin hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemenin kendisine bir özür teşkil edemediğine temas eder.

Sultan Abdülhamid’e Ahrardan ziyade hücum edenler

Yine Münâzarât eserinde “Hürriyet ancak ateşe layıktır. Zira kâfire mahsus bir şi’ardır.”[51] sualine verdiği cevapta da Sultan Abdülhamid ile alakalı bir noktaya temas eder. Şöyle ki: “Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid’e Ahrardan ziyade hücum ederdi ve derdi: “Hürriyet ve kànun-i esasî’yi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.” İşte yahu, Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve kànun-i esasî’nin müsemmasız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur?[52] Aynı bahsin tamamında “Bediüzzaman’ın bu, dini rasihâne bilen hakîkatli cevabında görüldüğü üzere, o zaman bazı müfrit yarı hocalar ve tekfire meraklı hasta mizaçlılar, hemen bir ayetin zahiri mânâsına yapışarak, mezkûr Anayasa’yı(1876’da ilen edilen Kànun-u Esasi’yi) kabul edenleri, bilhassa işin başındaki Türkleri küfürle ittiham etmişler. Fakat Bediüzzaman o zaman cevap vermiş ve o biçare müfritlerin yanlış fikirlerini ortaya koymuş ve onları susturmuştur.”[53]

Bediüzzaman, gazete lisânıyla Abdülhamid’e sesleniyor

Bediüzzaman, Münâzarât’ta kendisine sorulan bir suale karşı verdiği cevap müfrit nâehil zatları ve dinde hassas, aklî muhakemeden nakıs şahısları şaşkına çevirmeye yetmiştir. Şöyle ki:

Sual: “İnkılâptan on sene evvel, hükûmete nihayet derecede muteriz olduğun hâlde, hükûmete hücum edenlere dahi itiraz ederdin. Hatta Selâtin-i Osmaniyeyi(Osmanlı Sultanlarını) ifratla sena ederdin, hatta derdin: ‘Muhtemeldir, Abdülhamid muktedir değil ki dizgini gevşetsin, milletin saadetine yol versin. Veyahut hata bir içtihat ile olabilir, bir gayr-i makbul özrü kendine bulsun. Veyahut avanelerinin ve vehminin elinde mahpus gibidir.’ Sonra birden bütün kabahati ona attın. Neden hem itiraz, hem hücum ederdin, hem de bazılara karşı müdafaa ederdin?”

Bu gelen suale Bediüzzaman kıyamete kadar bâkî kalacak mükemmel bir cevap vermiştir.Şöyle ki: “İnkılâptan on altı sene evvel(1893/94 yılları), Mardin cihetlerinde, beni hakka irşat eden bir zata rast geldim. Siyâsetteki muktesit mesleği bana gösterdi. Hem, tâ o vakitte, meşhur Kemal’in “rüya”sıyla[54] uyandım. Lâkin, maatteessüf, su-i tesadüf ile hükûmete itiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite rast geldim. Ehl-i ifratın bir kısmı, Arab’dan sonra İslâmiyet’in kıvamı olan Etrak’ı(Türkleri) tadlil(doğru yoldan çıkmakla itham) ediyorlardı. Hatta bir kısmı o derece tecavüz etti ki, ehl-i kànunu tekfir ederdi(I. Merutiyeti/Anayasayı ilan eden ve destekleyenleri küfürle itham ederdi). Otuz sene evvel olan kànun-i esasî’yi(1876’da ilan edilen I. Meşrutiyeti) ve hürriyetin ilânını tekfire delil gösterdi; ”Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse…”[55] (ilâahir), hüccet ederdi. Bîçare bilmezdi ki,”Kim hükmetmezse…” bimânâ “Kim tasdik etmezse…”dır. Acaba sabık istibdadı(Abdülhamid dönemindeki zayıf istibdadı) hürriyet zanneden ve kànun-i esasî’ye(Meşrutiyete/Anayasaya) itiraz eden adamlara nasıl itiraz etmeyeceğim? Çendan, hükûmete itiraz ederlerdi; lâkin, onlar istibdadın daha dehşetlisini (İttihad ve Terakki dönemindeki şiddetli istibdadı) istediler. Bunun için onları reddederdim. İşte, şimdi ehl-i hürriyeti(Meşrutiyet ve hürriyet taraftarlarını) tadlil eden(doğru yoldan çıkarak dalâlete düştüğünü iddia eden) şu kısımdandır. İkinci kısım olan ehl-i tefriti gördüm. Dini bilmiyorlar, ehl-i İslâm’a insafsızca itiraz ediyorlar, taassubu delil gösteriyorlardı. İşte, şimdi Osmanlılıktan tecerrüt edip tam tamına Avrupa’ya temessül etmek fikrinde bulunanlar şu kısımdandır. Bununla beraber, istibdat kendini muhafaza etmek için herkese vesvese verdiği gibi, beni inkılâptan on sene evvel aldattı ki, ehl-i ihtilâlin ekseri masondur. Lillâhilhamd, o vesvese bir-iki sene zarfında zail oldu. Tâ o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız, mutekit Müslümanlardır.[56] Görüldüğü üzere Bediüzzaman, müceddid-i ahirzaman olarak Müslümanlar arasında kördüğüm olan ve siyâsî olarak istimal edilen maide suresi 44., 45. ve 47. ayetleri tefsir ederek ehl-i ifrat ve ehl-i tefriti istikamete davet ediyor. Bediüzzaman’ın bu tespitlerine ne kadar ihtiyacımız olduğunu âlem-i İslâm’ın hayat-ı içtimâî ve siyâsiyesinin hâl-i hazır vaziyeti gösteriyor.

Sultan-ı Sabıka(Abdülhamid’e) ceride lisânıyla söyledim!

Divan-ı Harb-i Örfî savunmalarının sonundaki ‘Yarı Cinayette: “Daire-i İslâm’ın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle; ve sabık Sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri, sabık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-i nasihate istidad kesbetmiş zannıyla; ve “Aslâh tarik musalâhadır.(En güzel yol barıştır, sulhtur.)” mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infialâta mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet suretini daha ahsen surette düşündüğümden, merhum Sultan-ı Sabıka(Sultan Abdülhamid’e) ceride lisânıyla söyledim ki: “Münhasıf Yıldız’ı dârülfünun et; tâ süreyya kadar âlâ olsun. Ve oraya seyyahlar, zebaniler yerine, ehl-i hakîkat melâike-i rahmeti yerleştir; tâ cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki, milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî dârülfünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimat et. Zira, senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra, sırf ahireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel, sen dünyayı terk et. Zekâtü’l-ömrü, ömr-i sani yolunda sarf eyle. “Şimdi muvazene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya dârülfünun olmalı; ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli; ve gasp edilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı! Hangisi daha iyidir? İnsaf sahipleri hükmetsin![57] Evet, İşte asrın âlimi, işte zamanın müfessiri ve asırlardır beklenen ahirzaman Müceddidi! Tam bir vukûfiyetle meselelere çâre üretiyor, tam zamanında problemlere Kur’ânî çözümler öneriyor. Sultan Abdülhamid’e de kaldığı çaresizlikten kurtulma yollarını gösteriyor. Bediüzzaman’ı anlamadan, mahiyetini ve vazifesini anlamak mümkün görünmüyor. Muhataplarını, özelikle devlet erkânını ve Padişahı hiç incitmeden ve hakkın hatırını da kırmadan reçetesini ibraz ediyor. Fakat, ne çare ki Bediüzzaman’a kulak verilmemiş, geçiştirilerek Van’a geri gönderilmek istenmiş. Üstüne bir de maaş ve ihsân-ı şahane gibi rüşvet kàbilinden hediyeler takdim edilmiş. Heyhat! Karşınızda Bediüzzaman var! Bid’atüzzaman var! Sahibüzzaman var! Garibüzzaman var! Sizler kime muhatap olduğunuzu anlayamamışsınız. Keşke Bediüzzaman’a kulak verilseydi de, bu Anadolu ve âlem-i İslâm büyük bedelleri ödemek zorunda kalmasaydı!

Otuz sene halife olan bir zatın menfî siyâseti istimâli

Bediüzzaman Sünuhat’ta Rüyada Bir Hitabe’sinin devamında “Aynı gün pürümit, başka ve dünyevî bir meclise gittim.[58] dediği paragrafta da “otuz sene halife olan bir zat” tabiriyle yine Sultan Abdülhamid’den bahseder. Şöyle ki: “Evet, dine imale etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtâr etmekle dine hizmet olur. Yoksa, ‘dinsizsiniz’ dese, onları tecavüze sevk etmektir. Din dâhilde menfî tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zat, menfî siyâset namına istifade edildi zannıyla, şerîata gelen tecavüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfî siyâsetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâm’ın en şedit hasmıdır ki, hançerini İslâm’ın ciğerine saplamıştır.”[59] Bediüzzaman, hiçbir meseleyi muallakta bırakmaz. Problemleri hem teşhis, hem de tedavi eder. Dinin dahilde menfî tarzda kullanılmasına asla izin vermez. Çünkü din semâvî ve ulvî hakîkatleri hâvidir. “Otuz sene halife olan bir zat(Sultan Abdülhamid), menfî siyâset namına istifade edildi zannıyla şerîata gelen tecavüzü gördünüz.” ifadesi o kadar önemli ve dikkate alınması gereken bir söz ki; es geçildiğinde ve dikkate alınmadığında dine ve şerîata gelen zararlar yıllardır devam ediyor.  Demek dinin dahilde, siyâset ve ticarette kullanılması menfî bir siyâseti netice veriyor. Bu nedenle de ehl-i din bu noktaya çok dikkat etmeli ve dine gelebilecek zarardan Allah’a sığınmalı, yılandan ve akrepten kaçar gibi kaçmalıdır. Mesele din ve şerîat olunca Bediüzzaman şahsın hatırını değil, hakkın hatırını âlî tutuyor. Menfî siyâset metodunu Sultan Abdülhamid de kullansa onun içtimâî ve siyâsî kusurâtını[60] şahsî faziletine kurban etmiyor. Öyleyse Bediüzzaman’ın bu duruşundan ve îkazından zamanımıza çok iyi dersler çıkarmamız gerekiyor. Çünkü şimdiki menfî siyâsetçilerin fetvalarından istifade edecek olan İslâm’ın en şedit hasmına, böyle bir fırsatı vermemek gerekiyor. O şedit hasma bu fırsat verilirse, o şedit hasım hançerini İslâm’ın ciğerine saplamaya devam edecek demektir. Bu hâl ise hasareti azim bir vebaldir.

Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyor

Şüphesiz Sultan Abdülhamid hem kudretli bir padişah, hem de iyi niyetli bir siyâsetçidir. Fakat bu iyi niyet, iyi netice almaya yetmiyor. Bediüzzaman bu noktaya “Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.”[61] Diye işaret ediyor. “Nasıl iyilikten fenalık gelir?” sualine karşı da “Muhali talep etmek, kendine fenalık etmektir. Bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran, parça parça olur.”[62]diye cevaplandırır. Niyet iyi olsa bile, uygulama kötü olduktan sonra, netice ekseriyetle felâket olabiliyor. Hele hele din ve İslâmiyet adına yapılacak kötü icraatların bedeli çok ağır bir şekilde Müslümanlar tarafından ödeniyor. İşte Bediüzzaman özellikle dikkatleri bu noktalara çekerek îkaz, ihtâr ve uyarılarını yapıyor. Halbuki dinin dahilde menfî tarzda istimal edilen tarz-ı siyâsete hiç ihtiyacı yoktur. Din olduğu gibi anlatılsa, ayrıca herhangi bir kuvvete, şiddete, baskıya ihtiyaç kalmaz. Gerçekte hiç ihtiyaç olmadığı halde, Abdülhamind tarafından tatbik edilen zayıf istibdad uygulamaları yüzünden, menfî siyâset tatbikatının neticesi olarak İslâm’a gelen tecavüz ve hücumlar önlenememiş, daha da şiddetlenmiştir. Netice itibarıyla tatbik edilen menfî siyâset, şiddetli bir istibdadı; şiddetli bir istibdadın da ileride istibdad-ı mutlakı netice verdiği bir hakîkattir.

Hafif ve az istibdadın, şiddetli ve kesretli yapılması

İki Mekteb-i Musîbetin Şahadetnamesi eserinde on birinci sualin ‘Elhasıl’ kısmında: “Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenasuh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki, hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış![63] Bediüzzaman hafif ve zayıf istibdad olarak kabul ettiği Andülhamid yönetiminden sonra İttihad ve Terakkî yönetiminde “Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır.”[64] şeklinde daha şiddetli bir istibdad uygulamasını tenkit ediyor. Esas maksadın Abdülhamid’ten hürriyeti geri istemek olmadığını, hafif ve az(zayıf) istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmak olduğunu ifadeyle her iki yönetim anlayışında da istibdadın devam ediğini, şimdisinde ise daha şiddetlendiğini söylüyor. Hürriyet ve Meşrûtiyet ilân edildiği halde “hürriyet perdesi altında” daha şiddetli bir istibdadın hüküm sürmeye başladığını belirtiyor. Ayrıca “İstibdat ve hafiyelik tenasuh etmiş” sözleriye dahilde kurulan “Hafiye Teşkilatı” ile uygulanan sansür ve sürgün politikaları sayesinde, hem Sultan Abdülhamid’e, hem de onun şahsında mukaddes İslâm dinine karşı, zaman içinde şiddetli bir kin, öfke ve düşmanlık cereyanı meydana geliyor.

Mühim bir zatın yüzüne savrulan kâmilâne söz

“Ne mümkün zulüm ile, bîdâd ile imha-i hürriyet?

Çalış, idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten![65]

Namık Kemal

Bu şiir 1867 yılında Sultan Abdülaziz döneminde yazılmıştır. Şiirde özgürlük, eşitlik, milliyet, adalet gibi kavramlar işlenmiştir. Şair, bu şiirinde devrin idarecilerine de çok sert eleştiriler yöneltmiştir. Bu sert tavır biraz da Namık Kemal’in yapısından kaynaklandığı söylenebilir. O, mücadeleci, kararlı ve biraz da sert bir kişiliğe sahiptir. Şairin bu kişiliği, ister istemez şiirine de yansımıştır. Hürriyet Kasidesi, Tanzimat dönemi yazarlarından Namık Kemal‘in hürriyetözgürlük vatan ve millet gibi konuları işlediği en çok bilinen eserlerinden biridir. 

Bediüzzaman, Yirmi İkinci Lem’a’da Sultan Abdülhamid’in ismini zikretmeden, Sultan Abdülaziz’e karşı yazılmış bir şiiri bir münasebetle kaydederken şöyle der: “Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve hâlbuki o tokada müstahak olmayan gayet mühim bir zatın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün, ‘Ne mümkün zulüm ile, bîdâd ile imha-i hürriyet? Çalış, idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten![66] Bu şiirin yazılma tarihi olan 1867 dikkate alındığında, o dönemde padişah Sultan Abdülaziz’dir. Amma şiir Sultan Abdülaziz sonrasında özellikle hürriyet ve meşrutiyet ilan edildikten sonra Abdülhamid’e yönelik kullanılmış olmalıdır. Ancak Sultan Abdülaziz döneminde de Monarşi yönetiminden kaynaklanan istibdat uygulamaları olduğu da unutulmamalıdır. Özellikle Genç Osmanlılar hareketi bu dönemde başlamıştır.

Bu beyan ile Bediüzzaman Hazretleri, Sultan Abdülhamid’i “gayet mühim bir zat” şeklinde tavsif ederek, ona karşı yazılan aşırı tenkitlerin ve hücumların adalet-i mahza terazisinde tartılması gerektiğine dikkat çeker. Sultan Abdülaziz devrinde yazılan şiir, tekrar Abdülhamid’in zayıf ve hafif istibdat döneminde istimâl edilmiş olmalı ki, Bediüzzaman hakikat terazisinde tartarak meseleye yaklaşmıştır. Gelen kısımlar da bunu teyid ediyor. “Eski Said, bazı dâhî siyasî insanlar ve hârika ediblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdadı hissedip ona karşı cephe almışlardı. O hiss-i kable’l-vuku’ tabir ve tevile muhtaç iken bilmeyerek resmî, zaîf ve ismî bir istibdad görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdadların zaîf bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyan etmişler. Maksad doğru, fakat hedef hata.”[67] Ayrıca” Zannederim, asr-ı âhirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kable’l-vuku ile bu dehşetli istibdadı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hata bir cephede hücum göstermişler.”[68]

Yukarıdaki ifadeleri de dikkate aldığımızda,  şu hürriyet perdesi altında(ki II. Meşrutiyet perdesi altındaki hürriyet kastediliyor olmalı) müthiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne(1920’den sonra gelen dehşetli ve mutlak istibdat şu asrın gaddar yüzü olarak ifade edilmiş olmalı) çarpılmaya lâyık iken(ilgili şiir istibdad-ı mutlakın gaddar yüzüne çarpılmaya layık bir şiir iken) ve hâlbuki o tokada müstehak olmayan(bu şiirdeki şiddetli tenkide muhatap olmayan) gayet mühim bir zâtın (II. Meşrutiyetin hürriyet perdesi altında, hürriyeti perde yaparak Abdülhamid’e) yanlış olarak yüzüne savrulan(layık olmadığı halde bu şiir ile Abdülhamid’in yüzüne savrulan) kâmilâne şu sözü Bediüzzaman veciz bir şekilde izah etmiş olmalı. Çünkü “zayıf, resmî, zaîf ve ismî bir istibdad” uyguladığı için Abdülhamid’e hücum edilmiştir. Bediüzzaman ise Abdülhamid’in şahsına yapılan bu hücumları tadil etmiştir. Mesele Bediüzzaman’ın şu ifadelerinde de açıkça tasrih ediliyor: “Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenâsuh etmiş(Göç etmiş). Ve maksat da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet(hürriyeti geri istemek) değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı(Abdülhamid dönemini), şiddetli ve kesretli yapmakmış!”[69]

Bazı sözlerin muhatabı sonradan ortaya çıkabiliyor. Bazı sözler de söylendiği zamana bakmıyor, her zaman turfanda gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Tarih tekerrür ettiğinden muhataplara da tekrar tekrar bakabiliyor. Şiir 1867’de yazılmış, dönem Sultan Abdülaziz zamanı. Ancak şiirdeki sözler Sultan Abdülhamid’in zayıf istibdadına savrulmuş olsa da, şu asrın mutlak istibdatlarının yüzüne çapılmaya tam layık görünüyor.

Bir başka açıdan değerlendirme yapılacak olursa “Gayet mühim bir zatın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün” ifadesinde “yüzüne savrulan” ifadesi bizzat Sultan Abdülaziz’i göstermesi de mümkündür. Çünkü “yüzüne” bizzat demektir. Sultan Abdülhamid’e ise “kinâen” bakıyor olmalı. Şiddetli ve mutlak istibdada ise “remzen, işareten ve hakîkaten” tam bakar ve tasrih eder denilebilir.

Daha eski hâl olmayacak mıdır?

Bediüzzaman, Meşrutiyet sonrası şark vilayetlerinde hürriyet ve meşrutiyeti ders verirken çok ilginç suallere muhatap olur. Meşrutiyet ve hürriyette kendilerine fenalık olduğu vehmine kaplan aşiret ve şark ahalisi Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilişi ve eski hâle daha geri dönüş olmayacak mı yönünde endişelerini de Bediüzzaman’a sorarlar. Öncelikle “Belki onlar eski hâli istiyorlar.” diye bir sual gelir. Bu sual ile şark insanlarının eski hâl olan padişahlık yönetimini istedikleri anlaşılıyor. Bediüzzaman bu suale ezber edilmesi gereken kısa ve veciz bir cevap verir: “Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz. İşte: Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlâl.”[70] Bediüzzaman, eski hâl olan padişahlığın imkânsız olduğunu, ya yeni hâl olan meşrutî sistemin kabul edilmesi gerektiğini, yâda daha kötü hallerle karşı karşıya gelineceğini net olarak ifade eder. Konuyu biraz daha açacak olursak eski hâl, saltanat ve otoriter yönetim şekilleridir. Bediüzzaman, bu yönetim şekillerinin artık bu asırda geçerli olmayacağını açık bir dil ile söyler. Yeni hâl ise, meşrutiyet, cumhuriyet ve demokratik yönetim şeklidir. Ki bu asırda artık bunun dışında bir rejim aramak safsata ve izmihlal olacaktır. İzmihlal kelime olarak bozulup gitmek, perişan olmak, yok olmak, görünmez hâle gelmek gibi anlamlara geliyor. Otoriter ve diktatör rejimlerle yönetilen İslâm âleminin perişan ve görünmez hâli buna şahittir.

“Daha Sultan Hamit gibi padişah tahta çıkmayacak mıdır?”

Şimdi de başka sualler peş peşe geliyor. “Acaba daha Sultan Hamit gibi padişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl olmayacak mıdır?” Görüldüğü üzere Bediüzzaman’ın meşrutiyeti ders verdiği topluluğun Abdülhamid gibi sultanların tekrar idarenin başına geçmesi gibi bir beklenti ve isteklerinin olduğu sordukları sorulardan anlaşılıyor. Bu soruya Bediüzzaman “Acaba sizin şu siyah çadırınız parça parça edilip yandırılsa, külü havaya savrulursa, o külden yeniden çadır edip içinde oturmak kabil midir?”[71] şeklinde çok muknî bir cevap verir. Bediüzzaman vermiş olduğu cevapta, içinde bulunduğu ortamın etkisini de dikkate alarak, muhataplarının hayat şartlarına çok aşina oldukları bir misal ile cevap vermesi, insan psikolojisi ve sosyolojisi açısından çok manidardır. İçinde oturdukları çadırı göstererek o çadırın parça parça edilip yandırılması, külünün havaya savrulması, o külden yeniden bir çadır yapılıp içinde oturmanın imkânsızlığını ortaya koyması, sorulan soruya verilebilecek en mükemmel bir cevap olduğu açıkça görülmektedir. Bu cevapla birlikte artık mutlakıyet yönetimi olan padişahlığın muhal olduğu net olarak vurgulanmış oluyor. Bediüzzaman, artık meşrutiyet ile hem Osmanlının, hem de âlem-i İslâm’ın dünyevî saadetinin meşveret ve şura ile kaim olacağını, bunun kabul edilmemesi halinde bir kargaşa vaziyeti ve daha şiddetli bir istibdadın hâkim olmasının kaçınılmaz olacağını ifade etmesi önemlidir. Zaten zaman da Bediüzzaman’ın endişelerini haklı çıkarmıştır.

İstibdat zamanından meşrutiyet dönemine geçiş

Bediüzzaman’ın Şark aşiretlerinde meşrutiyeti ders verdiği muhatapları tam ikna olmamış olmalı ki “Neden?” sualini soruyorlar. Bediüzzaman ise “Zira eskiden bin adamdan yalnız onu mütenebbih iken, istibdat o dehşetli kuvvetiyle karşısında duramadı, parçalandı. Şimdi, istibdadın kuvveti binden bire indi; tenebbüh(uyanma) ve iltihab-ı ezhan(zihinlerin parlaması, fikirlerin aydınlanması) birden bine çıktı.[72] şeklinde cevaplandırıyor. Eskiden bin adamdan yalnız onunun uyanık ve müteyakkız olmasına rağmen, istibdat o dehşetli cehil ve vahşet olan kuvvetiyle on mütenebbih adamın kuvvetine dayanamayıp parçalandığına göre; meşrutiyet zamanında istibdatın kuvveti olan cehil ve vahşetin binden bire inmesi, milletin uyanıp fikirlerinin aydınlığa kavuşması ise birden bine çıkmış vaziyeti, elbette eski hâlin muhal, yeni hâlin ise Osmanlı ve âlem-i İslâm için saadet ve selamete kavuşmasına hizmet edeceği ifade edilmiş oluyor. Çünkü Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir; umum kavimlerin sebeb-i saadetidir. Bütün eşvâk(şevk) ve hissiyât-ı âliyeyi uyandırır. İnsanı hayvanlıktan kurtarır. İslâmiyetin bahtını, Asya’nın tâliini açacaktır. Bizim devleti ömr-ü ebedîye mazhar eder.” Böyle bir müjdenin tahakkuk devresi ve zamanının gediğini haber veren Bediüzzaman, elbette “Acaba daha Sultan Hamit gibi padişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl olmayacak mıdır?” sualine çok kapsamlı ve ikna edici cevaplar vererek artık meşrutî bir sistem ile meşveret ve şura esasına dayalı asr-ı saadet modelini asrımıza taşımış oluyor. Daha da önemlisi sahabe mesleği olan hakikat mesleğini, tekrar asr-ı ahirzamanda tatbik sahasına koyarak sahip çıkılması dersini veriyor. Saltanat ve siyaset mesleğinin İslâm’ın ruh-u aslisine uygun olmadığını, meşveret ve şura temelli hakikat mesleğinin adalet-ı hakikiye ile ümmetin ve insanlığın kurtuluşuna Kur’ânî ve Nebevî bir çözüm olduğunu haykırıyor. Artık zaman, saltanat yönetiminden hakiki adalet, meşveret ve şuraya dayalı asr-ı saadet metoduna geçilme zamanıdır. Bediüzaman’ın ifadesiyle “Şimdiki âlem-i İslâmın saadet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saadeti ve bilhassa İslâmın terakkisi onların intibahıyla olan Arabın saadetinin fecr-i sadıkının emâreleri inkişafa başlıyor. Ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye’sin burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat’iyemle derim: İstikbal, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak.”[73]

Ahirzaman fitneleri ve hürriyet inkılabına bakan işaretler

Bediüzzaman Birinci Şua, 19.Ayette “Âlem-i İslâm için en dehşetli asır, altıncı asır ile Hülâgû fitnesi ve on üçüncü asrın âhiri ve on dördüncü asır ile Harb-i Umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle, bu cümle (Kudreti her şeye galip olan ve her türlü hamde lâyık olan Allah’ın yoluna kavuşturman için.[74]) makam-ı ebcedî ile altıncı asra ve evvelki cümle gibi (El-azizü’l hamid) kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.”[75] tespitini aktarır. Böylece âlem-i İslâm için en dehşetli asır, altıncı asır ile Hülâgû[76] fitnesi ve on üçüncü asrın âhiri ve on dördüncü asır ile Harb-i Umûmî fitneleri olduğuna dikkat çeker. Yaşanan ve yaşanacak hadiselere Kur’ânî işaret-i gabiyeler canibinden bakılır.

Rumuzat-ı Semaniye ve diğer eserlerden hürriyet inkılabına bakan işaretler:

“Madem Kur’ân Allam-ül Guyub’un kelamıdır. Ve madem ”Yaş ve kuru ne varsa, hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.[77] işaretiyle…”şu sûrenin 328 adediyle 1328/1912 tarihine tevâfuk noktasında ve işarat-ı Kur’âniye cihetinde âlem-i İslâm’ın başına gelen müthiş hadisatın başlangıcı olan 1328/1912 tarihine gayet manidar nazar-ı dikkati celbetmek için gösteriyor… Besmele sayılmazsa 312 adediyle 312 tarihinde dahili komitelerin Hürriyet bahanesiyle Hilafet-i İslâmiyeyi parçalamak gibi hâdisatın tarihine tevâfukuna binaen ve Allam-ül Guyub’un en evvel bir fihriste-i Kur’âniye olan nazil ettiği şu sûrenin manidâr hûrûfâtının vaziyetlerine istinaden deriz ki: O tevâfuk tesadüfi değil. Kasdi bir işarettir…Tenvini saymayan mezhebe göre 325 adediyle Kur’ân ve İslâm ile münasebetdâr en mühim hadisat-ı Hilafet olan Hanedan-ı Osmaniyedeki hal’ ve nasb ile hasıl olan Hilafet tarihine(27 Nisan 1909’a) tevâfuk noktasında elbette işaret etmekten hali değildir.”[78]

İnsan muhakkak hüsrandadır

Ayrıca “Yemin olsun Asra. İnsan muhakkak hüsrandadır.“[79] âyetindeki ”İnsan muhakkak hüsrandadır.” makam-ı cifrîsi bin üç yüz yirmi dört edip (1324/1908), Hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harpleri ve Birinci Harb-i Umumî mağlûbiyetleri ve muahedeleri ve şeair-i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb-i Umumî’nin zemin yüzünde fırtınaları gibi, semavî ve arzî musibetlerle hasâret-i insaniyeyle “İnsan muhakkak hüsrandadır.” âyetinin bu asra dahi bir hakîkati, maddeten aynı tarihiyle gösterip, bir lem’a-i i’câzını gösteriyor.”[80]

Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden

Hem meselâ “Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden[81] cümlesi (şeddeler sayılmaz) bin üç yüz yirmi sekiz (1328/1912), eğer şeddedeki “lam” sayılsa, bin üç yüz elli sekiz (1358/1942) adediyle bu umumî harpleri yapan ecnebî gaddarların, hırs ve hasetle bizdeki Hürriyet inkılâbının(24 Temmuz 1908) Kur’ân lehindeki neticelerini bozmak fikriyle tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harpleri ve Birinci Harb-i Umumînin patlamasıyla maddî ve mânevî şerlerini”[82] göstermektedir. “O gün Allah’ın, peygamberin maiyetinde bulunan mü’minleri utandırmayacağı gündür. O gün onların nûru önlerinden ve sağlarından koşarak Cennete yol gösterirken, onlar da ‘Ey Rabbimiz,’ derler. ‘Nûrumuzu tamamla ve bizi bağışla.”[83] Şu âyetin umum mânâsındaki tabakalarından bir tabaka-i işariyesi bu asra dahi bakıyor. Çünkü ‘Ey Rabbimiz,’ derler. ‘Nûrumuzu tamamla…”[84] hem mânâca kuvvetli münasebeti var; hem cifirce bin üç yüz yirmi altı (1326/1910) ederek, o tarihteki hürriyet inkılâbından neş’et eden fırtınaların hengâmında herşeyi sarsan o fırtınaların ve harplerin zulümatından kurtulmak için nur arayan mü’minlere”[85] işaret ettiği görülmektedir.

Sekizinci Şua’nın ahirinde Hilafet-i İslâmiye hakkında gelen hadis-i şerifin mânâ-i işarîlerini yazarken cifrî ve ebcedî hesabıyla, Hicrî 1328, Rumî 1326 (Miladî 1910) ederek hilafet-i İslâmiye’nin sona erdiğine işaret ettiğini, ayrıca İslâmiyet’in ilk dört halifeleri Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali Radiyallahü teala aleyhim ecmain’in isimlerinin beraberce ebcedî makamı yine 1326/1910 ederek Hilafet-i Osmaniye’nin sona ereceğine ve bu tarihten sonra, artık hilafetin şartlarına muvafık tarzda takarrür etmediğine ve etmeyeceğine işaret ettiğini kaydetmekle, Sultan Abdülhamid’in İslâm’ın son halifesi olduğuna açıkça işaret etmektedir.[86]

Abdülbâkî Çimiç

bkiicimic@hotmail.com


[1] http://www.sorularlasaidnursi.com/bediuzzaman-abdulhamid-han-ve-helallik-meselesi/#comment-7128

[2] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Nutuk),2013,s.182

[3] Şualar, 2013, s.782

[4] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî),2013,s.114

[5] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Münâzarât),2013,s.238

[6] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Divan-ı Harbi örfi),2013,s.133

[7] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Divan-ı Harbi Örfi),2013,s.117

[8] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Divan-ı Harbi Örfi),2009,s:136

[9] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Münazarat),2009,s:289

[10] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Divan-ı Harbi Örfi),2009,s:144

[11] En güzel yol barıştır

[12] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Divan-ı Harbi örfi),2009,s:134-135

[13] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Sünûhat),2013,s.498

[14] Eski Said Dönemi Eserleri(İki Mekteb-i Musîbetin Şahadetnâmesi),2013,s.120

[15] Eski Said Dönemi Eserleri(İki Mekteb-i Musîbetin Şahadetnâmesi),2013,s.136

[16] Eski Said Dönemi Eserleri(İki Mekteb-i Musîbetin Şahadetnâmesi),2013,s.136

[17] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfî),2020,s.121

[18] Lem’alar, 2013, s.409

[19] Ahirzaman Tarihi, Cilt-II, s.47

[20] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Sünûhat),2013,s:498

[21] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s:307

[22] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Sünûhat),2013,s:498

[23] Eski Said Dönemi Eserleri(Divanı Harbi Örfi),2013, s.134

[24] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s:308

[25] Mektubat,2013, s.745

[26] Mektubat,2013, s.135,136

[27] Eski Said Dönemi Eserleri(Divanı Harbi Örfi),2013, s.133

[28] Eski Said Dönemi Eserleri(Divanı Harbi Örfi),2013, s.140

[29] Eski Saîd Dönemi Eserleri(Münazarat),2013,s:308

[30] Şualar, 2013, s.782

[31] Lem’lar, 2013, s.46

[32] Müslim b. Kuteybe ed-Dineveri, Uyunu’l-ahbar, 1/118; Ebu’l-ferec İbnü’l-cevzi, Sıfetü’s-saffe, 1/203-204

[33] Şualar, 2013, s.932

[34] Muhammed Yusuf Akbaş, 28.12.2020, Yeni Asya Gazetesi

[35] Eski Said Dönemi Eserleri(Nutuk),2013, s.182

[36] Eski Said Dönemi Eserleri(Münâzarât),2013, s.238

[37] Eski Said Dönemi Eserleri(Makalat),2013, s.58

[38] Eski Said Dönemi Eserleri(Makalat),2013, s.62

[39] Eski Said Dönemi Eserleri(Nutuk),2013, s.190

[40] Eski Said Dönemi Eserleri(Nutuk),2013, s.191

[41] Eski Said Dönemi Eserleri(Nutuk),2013, s.195

[42] Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursî’nin İlmî Şahsiyeti, Cilt-I,s.399

[43] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi),2013, s.133

[44] Şualar, Beşinci Şua, 2013, s.938

[45] Kastamonu Lahikası, 2013, s.94

[46] Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursî’nin İlmî Şahsiyeti, Cilt-I,s.400

[47] Eski Said Dönemi Eserleri(Sünuhat),2013, s.

[48] Eski Said Dönemi Eserleri(Münâzarât),2013, s.211

[49] Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursî’nin İlmî Şahsiyeti, Cilt-I,s.400

[50] Şualar, 2013, s.625

[51] Hizanlı Şeyh Selim’e ait bir söz.

[52] Eski Said Dönemi Eserleri(Münâzarât),2013, s.238

[53] ABIBSNİŞ,Cilt-I,s.401

[54] Namık Kemal’in “Rüya” adlı makàlesi.

[55] Mâide Suresi: 44, 45, 47

[56] Eski Said Dönemi Eserleri(Münâzarât),2013, s.288

[57] Eski Said Dönemi Eserleri(Münâzarât),2013, s.288

[58] Eski Said Dönemi Eserleri(Sünuhat),2013, s.496

[59] Eski Said Dönemi Eserleri(Sünuhat),2013, s.498

[60] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi),2013, s.134

[61] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013, s.232

[62] Eski Said Dönemi Eserleri(Münazarat),2013, s.232

[63] Eski Said Dönemi Eserleri,2013, s.144

[64] Eski Said Dönemi Eserleri,2013, s.144

[65] Lem’alar, 2013, s.410

[66] Lem’alar, 2013, s.410

[67] Kastamonu Lahikası, 2013, s.93

[68] Şualar, 2013, s.938

[69] Eski Said Dönemi Eserleri(Divan-ı Harb-i Örfi),2013, s.144

[70] Eski Said Dönemi Eserleri(Münâzarât, 2013, s.233)

[71] Eski Said Dönemi Eserleri(Münâzarât, 2013, s.233)

[72] Eski Said Dönemi Eserleri(Münâzarât, 2013, s.233)

[73] Eski Said Dönemi Eserleri(Hutbe-i Şamiye), 2013, s.326

[74] İbrahim Suresi: 1

[75] Şualar,2013,s.1115

[76] İran’da hüküm süren İlhanlılar Devleti’nin kurucusu olan Hülâgû, Moğol İmparatoru Cengizhan’ın torunudur. 1217 yılında doğdu 1265’de kırk sekiz yaşında öldü. Coğrafyada büyük bir tahribat ve katliam yapan Hülâgû tarihe zalim bir insan olarak geçti. Hülâgû, Moğolların başında bulunan Mengü Han’ın ölmesi ve şartların değişmesi sebebiyle geri dönmeyerek nüfuzu altında bulunduğu topraklarda İlhanlı devletini kurdu. Hülagü, İsmailîleri ortadan kaldırdı; Mısır ile Suriye’yi zaptetti; Urfa, Harran, Halep ve Antakya’yı da ele geçirdi; Bağdat’ı işgal edip Abbasî Halifeliğine son verdi. Bağdat’ın işgal edilmesi ve Abbasî Halifeliğine son verilmesi İslâm tarihi ve medeniyeti açısından bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır. Burada tarihte eşine az rastlanır bir katliam yapılmış, camiler ve kütüphaneler tahrip edilmiş, kitaplar Dicle Nehrine atılmıştır. Bu hadise ile İslâm âlemi ağır bir darbe almış, İslâm medeniyeti duraklama dönemine girmiştir.

[77] En’âm Sûresi, 6:59

[78] Rumuzat-ı Semaniye,2016,İttihad Yayıncılık, s.96

[79] Asr Sûresi, 103:1-2

[80] Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 2013, s.85

[81] Felâk Sûresi, 113:4

[82] Şualar,2013, s.429

[83] Tahrîm Sûresi, 66:8

[84] Tahrîm Sûresi, 66:8

[85] Sikke-i Tasdik-i gaybi, 2013, s.137

[86] Şualar, s.506, On dördüncü Şua(ABIBSNİŞ, Cilt-I,s.402)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir